31 Ağustos 2016 Çarşamba

TATİŞ`İN KARDEŞLERİ


Erdek Ocaklar`a kış başında gitmiştik. Araba ile sahilde ilerlerken  her zaman durup hayran hayran  baktığım   VİLLA  önündeki çiçeklerden 4-5 kök çıkarıp almıştım. O  çiçekler taaa 1967  yılında açmıştı ilkokul öğretmenliğimin son yılında kaldığım evin bahçesinde. Dönüşte bahçeye ve duvarın dışına gömdük kökleri. Bahçedekilerden biri birkaç çiçek açtı , ancak fazla gelişmedi. Dışarıdakiler uzadı , dallandı ancak bir türlü çiçek açmadı. Eşim “yoksa yanlış çiçek mi aldık. Şimdiye değin açması gerekiyordu. Ocaklara gidip bir bakalım , oradakiler açmış mı?” deyince sözü ikiletmedim. Sabah kedilere mamalarını dağıtıp yola çıktık ya aklım Boncuk`ta kaldı. Sabah karnını doyurmaya gelmemişti.
Sabah arabaya binerken dışarıdaki çiçekte bir işaret görüp “ bak açmaya başlamış” desem de amacımız gezip temiz hava almak olduğu için yola koyulduk. Ocaklarda sahil boyu yürüyüp villanın önüne geldiğimizde oradakilerde de 2-3 tane çiçek görüp rahatladık. Erdek , Ocaklar dendi mi limonlu ada çayı gelir aklıma. Deniz kıyısında karşıdaki plajlara ve suda kovalamaca oynayan balıklara bakarak içtik ada çaylarımızı. Rüzgar giderek hızını artırıyordu. Önce Narlı taraflarına gitmeyi düşündük , ancak eve dönmeye karar verdik.
Yolda kavun , karpuz , domates aldık. Karacabey`de lambalardan merkeze sapıp  boğaz yoluna yöneldim. İleride Eğerce – Eşgel yoluna sapacaktım. Yol boyu karamuk toplayıp yedik yol kenarındaki dikenlerden. Trilye`de bir çay molası ve ev…
Bahçeye girerken  Boncuk mama bekliyor , Tatiş yattığı yerden bize koşturuyordu. Mamalarını verirken Boncuk dişlerini göstererek tıslayınca yavruladığını anladım. O  karnını doyururken arka bahçeye koştum. Günler öncesinden hazırladığımız yuvada  yumuk yumuk  dört yavru yatıyordu. Demek ki Boncuk “yavrularıma dokunma” demek istemişti tıslarken.
Bundan sonra işimiz epey zor. Öncelikle 4 yavruyu koruyup yaşatmamız gerekiyor. Sonra Tatiş`in kıskançlık nöbetleri… Yavrulara isim bulma… 20 gün falan sonra arka bahçede oyunlar oynama…
Boncuk , Tatiş tek kalınca çok iyi bir anne oldu. O  güne kadar yeterince ilgilenmiyordu yavruları ile. Tatiş ile çok ilgilendi. Onu çok güzel besledi. Onunla arkadaş gibi oyunlar oynadı. Son günlerde bizim kucağımıza teslim etti Tatiş`i. Çünkü yeniden anne olması yaklaşmıştı. Umuyorum bu yavruları ile çok ilgilenecek. Umuyorum dördünü de sağlıklı olarak büyütecek. Biz kendisine destek olacağız, o kadar…
             31 Ağustos 2016   20 35  

22 Ağustos 2016 Pazartesi

BİZİM SINIF : XI



- Vınnn , ne geçti?
- Magirus geçti…
O yıllarda Magirus otobüsleri modaydı. Bir de havalı magiruslar çıkmıştı. Gerçi birkaç yıl içinde Mercedes 302 ler Magirusları indirip tahta oturacaktı , ancak o gün kral Magirus`tu.
Komşu sınıftaki FKB şubesinde iri yapılı , şehla bakışlı bir kız vardı. Arkadaşlar ona “Magirus” adını takmışlar , önümüzden her geçişinde  radyo reklamlarında olduğu gibi
- Vınnn , ne geçti?
- Magirus geçti…
Diye sesleniyorlardı.
Cemal , Konya – Karaman`lı ( o zaman henüz il değildi Karaman ) saf bir arkadaştı. Çok sıkılgan olduğu için kızlarla pek iletişim kuramazdı.
Arkadaşlarla anlaşıp Cemal`e takıldık:
- Sen az yere batan , yürek yakan değilsin.
Önce şaşırmış , sonra gülümseyerek,
- Nedenmiş?
- Görmüyor muyuz sanıyorsun. Kızcağızı yakmışsın da gözünü üzerinden ayıramıyor.
Aslında söylediğimiz bir bakıma doğruydu. Çünkü şehla olduğu için Magirus  kimin yanından geçse sanki onun gözlerinin içine bakıyor sanılırdı.
-Kimmiş o?
- Kim olacak , Magirus…
Cemal o günden sonra hızla değişti. Kıyafetine daha çok dikkat ediyor , tıraşsız gezmiyordu. Magirus gündüzlüydü ve her gün evine belediye otobüsü ile gidip geliyordu.
Cemal artık son derste erkenden dışarı fırlıyor ve belediye otobüsüne binerek Magirus`a yer kapıyordu.
Ancak Cemal kıza açılamadı. Ne kadar uyarsak da kara sevdaya tutuldu. Ertesi yıl okula gelmedi. Ufacık şaka diye başlayan olay , hiç beklenmedik şekilde gelişmiş , kontrolden çıkmıştı. 
11 OCAK 2015   21 15 

14 Ağustos 2016 Pazar

ERDEK`TE ADA ÇAYI BAHANE GEZMEK ŞAHANE…


 Gezmek için çok bahanemiz var. Örneğin canımız ada çayı mı istedi , en güzeli ve limonlusu Erdek`te iskele yanındaki çay bahçelerinde. Eskiden otobüsle giderdik , şimdi arabaya atladık mı 80 – 90 dakikada Erdek`teyiz. Canımız isterse yarımadanın etrafında tam bir tur da yaparız. Yolun bir bölümünün bozuk olmasını manzara affettirir nasıl olsa.
Eskiden , Akçay`da sahilde çınarlar altındaki çay bahçeleri eski halindeyken , hani 15  dakikada bir Kaz Dağlar`ının buz gibi suyu dolu sürahiler tazelenirken , hani akşam oldu mu hemen önünüzde  mısır patlatan kadın hazırlığını yaparken çay içmek için Akçay`a giderdik. İzmir dönüşü bir çay içmek için otobüsle yolumuzu uzattığımız da olurdu.
Karadut suyunu İzmir Kemeraltı`nda içerdik. Sonra Edremit taraflarında satılır oldu. Şimdi karadut  şurubunu alıp soğuk ya da sıcak su ile karıştırıp içiyorum. Sabahları bir tatlı kaşığı almak da çok yararlı. Balıkesir`den Edremit`e inerken yol kenarları karadut suyu ve şurubu satıcıları ile dolu.
Nar suyunu  Fethiye – Köyceğiz yolunda içeriz. Köyceğiz`e girmeden yolun sağındaki satıcılardan birine nar suyu sormuştum. Genç bize  en uçtaki  tezgahı gösterdi. “Arkadaş sıkma makinesini yeni aldı , daha parasını çıkaramadı. Oradan içerseniz sevinirim” dediğinde çocuğuyla mandalina , nar  ve nar suyu satan köylü  kadına yönelmiştik. Zaten biz Pazar yerlerinde olsun , yol kenarlarında olsun kadın ya da yaşlı satıcılardan alış – veriş yaparız.
Organik yeşil fasulyeyi , domatesi, biberi Keles yolunda  Çaybaşı köyünü 500 metre kadar geçince yolun sağındaki köylü kadınlardan alırız. Hem çok lezzetlidir , hem de köylü kadınlar aile bütçelerine katkı sağlamanın , bir anlamda ekonomik özgürlüklerinin mutluluğunu yaşarlar.
Zaten  Saitabat , Aksu , Misi Köyü , Apolyont ( Gölyazı ) , Cumalı Kızık köy kadınları Dayanışma Dernekleri  sık sık ziyaret ettiğimiz , alış – veriş yaptığımız mekanlardır.
Salçayı İnegöl Kulaca Köyü Kooperatif fabrikasından alırız. Köyün ürettiği ürünlerden , ortaklarını çalıştırarak salça , reçel üreten bu kuruluşu yıllardır desteklerim.  
Dedim ya ada çayı bahane , gezmek şahane.
Meriç kıyısındaki Öğretmen Evi tesislerinde tam gün batımında rakı bardağından ufka , Meriç nehrine bakmak için Edirne`ye gidilmez mi?
Bakacak`taki  köylü kadınlardan aldığın dağ çileklerini atıştırarak Amasra`ya , Tavşan Adasına , Karadeniz`de kovalamaca oynayan Yunus balıklarına bakmak için Batı Karadeniz turuna çıkılmaz mı?
Kaleköy`de limanın üstündeki  lokantada müzik eşliğinde beyaz şarap kadehinden güneşin batışını izlemek için Gökçeada`ya gidilmez mi?
Türkiye`nin en berrak , en mavi gölü Salda kıyısında göle bakan balkonda ala balık yemek için  yol uzatılıp Denizli`den Antalya`ya Yeşilova üzerinden gidilmez mi?
“Palamut Bükü koyu,
Ilgın ağacı ,
Bir de ben.
Palamut bükü koyuna
bir ılgın ağacı yakışır
Bir de ben…”
Ilgın ağaçları altında denize vuran dolunay eşliğinde soğuk biranı yudumlamak için Datça`ya , oradan Palamut Büküne gidilmez mi?
Ada çayı , ala balık , rakı , şarap , bira , çay bahane.
Ama gezmek şahane…
          14 Ağustos 2016       21 40   

10 Ağustos 2016 Çarşamba

HAYAL DE OLSA GÜZELDİ


Öğle yaklaşırken güneş tepeye yaklaşmış , gölgeler küçülmüştü. Çay bahçesi bu gün epey tenhaydı. Boş masalardan  çınarın gölgesinde kalan birine oturdu. İlerleyen saatlerde gölge daha da koyulaşırdı. Garson yaklaşırken “1  çay” dedi işaretle.
Şişesinden bir yudum su içmişti ki
- Oturabilir miyim,
Sesi ile ürperdi. Uzun zamandır görüşmüyorlardı. Gülümseyerek yer gösterdi. Garson çayı getirdiğinde bir çay daha söylemek istedi. Ancak sandalye boştu.
- Beni beklemiyordun değil mi?
Bu kez ses hiç beklemediği birine aitti. Epey kırılmışlardı karşılıklı olarak. Aslında unutmuş , unutulmuş olmalıydılar. Ancak ikisinin ağzında da bir tat vardı ki her an ben buradayım diyordu. Bu tat bir badem ezmesi oluyordu , bir çilek…
-Çok özledim
Diye bir ses çıkınca ağzından kendini toparladı. Hemen arkasında anne – kız oturuyordu ve sesi duyup bakmaya başlamışlardı. Bozuntuya vermemek için telefonu kulağına götürüp konuşuyormuş gibi yaptı.
- Bir kere olsun gelmedin ama.
- Çağırmadın ki,
- Olur mu , facede herkesi çağırdım defalarca.
- Ben herkes olmadığım için gelmedim ya.
Başını önüne eğdi.
İlk gelen kendisi ile ilgilenilmeyince sessizce uzaklaşmıştı.
- Herkesi kırıp geçiriyorsun. Arkanda kırgınlar ordusu bırakmasan olmaz mı?
Bu ses içinden geliyordu. Son zamanlarda sık sık eleştiriyordu davranışlarını. Herkesle uzlaşmasını istiyordu. Ama onun istediği uzlaşma bir çok ödün vermeyi gerektiriyordu. Faşistlerle uzlaş diyordu. İnsanlığa en büyük acıları çektirenlerle  uzlaşamazdı ki.  Birçok arkadaşına acıyordu. Facede paylaştıklarına göz atsalar utançtan insan içine çıkamazlardı. Her gün daha önce paylaştıkları ile çelişen yazılar , fotoğraflar , klipler . Bir gün siyah dediklerine bir kaç gün sonra beyaz demek zorunda kalıyorlardı. Tek korkuları beğenenlerinin sayısının düşmesiydi. Yalnız kalmaktan , kalabalıklarla ters düşmekten çok korkuyorlardı. Onun için insanların hoşlanacakları paylaşımlar yapıyorlardı. En çok da Atatürk ile ilgili paylaşımlar beğeni topluyordu. Ancak bu paylaşımları aldıkları sayfaların hemen tamamı sahte isimlerle açılmıştı ve paylaşımlara yapılan yorumlar küfürlerle , hakaretlerle doluydu. O , bu yorumlara hiç dikkat etmiyordu ve bir anlamda hakaretlere ortak oluyordu.
- Bu gün olsun beni rahat bırak.
-Halbuki az önce özlediğini söylemiştin.
-Sana değildi sözüm. İçimdeki ben durmadan eleştiriyor.
Yarısını içtiği çay bardağını kaldırıp karşısındakine baktı. İki farklı görüntü duruyordu karşısında. Biri davetkar bakışlarla gülümsüyor , öteki aşağılayıcı bakışlarla adeta kin kusuyordu.
- İkizler burcundan olduğun nasıl da belli oluyor. Karşımda iki tane sen var. Hangisine inanacağımı , hangisine bağlanacağımı bilmiyorum.
-Sana kalmış . Sen hangisine  güven verirsen o çıkar karşına.
- Ben…
Yanında kimse yoktu. Telefon kulağında sanki birisi ile konuşuyormuş gibiydi. Bozuntuya vermeden.
- Daha sık görüşelim , hoşça kal.
Deyip kapattı telefonu. Çınarın gölgesi koyulaşmış , hafif esinti ile biraz olsun rahatlamıştı. Bir meyveli soda söyleyip hayallere daldı…
          10 Ağustos 2016    22 15  

7 Ağustos 2016 Pazar

AYRILIK MEVSİMİ





Gökyüzünde leylekler dönmeye başladı mı ayrılık mevsimi geliyor demektir.
Bu günler leylekler için güç depolama günleri. Uzun ve tehlikeli bir yolculuğa hazırlanıyorlar. En geç Ağustosun yirmisinde boşaltacaklar yuvalarını. Önce gökyüzünde halkalar oluşturup
-Kimse kalmasın
Diye çağrı yapacaklar. Sonra yükselip rüzgar nehirlerinde yüzerek güneye akacaklar. Yol boyu kartalların saldırısı , savaşlar kesecek önlerini. Belki mola bile veremeyecekler. Afrika`ya , Nil kenarlarına ulaştıklarında şubatta terk ettikleri yuvalarına konup onaracaklar. Ancak önce karınlarını doyurmalılar. Yol boyu çok zayıflamış olacaklar.
Bazıları sakat olduğu için yolculuğu göze alamayacak. Onlara köylüler bakacak kış boyu.
Çocukluğumda köyümüzdeki evlerin çoğunun bacasında leylek yuvası olurdu. Mart başında gelir , Ağustos ortasında giderlerdi. Ezanın minareden okunduğu günlerdi. Yani gürültüsüz , sakin günler. Akşam ezanı okunurken leylekler yuvaya döner , eşleri tarafından alkışlarla karşılanırdı.
Leylekler gelir gelmez yumurtlarlar , bir süre sonra da yavruları görünürdü. Şayet kuluçkadan üç yavru çıkmışsa birisi yuvadan atılırdı. Ne yapılsa üçüncü çocuğu kabul etmezdi aile. Tabii o zamanlar RTE`nin esamesi okunmuyordu. Yoksa…
Bir de kırlangıçlar var. Onlar saçak altlarına örerler harika yuvalarını. Girip çıkmak için küçük bir delik , bu deliği rüzgardan koruyan tüyler olur yuvada.  Yavruları uçmaya başladı mı yeni bir yuva inşa ederler.
Kırlangıçlar leyleklerden bir ay kadar sonra toplarlar göçlerini.
“Şırayı içerim,
Leyleği geçerim”
Tekerlemesi de kırlangıçları anlatır.
Betonlaşma , zirai ilaçlar ve insanların verdiği zararlar yüzünden leylekler yıllarca bize küsmüştü. Son yıllarda bizi affetmiş olacaklar ki geri döndüler. Özellikle Apolyont Gölü çevresindeki köylerde bacalara , platformlara yuvalarını kurdular. Çocukluk günlerime dönmek için sık sık gidip leylekleri ziyaret ederim.
“Leylek leylek havada,
Yumurtası tavada,
Leylek leylek lekirdek,
Hani bana çekirdek,
Çekirdeğin içi yok,
Sarı kızın saçı yok…”
İyi yolculuklar diliyorum. Sağlıkla gidin , sağlıkla gelin.
Yolunuzu gözleyeceğim…
          7 Ağustos 2016      10 15   

6 Ağustos 2016 Cumartesi

BOTANİĞE ÖVGÜ


Reşat Oyal  1950  li yılların ortalarında Kültür Parkı düzenlediğinde  o  bölge çalılıktı. Yollar , havuzlar , çay bahçeleri , çiçekler , lunapark , fuar alanı  derken Bursa için çok önemli bir çekim alanı olmuştu. Yazlık aile gazinolarında as solistler konserler verirdi. Büyük gölde sandallarla , su bisikletleriyle yapılan geziler , gençlerin flörtleri… Lunaparkta büyük beşikler , çarpışan otolar… Açık hava tiyatrosunda özellikle festival günleri sergilenen gösteriler…
Zamanla açık alanlardaki fuarlar  ihtisas fuarına dönüşüp kapalı salonlara sığındı. Öte yandan Kültürpark tinercilerin , uyuşturucu kullanıcılarının mekanına dönüşünce aileler hızla uzaklaştı. Ancak  Bursa`nın akciğeri olarak değerini hiç yitirmedi.
Kültür Park dendi mi nasıl Reşat Oyal geliyorsa aklımıza  Botanik Park  ve Hayvanat Bahçesinin kuruluşu sırasında belediye başkanı olan Erdem Saker  de Bursa`ya hizmet edenler listesinde ön sıralarda yerini aldı.
Botanik Park  çeşit çeşit bitki örtüsü , büyük gölü , küçük gölcükleri , yeşil çimenleri , yürüyüş ve bisiklet yolları ile Bursa için bir cennet bahçesi. Kentin hemen kıyısında belediye otobüsü , minibüs ve özel araçlarla kolayca ulaşılabilen park tertemiz havası ve çiçekleri ile dört mevsim insanların yürüyüş ve piknik yapabildiği harika bir yer.
Bahar aylarında pikniğe gelen  öğrencilerle cıvıl cıvıl. Tatil günleri kilim serecek yer bulmak olanaksız. Sabahları aileler kahvaltılıklarını alıp masa ya da çimenlerin üzerine yerleşiyor. Mangal yakmak yasak olduğu için çaylar termosta getiriliyor. Tertemiz havayı kahvaltıya katık ederken  kuşların cıvıltısı , koşuşan sincaplarının neşesi  iştahınızı açıyor. Küçük çocuklar özgürce koşuşturup  bisikletle dolaşırken gençler de çift kişilik bisikletlerde muhabbetin dibine vuruyor… Yürüyüş pistinde yürüyenler , koşanlar…
Hayvanat bahçesi de güzel. Ancak o güzel hayvanların doğal ortamlarından alınıp daracık alanlara hapsedilmelerine dayanamıyorum. Onun için son zamanlarda hayvanat bahçesini ziyaret etmiyorum…
Sabah , sıcak bastırmadan Botanik Parka iniyoruz. Önce Japon Bahçesinde nilüfer çiçeklerini kontrol ediyorum. Sonra gül bahçesinde gülleri koklayıp ortancalara yöneliyoruz. Son yılların aşırı sıcakları  ortancaları perişan etti.  Az ileride kokulu bitkiler ve biçimlendirilmiş ağaçlar.  Yürüyüş yolunun iki yanındaki çınarların gölgesinde serin bir esinti. Biz kısa bir tur yapıp  çay bahçesinde mola veriyoruz. Aileler çimenlerin üzerini , masaları dolduruyor. Minik çocuklar neşe ile koşuşturuyor. Biz çayımızı içip  gölün etrafında bir tur atıyoruz. Yolumuza mutlaka birkaç tane gelin – damat çıkıyor. Botanik fotoğrafları düğün albümlerinin olmazsa olmazları. Gölde ördekler , kazlar , su kuşları süzülüyor. Taşların üzerinde su kaplumbağaları çifter çifter güneşleniyor.
Dedim ya Botanik Park Erdem Saker ismini ölümsüzleştirdi. Ovaya doğru bir ur gibi yayılan betonlaşmanın önüne bir set oldu Botanik. Ancak Kapitalizmin vahşi  iştahı seti çoktan aştı.
İleride çocuklarımız tophane sırtlarından ovaya baktıklarında iki tane vaha ile karşılaşacaklar : Reşat Oyal Kültür Parkı ve Erdem Saker Botanik Park – Hayvanat Bahçesi.
Kıymetlerini biliyor muyuz? Çocuklarımız bunların kıymetini bilecekler mi?
             6 Ağustos 2016    13 00