25 Ekim 2015 Pazar

KİMİNKİ BÜYÜK?


En büyük  Atatürk resmi asan  en  büyük Atatürkçü ( MÜ?)
En  büyük  bayrağı  asan en büyük milliyetçi (Mİ?)
Profiline Atatürk  resmi koyanlar mı  koyu Atatürk (ÇÜ) ?
Bazıları  Atatürk  çağırma seansları  düzenliyor ya kendilerini boşuna yoruyor.  Facebookta resimle bir arama yapsalar  o kadar çok  Atatürk profilli sayfa bulacaklar ki. Beğen beğen  seç , seç , seç  beğen. Profil resmi olarak genellikle  kendi fotoğrafını koyar insanlar. Ya da bir çiçek , bir çocuk , bir manzara resmi  kullanır çoğu. Atatürk resmini koydun mu sen Atatürk  oluyorsun. Tabii  Atatürk resmini  “kullanmıyor”san.
Bursa Yıldırım Belediyesi  yıllar önce  “DÜNYANIN EN YÜKSEK” gönderine , “DÜNYANIN EN BÜYÜK” bayrağını çekmişti de kendime sormuştum :
-Dünyanın en büyük milliyetçisi  AKP`li bu belediye başkanı mı?
Diye.
Sonra  yabancı petrol şirketlerinde , yabancı  turizm  şirketlerinde de  çok büyük Türk bayrakları gördüm. Aklım karıştı. En büyük  milliyetçiler ne kadar çoktu. SEÇ , seç  beğen ; beğen , beğen  seç.
Bir takım simgeler , bir takım kavramlar  ne kadar çok “KULLANILIR” sa  o kadar çok yıpranır. Dini simgeleri , dini kavramları düşünün. Bu iktidar en çok bunları “KULLAN” madı mı? Dini duyguların , dini kavramların bu iktidar döneminde olduğu kadar yıprandığı görülmüş müdür?
12  eylül dönemini düşünün. Atatürkçülüğün , milli duyguların en çok yıprandığı dönemlerden biri olduğunu göreceksiniz.
Her mahalleye Atatürk büstü  dikilmedi mi? Dikildi.
Mahalle maçları bile  “İSTİKLAL MARŞI” ile başlatılmadı mı ? Başlatıldı.
Hapishanelerde “İSTİKLAL MARŞI” nın bütün kıtaları ezberletilmedi mi ? Ezberletildi. Ezberlemeyenler cezalandırılmadı mı ? Cezalandırıldı.
Ancak görülecektir ki 12  eylül kuşağının ne Atatürkçülük , ne de milliyetçilikle pek ilişkisi yoktur.
Haaa , Atatürk bir de kapitalist anlayışlı  “ATATÜRKÇÜ”ler tarafından yıpratıldı. Atatürk`çü Düşünce Derneği  Atatürk resimleri basılı tişörtler pazarladı, amenna,
Atatürk resimleri basılı takvimler pazarladı , amenna
Atatürk resimleri basılı çakmaklar  pazarladı,  işte  o zaman yuh olsun dedi çoğu kişi,
Bir de arabalarının arkasına , tamponuna Atatürk imzası çıkartmaları yapıştırıp trafiğe çıkanlar oldu. İşte bardak o zaman taştı.  Atatürk`ün çamurlardan görünmez olmasına mı yanmalı , yoksa trafikte kural ihlali yaparak  çevresinden küfür yiyen sürücüye mi kızmalı.
Dostlar,
Atatürk bir kez daha gelmeyecek, boşuna bir Atatürk daha beklemeyin. O`na ağıtlar yakarak da bir yere varamayız. Ne olur Atatürk  bizim elimizden saygınlık kaybına uğramasın. O`na olan saygıyı önce biz saygılı olmak suretiyle artırabiliriz. İnanın Atatürk`e düşman olanlar bile içlerindeki çekingenlikten midir bilinmez saygı duyuyorlar. Yeter ki biz  Atatürk`ü kullanmaktan vaz geçelim, saygılı olalım.
25  Ekim  2015  19 30    

ÇAĞDAŞ KADIN


Başı açık olan mıdır  çağdaş kadın? Yoksa başı kapalı da olsa sosyal hayata karışan , çalışan , ekonomik özgürlüğünü elinde tutan kadın mıdır  çağdaş  olan?
Nice çarşaflı , türbanlı kadın , kız bilirim evinde çok rahat giyinir, hatta yeri gelir dekolteye kaçar. Ancak  eve  mahkumdur. Tek başına dışarıda  gezemez , bir çay bahçesinde oturup bir şeyler içemez.
Nice  çağdaş görünümlü kadın tanırım eve girdi mi adeta köle olur. Bedensel , psikolojik şiddetin envai çeşidi ile karşı karşıyadır. Eşi  toplantılarda  dini inancı gereği 4  kadınla evlenenlerle  alay ederken  kendisi başka kadınlarla ilişkisini  özgürlüğün , çağdaşlığın gereği sayar. Ancak aynı hak kadın için  söz konusu olduğunda  gözlerini bir belertir , kaçacak yer bulamazsınız.
Çağdaş görünümlü kadın yeri gelir çocuğunu yetiştirmek için  işinden ayrılır ve en büyük hatası da  bu  olur. Çocukları büyüdüğünde yılların yıprattığı bedeni eşi için çekici olmaktan uzaklaşmıştır. O , daha  körpe bedenlerde arar mutluluğu. Zavallı kadın ekonomik olarak eşine bağımlı olduğundan katlanmak zorunda kalır bütün aşağılamalara. Zaten  işe girmek için de yaşı ilerlemiştir.
Çarşıda , pazarda çalışan kadınların sayısı arttıkça  mutlu olurum. Başının  örtülü olması hiç önemli değildir. Hatta  başı örtülülerin  çok olması beni daha da sevindirir. O  kadınlar  birey olma adına  önemli bir eşiği aşmıştır. Ekonomik  özgürlüklerini ellerine alma durumuna gelmiştir. “Yok  göz zinasıymış”, “yok kulak zinasıymış” , olmadı “ten zinasıymış”  umurlarında değildir. Müşteri ile en sevecen ses tonları  ile konuşmalı , gülümsemeli ve müşterinin gözünün içine bakmalıdır.
Apolyont ( Gölyazı ) köyündaki değişim beni bunları düşünmeye itti. Yıllardır özellikle köy ekmeği almak , çınarların altında çayımı yudumlarken gölde gidip gelen balıkçı kadınlara, kuşlara , pelikanlara  bakmak için giderim. 5-6 sene  önce  Saitabat kadınlarını örnek alarak  Misi ve Apolyont kadınları da örgütlenip dernerklerini kurdu. Köy meydanında tezgahlarını açıyor , imece usulü ürettikleri yiyecekleri , el işlerini satıyorlardı. O  günlerde  fotoğraflarını çekmek istediğimde bazıları “çekmeyin , kocalarımız kızıyor” deyip bizi uyarıyordu. Oysa köy halkı konuklarına karşı çok güleryüzlüydü. Genci – yaşlısı , kadını – erkeği sokakta gördükleri yabancılara gülümseyerek “hoş geldiniz” demeden geçmezlerdi. Sonra  Nilüfer Belediyesi de bazı konularda destek oldu.  Cumalı Kızık ve Misi Köylerinin  turizm sayesinde hızlı bir gelişim göstermesi de  örnek olmuş olacak ki hemen hemen her ev turizme soyundu. Göl kenarında mısır patlağı gibi çay bahçeleri , gözleme evleri , balık lokantaları türedi. Sahil “SANDAL TURU”  duyuruları ve  süslenerek geziye uygun hale getirilmiş sandallarla doldu. Çekilen televizyon dizileri de tıpkı Cumalı Kızıkta olduğu gibi  tanıtıma büyük katkı sağlamıştı.
Son aylarda  özellikle hafta sonları Apolyont`ta adeta iğne atsan yere düşmez türünden kalabalıkla karşılaşıyorum. Kadınlar  sıcacık gözleme ve  lokmalarını sunuyor. Çınarların altındaki masalar da dolu. Temiz havada çay da bir başka keyif veriyor insana.
Artık kadınlar fotoğraf çekenlere
-Benim de resmimi çekip internete koy , reklam oluyor.
Diyorlar.
Oldum olası pazarlarda , yol kenarlarında kadın satıcılardan alış – veriş ederim. Eskiden çok seyrektiler. AKP`nin ekonomik politikası ile giderek yoksullaşan halk artık kadın – kız demeden emek piyasasında yer kapma telaşına düştü. Böylece bir anlamda kadının özgürleşmesine , çağdaşlaşmasına da katkı sunuyor bu ekonomik politika.
Yıllar önce arkadaşlarım AKP  şeriat getirecek dediklerinde şiddetle karşı çıkmıştım.
- Ben  AKP  iktidarında  şeriatın geleceğine hiç ihtimal vermiyorum. Çünkü onların kıblesi  para. Kıblesi para olan şeriat getiremez.
Geçen zaman beni doğruladı. AKP  döneminde bırakın  şeriatın gelmesini , Ateistlerin sayısı olağanüstü arttı. Dinin saygınlığı yerle bir oldu.
Ne diyordum ? Çağdaş kadın başı açık olan mıdır yoksa başı kapalı olsa da ekonomik özgürlüğü olan mı? Emek piyasasında yer alan kadın , ekonomik özgürlüğü olan kadın daha çağdaştır. Elinde kadeh taşımasa da , başı örtülü olsa da…
25 Ekim 2015   15 30  

23 Ekim 2015 Cuma

BİR FOTOĞRAF , BİN ANI


Eski  Bursa fotoğraflarına bakarken birden durdum. Özşen Kitabevi , Emekli öğretmen Sabahattin abinin kitapçı dükkanı. Kafkas pastanesinden yukarı dön , caminin hemen arkasında . İçerisi bölme bölme. Beni en çok bodrum katındaki kitaplar çekerdi.  Hem piyasada bulunmayanıyla , yasaklanmışıyla hem de yıllar öncesinin fiyatıyla. Üstüne bir de %20 , 30  indirim yaptırırdım.
Sabahattin abi yengemin akrabası olurdu. İlerici aydınların uğrak yeriydi dükkanı. Yeni çıkan kitaplar da bulunurdu , çok eski kitaplar da. Bir girdim mi saatlerce çıkamazdım. Her çıkışımda elimde birkaç paket olurdu.
Kitap depolarının kokusu değişiktir. Biraz küf , biraz toz en çok da tarih , alın teri ve anılar siner eski kitapların üzerine. Sabahattin abi yasaklanan kitapları zulasına saklar , ancak çok güvendiği kişilere açardı zulasının kapısını. Benim için her köşe serbest.
Kitap okuma çok yaygındı o yıllarda. 1967  de  Bursa Eğitim Enstitüsüne girmeden küçümsenmeyecek bir kitaplık oluşturmuştum kendime. Aslında okuma alışkanlığım  öğretmen okulu yıllarımdan gelir. Maaş almaya başlayınca kitap için daha çok para ayırabiliyor oldum. Erzincan  Çayırlı – Şebge  ilkokulunda çalışırken Çayırlı Ortaokulu kitaplığındaki klasikleri hatmettim. Sonra %40 a varan indirimlerle toplu kitap alımları yapar oldum.
Eğitim Enstitüsünde sınıf arkadaşlarım bana  “baba” derdi. Hem yaşça 6 yıllık fark  hem de iki çocuğumun olmasıydı bunun nedeni. Sınıfımızda ilk günlerden iyi bir grup oluşturduk. Genellikle Öğretmen okulu çıkışlı oldukları için anlaşmamız da kolay olmuştu. Biz  dünyada gelişip  bize sıçrayan 67  öğrenci – gençlik hareketinin  tam da  kucağına düşmüştük. Daha birinci ay dolmadan “akademi boykotu”muz oldu. O zamana kadar 2  yıl olan  Eğitim Enstitüleri hiç gerekçesiz 3 yıla çıkarılmıştı. Biz 4  yıla çıkarılıp  “Eğitim Akademisi” statüsü verilmesini istiyorduk. Bu boykot sırasında bilincimde bir sıçrama oldu. O güne değin siyasi yelpazede kendime yer bulamazken birden yerimin tam da solda olduğunu fark ediyordum. Artık ben “sosyalizm”i öğrenen ve savunan biri olacaktım.
Bilinçlenmenin temel koşulu okumak  olduğuna göre bol bol kitap okumalıydık. Hemen daha önce kitap aldığım  Selahattin Hilav  yönetimindeki GAMEDA  ile ilişkiye geçtim. Okulda bir “kitap kulübü” kurmayı düşündüğümü , toptan ve en uygun indirimlerle getirteceğim kitapları arkadaşlarıma dağıtacağımı ve ödemeyi taksitler halinde yapacağımı söyledim. Kabul ettiler. Arkadaşlarımın da hoşuna gitmişti taksitle ve indirimli olarak kitap almak. Hemen listeler hazırlayıp ilk siparişi verdim. Kısa zamanda paketler  elime ulaştı ve arkadaşlarıma dağıttım. İndirimin tamamını arkadaşlarıma yansıtıyordum. Benim tek karım  harcadığım zamanın olumlu sonuçlanmasıydı. O yıl hepimiz  çok kitap aldık ve çok kitap okuduk.
1974  eylülünde Yenişehir  Osmangazi Lisesinde göreve başlayınca  ilk işim  TÖB-DER  üyeliği oldu. Zaten 2 ay sonra yapılan genel kurul toplantısında  yönetim kuruluna da giriverdim. Şube ekonomik bakımdan çok kötü durumdaydı. Kendi binalarını kullansalar da binanın borcunun çoğu duruyordu. Üye sayısının artırılması , aidatların düzenli toplanması , borçların ödenmesi  dernek kitaplığını oluşturmamızı engelliyordu. 1,5  sene içinde borçlarımızı bitirdik. Yönetim Kurulu  üyeliğinden ayrılıp  “kitaplık kolu” yönetimini üstlendim. Bir yandan  çevremdeki arkadaşlara kitap getirtiyor , bunlarda yaptırdığım indirimin bir bölümüyle de dernek kitaplığına kitaplar alıyordum. Özşen  Kitabevini keşfim de  o günlere gider. Hiç olmazsa 15  günde bir hafta sonu  Bursa`ya gidiyor , Dükkana girip siparişleri ve beğendiğim kitapları seçiyordum. Hiç unutmam : Server Tanilli`nin “UYGARLIK TARİHİ” ve “DEVLET VE DEMOKRASİ” isimli kitapları yeni yayınlanmış ve 40 lira fiyatla satışa sunulmuştu. Ben arkadaşlarıma 25  liraya  getiriyordum. Çok arkadaşım bu değerli kitapları koydu kitaplığına. Bunun yanında  TÖB-DER  şube kitaplığı da çok zenginleşti.
Kenan Evren ismini duydum mu bütün tüylerim ayağa kalkar. Onbinlerce genci , aydını hapislerde süründürmesi , gencecik çocukları yaşını büyütüp asması nefretimin en büyük kaynağı. Gerçi ben de 10 gün kadar  Yenişehir Havaalanında bir hangarda gözetim altında kaldım , 29,5  yıl hapis istemiyle  Gölcük Sıkıyönetim Mahhkemesinde yargılandım ( beraat ettim ) ve  Keles`e 35  km  uzaklıktaki dağ köyü  Kocakovacık köyü ortaokuluna sürgün edildim. Bunlar  o  kadar ağır gelmedi bana , çünkü düzenin doğasında vardı  direnenlere  bedel ödetmek. Benim en çok üzüldüğüm  Borçlarının ödenmesi için çaba harcadığım  TÖB-DER  binasına  hazinenin el koyması  ve  büyük emeklerle oluşturduğum  şube kitaplığının yok edilmesi oldu.
Bir  fotoğraf  beni nice anı ile yüzleştirdi. Günlerini etrafına katkı sağlayarak değerlendirmiş olmak ne kadar mutluluk verici…
23  Ekim  2015    11  20 

17 Ekim 2015 Cumartesi

TIPKI BİR ÇOCUK GİBİ


Heeey , senin çocuğun çok sevimli bir kedinin  kuyruğuna  naylon  poşet  bağlayıp yakmış. Kedinin  kuyruğu  yara  içinde. Şayet yaralar daha da büyümezse kuyruk tam ortasından kopacak. Yavrusu da küçücük. Annesinin  desteğine ihtiyacı var. Sizin evde  hiç hayvan sevgisinden , doğa sevgisinden söz edilmez mi? Bu  çocuk  yarın insanlara , hayvanlara , doğaya  ne büyük zararlar verir , hiç düşündünüz mü? Sanıyorum  evinizde bir saksı  olsun çiçek de yok. Hayvan da beslemiyorsunuz. Öyle sanıyorum ki doğada  piknik yapmak , tatilinizi  doğa ile iç içe bir ortamda geçirmek diye bir alışkanlığınız da yok. Anne  kedinin  ne kadar acı çektiğini düşünebiliyor musunuz? Ne diyorsunuz ? “Çocuktur , yapar” mı?
Evet , beyazlı , kahverengili çok güzel bir kedi adını “kınalı” koyduğumuz. Komşunun derin bahçesinden çıkamayan  minnacık yavrusunu  çaresiz bakışlarla beklerken görmüştük ilk kez. Komşumuz tam bir kedisever. Çocukları da  öyle. Bahçeye inip duvara bir tahta dayadığında  yavruyu görmeliydiniz. Sincap gibi sıçrayarak tırmandı ve annesini beklemeden uzaklaştı. Yavruyu yakalayıp sevmeyi  ne çok istemiştim.  
Birkaç gün sonra anneyi o halde görünce  yakalayıp  veterinere götürmek istedik. Ancak  hayvancağız  o kadar korkmuştu ki yakalamak bir yana yanına yaklaşmak bile olanaksızdı. Hiç olmazsa aç kalmasın diye erişebileceği yerlere  mamalar koyduk. Yarası da kısmen iyileşmeye yüz tutmuştu. Bir süre sonra kuyruğu tam ortasından koptu. Kınalı da bize biraz daha yaklaşmaya başladı. Artık  öteki kedilerle birlikte olmasa da uzakta bekleyip onlar uzaklaşınca bahçeye giriyor ve mamalardan yemek için yanaşıyor. Ancak en ufak bir gürültü ya da kedi sesinde hemen kaçıyor. Onu doyurmanın kolayını mamasını bahçe duvarının üzerine koymakta bulduk . Şimdi gelip orada doyuruyor karnını. Güdük kuyruğuna rağmen o kadar güzel ki…
Zaten mahallemizdeki bütün kediler çok güzel. “Tati”mizin büyük ve küçük kardeşi olduğunu sandığımız ikisi beyazlı. Mercan diye seslendiğim  mercan renkli kedi epey  şişman. Tekir sevgiye hasret ve galiba dışarda karnını doyuramıyor. Ne zaman mama kaplarını doldursak hemen koşuyor. Kıtlıktan çıkmış gibi yiyor. Bir kere de karnını doyurdu mu keyfine diyecek olmuyor. Yakınıma gelip yuvarlanıyor , oyunlar oynuyor. Biliyorum , sevilmek istiyor , ancak o kadar ürkek ki çok yaklaşırsam hemen kaçıyor. Ben onu uzaktan  gözlerimle , sevgi dolu sözlerimle seviyorum.
Tati artık bizim kedimiz. Onun maması  özel , hala bebek maması yediriyoruz. Ancak çok kalleş. Kucağıma aldığım gibi mutlulukla tırlamaya başlıyor. Seviyorum , seviyorum. Çok mutlu oluyor diyorum ki birden elimden atlayıp  komşu bahçeye dalıyor. Orada da mama ve süt veriyorlar. Ancak onu çeken ve bizi satmasına yol açan  komşunun her akşam bütün kedilere birer dilim salam vermesi.
Heeey  ,sen. Evine hiç kedi almayı düşündün mü? Sakın biz kedi sevmeyiz deme. Önce  kedisi olan bir eve konuk ol ve kedilerin gece yatağına gelmelerine izin ver. Koluna yatıp tırlarlarken yüzünü kendisine çevirmen için patilerini kullanacaklar. Elini biraz tüylerinde gezdiriver. Sana sokulacak ve adeta sarılacaktır. Sabaha kadar sevilmek isteyecek ve ertesi sabah bir kedisever olarak kalkmana yol açacaktır. Sonra çocuklarını alıştır. İnan ki en mükemmel psikolgdan daha etkili bir terapist olduğunu göreceksin. Tıpkı çiçeklerin , çimenlerin  üzerinde yuvarlanır gibi huzur dolacak için. Aaaa , sen doğayı da sevmiyordun değil mi?  O zaman bir gün de örneğin mart ortalarında Uludağa çık. Kirazlı Yaylada dur ve çayırda açan  mor , beyaz  çiğdemlere bak. Birini koparıp kulağıa tuttur. Derin derin nefes al. Sonra yuvarlan çayırda yokuş aşağı. Tıpkı küçük bir çocuk gibi. Tıpkı  çocukluğunda olduğu gibi… Yoksa sen  insanları da sevmezsin...
        17  Ekim  2015   22 30    

15 Ekim 2015 Perşembe

İNSAN OLAMAYANLAR


Evrim kuramı bir kez daha kanıtlandı  Ankara  katliamıyla. İki ayağı üzerine kalktığı halde evrimini tamamlayıp  insan olamamış  milyonlarca  “insanımsı” çıktı karşımıza.
Bir kısmı utancından köşe bucak saklandı. Ne  patlamayı  kınayacak kadar  insan ,  ne de patlamadan çok mutlu olduğunu söyleyecek kadar yaratıktılar ,   tam arada kalmıştı böyleleri. Aslında ölenlerin çoğunun HDP`li oluşuna seviniyor , ancak daha  önce ölenlerin dinine , soyuna , rengine bakılmaz diyerek ülkücü gençlerin öldürülmesini kınayan  paylaşımlar yaptığı için sevincini açığa çıkaramıyordu. En  iyisi  ortalık yatışana dek  ortalarda görünmemekti. Nasıl olsa her şey çabucak unutulurdu ve  o  gene  “… öldürülmesini kınamakla  ülkücü olmazsınız  ,ancak  insan olursunuz” şeklinde paylaşımlarına başlardı hiç utanmadan.
İnsanımsıların  ikinci türü , dört ayağı üzerinde yürüyenlere daha yakındı. Bunlar , katliamdan duydukları  mutluluğu açıkça haykırıyor , ölü sayısının daha da artması için  dua ediyordu. Bunlar da iki çeşitti.  Bir kısmı din adına , ötekiler ırkçılık adına takınıyordu bu tavrı. “Oh olsun , HDP`nin düzenlediği mitinge katılırsanız başınıza bunlar gelir. Ne güzel , patlamadan sonra mitinge katılan doktorlar ve sağlık görevlileri yaralılara yardım ederken polisler  biber gazı sıkarak birçok kişinin yaşamasını engellemiş. Keşke yardım edenleri de öldürselerdi. “
Demek ki müdahale eden polisler ve onlara emir verenler de evrimini  tamamlayamayanlardan.  
Bunlara 
Mitingin  her türlü yasal izin alınarak  düzenlendiğini,
2.  Mitingin  Türk Tabipler Birliği , Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları , DİSK ve KESK  tarafından düzenlendiğini , HDP`lilerin  BARIŞ  istedikleri için mitinge katıldıklarını,
3. HDP`nin de  tıpkı  AKP , CHP , MHP  gibi anayasal ve  meşru bir siyasi parti olduğunu , seçmenin %13  ünün onayını aldığını,
4. Katliamda  ölenlerin hiç birinin tıpkı  başka  ölenler gibi ölümü hak etmediğini , polisin vahşi davranışının hiçbir şekilde meşru  gösterilemeyeceğini ,
5. Bütün yurttaşların can ve mal güvenliğini sağlamak , yaşama haklarını korumak zorunda olan devletin  bu görevlerini yerine getirmediği, canlı bombacıların kimler olduğunu bildiği halde yeterli önlemi almadığı  için  katliamın  baş sorumlusu olduğunu.
Anlatamazsınız. Çünkü bütün bunları anlayabilmeleri için evrimlerini tamamlayıp  insanlaşmaları gerekir.
15 Ekim 2015  17 45 



6 Ekim 2015 Salı

SEVGİNİN HASI


Petshoplardan alınan kediler , köpekler , kuşlar gördüm. Çocuklarımızın özentisini karşılamak için alınırlar ve hevesi geçince sokağa bırakırlar. İki yıl kadar önce yazlıkçıların sonbaharda terk ettiği köpekler Armutlu`da bir sürü oluşturmuştu. Açlıktan vahşileşmişler , insanlara , sürülere saldırmaya başlamışlardı. İçlerinde çok pahalı satılan cins köpekler vardı ki onlar da ötekilere uyum sağlamıştı.
Aynı şekilde çöp bidonlarının etrafında siyam kedisine bile rastladım. Bilmem karnını doyurup yaşam mücadelesini kazanabildi mi?
Bu hayvanlar  üretim çiftliklerinden alınıp acımasız ortamlarda taşınıp satışa sunuluyor. Ne aşıları var , ne de sevgi görüyorlar. Vahşi kapitalizmin bir ürünü her biri. Satın alanlar ne kadar sevgi gösterseler yabancı kalıyorlar yaşadıkları mekana. Çünkü anne sütü ile beslenmediler , annelerinin kucağındaki sıcaklığı tatmadılar. Üretim çiftliklerinden toptancılara , oradan petshoplara şutlandılar. Yeni mekanlarında da her an terk edilme korkusu ile yaşıyorlar.
Kızımın böyle iki kedisi var. Canları isterse yanınıza yaklaşıp kendilerini sevdiriyorlar. İstemiyorsa bir köşeden öyle bakıyorlar.
İlk zamanlar “tatlım” dediğimiz “tati”miz öyle mi? O da annesiz büyüdü. Ancak o bir sokak kedisiydi. Bizden gördüğü sıcaklığın samimiyetine inandı ve kendisini bize öyle sevdirdi ki , artık onsuz olamayız.
O küçük bir çocuk. Sürekli oyun uynamak istiyor. Daha kucağa alınırken tırlamaya başlıyor. Kucakta bir sokulması var , bir sürtünmesi var görmelisiniz. İki kedisi olan kızım gelir gelmez hemen Tati`yi kucağına alıyor. O da sevdikçe sokuluyor insana.
Tati kendini zorla sevdiren , istemesen de kabul ettiren bir çocuk. Şimdilik kapı önünde , bahçede yaşıyor. İçeri hapsetmeyelim , özgürlüğünü kısıtlamayalım diyoruz ya onun gözü içerde. Biliyorum , en kısa zamanda direncimizi kırıp içeri girecek ve evlerimizin baş köşesine yerleşecek. Çünkü biz onu çok seviyoruz. Bize , annesine sokulur gibi sokuluyor.
Sizin sevginiz sahici olunca karşınızdan da sevginin hasını alıyorsunuz.
İnsanlar birbirlerini sevdiklerini söylerler ya inanmayın. Çıkarları zedelendi mi , beklentilerini karşılamadınız mı hemen terk ederler sizi. Halbuki kediler , köpekler sevginin hasını buldular mı hemen anlıyorlar ve bir sevdiler mi  bir seviyorlar…
6 Ekim 2015    13 10