18 Ocak 2017 Çarşamba

LAHMACUN BAŞIMIN TACI


İnegöl köftesinin tadına doyum olmaz. Şimdi çok çeşidi olsa da esas İnegöl köftecisi İnegöl`de İshakpaşa camii avlusundaki türbelerden birine sırtını dayamış iki katlı ahşap binadaydı. Kapalı çarşıdan çıktın mı hemen karşına gelirdi. Sağında solunda bakırcılar , tuhafiyeciler. Perşembe oldu mu oturacak yer bulmak olanaksız. İçerisi kızaran köftelerin dumanı ile göz gözü görmez haldeyken köfte ve yanında üzüm şırası çabucak yenir , Perşembe pazarına alışverişe çıkılırdı.
Meydan düzenlemesinde bina yıkılınca karşı köşeye , Uzun Sokak girişine , Çifte Fırınların yanına taşınırken adını da “BESLEN İNEGÖL KÖFTECİSİ” olarak değiştirdi. Daha sonra birçok şube açtı.
Bursa dedin mi akla önce İskender Kebabı gelse de benim favorim “Kayhan usulü pideli köfte” olur. Ben , 1953 yılından bu yana dostluğumu sürdürdüm. Babam ise 1933 lerde Acemlerde “Bölük Emini” olarak askerliğini yaparken tanışmış. Şimdi yeni dükkanında “Gürsu Kebapçısı” olarak 4. Nesil faaliyet sürdürenlerin dedeleri tek tabanca çalışırdı. Şu anda Kayhan çarşısı “Pideli Kebapçılar” çarşısı oldu.
Kayhan dedin mi akla bir de “Cantık” gelir. Güney doğunun lahmacunu , Konya`nın “etli ekmeği” , Karadenizin “etli pidesi” varsa Bursa`nın da fakir doyuran “Cantı”ğı var.  
1950 lere gelirken Amerika Marshal yardımı adı altında önce süttozu , peynir ile girdi hayatımıza. Sonra siyah “cızlaved” lastiklerimizin , çarığımızın yerine kauçuk ayakkabıları en önemlisi de “NAYLON ÇORAP” ı geldi ki o geliş… Allı – güllü basmalarımız , pazenlerimiz tü kaka oldu. O güzel ipeğimizin bile “suni” olanı çıktığından ipekçilik ölüm uykusuna yattı.
Amerika bir kere girmeye görsün ülkeye. Ayrık otundan beter kök salar. Kapitalizm`in en büyük silahı “REKLAM” toplumların yüzyıllara dayanan alışkanlıklarını bir çırpıda silip süpürüverir. Müziğiyle , dansıyla , günlük yaşam tarzıyla derken damak tadımızı da biz farkında olmadan değiştiriverir. O güzelim “Damla sakızımızın yerini “jiklet” alır. Sonra “hamburger” dükkanları mantar gibi çoğalır. İnsanlar , et yediklerini sanıp her türlü atıktan yoğrulmuş hamuru köfte diye yemeye başlar. O  güzelim “Maraş” , “Geye” dondurmamızın pabucu da dama atılır. Makinelerden akan ve ne olduğu belirsiz beyaz nesneyi dondurma niyetine alabilmek için insanlar kuyruktadır…
Ben , lahmacunu hiç tutmazdım. Ne zaman ki her taraf hamburgerci ile doldu , baş tacı etmeye başladım. Elimden gelse “Lahmacunu Destekleme Derneği” kuracağım. Yok , milli duygularla falan değil tepkim. Tepkim sağlıksız ürünleri halka yediren emperyalist şirketlere. Meğer sen ne kadar sağlıklı , ne kadar besleyici , ne kadar lezzetliymişsin de biz bilmiyormuşuz. Ne olur seni ihmal ettiğimiz için bizi affet.
İzninizle ben lahmacun yemeye gidiyorum. Yanına da ayran geldi mi değmeyin keyfime…
            18 Ocak 2017                       12 00        

4 Ocak 2017 Çarşamba

YAZLIKÇILAR


Bu gün kırlara çıktık. Hava serin ve kapalı. Bursa dışına çıktın mı her taraf kar kaplı. Önce Apolyont`a uğradık. Göl yükselmeye başlamış, ancak mekelerden başka kuş kalmamış. Köy ekmeğimizi alıp ana yola yönelmiştik ki köy dışında bahçe içindeki bir evin önünde ufak bir köpek acılı gözlerle bakıyor. Hemen aklımıza yıllar önce Aksu köyünde konuştuğumuz köylünün anlattıkları geldi. “Yaz başında köpeği bahçe evimize götürmüştüm. Şimdi almaya gidiyorum. Ben getirmezsem orada kalıp açlıktan ölebilir” demişti. Bu köpek de evi bekliyor olmalı. Karnı sırtına geçmiş. Birkaç dilim ekmek verdik. Bize sevecen gözlerle baktı.
Önce Tirilye yoluna , sonra da İnkaya – Çeşnigir yoluna saptım. Tarlalar bembeyaz. Hava tertemiz. Yağan kar yolları epey bozmuş. Yol kıyılarında nafile bakışlarla açmış çiçek aradım. İnkaya köyünde zift rengi akan Nilüfer çayının üzerinden geçtik. Bursa`nın bütün sanayi ve evsel atıkları mis(!) gibi kokular yayarak akıyor. İleride Uluabattan gelen Apolyont gölünün , Manyas tarafından gelen Manyas gölünün ayakları ve Susurluk Çayı ile birleşip kocaman bir nehir halinde Karacabey Boğazından Marmara Denizine dökülecek ve bütün zehrini oraya boşaltacak.
Karlar arasında ilerlerken yol kenarında davulga ( dağ çileği) ağaçlarını kontrol ediyorum. Olgun meyveler dallarda kırmızı kırmızı bakışıyor. Ballıkaya köyünden geçerken bozdukları leylek yuvasının yerine kızgın kızgın bakıyorum.
Mesudiye sahilinde ıssız yazlıkların arasında başı boş köpekler. Yol kenarında ulaşabildiklerimize birer , ikişer dilim ekmek veriyoruz. “Az veren candan , çok veren maldan.” Az sonra açık bir büfeden bir ekmek daha alıyorum.
Bu tarafa kar çok yağmış olmalı. Zeytin ağaçlarının dallarının çoğu kırılmış. Zarar epey çok. Kar kalkınca hemen budamak gerekir.
Mirzaoba yol sapağında üç tane köpek , biz yavaşlar yavaşlamaz umutlu bakışlarla yaklaşıyor. Biri anne ve belli ki emzirdiği yavruları var. Attığımız ekmek parçalarını iştahla atıştırırlarken uzaklaşıyoruz.
Çamlı Kahve önünde 13 üncü köpeğe ekmek veriyoruz. Çamlı kahvenin kapalı bölümünde bir şeyler atıştırırken güneş çıkıyor.
Mudanya`da Çarşamba pazarından aldığımız meyveleri arabaya yerleştirip eve yöneliyoruz.
Hava güzel olacak demişti Facebook , meteoroloji de sıcaklığı 10  derece olacak diyordu. İkisi de yanılttı. Ancak harika bir gezi oldu. Tertemiz hava, bembeyaz doğa ve birer ikişer dilim ekmeğimizi sunduğumuz 13 dost. Biz bunu sık sık yapıyoruz. Kırlara giderken yanımıza mutlaka ekmek alıyoruz. Özellikle yazlıklarda ve kırlarda terk edilmiş köpekleri bir parça ekmek o kadar mutlu ediyor ki…
            4 Ocak 2017       18 45