31 Mart 2016 Perşembe

SEVGİMİZİN KARŞILIĞI


Son günlerde çiçek sebze merakı yüzünden komik durumlara düşer oldum. İnternet alışverişi acemiliği de binince bunun üstüne 43  kuruşa sipariş ettiğim çiçek tohumuna 5 TL kargo ücreti ödemek mi dersiniz , susak kabağı tohumu için günlerce kargo beklemek mi…
Çilek çimlerinin tamamı tutup bir de kısa zamanda çiçeklenince hevesim iyice arttı.
Gerçi çiçekler , kediler yeni evimizi çok sevdiler. ( Laf aramızda ev de sevilmeyecek gibi değil hani) İki ay önce 4-5 saksı orkide geldi. Hala dip diriler ve uçlarındaki tomurcuklardan yeni çiçekler açıyor. Melisa balkondaki yerini çok sevmişti. Şimdi kış çıkışı kendini toparlıyor. Şebboylarım bahçeyi bir sahiplendi , sapsarı kapladılar her yanı. Güllerim yakında açar.
Ev inşaatına niyetlenip mimarla proje üzerinde çalışırken iki rezerv koymuştum:
1. Terasta bana ait küçük bir sera.
2.  Merdiven boşluğu üzerinde güneş panelleri için uygun bir yer.
Bir de elektrikçiden bol bol priz , her odaya telefon , televizyon , data bağlantısı istemiştim.
Sağ olsun çocuklarım olsun , mimar olsun isteğimi dikkate aldı. Ancak inşaat uzadıkça seradan yararlanmam hep geri kaldı. Sonunda üstünü naylonla kapatıp çilekler için raf çaktırınca ılık bir ortam oluşturdum ve eski çilekleri oraya taşıdım. Eski çilekleri seyreltip yeni çimleri de dikince epey çileğim oldu. Serayı sevdiklerinden olacak hemen kulaklarını dikip çiçeklenmeye başladılar. Şimdi çıngıl çıngıl çiçek dolu saksılarımız 15 güne kalmaz ilk çileklerimizi yemeye başlarız. Şimdi günde 2-3 kez seraya çıkıp çileklerimle konuşuyorum.
Çileklerden cesaret alıp Keles yolunda köylü kadınlardan aldığımız pembe domates tohumlarını çimlemiştim. Bu sabah 10 kök domates diktik. Hemen de kulaklarını diktiler.
Sera , çiçek merakı internette sürekli çiçekler , sebze çimleri , fideler üzerinde çalışmama yol açtı. Saatlerce çiçekleri çimlendirme , gübreleme , tohumların alınması üzerinde araştırma yapıyordum ki “Tırmanan uzun fasulye tohumu “ diye bir ilan gördüm. Meyvelerinin boyu 1,5 – 2  metre kadar uzayan Uzakdoğu menşeli bir fasulye. Hemen tohumunu ısmarladım. Çünkü eşim yıllardır bu fasulyeden söz ediyor. Boşuna kargo parası ödemeyeyim diye 3-4 çeşit çiçek ve kuğu şeklinde su kabağı tohumu da ısmarladım. Bir yandan da internetten siparişlerimi izliyorum. Bir baktım her siparişim ayrı ayrı kargoya veriliyor. 2-3 tanesi kargoya verilince satıcıyı uyardım. Tüm siparişlerimin tek kargoda gönderilmesi gerektiğini söyledim.
İlk siparişlerim 4-5 TL kargo ücreti karşılığı kapıma geldi. Son 4 tanesi için de 20 TL hazırlamıştım ki bir kargo geldi. Paketi açtığımda 4 siparişimin aynı pakette olduğunu gördüm.
Böylece 20 TL kadar kargo ücreti ve 10 tane fasulye tohumuna 9 TL ödeme karşılığında :
1. Bütün bitkilerin ( Muz , gül , çilek , çiçekler ) tohumlarını alıp çoğaltabileceğimizi,
2. İnternetten alış – veriş yaparken çok dikkatli olmam gerektiğini , örneğin Mudanya`dan gönderilen  43 kuruşluk 10 tane ester çiçeği tohumu için 5 TL kargo ücreti ödemek gibi komik durumlara düşmemem gerektiğini,
3. İnternetten aldığım ürünlerin güvenceli olduğunu,
4. Datça`dan pazartesi sabahı siparişini verdiğim balların Salı günü öğlede eve teslim edilebildiğini
Öğrenmiş oldum.
Şimdi çileklerim , domateslerim olacak. Susak kabağı büyüyecek. Fasulye olgunlaşınca bir bakıldağı ile bir tencere türlü pişireceğiz. “Beni unutma”, “mavi ester” , “mor ortanca” ve “akşam sefası” çiçeklerim de yakında toprakla buluşacak. Bakalım evimizi , seramızı sevecekler mi? Ama biz onları çok seviyoruz…
31 Mart 2016   23 05      

16 Mart 2016 Çarşamba

KARŞINIZDA II. MİCHELANGELO


Televizyonda bir söyleşi.
-Sanatla kaç yıldır ilgileniyorsunuz?
- 5 yıldır sanatla içli dışlıyım. Daha önce özel sektörde çalışıyordum. Evlenince işi bıraktım. Yaşamımdaki boşluğu sanat kurslarına katılarak doldurmak istedim ve değişik kurslara katıldım. Yeteneğim olan alanlarda da devam ettim. Şu anda birkaç dalda öğretici olarak görev yapıyorum. Birkaç karma , iki de kişisel sergiye katıldım.
Aklıma yaptığı hiçbir resmi satamadan ölen ancak eserleri daha sonra çok yüksek fiyatlarla alıcı bulan ressamlar geldi. Küçücük çocukken çırak olarak girdiği işte yıllarca önce çırak , sonra kalfa daha sonra da usta olarak çalışan sanatçılar geldi. Kütahyalı çini işçisi geldi “püf noktasını” öğrenmeden dükkanını açan ve yaptığı bütün çinileri çatır çatır çatlayan. Hani yıllarca çırak ve kalfa olarak çalıştığı çini atölyesinden ustasının “oğlum daha işin püf noktasını öğrenmedin” uyarısına karşın ayrılıp kendi atölyesini kuran sonra da ustasının karşısında boynunu büken. Ustasının
- Bak , çiniyi fırına koymadan önce her birinin üzerine “püf” diye üflemelisin. Böylece boya ile çini arasında kalan hava kabarcıklarını boşaltırsın, çinilerin de çatlamaz.
Dersini alan…
Yakında İtalya`ya gideceğim. En çok merak ettiğim Floransa , yani Rönesansın başlayıp geliştiği yer. Michelangelo , Sandro Boticelli , Leonardo da Vinci , Dante`nin ayak izlerini taşıyan kent. Bunlar çağ açan sanatçılar. Eserleri yüzyıllardır her gün artan bir beğeni ve hayranlıkla izlenen sanatçılar. Bir kilise kubbesinde , kilisenin giriş kapısında , bir sokak çeşmesinde , binaların balkonlarında , pencerelerinde gururla duran , benzerleri değil ancak kopyaları yapılan eserler.
Bu eserler karşısında başımı öne eğip resmi , heykeli , müziği yasaklayan İslam dinini , sanatın ve sanatçının yüzüne tüküren devlet cücelerini düşüneceğim. Mimar Sinan`ın çıraklık , kalfalık , ustalık payelerine kaç yılda eriştiğini anımsayıp 6 aylık kursla sanatın bir dalında öğretici olanlara gülümseyeceğim. Siena , Pisa , Floransa , Venedik , Roma sokaklarında dolaşırken bizim mimarlarımızın neden bu kadar zevk yoksunu olduğuna yanacağım. Toki konutlarındaki , son yıllarda yapılan kamu binalarındaki zevksizliklere üzüleceğim.
Ancak yurda döner dönmez belki de heveslenip resim kursuna devam ederim. 6 ay sonra da bir yandan resim dersi verip bir yandan sergiler açarım. Nasıl olsa 6 sene önce aldığım boyalar hala açılmadan duruyor. Resim kağıtları , palet ve fırçalar da çekmecede. Üstelik rönesans sanatını da yakından görmüş olacağım. Bir bakmışsınız II. MichelAngelo olmuşum… Gülmeyin. Kenan Evren`in  bile  ressam geçinip tablo(!)larını milyonlara sattığı bu ülkede neden olmasın?
16 Mart 2016   16 50      

VERİLENLE YETİNMEYİN



“Senin payına bu düşüyor , daha fazlasına gücümüz yetmiyor” der işverenler. Sakın inanmayın. Gerçek hakkınızı talep edin.
“Sen yaşlandın , bundan sonra daha sakin bir yaşam tarzını benimsemelisin. Bak , kulağın ağır işitiyor , gözlerinin görme yeteneği azaldı , öyle  dağ – bayır gezmek senin neyine” derler. Aman kanmayın. Belli seslere karşı duyarsızlaşan kulağınızı bir cihazla takviye edin , görme konusunda zorluklar çıkaran , renkleri matlaştıran , görme kalitesini bozan arızayı gidermek için bir olmazsa birkaç doktora baş vurun. Gözlükse gözlük , ameliyatsa ameliyat sakın ihmal etmeyin. Yaşınız ilerledikçe düşen yaşam kalitenizi yükseltmek için takviyelere mi gereksinim duyuyorsunuz , hemen alın. Dünyanın tadını nasıl çıkarabiliyorsanız öyle çıkarın.
Rahmetli kayın pederimi araba ile gezdiriyordum. Mart sonlarıydı. Esenköy`den geçerken deniz kıyısında durdum. Hiç kimsenin cesaret edemediğini 92 yaşındaki kayın pederim yaptı. Ayakkabılarını , çoraplarını çıkardı. Paçalarını sıvadı ve soğuk suya girdi. O gün yaşama bağlılığına hayran olmuştum. Zaten yaşama veda etmesi de zor oldu. Bir yanı kalmak , öte yanı gitmekten yanaydı.
Son zamanlarda çektiğim fotoğraflara baktıkça “acaba makinede bir arıza mı var , resimler soluk soluk” diyordum. Yalnız resimler mi? Doğanın renkleri de solmuştu. Sağ gözüm zona sonrası bana yeterince yardımcı olmuyor. Sol gözümdeki katarakt da iyice ilerlemiş. Bu gözlerle İtalya gezisinden zevk alamam ki? Hemen randevuyu aldım. Cuma 15  gibi yarım saatlik operasyon ve saat 18  de bandajın açılması… İlk anda çevreme şaşkın şaşkın bakındım. Kırmızılar kırmızı , sarılar gerçek sarıya dönmüştü. “Dur dedim , bakalım resimler nasıl?” Makineye boşuna iftira etmişim. Meğer doğa  hala cıvıl cıvılmış.
Demem o ki hangi yaşta olursanız olun en yüksek yaşam kalitesine sahip olmalısınız. Bunun için verilenle yetinmeyip takviyeler , destekler de almalısınız. Ancak bu şekilde yaşama veda ederken “yaşadığıma değdi be…” diyebilirsiniz…
16 Mart 2016   14 15  

8 Mart 2016 Salı

HANİ BUNUN İLK SAHİBİ ?



Göl kıyısında bir masaya oturduk mu bizden keyiflisi yok. Açıklarda martılar , mekeler. Nisan geldi mi pelikanlar öbek öbek. Hemen tepenizde bülbüller , kumrular ötüşürken yuvasına yaklaşan leyleğin karşılanışı: tak tak tak…
Çay mis gibi de soluduğun hava ciğerlerine akarken çağlayan bir dere gibi . Bir yudum su , bir yudum temiz hava. Süslü sandallarla adayı gezen misafirler. Sandalın yekesini balıkçı bacılardan biri kavramış. Yüz yıl önce bu çınarların altında acaba kimler oturuyordu? Göle dik olarak inen sokaklara sıralanmış evlerden herkes gölü görüyor , içme suyunu gölden taşıyorlardı herhalde. Biliyorum sokaklarında kediler özgürce dolaşıyor , kapılarının önünü çiçek tenekeleri  süslüyordu.
     *      *      *
En kıyıdaki masalardan birini kapacaksın. Karşıda Armutlu , Fıstıklı. Aşağıda , uçurumun dibindeki kayalara dalgalar vururken martılar denizin üzerinde bir batıyor , bir çıkıyor. Arada Feribot , deniz otobüsü geçiyor Armutlu önlerinden. Balıkçı tekneleri limana doğru yaklaşırken , sandallarında oltalarına balık takılmasını bekleyenler pür dikkat. Hafif bir yel esiyor.
Yüz yıl önce bu çam ağaçlarının altında kahvelerini , şaraplarını yudumlarken avdan dönecek yakınlarını bekleyenlerin çocukları , torunları özlerler mi burasını. Sultana Atina Ulusal Parkında fotoğrafımızı çektikten sonra Türk ve Bursa`lı olduğumuzu öğrenince nasıl özlemle sarılmıştı her birimize. “Annem Trilye`li” demişti gözleri dolu dolu.
Yüzyıllardır doğup büyüdükleri bu topraklardan her şeylerini bırakarak nasıl da koparılmışlardı. Kurulu sofraları , duman tüten yemekleri öylece kalmıştı. Komşularına emanet etmiş , kilitlemedikleri kapıların anahtarını onlara bırakmışlardı. Gittikleri toprakların , insanların yabancısıydılar. “Türk tohumu” diyerek dışlanıyorlardı. Tıpkı yerlerine Anadolu`ya taşınanlara “Yunan tohumu” denmesi gibi. Evlerinde Türkçe konuşuluyor , ezgilerini Türkçe söylüyorlardı. Anadolu`ya göçenler de Rumca konuşup Rum müziği dinliyorlardı. Sultana “Annesinin yaşarken Trilye`yi çok özlediğini” söylemişti.
Dalıp gitmişim. Kahvem soğumuş. Bir an için geri döndüklerini düşündüm. Yan masada neşeli bir muhabbet hayal ettim. Hani geçen yaz Apolyont`u ziyaret eden Rumların çınarların altında yarı Rumca , yarı Türkçe konuştukları gibi. Evlerini , hamamı , berberi anlatıyorlardı yaşlı Apolyont`luya.
Atalarının doğup büyüdüğü , yüzyıllardır sahip oldukları topraklardan sürülmek… Ya da o topraklarda ötekileştirilmek. Ana dillerini bile konuşamamak… Aşağılanmak , işkence görmek , katliamlarla karşı karşıya yaşamak…
Bir söz duymuştum : “Mal sahibi , mülk sahibi. Hani bunun ilk sahibi?”
Birden başımı utançla eğdim. Bu toprakların ilk sahibi biz değildik ki.
8 Mart 2016    20 30

3 Mart 2016 Perşembe

YAVAŞ ŞEHİR GÖKÇEADA





“Yavaş şehirler kent stresinden çok uzak, dev tröstlerin henüz uğramamış olduğu, tarih ve çevre bilinci gelişmiş bir halka ve yönetime sahip şehirlerdir.”
Seferihisar gibi Gökçeada`nın da sakin ( Yavaş ) kentler arasında yer aldığını öğrenince daha bir ilgi ile gezdim adayı. Öncelikle çobanı , çoban köpeği olmadan arazide özgürce gezip otlayan koyunları , keçileri çekti dikkatimi. Koyun , kuzu , keçi , oğlak sevmek isteyen kırlarda dolaşsın. Zıplayarak koşuşturan oğlakların şımarıklığını , bazıları çifter çifter annelerini emmeye çabalayan kuzuların sevimliliğini görüp hayran olacaklar.
Yalnız koyunları keçileri mi korkusuzca dolaşan? Kediler insanlara o kadar yakınlar ki “pisi , pisi” demenizi bekliyor gibi merakla bakıyorlar gözlerinizin içine. Çağırdığınızda da koşarak gelip size sürtünmeye başlıyorlar. Sevin , sevin hiç kaçmayacaklar. Öyle bir tane , üç tane değil 15 li , 20 li sürüler halinde bazı kapıların önünü , evlerin bahçelerini mesken tutmuşlar. Belli ki o evlerde yaşayanlar bütün gereksinimlerini eksiksiz karşılıyor. Belli ki sevgi eksikleri de yok.
Gökçeada`da   dikkatimi çeken bir şey de güler yüzlü insanları. İnanın gözlerinin içi gülüyor sizinle konuşurken.
Önce Kaleköy`de kaldığımız pansiyondan söz edeyim. Genç , başı örtülü bir kadın karşıladı bizi. İki yataklı odayı gösterirken
- Akşam genç bir kızla erkekti misafirlerimiz. Çarşafları değiştirdiğimde odanız hazır olacak. Manzarası da çok güzel.
Gerçekten pencereden bakıldığında Bademli , Gökçeada merkezi, bahçeler , havaalanı ve Zeytinli köyü görünüyor. Güneşin doğuşu da çok güzel olmalı. Biz akşam güzel şarabı olan mekanları sorduk. Bize en güzel manzaralı , en kaliteli yemekleri olan mekanları ve ev şarabını nereden bulabileceğimizi etraflıca anlatıp,
- İsterseniz şarabı alıp burada , balkonda da içebilirsiniz.
Deyince  hemen kalmaya karar verdik. Hemen 20 metre altımızda kilise ve “Mustafa`nın yeri” ile önünde güzel çınar yer alıyor.
Gökçeada eski bir Rum adası. Merkezi ve 5 köyü ( Kale Köy , Bademli , Zeytinli , Tepe Köy , Dere Köy ) Eski Rum köyü. 4 tane de ( Şahinkaya , Şirin Köy , Uğurlu , Eşelek ) Sonradan yerleştirilmiş Türk köyü var. Bu köyler merkeze ve birbirine güzel yollarla bağlanmış. Adada 3-4 tane gölet ve bir tane Tuz gölü var. Tuz gölü yazın suyun buharlaşması ile adanın tuz gereksinimini karşılayacak kadar tuz biriktirdiği gibi , bu gölün kıyılarındaki çamurlardan da  bazı rahatsızlıkların  sağaltılmasında yararlanılıyormuş.
Ulaşımı bozuk yolu yüzünden zor olsa da mükemmel bir kamp alanı olan Marmaros Koyu Dereköy`e 7 km uzaklıkta. Uğurlu sahilinin sağında “gizli liman” güzel bir plaja sahip. Uğurlu – Eşelek arasında Tuz Gölü yanındaki Aydıncık plajında sörf eğitim merkezi bulunuyor. Aydıncık plajı çıkışından Uğurlu Köyüne giderken tam 4 üncü kilometrede  taş duvarlarla çevrili bir tarla görünce durup sağa doğru 200 metre kadar yürürseniz ikiz kaya mezarına ulaşacaksınız. Biz ikinci kez gittiğimizde bulabildik. Uğurlu – Eşelek arasında bir de “Laz Koyu” var.  Yeni Bademli – Kale Köy arasından kısa bir yol sizi “Yıldız Koyu”na götürecek.
Tepe Köy girişine yakın sağa sapan yola girerseniz adanın en yaşlı anıt çınarına ulaşacaksınız. Çevresi yazın piknik amacıyla kullanılan çınarın dibinde akan çeşme adanın en kaliteli suyuna sahip. “40 yıldır bu suyu içerim , iştah açıcı , şişkinlikleri giderici , hazmı kolaylaştırıcı özelliklere sahiptir” diye açıklama yapan orta yaşlı adam , Gökçeada merkezinden motosikleti ile 19 litrelik damacanasını dolduruyordu.
Rum  köylerinden Kale Köy köy olma özelliğini yitirmiş. Turistik otel , motel , pansiyon işletmeleri ile dolmuş.
Bademli , Rum köyleri içinde en çok beğendiğimiz köy oldu. Bütün Rum köylerinde hayran kaldığımız çamaşırlıkta akan çeşmenin suyunun dağlardan geldiği ve adanın ikinci kaliteli suyu olduğunu söyleyen genç , Gökçeada`dan gelip içme suyunu dolduruyordu. Bademli evlerinin çoğu restore edilmiş. Tümü ağaçlık bahçeler içinde. Bir evin bahçesinde 15 kadar kedi keyifle yatıyordu. Çekinmesem bahçeye girip tümünü mıncıklayacağım. Yeni gelen bembeyaz olanı çağırdım. Duraksadı. Ancak bir Boncuk ve tekir koşarak gelip ayaklarıma sürtünmeye başladı. Bu arada beyaz da yaklaşıp kendini sevdirdi. Oğlumla köyü dolaşırken boncuk ve tekir ikimizin ayakları arasında sürtünerek bizimle geldiler. İşte o zaman tıpkı İstanbul Yeşilköy`de olduğu gibi burasının da çok iyi insanlara sahip olduğunu anladım.
Zeytinli Köyü fazla terk edilmemiş Rum köylerinden ikincisi. Kilisesi , İlk ve orta okulu , ille de Madamın “Dibek kahvesi”… Ancak madam öldüğü için kahveyi oğlu çalıştırıyormuş. Biz gittiğimizde tıpkı Tepe Köydeki Yorgo`nun meyhanesi gibi burası da kapalıydı.  
Tepe Köy  sırtını bir tepeye yaslamış güzel bir köy. Hemen girişte Yorgo`nun kendi şaraplarını sunduğu taverna , kahveler , sokak aralarında öbek öbek kedileri ile şirin çamaşır evi ile beğendiğim bir köy oldu. Ancak kışları köylülerin çoğu Atina`ya çocuklarının yanına gittiği için çok tenhaydı. Yolu da biraz yokuş ve kıvrımlı.
Dere Köyün eskiden Türkiye`nin en büyük köyü olduğunu öğrendiğimde gözlerimden iki damla yaş döküldü. Çünkü köyde yaşayan çok az kişi kalmış ve evlerin çoğu yıkılmış Adeta deprem sonrası bir görüntü sergiliyor. Kilise  restore edilmiş. Yanındaki çamaşırlık da ayakta.
Adanın bütün köy ve koylarını dolaşmak için bir gün yetiyor. Tabii özel araban varsa. Ha , bir de sezon açılmadan gidilmeli ki rahat dolaşılabilsin. Yoksa  Mayıs sonu ile eylül başı arasında çok kalabalık oluyormuş.
Adanın yöresel ürünlerinin başında zeytinyağı ve bal geliyor. “Efi Badem” adaya özgü güzel bir kurabiye. Ev yapımı sabunlarından ve dibek kahvesinden de alınmalı. Bir de “sakızlı muhallebi”si var. Yazın köylülerin getirdiği organik ürünleri de kaçırmamak gerekiyor.
Temiz havasından , sakin ortamından yararlanıp dinlenme amaçlı güzel bir tatil yapmak isteyenler nisan ortaları ya da eylül ortalarında gitmeli derim. Ben , bir dahaki sefere öyle yapacağım.
      03 03 2016   18 30