23 Ocak 2016 Cumartesi

O BİR PRENSES


O , komşumuzun kedilerinden 2  numara. O bir prenses. Gururlu , bir o kadar da kıskanç.
Komşumuz da kedileri çok seviyor. Evde bir kraliçeleri var ki her gün 5 – 10 dakika balkona çıkıp  havalanıyor. Kalan zamanı hep içeride.  Bahçede biri bizim tati olmak üzere 3 tane demirbaş var. Ancak sabah işe giderken kapının önündeki yemliklere koydukları mamaları erken gelenler yiyor. Kediler komşunun servis minibüsünün sesini duydular mı hemen yanına koşuyorlar. Arada çekilen salam ziyafeti  onları çeken. 
Tati de hemen koşar. Bir ay kadar önce araba gece servisi için hareket etmeden bizim Tati kaşla göz arasında araca binip bir koltuğa kıvrılmış. İşçiler fark edince sürücüyü uyarmışlar. Sürücü komşunun arkadaşı ve Tati`yi tanıyor. Servis boyunca koruma altına almışlar. Ancak bundan ders almış da değil. Artık arabayı hareket ettirmeden önce kontrol ediyorlar.
Filiz soğuklarda sığınsınlar diye karton kutulardan iki tane kedi evi yaptı. Biri giriş kapısının önünde. Tati yerleşsin istedik , ancak o özgürlük sevdalısı. Hele bu günlerde bayan arkadaşları ile ilgilenmekten bize bile pas vermiyor. Kapı önündeki yuvaya önce 2 küçük kedi yerleşti. Sonra 3  oldular. Bir süre sonra adını boncuk koyduğum siyah – beyaz renkli kedi tamamen yerleşti. Sabahtan akşama kadar kuluçkaya yatmış tavuk gibi yuvada yatıyor. Gelen geçen de hayranlıkla bakıyor ona.
Biz kapıyı açtık mı önce Tati , sonra Boncuk ve Tekir içeri girmek isterler. Girdiler mi teras – bodrum arasında koştururlar bizi. Geçen gün adını “Falez” koyduğumuz prenses dalmış içeriye. Bodrumdan yanık yanık kedi sesi geliyor. Etrafa bakınırken Falez`i gördüm. Resmen ağlıyordu. Yakalamak da olanaksız. Bir yandan hıçkırıyorum , bir yandan dışarı çıkarmaya çabalıyorum. Dedim ya çok gururlu , kendini herkese sevdirmiyor. Kapıdan bir kaçışı var… Belli ki çok korkmuş.
Falez en çok sahibine kapris yapar. Başka kedileri , özellikle Tati`yi sevdi mi yanına yaklaştırmaz. Sahibine resmen tokat atar yanından uzaklaştırmak için.
Bir gün Falez de kendini sevdirecek. Uzaktan göz kırpmanın yetmediğini anlayacak ve yanıma gelecek. İşte o zaman nasıl kucaklayacağım , nasıl okşayıp seveceğim. Haksız mıyım? Gerçekten çok tatlı değil mi?
23 Ocak 2016   22 50    

14 Ocak 2016 Perşembe

STATÜ DEĞİŞİKLİĞİ



Tokat türkülerini çok severim.
“Öğretmene varamadım,
Naylon çorap giyemedim…”
Çok sevdiğim bu türkü adeta öğretmenliğin statüsündeki dibe vuruşu algılayabilmemiz için yakılmış.
Bir zamanlar öğretmenler toplumda en çok saygı gören , en özenilen mesleklerin başında geliyordu. İncelemedim , ancak 1950 li yılların başlarında , yani Marşal yardımı sonucu naylon çorabın ülkemize ilk girdiği yıllarda yakılmış olmalı.  “Öğretmene varabilse”ymiş  “naylon çorap giyebilecek”miş  kızcağız. Köyünden ayağında çarıkla Köy Enstitüsüne giden çocukların takım elbise giyip kravat takarak köylerine öğretmen olarak atandıkları yıllar. 80 lira donatım bedeli ile evini düzüp düğün yapabiliyor. Aldığı maaş da o günün koşullarında düşük sayılmaz. Çok okumuş , bilinçlenmiş , kendisine “o eşeğe söyleyin ayağını denk atsın” diye haber gönderen ilçe kaymakamına aldığı eşek yularını götürüp “siz bizim amirimizsiniz , bu size daha çok yakışır” diyebilecek kadar cesaret ve öz güven sahibi. Köyün eğiticisi , sağlık memuru , tarım danışmanı , veterineri…
Nereden nereye… Bu gün öğrencilerin bile aşağılayabildiği ,  veliler karşısında çaresiz , yöneticilerin oyuncağı… Peki , bu statü düşüşünün kaynağı nedir dersiniz? Öğretmen yetiştirmede kalite ne kadar düşmüşse ,  eğitime devletin yaptığı destek ne kadar azalmışsa öğretmenin statüsü de o kadar düştü. Buna bir de öğretmenlerin kendilerini yetiştirmeye önem vermemelerini ekleyin…
Ancak mesleklerin statüsü çağdan çağa , dönemden döneme değişir. Örneğin tarih boyunca statüsü en yüksek meslek olan subaylık için bu gün aynı şey söylenebilir mi?  Bu gün kendilerini kral gören polisler acaba yarın hangi duruma düşecek?
Budapeşte`yi gezerken eski faşist parti ve polis teşkilatının daha sonra da komünist partinin işkencehanesi olarak kullanılan binanın “UTANÇ MÜZESİ” olarak  düzenlendiğini görünce ;  Hitler`in , Pinoşe hatta Lenin`in ,  Saddam`ın başına gelenleri düşününce  bu düşüncem iyice pekişti.
Oldum olası insanların farklı statülere sahip olmalarına karşı çıkarım. Öğretmenlik yaşamımda üç kez okul müdürlüğünden istifa ettim. Düzenin çarklarından biri olup meslektaşlarımı ezmek işime gelmedi. Bu yüzden herkesin eşit olduğu , herkesin eşine “naylon çorap giydirebildiği” günler için mücadele ettim. Özlemini çektiğim bu düzen mutlaka kurulacak. İşte o zaman kızlarımız “naylon çorap giyemedim”  diye türküler yakmayacak…
14 Ocak 2016  22 25     

6 Ocak 2016 Çarşamba

HİÇ KEDİNİZ OLDU MU?


Annemlerin evinde hiç kedi eksik olmazdı. 5-6  yaşlarımdayken tanıdığım altın renkli Mercan`ı unutamam. Yukarı mahalleden dere kıyısındaki evimize taşındığımızda iki ev arasında gider gelirdi. Soğuk kış gecelerinde yatağıma girer hem ısıtır hem de söylediği ninnilerle beni uyuturdu. Sonraları kedi sayımız 3 e 4 e çıktı.
Kedi dışında günde ancak 1  litre süt verebilen bir ineğimiz son zamanlarda da köpeğimiz olmuştu.
Hayvanlardan korkmam. Özellikle köpeklerden hiç korkmam. Aslında kendisine zarar vermediğiniz sürece hiçbir yaban hayvanın saldırmayacağına inanırım. Bu inançla ıssız dağlarda , ormanlarda tek başıma dolaşmaktan çekinmem.
Dünyadaki en korkulacak yaratığın kendisine insan dedirten homo sapiens olduğuna inanırım. Çünkü insandan korkmayan , insan tarafından zarara uğratılmayacak hiçbir canlı yoktur yeryüzünde. Yalnız canlı mı ? Cansız kabul ettiğimiz doğa da insan denen yaratıktan nasibine düşen saldırıyı göğüslemek durumunda değil midir?
Halbuki doğadaki öteki canlılar yaşamak , hayatta kalabilmek için çabalamak dışında kime zarar verebilirler? Siz çiçeklerin kalleşlik yaptığını gördünüz mü? Asla. Şayet köklerini , tohumlarını yok etmezseniz mevsimi geldi mi renk renk açıp kokularını yayarlar ve günü geldiğinde dinlenmeye çekiliyorlar.
Örneğin bölgemizde Ocak ortalarında önce bademler sonra erikler , şeftaliler , elmalar , armutlar sıra ile açar çiçeklerini. Güzel kokulu meyvelerini de esirgemezler bizlerden.
Ben Ocak sonu oldu mu Saitabat piknik alanında sıklamen , kardelen ve yaban sümbüllerinin, Kazancı bayırında çamların arasında sarı çiğdemlerin  beni beklediğini bilirim. Şubat başlarında Gemlik Haydariye Su Düşen Şelalesi çevresinde öbek öbek kardelenler ,  dağ laleleri karşılayacaktır beni. Mart ortalarında Kirazlıyayla`da her  taraf mor çiğdem açacaktır. Çiçeklerin hiç vefasızlık yaptıklarını görmedim. Bir tek hercai Kardelene göstermiştir vefasızlığını.
Çiçekler vefalıdır da hayvanlar vefasız mıdır? Vefayı hayvanlardan öğrenmeli insanlar. Dünyanın en vahşi hayvanı olan aslanın kendisini büyütüp sonradan Afrikada doğal ortamına bırakan  dostları ile vahşileştikten sonra karşılaştığında sevgi ile nasıl sarıldığını görmüşsünüzdür. Aynı şekilde sahibi ile yıllar sonra karşılaşan bir köpeğin , atın nasıl gözyaşı döktüğü de internette sık sık paylaşılıyor.
Dedim ya dostluğu hayvanlardan öğrenmeliyiz. Küçücük bir kedinin kaskatı yürekleri nasıl yumuşattığını , o kişiyi nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ancak bir hayvana sahip olduğunuzda anlayabilirsiniz.
Küçük Tati`m evimizin neşe kaynağı. Hem benim , hem kızımın , hem de kendisini çok seven komşumuzun arabasının sesini çok uzaktan tanıyıp hemen koşuyor. İstediği kucağımıza alıp sevmemiz.
Ancak Tati de insanlar gibi çok kıskanç. Bahçemizden eksik olmayan öteki kedilere biraz sıcak davranacak olsak kıskanıp saldırıyor onlara. Yalnız kendisini sevelim istiyor. Halbuki bilmiyor ki paylaşılan sevgi eksilmez , aksine  herkese yetecek kadar çoğalır…
06 Ocak 2016      17 45