25 Mayıs 2017 Perşembe

TRUVA ,BOZCAADA, KOZAK YAYLASI


Geçen yıl iki kez araba ile dolaşmıştım Gökçeada`yı. Görülecek yerlerin tümünü görmüştüm. Gerçi Şubat sonu ve Ekim başında Madam`ın kahvesi kapalıydı. Adanın Rum sakinlerinin çoğu Yunanistan`a taşınmıştı , ancak gördüklerim bana yetmişti.
Bu kez Bozcaada`yı gezmeye karar verdim. Sabah erkenden düştük yollara. Edincik yol ayrımına kadar  sis dolayısıyla  yavaş gittiğimizden yol boyu sayıları onu bulacak köpek ölülerini rahatlıkla görebildim. Karacabey – Bandırma arasındaki üç köpek bana vahşi yaratıklar tarafından silahla öldürülmüş gibi geldi.
Biga çıkışında “Karabiga” sapağını bu kez es geçemedim. Erdek`ten gece ışıklarını görüp merak ederdim. Küçük bir kasaba. Eski Rum evleri ve viran  bir kilise binası ilk dikkatimi çeken. Sahildeki “Barış ve Özgürlük” yolunu görünce heyecanlandım. Ancak girişi engellerle kapatılmıştı. “Araçlar girmesin diyedir” deyip yürüdük. İğde kokuları , taşların arasından fışkıran gelincikler ve bakımsız yazlık bahçeleri… Bir çay içip ana yola çıktık.
Doğanın en cömert olduğu günler. Yol kenarlarında gelincikler , papatyalar en çok da sarı katır dikenleri. Gözlerimiz bayram ederek giderken Lapseki`de 50 km/h lik şehir içi hız kısıtlamasında galiba ibre 58 i gösterirken kamera fotoğrafımı çekti. Yakışıklı mı çıkmışım yakında öğrenirim.
Çevre yolundan Çanakkale`yi dolanıp önünde Truva Atı olan “Manzara” tesislerinde yemek ve ihtiyaç molası verdim.
Zaten çok gitmeden Truva sapağından antik kente yönelecekmişim.
Ağaçların altındaki banklarda mola vere vere Truva harabelerini dolaştık.
Gece Ezine`de konaklayıp sabah 10 feribotuyla Bozcaada`ya geçtik. Feribottan iner inmez adayı dolaşmaya başladım. İlk dikkatimi çeken yeni kurulan üzüm bağları. Bir kısmı bakımsız olsa da bağcılık , bununla birlikte ada şarapçılığı canlanıyor demek ki.
Sağımızda koylar ve kumsallar. Ben sağa sapan bütün asfalt yollara girdim. Bunlardan biri gün batımı seyir tepesi ve Rüzgar türbinlerine götürdü çamların arasından. Sonra çok şirin koylar başladı. Meğer biz adanın en ünlü plajlarının bulunduğu Ayazma Plajları  bölgesine gelmişiz. Sol tarafta 5-6 çınar ağacı altında masaları görünce hemen park ettim. Erken de olsa böyle bir manzarayı ziyan edemezdim. Sağ olsunlar karnımızı doyuracak kadar bir şeyler hazırladılar.
Çınarların yanında Ayazma Manastırı. Hemen yanında 5-6 basamakla inilen kutsal su. Aşağıda küçük – şirin bir koy. Serin bir esinti. Hiç ayrılmak istemesek de yola devam etmek zorundayız.
Sağımızda deniz , karşıda Geyikli sahilleri kıvrılarak bir denizle kucaklaşan , bir dikenlik alçak tepelere tırmanan yol. Plajlarda tek tük insanlar. Kasaba merkezine yaklaşırken yeniden başlayan üzüm bağları ve pansiyon olarak kullanılan bağ evleri… Birkaç otel… Ada mimarisi ile inşa edilen villalar…
Arabayı park edecek yer aramadan iskeleye yöneldim. 14  feribotuna 1,5 saat var. Ön sırada yerimi alıp çarşıyı dolaşacaktım ki eşim “dizim çok ağrıyor , ben gezemem” deyince domates reçeli alıp O`nu bir çay bahçesine yerleştirerek alış – verişe çıktım. Önce diz ağrısı için ilaç sonra da çocukların birine kırmızı , ötekine  beyaz şarap aldım. Bir kırmızı da kendime aldım. Kahvemizi içip yavaş yavaş iskeleye yöneldik.
Akşama 6 saat var. Dalyan ve Gülpınar`ı görmemiştik. Tarihi kalıntılar arasından önce güzel plajları ile Dalyan sonra denizden epey içerde Gülpınar`ı geçip Bahramkale`ye yöneldik. Babakale`yi daha önce gezdiğimiz için uğramadık. Behram Köyde bir kahve içip dönüşe geçtik. Önce Ayvacık  önünden geçip Ezine yakınında peynir molası. Hakiki Ezine peyniri koyun sütü ağırlıklı olup en az bir yıl soğuk hava deposunda dinlendirildikten sonra satışa sunuluyormuş. Bunu önceden araştırmıştım. Küçük bir teneke aldım. Bakalım nasıl çıkacak.
Ezine sokakları alt yapı çalışmaları yüzünden bozuk. Dün de pazarı olduğu için yollar kapalıydı. Navigasyon sağ olsun.
Eşimin rahatsızlığı yüzünden Çarşamba günü dönmeye karar verdik. Halbuki en az bir gece daha kalıp Dikili – Bademli – Çandarlı körfezi , Bergama , Kozak Yaylası taraflarını gezmeyi düşünüyordum.
Sabah erkenden yoldayız. Ayvacık sonrası dağlara tırmanınca yol daralıyor. Hem virajlar , hem de kamyonlar hızı kesiyor. Biz de manzaranın keyfini çıkararak ilerliyoruz.
Köylüler tezgahlarını  açmamış henüz. Bir tanesini açık görünce durup kaparimizi alıyoruz.
Bizim favorimiz bir sonraki sağ tarafında çay – kahvaltı – gözleme ikram edilen tezgahların olduğu yer. Her sene en az iki kez uğrarız buraya. Solda Küçükkuyu , Altınoluk , Akçay , Ayvalık ; sağ karşımızda Midilli. Aşağıda zeytin bahçeleri. Burada ne yense , ne içilse insana hayat verir. Biz çay içtik.
Sonra Küçükkuyu , Altınoluk ve Güre`den transit geçip Akçay`a şöyle bir uğrayıp köylü kadınlardan bir kase dut alıp yola devam ettik.
Burada izninizle bir parantez açmalıyım: Gezilerimizde hemen arkamızda çantada meyveler bulunur. Eşim erik , elma , armut , muz , portakal , salatalık… ne varsa yol boyu ikram eder. “Gak dediğimde meyve , guk dediğimde içecek” verir. Dut da yolda yemek için alındı.
Edremit geçişinde birden niyeti bozdum. “Hiç olmazsa Kozak Yaylası`nı gezelim” deyip direksiyonu Ayvalık yönüne kırdım. Buraları iyi biliriz. Burhaniye , Karaağaç , Gömeç ve Pelitli yol ayrımından sonra sola “Kozak Yaylası” sapağı var. Önce alabildiğine zeytin tarlaları , sonra yavaş yavaş tırmanırken fıstık çamları. İlerledikçe fıstık çamları harika bir orman oluşturmuş dememize kalmadan ağaçların altındaki oda büyüklüğünde taşlar dikkatimizi çekiyor. Gözüm yol kenarında bir mesire yeri ya da tesis ararken bir  ailenin kestiği koyunu yüzmelerini görüp  umudumu yitiriyorum. Bir orman çeşmesinden su içip ilerlerken “Atatürk Anıtı” tabelası ile sola kırıyorum direksiyonu. Devam etsem varacağım yer Bergama. Ben orman içinde bir köyü geçip yol kenarındaki granit tesislerinden çıkan yüzü – gözü toz içindeki bir adama Atatürk Anıtı ve dönüş yolunu soruyorum. Anıt 2 km kadar ileride. Dönüşü bu taraftan yaparsam yol çok bozukmuş.
Granit tesislerinde kaldırım , yer parkesi ve bloklar kesiliyor. Ancak o kadar çok taş var ki yüzlerce yılda tüketemezler…
Birden , iki katlı bina yüksekliğindeki bir taşın üstünde Merhum Tankut Öktem`in atölyesinden çıktığını tahmin ettiğim bir Atatürk heykeli. Yan tarafta Yunus , Nazım , M.Kemal  ve Ömer Hayyam gibi ünlülerin sözlerinin yer aldığı bir kitabe. Anıt orman içinde cesaretle nöbette…
Ulu fıstık çamları , her tarafı kaplayan granit taşlar ve Atatürk Anıtı. Geldiğime değdi deyip bozuk , tozlu köy yollarından ana yola çıktık. Bundan sonra  Havran üzerinde Gelin Deresi kıyısında karadut şerbeti ve Susurlukta ayran molası. Evde çiçekler , kediler ve özellikle Boncuk`un üç yavrusu bizi bekliyor.
Uğrayamadığımız yerleri bir dahaki sefere bırakıp eve giriyoruz…
25  Mayıs  2017     22 55