27 Kasım 2015 Cuma

SULTANA


Akşam oldu mu herkes Çamlı Kahvenin yolunu tutardı. Güneş Bandırma taraflarına devrilir , tarlalardan , balıktan dönenlerin telaşı doluşurdu sokaklara. Çamların altında kahveler , şaraplar yudumlanırken sohbetin zirvelerinde gezinirlerdi. Bir gün emir geldi. Bütün gayrı Müslimler iskeledeki  gemiye bindirildi. Kapılarını kilitlemeye , komşuları ile vedalaşmaya bile zaman bulamadılar.  Bazı komşuları da bindi gemiye. Bir türlü kopamamışlardı can dostlarından , tarla – ev komşularından. Kapılarını pek kilitlemezlerdi. Ancak uzak yerlere gittiklerinde vururlardı kilidi. Anahtarlarını komşularına teslim ettiler.
-Aman , ocakta yahni var , çocuklarla yersiniz , bozulmasın.
- Komşu , kedimizi – köpeğimizi aç bırakmayın. Ambarda yeteri kadar un , buğday var.
- Bu yıl zeytin bol. Salamurası iyi olur bizim bahçenin , kalanını da sıkıp yağ çıkarırsınız…
Gemi kıyıdan uzaklaşırken söylenenlerin çoğu havada asılı kalacaktı.
Gemiye binen komşularla da Tekirdağ`da vedalaştılar. Hep dönerler diye bekledi komşuları. Zeytinlerini toplayıp salamura yaptılar , yağını sıktılar. Yer kalmayınca  satıp parasını bir kıyıya koydular. Ta ki bütün ev , tarla ve balıkçı takımlarına devlet el koyana dek. Sonradan bunlar çoğu işgal sırasında eşkiyalık yapan kasabanın ileri gelenlerine dağıtıldı. Mübadil olarak gelenlere de bir kısmı verildi.
Trilye mübadilleri Yunanistan topraklarına ayak basar basmaz kendilerini düşman bakışların altında buldu. “Türk  tohumu” diyorlardı Türkçeden başka dil bilmeyen mübadillere. Yunanistan`dan Türkiye`ye gidenlere de “Yunan dölü” denmiyor muydu?
Yerleşmek için çok dolaştılar. Sonunda tıpkı Trilye`ye benzeyen bir kıyıya kurdular köylerini. Yeni köylerini Trilye`ye benzetmişlerdi. Okul , kilise , hamam , kahve hep yerli yerindeydi. Yıllarca Türkçe ezgiler söylediler. Çocuklarına doğdukları toprakları , komşularını , evlerinin yerini , tarlalarının yerlerini anlattılar. O kadar çok dinlemişlerdi ki 80 yıl sonra çocukları turist olarak Trilye`ye gittiğinde evlerini , taş mektebi , Çamlı Kahveyi elleriyle koymuş gibi bulmuşlardı. Trilye özlemi ile ölenlerin vasiyetinde mutlaka “mezarıma Trilye toprağı konsun”  olurdu.
İki yıl önce kızlarımla Atina Ulusal Parkında bir ağaç altında anı fotoğrafı çekmek istedik. O sırada orta yaşın üzerinde bir kadın gülümseyerek bize yaklaştı ve işaretlerle fotoğrafı çekebileceğini söyledi.  Makineyi aldı ve birkaç poz fotoğrafımızı çekti. Nereden geldiğimizi öğrenince yüzünde beliren ifadeyi unutamam. Hemen elini uzatıp
- Sultana
Diyerek kendini tanıttı. Yarı İngilizce , yarı tarzanca annesinin Trilye doğumlu olduğunu , Türk`leri çok sevdiğini anlattı. Ayrılırken kırk yıllık dost gibi sarıldık birbirimize.
Trilye , Apolyont  ve  Misi gibi sürekli uğradığım mekanlardan biri. Üçü de eski Rum köyü. Üçünde de geçmişin izleri var. Her ay Trilye ya da Apolyont`u  en az bir kez ziyaret ederim. Trilye`de Çamlı kahvede gözlememizi yer , kahvemizi içeriz. Sultana`yı tanıdıktan sonra annesi için de bir fincan kahve içer oldum. Doğduğu toprakların özlemi ile tükettiği ömrünü düşünürüm…
27 Kasım 2015    16 20     

24 Kasım 2015 Salı

GÜNDEN GÜNE SEYRELİYORUZ CANCAĞIZIM


Her 24  kasımda Ali arar önce. Samsun – Vezirköprü Gölköy ortaokulundan öğrencim. Telefonu çekinerek çaldırır , bilirim. Her yıl seyrekleşiyoruz ya “acaba sağ mı?” diye düşünür haklı olarak. Öğretmenler günümü kutlar , sağlık durumumuzu merak eder. Kızından , torunundan söz ederiz.
Taa 1964 yılındaın Erzincan – Çayırlı Şebge ilkokulundan Zekiye aramadı mı bende bir merak başlar. Ancak o hiç aksatmaz. Torununu okutma uğraşındadır. Yıllarca Erzincanda yanlarında kaldı , şimdi İstanbul`da dersaneye giderken eşlik ediyor. Dile kolay  52 yıllık dostluk. Hani yeni evli gitmiştik de ben kahveye gidince eşime arkadaş oluyorlardı. Zaten hemen hemen aynı yaşlardaydılar. Kızım olunca da her teneffüs sevmeye koşarlardı. Ailesi ile iyi görüşürdük. 40 sene sonra Şebge`ye gittiğimde karşısına çıkınca “hocam , babam mezerden çıksaydı ancak bu kadar mutlu olurdum.” Demişti. O gün bu gün görüşürüz. 3 kez de Bursa`ya ziyaretimize geldiler. O da sağlığımızı merak eder. Bir gün telefonu çaldıracak ve karşısında ben olmayacağım. Bunu o da bilir benim gibi.
Öğretmenler gününde telefon açan , mesaj yazan öğrencilerim beni alıp yıllar öncesine taşır. Ya ön sırada fıldır fıldır gezen renkli gözlerle çıkar karşıma , ya teneffüste öğrencilerimle şakalaşırken uzaktan kıskanarak bakarken görürüm. Dilini çıkararak yazı yazmasını hayranlıkla izler , yoksul ailelerinin okutma hevesine yardımcı olmak için daha çok çalışma isteği doğar içimde. Kendimi düşen yıldırımlardan , gök gürültüsünden korunmak için battaniyenin altına saklanırken ya da safra kesesi sancımı dindirebilmek için küçük tüpgazın üstünde ısıttığım tuğlayı beze sarıp sırtıma koyarken görürüm.
Fareli köyün kavalcısı olur dağ başlarındaki köylerden, küçük kasabalardan  peşime taktığım öğrencileri YÜKSEK okullara  taşırım. Avukat olurlar , doktor , mühendis , öğretmen olurlar , işçi olurlar , polis , subay olurlar. Emekli olsam da kavalım elimdedir. Kendimce yanlış yollara sapmalarını engellemek için öttürürüm.
Yeterince yardımcı olamadıklarımı düşünür , kendimden nefret ederim. Tam o sırada “torunlarınız” der bir öğrencim kendi çocuklarını işaret ederek. Babası ile eş değer bir yere oturtmuştur.
“Sizi çok aradım öğretmenim” der yıllar sonra görüştüğümüzde. Dertleşiriz. Ortaokul 2. Sınıfta yarım bıraktığımız rehberlik çalışmasına devam ederiz. Sorunlarına çözümler ararız.
Bir bakarım “öğretmenim , öğretmenler günün kutlu olsun” der öğrencimin matematik öğretmeni olan dünyalar tatlısı kızı.
24  kasım  ayaklarımın yerden kesildiği , duygu bulutlarında seyahat ettiğim bir gün olur.
Ancak  birlikte geçireceğimiz 24  kasımlar da tükeniyor canlarım. Günden güne seyreliyoruz. Genel olarak mızıkçılık eden biz olsak da sizlerden de kalleşlik edenler , oyunu terk edenler oluyor. Biz bu güne bakalım canlarım. Bu günlerin tadını çıkaralım.
24 Kasım 2015   19 45    

16 Kasım 2015 Pazartesi

BUDAPEŞTE MASALI


-Baba , hafta sonunda yurt dışında bir yerlere gidelim.
Oğlumun teklifi çekici ancak mevsim gereği düşündürücüydü. Biraz düşünüp :
-Sicilya olabilir mi? Üşümeyiz de.
O , Pazar günü 17  de bir toplantıya katılmak zorundaydı ve perşambe sabahı hareket edebilirdik. Uçak saatlerine bakınca ancak 2  gece kalabileceğimizi gördük. Bu bize yetmezdi. Hemen başka ülkelere baktık. İspanya , Prag da uygun değildi.
- Bak , Budapeşte var. Perşembe öğleye doğru yola çıkıp Pazar günü dönebiliyoruz.
- Soğuk olmaz mı? Üşümeyelim…
Hemen hava durumunu inceledik. Hava sıcaklıkları buralara yakındı ve pazara kadar da yağış yoktu.  Hemen karar verdik. Bir saat içinde konaklayacağımız oda, bu odanın gördüğü manzara ve uçak biletleri hazırdı. Perşembe sabahı saat 6 45  gibi Elif beni Mudanya`ya  bırakacak , 7 00  deniz otobüsü ile  Kabataş , oradan Taksim ve sarı minibüsle Yeşilköy`e tam zamanında varacak , Dinçer`in eve uğrayıp oradan arabası ile hava alanına ulaşacaktık.
Böyle önceden planlanmamış gezileri çok severim. İnternetten  Budapeşte ile ilgili bilgi topladım. Dinçer tablete Budapeşte Kent Rehberi programını indirmemi söylemişti , hemen indirdim ki çok işimize yaradı.
Hareket saatinden 45  dakika önce havaalanına ulaşabildik. İşlemler sırasında Dinçer`in THY de kaptan  pilot olması çok işe yaradı. Kabin görevlileri kaptanlarını çok sıcak karşıladı. Yol boyunca hem giderken , hem dönerken da ilgilerini esirgemediler.
Ben her zaman olduğu gibi cam kenarından bulutları ve geçtiğimiz ülkeleri izliyorum. Bulgaristan sonrası Tuna kıvrıla kıvrıla akarken irili ufaklı kentler de bir bir ardımızda kalıyordu. Hızımız 840 km  dolayındaydı. Dönüşte rüzgarı arkamıza almış olmalıyız ki 930 km ortalama hızla geldik.
Budapeşte havaalanında işlemlerimiz uzun sürmedi. Hem Yeşil Pasaportum , hem de yaşım gereği giriş işlemlerim çabucak bitti. Metallerden arınmış kıyafetimizle dedektörden geçişimiz de kolay oldu.
Dinçer kent merkezine nasıl ulaşabileceğimizi öğrenip biraz döviz bozdurdu  ve elinde tümü 14 TL kadar tutan 4 tane biletle yanıma geldi. Önce  belediye otobüsü , sonra da metro ile kalacağımız hosteldeki odamızın baktığı meydanda indik.
Bir zamanlar iş hanı olduğunu sandığımız büyük binanın yüksek kapısındaki diyafonda kendimizi tanıtıp 1800 lü yıllardan beri hizmet verdiğini sandığımız bir asansörle 3. Kata çıktık. Bahçeye bakan balkondan ilerleyip Hostel olarak kullanılan bölüme geçtik. Çok sıcak bir genç kız kaydımızı yapıp iki yataklı oda için 78 Euro olan ücretimizi aldı ve bize kenti en güzel nasıl gezebileceğimizi anlatarak haritalar ve tanıtım broşürleri verdi.
Çantalarımızı bırakıp keşif turuna çıktık. Haritaya ve kent rehberine bakarak ilerlerken  binaların büyüklüğü , estetiği , teraslarındaki heykeller hemen dikkatimi çekti. Üç  gün boyunca özellikle Peşte yakasında bu güzelliklere baka baka doyamadım dersem abartı sayılmamalı.
Bir süre yürüyünce Tuna ve Zincirli Köprüye ulaştık. Tuna yemyeşil süzülürken kıyılara bağlanmış tekneler tur için müşteri bekliyordu. Sağda ve solda sonradan yedi tane olduklarını öğreneceğimiz köprüler sıralanmıştı. Biz doğu yakasından batı yakasına  bir başka deyişle Peşte`den Buda`ya geçerken karşımızda Budin kalesi ve bu kalenin burçları , kraliyet sarayı ve muhteşem kiliseler yükseliyordu. Köprü geçilince araçlar tepenin altına açılan tünelden arkadaki Buda kentine ulaşıyordu. Nehir kıyısında araçlar ve yayalar için yollardan da trafik akıyordu.
Köprü iki yakadaki kulelere zincirlerle bağlanmış , zincirler üzerinde fenerler sıralanmıştı. Dinçer bu fenerleri gösterdi. Önce camlarındaki koruyucu demir çubuklar dikkatimi çekti
-Biraz daha dikkat et.
Deyince asma kapı kilitlerini gördüm. Biz kuzeye bakan yoldan geçiyorduk köprüyü ve bütün fenerlerde birer , ikişer tane kilit bulunuyordu. Hemen fotoğraflarını çekmeye başladım ve TOLGA - DENİZ  yazılı koca kilidi görünce gülümsedim. Bizde nasıl ağaçlara çaputlar , yazılı mesajlar bağlanıyor , Avrupa`da da böyle kilitler asılarak aşklar ölümsüzleştiriliyormuş. Bir tane de sırf kilit asılmak için oluşturulmuş bölmeli bir dolap gördüm parkta.
Hava yavaş yavaş kararıyordu ve uçakta beyaz şarap eşliğinde yediğim yemekle duruyordum. Dinçer adım başı karşımıza çıkan pasta – çörek dükkanlarından börekler , çörekler alıp atıştırıyordu da ben yeni tadlara pek hazırlıklı değildim. Tiran`da aldığımız kabak böreğini hala unutmamıştım. Isırır ısırmaz ağzım yanmış , o panikle böreğin içindekiler üzerime dökülmüş ve Elif kaşla göz arasında ıslak mendiller bulup temizlemişti ve ben bir daha börek yememiştim.
Dar sokaklarda yürürken önümüze çıkan sinagogtan Yahudi mahallesinde olduğumuzu anladık. Dinçer kent  rehberinden yemek yenilecek yerleri araştırırken beni ilk bakışta izbe bir yer izlenimi veren mekana sürükledi. Çöplerden oluşturulan heykellerle dekore edilmiş küçük küçük işletmelerin sıralandığı bahçe içinde bir yer. Masalarda kadınlı , erkekli muhabbet edenler ve alkol  alanlar. Önce birer tane ballı bira içtik. Dinçer bir bira daha aldı.
Zamanımızı ekonomik kullanmalıydık. Oradan bir aile işletmesi görünümündeki ve bir evin alt katında bulunan otantik bir mekana girdik. Yemek olarak geyik eti deneyecektim. Dinçer vejeteryan olduğu için makarna , salata ile idare ediyordu. Sosları değişik olsa da karnımı doyurdum. Masamız 8 den sonrası için rezerve idi. Onun için saat  8  e gelirken çıktık. Sokaklar sanki biraz daha canlanmıştı.
Odamıza girdiğimizde telefondaki  S.Healt , yani adımsayar programı bu güne kadarki en aktif günü yaşadığıma işaret ediyordu. Rekorum 17 000 adıma çıkmıştı.
Ertesi gün ile ilgili programımızı hazırladık. Dinçer erkenden uyudu. Çünkü sabah Almanya uçuşu  yapmıştı.
     *              *              *
Sabah kalktığımızda benim saat 8  i gösterse de yerel saat 7  idi. Dinçer kahvaltılık bir şeyler aldı ve mutfakta kahvaltı ettik. Bu gün  HOP ON – HOP OF , yani indi bindi yapılabilen turlardan yararlanacaktık. Az ileride siyahi bir genç o anda durakta bekleyen otobüs ile ilgili bilgi verdi. Bilet iki gün geçerliydi ve bu iki gün içersinde sayıları 21  i bulan duraklardan herhangi birinden otobüse binebiliyor , istediğimiz yerde inip dolaştıktan sonra tekrar aynı durakta ya da başka durakta binip devam edebiliyorduk. Bu tur saat 17 00 da son buluyordu. Ek ücret ödeyerek otobüsle gece turu , Tuna`da botla gündüz ve  gece turlarına katılabiliyorsunuz. Biz dördünü de satın aldık. Gündüz yapılan bot turu dışındakilere katıldık ve çok memnun olduk.
Tur Bazilika önünden başladı. Geniş – dar caddelerde dolaşmaya başladık. Bize verilen kulaklıktan ve Türkçe  olarak gezdiğimiz yerlerle ilgi verilen bilgileri dinlerken  etrafı hayranlıkla izleyerek Kahramanlar Meydanına geldik. Ertesi gün burada mola verip dolaşmaya karar vererek devam ettik. Zaman zaman aynı meydanlardan  tekrar geçerek Tuna nehrini şirin bir köprü üzerinden geçip Budin Kalesine çıktık. Biz burada imip sarayları , kiliseleri , kale burçlarını görüp fotoğraflar çekecektik. Ben Fuji Film marka makinemle otobüs üzerinden bir çok fotoğraf çekmiştim. Otobüsün üst katında ve en önde yer kapmıştık. Balıkçılar kulesinde pil değiştirirken fotoğrafları siyah – beyaz modunda çektiğimi fark edip hemen renkliye çevirdim. Aslında telefon kameramla daha güzel fotoğraflar çekiyordum da zom kaliteyi düşürüyordu. Parlamento Sarayı ve köprüler buradan çok güzel görünüyordu.
Kale içinde yürüyerek son yıllarda kütüphane olarak kullanıldığını öğrendiğimiz Kraliyet Sarayı bahçesine ulaştık. Heykeller , çiçekler ve muhteşem saray. Arka taraftaki merdivenlerden tünel yanındaki fünükelden aşağıya indik. Öteki tepede mola vermekten vaz geçmiştik. Çünkü yorulmaya başlamıştım.
Odamıza çıktık ve ben bir saat kadar dinlenirken Dinçer yeni keşiflere çıktı. Gündüz önünden geçtiğimiz Opera binasına ve Kahramanlar meydanına uğramış. Meydanın arka tarafında kurulan Noele özgü hediyelik eşya panayırını da dolaşmış.
Otobüsle gece turuna katılmak üzere sokağa çıktık. Dönme dolabın hemen arkasından hareket etmek üzere olan otobüse son anda binebildik.  Opera Binası , sanat müzelerinin yer aldığı geniş caddelerden geçip  Kahramanlar meydanına ulaştık. Burada 10 dakika fotoğraf molası verilince mitinglerin yapıldığı , büyük konserlere ev sahipliği yapan ve şirin bir sarayın önünde yer alan meydana koştum. 1890  yılında  bu topraklara ilk kez ayak basmalarının 1000 inci yılında çeşitli sanatçılar tarafından düzenlenen bu meydanın ortasındaki sütun üzerindeki baş melek Cebrail , arkasında sıralanmış halk önderleri ve çeşitli kahramanların heykelleri ışıklandırmanın da etkisi ile çok güzel görünüyordu.
Otobüs gündüz gezdiğimiz bazı meydanlardan sonra yeşil renk ışıklandırılmış köprüden bizi karşıya geçirerek cadılı tepeye çıkardı. Fay hattı geçen bu tepe Macarlar tarafından pek tercih edilmediği için yabancılara ev sahipliği yapıyormuş. Bu arada Budapeşte`nin aslında bir kaplıcalar kenti olduğunu ve dünyanın ilk 6  kaplıca kenti arasına girdiğini , kentte 10  dan fazla kaplıca bulunduğunu da öğrenmiş olduk.
Tepede fotoğraf molası verilince otobüsten inenlerin peşine takıldık. Tuna üzerindeki köprülerin , Peşte yakasındaki saray ve kiliselerin gece görüntüsü muhteşemdi. Fotoğraflar çekerken görüntüyü adeta beynimize kazıdık. Oradan  Budin Kalesine şöyle bir uğrayıp Parlamento binasını görecek şekilde nehir kıyısında ilerleyip Peşte tarafına geçtik. Zaten tur da az sonra başladığı yerde sona erdi.
Sokaklara dolanarak odamıza çıktığımızda yeni rekorum 18 000 adım olmuştu.
     *              *              *
Cumartesi sabahı erkenden yollara düştük. Parlamento yanından trene binip Son durakta indik. Marget köprüsünün dibindeydik ve köprü üzerinden yürüyerek Marget adasına gidecektik. Koşu ve yürüyüş pistleri ile çevrili , ağaçlık bir ada. Son bahar burada tüm güzelliklerini sergiliyor. Çiğ ile ıslanmış bir bankı silip oturduk ve kahvaltılık çöreklerimizi yedik. Yürüyüş pistlerinde cumartesi olmanın da etkisi ile yürüyenler , koşanlar yanımızdan geçiyordu. Bir çoğu köpeği ile yürüyor ya da koşuyordu. En uçtaki köprüye kadar yürüdük. Dönüşte otobüse bindik. Otobüs Buda tarafına geçince de indik.
Bundan sonra geziye çıkan birinin başına gelebilecek en büyük felaketle GAP gezisinde Nemrut dağına çıkarken karşılaştıktan sonra ikinci kez karşılaşacaktım : İshal. Trenle yakın bir kasabaya gitmek için istasyona inmiştik ki felaket kapımı çaldı. Hemen yukarı çıkıp tuvalete girdim. Sanıyorum ıslak banktan kapmıştım şifayı. Rahatlayınca kendimi birden güçlü hissettim ve nehir boyu zincirli köprüye kadar yürümeyi önerdim. Dinçer beni hayretle karşıladı. Benim derdim ise parlamento binasının fotoğrafını çekmek.
Zincirli köprüyü bu kez güney tarafından geçtik ve lambalara hiç kilit bağlanmadığını gördük. Acaba buraya bağlanan kilitler ayrılıklara mı yol açmıştı?
Dinçer beni Budapeşte`nin İstiklal caddesine götürecekti. Yolumuz üzerine Krismıs pazarı da dedikleri noele özgü hediyelik eşya panayırı çıktı. Ancak falaket burada da yolumu kesecekti. Çaresiz Hostele döndük ve ben yatağa uzandım. Dinçer ise gene yollara düşmüştü. Akşam 17  deki bot turuna katılacaktık.
Bot kalabalıktı. Önce açık havaya  çıkalım dedik ancak güverte tamamen doluydu. Alt katta sol yanda yerimizi aldık. İyi de ettik. Çünkü 15 – 20 dakika sonra herkes alt kata inmek zorunda kaldı.  Üşümüşlerdi.
Nehir boyunca önce Marget köprüsüne kadar çıktık. Buraya kadar Buda tarafındaki  sarayların, kiliselerin , kulelerin resimlerini çektim. Işıkların suda dansı eşliğinde sıcak şarabımızı yudumladık. Dönüşte Parlamento binasının gece daha da büyüyen görüntüsü herkesi büyüledi. Köprülerin altından teker teker geçip 7. Köprü önünden dönüp iskeleye yanaştığımızda , 18 30  daki tur için uzun kuyruk oluşturanları gördük.
Son akşam  piyanodan canlı müzik eşliğinde  çok güzel bir mekanda yedik akşam yemeğimizi. Sabah erken kalkacak olmasak ve çok yorulmuş olmasam müzik için daha oturabilirdik. Keşke otursaymışız. Dinçer sokak aralarından beni taaa Operanın olduğu caddeye  yürüttü. Hostele 20 metre kala “istersen taksiye binelim” deyince kendimi zor tuttum. Odamıza çıktığımızda adımsayar 22 000 adımla gelmiş gelecek tüm zamanların rekorunu işaret ediyordu.
Son geceyi karnımdaki ağrılar yüzünden uykusuz geçirdim.
Sabah yerel saatle 6  da kalktık. Bindiğimiz metrodan üçüncü istasyon da indirildik. Otobüsle  ileride başka bir istasyona geçip tekrar metroya aktarma yapacakmışız ve istasyona girerken yeniden bilet almak zorunda kalışımız. Son istasyonda havaalanına giden otobüse binmemiz. Toplu taşım araçlarında anonslar yalnız macarca yapıldığı ve tabelalarda Mcarcadan başka dil kullanılmadığı için ineceğimiz duraklarda epey tereddüt yaşadık.
Sabah hafif bir yağmurla karşılaştık. Kalkış sırasında da serpiştiriyordu. Uçakta kabin görevlilerinin sıcak ilgi ve ikramları ile rahat bir yolculuk yaptık.
İstanbul`da Avrasya Maratonu olduğu için yolların çoğu kapalıydı. Sarı minibüs epey dolanıp Taksim`e ulaştı. Kabataş ve 30 dakika sonra kalkan Deniz otobüsü. Armutlu`ya uğrayıp 2  saatlik yolculuk  sonrası Mudanya. Sağ olsun , Elif hem oğlunu yolcu etmek hem de beni karşılamak için gelmiş.
Eve girerken TATİ karşıladı. Kucağıma tırmanırken mırıldanmaya başlamıştı bile.
Güzel bir gezi sonrası tatlı bir yorgunluk.
Yazıya dip not:
Kraliyet Sarayını Kütüphane olarak kullanan ; her yıl satılan kitap sayısı bir önceki yıla göre %40 artan ; Kocaman sarayları sanat müzesi olarak kullanılan ; sokakları , parkları hatta binalarının terasları heykellerle donatılmış; İki yakası sanat eseri gerdanlıklarla , asma köprülerle birleştirilmiş ; toplu taşıma ağının bir örümcek yuvasını andırdığı ; Binaları yalnız içinde oturulan kutular olarak değil , birer estetik şaheseri olarak inşa edilmiş; sanata ve sanatçıya en yüksek payelerin verildiği , heykellerinin dikildiği bir ülkede üç gün olsun yaşamak,
Ve görmediklerin , açgözlülerin talan ettiği ; sanatın içine tükürülen , heykelleri taşlanıp parçalanan , kitapları yakılan; sanatçıları hem devlet hem ulusalcı – ırkçı çevrelerce linç edilen ; sarayları kendini sultan sananlarca işgal edilmiş, dönüştürülmüş ; toplu konut adı altında çirkinlik abideleri , gökdelenler tarafından işgal edilmiş ; insanları kendi kasabalarında , mahallelerinde tutsak hayatı yaşayan ; demokrasinin , özgürlüklerin , insan haklarının ayaklar altına alındığı bir ülkeye , ülkeme geri dönmek…
Önce Faşist partinin yönetim merkezi , sonra faşist dönemin polis ve işkence merkezi , daha sonra komünist parti yönetim merkezi olarak kullanılmış bir binayı bu gün “İŞKENCE MÜZESİ” olarak kullanabilecek kadar geçmişi ile yüzleşmiş : Yahudilerin mahallelerinde özgürce yaşayabildiği, ticaret yapabildiği , sinagoglarını inşa edebildiği : değişik mezheplere ait kiliselerin yan yana çanlarını çalabildiği bir ülkeden gelip,
Geçmişteki bütün pisliklere sahip çıkan bir devlet ve çoğunluğun; kendi gençlerini susturmak için TOMA , BİBER GAZI yanında keskin nişancılarına hakiki mermiler kullandırabilen ; her türlü hurafenin “ilim” adı altında pazarlandığı ; düşünmenin , düşündüğünü ifade etmenin suç sayıldığı bir ülkeye geri dönmek…
Her şeye karşın geleceğe güvenle bakmak , bu ülkeyi ve insanlarını sevmek , onlarla birlikte yaşamaya devam etmek ; özgürlükler ülkelerine kaçmayı düşünmemek…
16  Kasım  2015         17 30      

10 Kasım 2015 Salı

BİR KLİBİN ÖYKÜSÜ


1995 Mayısının ikinci haftasında Olay TV  den aradılar. Aykan Uzoğuz`un hazırlayıp sunduğu “Sevgili Öğretmenim”  programına beni konuk etmek istediklerini söylediler. Önce şaşırdım. Bir akşam önce Osmangazi Lisesinde birlikte görev  yaptığımız  Zülfikar Tatallar`ı konuk etmişlerdi. Programa  bol ödüllü öğretmenler konuk ediliyordu genellikle. Hemen itiraz ettim:
- Ben sizin kıstaslarınıza uygun bir öğretmen değildim.
- Neden?
- Çünkü size ancak aldığım cezalardan , sürgünlerden söz edebilirim. Ödül falan gösteremem.
- Siz de onları anlatırsınız.
*           *              *
Birkaç gün sonra evde çekim yapıldı. Programa iki de konuk getirmem gerekiyordu. Birisi Eğitim Enstitüsünde boykot sonrası sürgün edilenler arasında benimle birlikte yer alan ve Hürriyet  Ortaokulunda Müdürüm de olan Tahir Köse olacaktı da ikincisi? Bence Nursel tam benim programıma uyuyordu. O  dağ yamaçlarında açan bir kardelendi  ve ben O`nu zedelemeden toprağından çıkarıp Bursa`ya taşımıştım. Hem o  benim üçüncü kızım değil miydi?
18 Mayıs günü Gürsu kavşağındaki  Olay Medya binasına  minibüs ile ulaştım Tahir ve Nursel de kendi olanakları ile geldiler. Hiçbir hazırlık yapılmadan makyaj odasına alındık ve ardından sütüdyo. Aykan Uzoğuz`a Çağdaş Eğitim Kooperatifi kuruluşundan biraz kırgındım. Kurucu olarak kendisini davet etmiştik. DSİ  tesislerinde yaptığımız toplantıdan “eşim elini kesmiş” deyip ayrılmış ve bir daha toplantılara katılmamıştı. Sonradan öğrendik ki Kooperatifi  yapı kooperatifi olarak algılayıp gelmiş, Eğitim Kooperatifi sözünü duyunca geldiğine pişman olmuş. Kırgınlığım bundandı.
Art arda ve hiç mola vermeden üç bölüm halinde çekim yapıldı. Ben “son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sorulacağını düşünüp mesajımı sona saklamıştım. Ancak süre bitti işareti ile çekim sonlandırıldı. Çok bozulmuştum. İçeride yapım ekibine durumu açıkladım. “1930  larda Atatürk  Cumhuriyeti emanet edecek kadar güveniyordu gençlere. 1940 lı yıllarda Köy Enstitülerinde okul yönetimine bire bir katılabiliyorlardı. 1950 li 60  lı yıllarda üniversitelerde Öğrenci örgütleri aracılığı ile yönetime katılıyorlardı. Bu gün üniversiteler  Rektörlerini , Dekanlarını bile seçemiyorlar. Lütfen  gençlere güvenelim.” Diyecektim. Bu ifadeniz bir şekilde programda yer alacak deyip yatıştırdılar.
19  mayıs törenlerinin yayını ve haberler epey uzamıştı. Birden ekranda “Sevgili Öğretmenim” logosu belirdi. Programı kaydetme olanağım yoktu. Dikkatle izledim. Baştan sona hiç kesinti yapılmadan yayınlandı. Gören canlı yayınlanıyor sanabilirdi. Çekim sırasında hiç tekrar da yapılmadı.
Sonradan  bir dost “Aykan Uzoğuz`a nasıl bakıyordun? Deyince izlerken hiç dikkat etmediğimi söyledim.
Sağ olsun Nursel Video kaydı yapmış. Ben de  CD  ye kaydettirdim. Bir anlamda bir film şeridi gibi yaşamım özetlenmişti. Sürgünler , cezalar , çekilen sıkıntılar ve yaşamında iz bıraktığım , yaşamının akışını değiştirdiğim bir çok öğrencim. Çoğu bana hala “Baba” der.
Klibi zaman zaman izlerim. İyi ki o günleri yaşamışım. İyi ki  o  bedelleri ödemişim der gözlerimi kapatıp hayallere dalarım…
Not: Bu programla "Sevgili Öğretmenim" serisi sona erdi. Aykan Uzoğuz da bir süre sonra AS TV ye transfer oldu.
10 Kasım 2015   17 20   

7 Kasım 2015 Cumartesi

ERTELEMEYİN


Hayalleriniz küçük olsun büyük olsun , sakın ertelemeyin. Özellikle olanaksız görünenlerin üzerine gidin.
5 yaşında bisiklete binmek mi istiyorsunuz. Hemen bir arkadaşınızdan isteyin bisikletini. Düşün , yara – bere içinde kalın , ancak yılmayın , oh be işte düşmeden ilerliyorsunuz.
Küçük bir kasabadasınız. Bale yapmayı hayal ediyorsunuz ancak size yardım edecek de kimse yok. Bale ile ilgili kitaplar alın , filmler izleyin , dergilere bakın. Evinizi bale kursu salonuna çevirin. Gardrop aynasının karşısında balerin gibi süzülün. Salon duvarında bacaklarınızı tavana değdirmeye çalışın , ama vaz geçmeyin.
13 yaşında bir köyde yaşıyorsunuz. Köyünüz de bir dağa dayamış sırtını. Gece yattınız mı dağın ardında neler olduğunu hayal ediyorsunuz. İlk fırsatta yollara koyulun. Araba ile , yürüyerek dağın arkasını keşfedin. Tıpkı Küçük Kara Balık Gibi. Harçlığınız bitince garsonluk , bulaşıkçılık yapın. Sonra da pişkin pişkin dönün evinize. Babanızdan işiteceğiniz azar ya da birkaç tokat sizi acıtmayacak. Siz köyün kahramanısınız. Büyük kaşifisiniz.
Üniversiteyi bitirdiniz , işinizi de kurdunuz. Ancak bir türlü hayata geçiremediğiniz bir hayaliniz var : Resim yapmak. Hiç ertelemeden boyalarınızı , paletinizi , sehpanızı alın. Bir bilenden öğrenmek için zaman yaratın ve boş zaman yaratınca demeden , mesai saati gibi resim yapmayı da günlük yaşamınızın bir bölümü olarak planlayın.
Karadeniz yaylalarını görmeyi çok istiyor ancak “emekli olunca gezerim” deyip sürekli erteliyorsunuz. Ne kadar yanılıyorsunuz. Belki emekli olamayacaksınız. Hem yarın sizi ne bekliyor biliyor musunuz? Hastalık , kaza size uğramaz mı sanıyorsunuz. İlk fırsatta bir turla mı olur , özel arabanızla mı olur düşün yollara. Hem o güzelliklere bir kez görünce doyulmaz ki. Emekli olunca yeniden gidersiniz.
Ardından Akdeniz , Kapadokya , GAP , Doğu Anadolu , Trakya. Örneğin İğneada, oraya giderken Dupnitsa Mağarası… Edirne`de Meriç köprüsünde gün batımı , kapalı çarşıda badem ezmesi… Köftesi , cacığı…
Emekli olmayı beklerseniz çok şeyi kaçırırsınız. Bir kere gözleriniz eskisi gibi görmeyecek. Renkler solacak, uzaklar seçilmez olacak. Kuşların sesini duyamayacaksınız. Kulaklarınız tiz sesleri algılayamaz olacak. Konuşulanları da tam olarak algılayamayacaksınız. Gücünüz azalacak. Örneğin  Nemrut Dağına tırmanırken nefes darlığı çekecek , yoldan geri dönmeyi düşüneceksiniz. Cennet – cehennem mağarasının 300 basamak merdivenini inip çıkmayı gözünüze alamayacaksınız. Babadağ`dan paraşütle atlamaya , Köprülü Kanyonda rafting yapmaya korkacaksınız. Sakın ertelemeyin.
Demir tavında dövülür derler.
Sevdiğiniz ile uzun zamandır görüşmüyor musunuz? Hemen arayın. “O  beni arasın” diye beklemeyin. Belki farkında olmadan onu çok kırmışsınızdır. O sizi kırmış olsa bile ne fark eder. Belki aramaya karar verdiğinizde o artık bu dünyada olmayacak.
Annenizi , babanızı ziyaret etmeyi ertelemeyin.
Sevmeyi ertelemeyin.
Sarılmayı , kucaklamayı , “seni seviyorum” demeyi ertelemeyin.
7 Kasım 2015   21   25