30 Eylül 2015 Çarşamba

GÖZÜNÜZE GÖZÜNÜZ GİBİ BAKIN


İnsan bünyesi tıpkı otomobil. Yeni  iken bas gaza. Hiçbir yere gitmeyeceğim demez. Gaza basarsın fırlar , frene basarsın zınk deyip çakılır olduğu yere. Yıllar geçtikçe su koyvermeye başlar. Lastikler aşınır , dur dediğinde durmaz , karda – buzda kayar savrulur. Sonra balatalar , diskler aşınır , fren tutmaz olur. Yokuşlarda zorlanmaya başladı mı  motor yenilenmek istiyor demektir. Zamanla farları da sönükleşir.
Ya arabana kıyamaz parana kıyıp eskiyen parçaları yenilersin , ya da arabaya kıyıp arabayı yenilersin. Günümüzde hurdadan harika arabalar çıkarıyor meraklıları.
İnsan bünyesi her ne kadar arabaya benzese de yedek parçası yok ki eskiyenleri atıp yenisini takasın. Önce midede safra kesesinde başlar yenilenme isteği. Bir süre ilaçlarla idare etsen de sonunda bıçağın altında bulursun kendini. O  bıçak bir kere değmeyegörsün vücuduna. Adeta müptelası olursun. Böbrekte taş , yat bıçağın altına. Kiloların , beslenme ve yaşam tarzın ana motorda yani kalpte de arızaya yol açar kısa  zamanda. Gelsin BY-Pas  ki göğüs kafesini testere ile keserler.
Gençliğimde annem terli terli su içtiğimde çok kızardı. Ben “bak bir şey olmuyor” derdim. Cereyanda oturmanın da zararı olmaz sanırdım. Ta  ki  iğne deliğinden gelen rüzgarla gribe yakalana dek.
Gözler tıpkı arabanın farları gibi zamanla sönükleşiyor. Çok kitap okumaktan mıdır bilmem gözlükleri erken yaşta taktım. Zamanla da numaralar büyüdü. Artık yakın için ayrı , uzak için ayrı gözlük kullanıyordum. Ancak gözlükle de olsa doğanın güzelliklerini doya doya seyeredebiliyordum. Renkler bayram yapıyordu gözümün önünde. Ta  ki  Zonalı günlere kadar.
Zona , kabus dolu geceler yaşatırken sinsi sinsi gözümü de oyuyormuş. Doktor gözümü kurtarmak için çok çabaladı. Ancak şiddetli ağrılardan gözümle ilgilenecek durumda değildim. Sağ gözüm adeta kapalıydı. Doktor zonanın tahribatı yanında kataraktın da ilerlediğini söylüyordu.
Halk arasında “tavuk karası” denen katarkt , görme kalitesini olağanüstü düşürüyordu. Cisimlere adeta bir sis perdesi ardından  bakıyorsun. Renklerdeki canlılık , keskinlik kaybolmuş. Ben böyle yaşama ne diyeyim?
Hemen sağ gözümden katarakt ameliyatı oldum. Zonanın ortaya çıkardığı hasarın bir kısmı da sözde onarıldı. Sağ gözümün görme alanının üst çeyreğini görememesi dışında gözlüksüz bile okuyabilir oldum yazıları. Bu kadarı olsun bana yeterdi. Ancak olmadı. Dedim ya arızalar bir kere başladı mı birbirine eklenir gider. Bu kez de iki gözde birden göz tansiyonu çıktı. Verilen damlayı ömür boyu kullanmam söylendi.
Bitti mi ? Ne gezer , katarkt bu kez sol gözde ilerlemiş. Sağ göz de tansiyondan zarar görmüş. Haydi  önümüzdeki günlerde sol göz merceğini yenileyeceğiz. Ya sağ gözdeki tahribat?
Babam “nüfus kağıdının eskimesi”ne bağlardı bünyede artarak ortaya çıkan arızaları.
Aman derim nüfus kağıdı eskimeden vücudunuza iyi bakın.
Hele gözlerinizi gözünüz gibi koruyun…
30 Eylül 2015  21 25    

26 Eylül 2015 Cumartesi

T.C. DE HERKES EŞİT(Mİ)TİR YA DA BİRBİRİMİZİ ANLAMAK

Türk – Kürt ayrımı mı var , hepimiz eşitiz işte.
Kürt kardeş sen de doktor , mühendis , avukat , öğretmen olamıyor musun?
Milletvekili , başbakan , cumhurbaşkanı olamıyor musun?
Ülkenin her yerine seyahat edemiyor musun?
Son yıllarda ana dilini özgürce kullanıp , ezgilerini kendi dilinde söylemiyor musun?
Daha ne istiyorsun? İsyanın niye?
- Eğer dinleyeceksen , beni gerçekten anlamaya çabalayarak dinleyeceksen söyleyeyim:
Evet , Kürtler de doktor , Avukat , Mühendis , Öğretmen olabiliyor. Ancak hangi koşullarda biliyor musun? Ana dilleri ile öğretim yasak olduğu için  önce Türkçe öğrenmek zorundalar. Dikkatini çekeyim , siz kendi dilinizle eğitim alırken biz eğitim alacağımız dili öğrenmek için çaba ve zaman harcıyoruz, tam olarak vakıf olmadığımız bir dilde derslerde anlatılanları anlamaya çabalıyoruz. Demek ki daha başlangıçta eşit koşullarda çıkmıyoruz yola.
Siz , her türlü donanıma sahip , bütün branş öğretmenleri tamam olan ve deneyimli öğretmenlerden eğitim alırken , bizler derme – çatma ve donanımsız binalarda , deneyimsiz ve branş öğretmenlerinin çoğu eksik olan öğretmenlerden eğitim alıyoruz. Derslerimizin çoğu boş geçiyor.
Siz elektriği , suyu olan , yolları asfalt köylerde yaşarken biz kışın yolları kapanan , elektriği olmayan ya da sık sık arıza yapan , köylerde yaşıyoruz. Çocuklarımız yazları çalışmak zorunda. Çünkü bizimle birlikte mevsimlik işçi olarak batıdaki illere gelmek zorundalar. Bu yüzden okullarına da geç başlıyorlar her yıl.
Biz askerde “alavere – dalavere , Kürt Mehmet nöbete” denip en pis işlerde çalıştırılırız , Kürt kimliğimizle subay olabilmemiz için  türlü eleklerden , güvenlik soruşturmasından geçiriliriz. Siz hiç Ermeni general gördünüz mü? Siz hiç Süryani General gördünüz mü? Acaba neden?
Siz batıda , Akdenizde , İç Anadoluda , Karadenizde özgürce seyahat edebilirsiniz? İçinizde hiç Batman`dan Tatvan`a seyahat edeniniz oldu mu? 3 – 4  km de bir aracınız durdurulup herkes indirilip yere yatırıldı mı? Kimlik kontrolü diye hakarete uğradınız mı? Köyünüz sık sık askerler tarafından basılıp erkek – kadın , çocuk – yaşlı denmeden  aşağılandın , işkenceye uğradın mı? Koyunlarını otlatmaya çıktığında 13 yaşında olmana bakmadan havan mermisine , keskin nişancı mermisine hedef oldun mu?
Yüzyıllardır yaşadığınız , senin de doğup büyüdüğün köyünden zorla çıkartılıp evlerinin , köyünün yakılmasına tanıklık ettin mi?
Hapishanede sana kendi pisliğini yedirdiler mi?
Köy meydanında babanın cinsel organına ip bağlayıp annene çektirdiler mi?
Yakınların beyaz renkli renolarla evden alındıktan birkaç gün sonra cesedini param parça bir köprü altında bulduğun oldu mu?
Bizim oralar çok sıcaktır. Geceleri toprak damlı evlerin içi fırın gibi olduğundan gece görüşlü dürbünlerle izlendiğimize katlanıp damda yatarız.  Sizin oralarda hiç keskin nişancılara hedef oldunuz mu damda yatarken?
Seninle aynı fabrikada iş için başvursak acaba hangimizi alırlar işe?
Var mısın eşitliğe.
Eşitliği ne tarafta sağlayalım? Sizin tarafta mı , bizim tarafta mı?
Ama sen bizim taraftaki koşullara katlanamazsın ki?
Sakın bana teröristsiniz falan deme. Şehit cenazelerinin çoğunda ağıtlar Kürtçe yakılıyor biliyor musun? Hem Taksim`de ağaçlar sökülüyor diye büyük eylemler gerçekleştiren sen , kendi evinin , köyünün yakıldığına tanıklık etsen ne yaparsın?
Hala eşit olduğumuzu mu söylüyorsun?
Galiba sen söylediklerimi dinlemedin ya da anlamadın. Yok , yok  hem dinledin , hem de anladın da  anlamış olmak işine gelmiyor.
    26  Eylül  2015  12 30   

23 Eylül 2015 Çarşamba

BİR KURBAN ANISI



"Sakın dini vecibemizi yerine getiriyoruz demeyin kestiğiniz kurban için.
Çünkü dini vecibelere uygun olarak kesseniz ne kavurma ne de sucuk yapacak kadar pay kalır size. Öyle kavanozlara doldurup yıl boyu katık edeceğiniz kavurma ve kangal kangal sucuklar için  ayrı bir hayvan kesmeniz gerekir.”

1970  li yılların ilk yarısı. Samsun Vezirköprü ilçesinin Gölköy isimli köyünde yeni açılmış ortaokulun müdürüyüm. İlçe kaymakamı özellikle bayan öğretmenlere karşı zayıf. Onları kendi kullandığı makam arabası ile gece yarıları köylerine götürüyor. Sık sık da okullarına gidip bayan öğretmenleri ziyaret ediyor. Bir ilçedeki bütün memurların sicil amiri konumunda olan ve görevi tüm halkın malını , canını ve namusunu  korumak olan bir kişinin bu davranışları beni çok rahatsız etti. Kendisine köyüme geldiğinde ilkokula uğramadan bana uğramasını ve bayan öğretmenleri taşımaktan da vaz geçmesini duyurdum. 12  Martta göz altına alındığım ve adım komüniste çıktığı için biraz çekiniyor. Köye geldi mi mutlaka önce bana uğruyor.
Bir gün köyden birisi
-Müdür bey , kaymakam gelmiş , orman işletmesinde sizi bekliyor.
Haberini getirince yanlarına gidip hoş geldiniz dedim. Yanında savcı ve müftü de var.
-Müdür bey , bize bir koç bulabilir misiniz?
- Tabii bulurum.
Deyip muhtardan bir koç bulmasını istedim. Bu arada makam şoförü ile konuşup “kaymakamın adak kurbanı keseceğini” öğrendim. Koç geldi ve kaymakamdan vekalet alınıp kesildi. Tam yüzmeye başlamışlardı ki kaymakama dönüp:
- Kaymakam bey , sayenizde bu akşam arkadaşlarla iyi bir ziyafet çekeceğiz.
Dedim. Kaymakam saf saf yüzüme baktı.
- Nedenmiş o , koçu misafirlerimle birlikte yiyeceğiz.
- Bu kurbandan ne sana , ne de misafirlerine bir gram bile düşmez.
-Nedenmiş o?
- Çünkü adak kurbanından adak sahibi ve misafirlerine , bedelini ödemediği sürece hiç pay düşmez.
Kaymakam hemen karşı çıktı:
- Öyle şey olmaz?
Hemen benden duydukları ile morali bozulan müftüye döndüm:
- Müftü bey , adak kurbanından adak sahibi ve konuklarına pay düşer mi?
Müftü önce kıvrandı. Çünkü adak kurbanı olduğunu bile bile ziyafet davetine icabet etmişti. Sonra çaresiz büktü boynunu:
- Kaymakam bey , Müdür bey haklı , ne size ne de bize bedelini ödemediğimiz sürece pay düşmez.
Kaymakam mos mor olmuştu.
- O zaman sana da düşmez. Kurban eti komünistlere de helal değildir.
O yıllarda komünizm suçtu ve sicil amirim benim komünist olduğumu ve bunu kabul ettiğini söylüyordu.
Hemen müftüye döndüm:
- Müftü bey “uluul emre itaat etmeliyiz değil mi?
Bu söze itiraz edemezdi.
- Elbette.
-Bakın bakalım nüfus kağıdımın din hanesinde ne yazıyor? “dini İslam , mezhebi Hanefi” . Savcı bey , kaymakamdan şikayetçiyim. Benim gibi Müslüman ve Hanefi birine “komünist” dedi.
Kaymakam kıvranıyordu. Daha fazla üzmek istemedim.
- Kaymakam bey merak etmeyin , kurban etinizi köyün yoksul ailelerine dağıtacağız. Böylece bir hayır yapmış olacaksınız. Şayet konuklarınıza ziyafet çekmek istiyorsanız muhtar size bir koç daha buluversin.
Kaymakam , Savcı ve Müftü  Napolyon`un Moskova bozgunundan döner gibi suratları bir karış asık arabaya binip döndüler.
Demem o  ki  kurban etinden bazen kurban sahibine hiç pay düşmez. Bazen ise ancak  üçte biri düşer ki çoluk çocuğu ile yiyebilir. Üçte biri ihtiyaç sahiplerine , akrabalara ve komşulara “pay” olarak dağıtılmak zorundadır. Kalan üçte biri ise gelen konuklara ikram edilir.
Kıssadan hisse :1-
Diyanet işleri bağışlanan kurban etlerini ihale ile satıyor diye isyan eden arkadaşlar. Olayımızdaki müftü de adak kurbanından yemesinin haram olduğunu bile bile ziyafete katılmamış mıydı? Takoz koydum diye bana ne kadar kızmışlardı.
Kıssadan hisse :2-
Halkın ve maiyetindeki memurların canı , malı ve namusu emanet edilen idari amirler örneğimizde olduğu gibi namus dışı davranışlara yönelebilirlermiş.
23 Eylül 2015   21  21  

18 Eylül 2015 Cuma

ALİ BABANIN ÇİFTLİĞİ


Ben bu semti çok sevdim. Bahçeleri çiçek , meyve , sebze dolu. Sokaklarda kediler korkusuzca dolaşıyor. Her evin önünde kediler , köpekler , kuşlar için su kapları , yemek kapları.
Adını “tatlım” koyduk ya tam oturdu. Annesini kaybetmiş miydi bilmem , komşu bahçede acı acı miyavlıyordu ilk gördüğümüzde. Bir süre ortadan kayboldu. Sonra gene geldi. Korka korka yanaştı mamalara. Tatlı tatlı yaklaştık. Birkaç gün kaçtı. Sonra sevginin sıcaklığı onu da ikna etti ve ilk kucağımıza alışımızda tırlamaya , başı ile sürtünmeye başladı.
İlk günlerde çok zayıftı. Ancak sonradan öğrendik ki komşular bir yandan kedi maması , bir yandan süt verirken evin beyi de arada salam dilimlerini koyuyormuş önlerine. Biz de sütünü , mamasını eksik etmiyorduk. Ancak onu en çok besleyen sevgimizdi. Bütün ailenin maskotu olmuştu. Kızlarım , torunlarım kucaklarından indirmiyordu. O da hemen sokuluyor , oyunlarına başlıyordu.
Komşu servis taşıyordu. Büyük minibüsü ile ne zaman evinin önüne yanaşsa mahallenin kedileri başına toplanıyordu. Her seferinde olmasa da salam dilimleri tıpkı Marmaris otogarındaki şehirler arası çalışan otobüse koşan kediler gibi hemen  çekiyordu yanına.
Kapının önüne , bahçenin içine iki yere ve komşu arsaya yemek ve su koyuyoruz. Kediler zaman zaman beğenmiyor verdiklerimizi. Ancak iki de köpek var kimseye zarar vermeden özgürce dolaşan. Siyah olanı bütün bahçelerdeki yemek kaplarını olduğu gibi bizimkileri de kontrol ediyor. Kedilerin mamalarına ortak oluyor. Öyle de sevimli ki… Kalan yemekleri bu köpekler mi başka hayvanlar mı yiyor bilemem sabaha kaplar tertemiz oluyor.
Son günlerde kediler bahçemizi sık sık ziyaret eder oldular. Kaplardaki mamalardan paylarına düşenleri kavga etmeden yiyorlar , bahçe duvarında , beton direklerde , merdiven basamaklarında kıvrılıp yatıyorlar.
Birbirlerini ötekileştirmeden , aşağılamadan , dostça o kadar güzel kullanıyorlar ki bahçemizi , hayran olmamak elde değil.
Ya “Tatlım”. Polis kurşunu ile vurulma korkusu olmadan , öteki kediler tarafından dışlanmadan özgürce öyle oyunlar kuruyor ki, diğer kedilere ancak hayran hayran seyretmek düşüyor.
Sevgi , kardeşlik, özgürlük , eşitlik ne ararsan Ali Baba`nın bahçesinde. O bahçede herkese yer var.
18  Eylül  2015   15 50   

12 Eylül 2015 Cumartesi

BENİ SEVEN PEŞİMDEN GELSİN ( mi? )


Oğlu Dağlıca karakolunda olan babaya Kürt halkının yıllardır çektiklerini anlatamazsın. Çünkü oğlu daha dün patlayan mayını ve 16 arkadaşının kendisine bir gün önce ödül veren komutanıyla birlikte havaya uçuşlarını  makineli tüfek vevziinden görmüştür. Gerçi erzak sıkıntısı çekmektedirler , gerçi helikopterle olsun yiyecek getirilmediği için çay , şeker , ekmek ihtiyaçlarını 5  kat fiyat ödeyerek köylülerden almaktadırlar. Ancak o babaya Kürt halkına yapılan zulümden söz edemezsin.
Yeğeni Cizre`de asker olan dostuna  Cizre halkının açlık çektiğini , keskin nişancıların çocukları , kadınları avladığını , insanların cenazelerini bile defnedemeyip derin dondurucularda koruduğunu anlatamazsın. Çünkü o her an kötü bir haber alma korkusuyla yaşamaktadır. Gerçi bu savaşın AKP`nin oy kaybı yüzünden alevlendiğini bilir. Ancak Cizre`nin bir haftadır abluka altında olmasının esas nedeninin HDP`ye çok yüksek oranda oy vermesi olduğunu anlatamazsın. O , yeğeninin komutanlarından dinleyip söylediklerine inanacaktır haklı olarak. Çünkü yeğeni canının yarısıdır.
Damadı Güneydoğuda polis olan tanıdığına polislerin sıcaktan evin damında yatanları nasıl öldürdüklerini söylesen sana karşı gelecektir. Küçücük çocukları adeta  avladıklarını , hiçbir suçu olmayan fırın işçisi iki çocuğu nasıl öldürdüklerini anlatsan “hayır , benim damadım öyle bir şey yapmaz” deyip karşı çıkacaktır. Çünkü 24 saat  kötü bir haber alma korkusu ile yaşamaktadır.
Az önce PKK`yı telin mitinginden gelen bir gence yaptıklarının doğru olmadığını , Kürtlere saldırmakla bölünmeye hizmet ettiğini söylemeye görün. Hemen sesini yükseltecektir. Kürtlerin bu topraklarda yaşamaya hakları olmadığını , tümü temizlenmeden memlekete huzur gelmeyeceğini söyleyecektir. Kendisine “bak taşladığınız dükkan sahibi Kürt`ün oğlu şehit oldu” derseniz susacaktır. “Bazı arkadaşlarınız ölü ele geçirdikleri PKK`lıların gözlerini oyup kulak ve burunlarını kestiğini ve fotoğraflarını çekip sosyal medyada paylaştıklarını” söylerseniz adeta orgazm olmuş gibi titreyecek ve “o arkadaşın ellerine sağlık, az bile yapmış.” Dediği anda kendinizi zor tutacaksınız. Lafı uzatmanın yararsız olduğunu görüp düşünceye dalacaksınız.
İnsanlar nasıl olur da bu kadar vahşileşebilir , ilkelleşebilir? Sorusuna yanıtlar arayacaksınız. “Gözünü kan bürümüş” sözü tam bunlar için söylenmiş olmalı. Aynı şeylerin kendi çocuklarına ya da yakınlarına yapılması halinde ne yapacaklarını sorsanız belki de sizi dövmeye kalkışacaklardır.
İşte böyle bir ortamda barışı , çözüm sürecini savunmak birçoğuna göre vatan hainliği ile eşdeğer.
Sen de savunmayıver kardeşim. “Alın bayrakları düşün peşime” deyiver bir kez de. İşte o zaman seyreyle cümbüşü. De ki seferberlik ilan edilmiş. De ki yokluğu çekilen bir şey dağıtılıyor da millet yetişme telaşında. Beğenenlerin sayısı binleri , yüzbinleri aşar. Yorumlarda küfür edebiyatımızın gelmiş geçmiş bütün türlerine yüzlercesi eklenmiş.
Ne dersiniz , bir kere olsun denesem  mi?
12  Eylül  2015  21 20   

10 Eylül 2015 Perşembe

SEVGİNİN SICAKLIĞI



Canlı – cansız her varlığa sevgi ile yaklaşırım. Çiçek ve kedi sevgimiz annemden gelir. Annem , köydeki evimizin bahçesini cennete çevirirdi. Saksılar dolusu çiçek. Onları dereden getirdiği su ile sular , yollardan topladığı gübre ile besler ve elindeki çivilerle diplerini karıştırıp temizlerdi. Çiçekleri ile sürekli konuşurdu da  şaşardık. Sonradan öğrendik ana karnındaki çocuğun , hayvanların ve bitkilerin duygularımızı hissettiklerini.
Eski evimizde 4. Kattaydık. Bahçeye 4-5 kedi gelirdi. Onlara sürekli su ve yiyecek indirirdik , ancak bazı komşularımız buna kızardı.
Kırlara giderken yanımıza orman içine serpiştirmek için meyve çekirdeği,  köpeklere vermek üzere ekmek alır , bizi zamanla tanıyan köpeklere verirdik. Bir kediyi , bir köpeği doyurduğumda ne kadar mutlu olurdum.
Yeni evimize arsa beğendiğimizde bitişik komşunun evinin bahçesine kediler için sürekli mama koyduğunu görmüş , hayvansever komşulara sahip olacağımız için sevinmiştik.
Taşınınca gördük ki bütün komşularımızın evinin önünde hayvanlar için su ve yemek kapları var. Bütün evlerin bahçelerinde çeşit çeşit çiçekler , ağaçlar. “Çiçeği , böceği seven insanı da sever.” O halde mahallemizde yaşanır.
Biz eve yerleşme derdindeyken gördük yavru kediyi. Önce bizden kaçtı. Çok korkuyordu. Koyduğumuz yiyeceklere ancak biz uzaklaşınca yanaşıyordu. Zamanla biraz yaklaşmamıza razı oldu. Bir gün yakalayıp kucağımıza aldık. Tir tir titriyordu. Az sonra titremenin yerini tırlama sesi aldı. Sıcaklığımızı , sevgimizi ve kokumuzu almıştı. O günden  sonra yanımızdan ayrılmaz oldu. O  artık bizim kedimizdi. Bahçenin bir köşesine yemek ve su kabını koyduk. Düzenli olarak besleniyor , sabah geç kaldığımızda kapıya gelip bizi çağırıyordu.
Dışarıdaki kaplara da öteki kediler için su ve mam
alar koyuyorduk. Komşu kapıdan çıkar çıkmaz koşuyorlardı. 5 – 6 taneydiler. Önce dışarıdaki kapta mamalarını yerken yaklaşmamıza zamanla da sevmemize izin verdiler. Artık bütün kediler dostumuz. Kendilerini sevdirebilmek için ayaklarımıza dolaşıyorlar. Bir tatlılar ki…

Bahçemiz bazıları için dinlenme alanı. Çim parkelerinin üstüne uzanıp bacaklarını germeleri , arada birbirlerine , ille de mamalarına ortak olmak isteyen sevimli siyah köpeğe tıslamaları , bağırmaları.
Çocuklarıma her zaman “hayvanlar yaydığınız sevgi dalgalarını hisseder. En azgın köpek bile bu dalgalardan etkilenir ve uysallaşır. Hemen kuyruğunu sallamaya başlar. İşte o zaman yaklaşın ona. Sevecen sözler söyleyip okşayın. Çok memnun olacaktır. Artık dostsunuz. İsterseniz kulaklarından tutup tokatlayabilirsiniz. mutlu olacaktır.” Derdim de abartıyorsun derlerdi. Şimdi hepsi buna inanıyor. Sevginin dostluk kapılarını açan tek anahtar olduğunu onlar da biliyor.
İnsanların insanlıktan çıkıp canavarlaştığı şu günlerde çiçeklere , kedilere , köpeklere yönlendirin sevginizi. Karşılığını bol bol alacaksınız. İşte o zaman yaşananlara bakıp insanlığınızdan utanacaksınız.
            10 Eylül 2015  12 00    

5 Eylül 2015 Cumartesi

DOST OLMAK KOLAY DA DOST KALMAK ZOR


Son zamanlarda facebook paylaşımları da gösteriyor ki eski dostluklar uçup gitmiş. Gerçek anlamda 40 yıllık dostluklar bir anda sarsılıveriyor.
40 yıllık dost demek 40 yıl önce başlamış demek olduğuna göre o  günün koşulları belirlemiştir dostluğu. Sonra aradan yıllar geçmiştir. Okuldu, işti, evlilikti , çoluk çocuk  derken her ikisinin yaşamında da bir sürü değişiklik olmuştur. Bu arada dünyaya bakış açıları da değişmiştir. Kırk yıl önce “yoldaş” iken bu gün farklı yolların yolcusu olabilirler. Ekonomik durumları da değişmiş olabilir. Birisi sınıf atlarken öteki tökezlemiş, dibe vurmuş olabilir. Okul , meslek ve aile çevresi de insan ilişkilerinde önemli yere sahip. Bütün bunlar bir araya gelince 40 yıllık dostluk ya iki yüzlü davranılıp yüzeysel olarak sürdürülecek , ya da sonlandırılacaktır.
İnsanlar bir süre birinci yolu seçiyor. Eski anılarla falan idare ediyorlar. Ancak bu bir yere kadar gidiyor ve ilişkilerde tıkanmalar yaşanıyor.  Her ikisi de karşısındakini beklediği gibi bulamamıştır. Hayal kırıklığı zamanla küçük kırgınlıklara ve sonunda dostluğun sonlandırılmasına gidiyor.
Facede izliyorum bazıları zaman zaman arkadaş listelerinde ayıklamalar yapıyor. Önce uzak durmayı deniyor. Sonra bir bakıyor ki uzun zamandır birbirlerini hiç aramamışlar , mesaj yazmamışlar, hatta paylaşımlarına beğeni bile yapmamışlar. O zaman hemen listeden o kişinin adı siliniveriyor.
Ben de öyle yapıyorum. Arkadaş listemde olduğu halde uzun zamandır beni arayıp sormayanları siliyorum. Bazıları hemen mesaj atıyor  ya da  telefon açıyor. Konuşup sorunu çözüyoruz. Arayıp sormamışsa ya durumdan memnundur , ya da haberi bile yoktur. Her iki durumda da isabetli bir karar verdiğimi anlarım.
Sözün özü günümüzde  dost olmak kolay da dostluğu sürdürmek zor. Gerçek dost “okyanus yürekli” olmalı. Böyle bir dostluk ise emek  istiyor , hoşgörü istiyor , özveri istiyor. Ancak bu tür  dostlukların da tadına doyum olmuyor…
             5 Eylül 2015  17 00   

2 Eylül 2015 Çarşamba

SEVİLMEYİ BİLMEYEN SEVMEYİ BİLEMEZ


Saksıdaki çiçeğe  sevgi dolu sözcüklerle yaklaşsam nasıl da coşarak karşılar beni Tomurlar hemen açılır , kokuların en güzeli dağılır etrafa.
Bir kedi sevgi dolu bakışlarımı görse hemen sokulur yanıma, sürtünür. Biraz sevsem diye bakar gözlerimin içine. Ve elimi uzatırken tırlamaya başlar.
İsterse azgın bir çoban köpeği olsun yolunuza çıkan. Korku değil sevgi ile yaklaşın. Mesajınızı hemen algılayıp kuyruğu ile daireler çizmeye başlayacaktır. “Biz dostuz” der bu hareketi ile. Şimdi iyice yaklaşıp tüylerini okşayın. Bakışlarından akan mutluluğu  sakın kaçırmayın. Yıllar sonra karşılaştığınızda da koşarak gelecek ve önünüze uzanıp sevmenizi bekleyecektir.
Bir insana sevgi ile yaklaşırsanız kuşku ile karşılayacaktır sizi. “Acaba ne çıkarı var ki yakınlık gösteriyor” diye düşünecektir. O , karşılıksız sevgi nedir , dostluk nedir bilmez. Sevmeyi bilmediği için sevilmeye de yabancıdır. Aslında yapayalnızdır. Bir dosta , bir sırdaşa o kadar ihtiyacı vardır ki… Ancak içinde bulunduğu toplumda karşılıklı ilişkilerde hep çıkarlar söz konusudur. İnsanlar en büyük kazığı en yakınlarındaki kişilerden yerler. Çünkü sevgiyi tanımadıklarından güvenin de yabancısıdırlar. Bu yüzden kendilerine gerçekten dostça yaklaşanları ötekilerden ayıramazlar. Kime güveneceklerini bilmedikleri için hep yalnızdırlar.
Çocuklar bu konuda daha isabetli kararlar verirler. Kime güveneceklerini hissederler. Anneleri , babaları bile olsa gerçek olmayan sevgiyi hemen hissederler. Büyüklerin , onlardan öğreneceği çok şeyler olmalı.
Geçen gün Ertuğrul Kafede oturmuş , dinleniyorum. Yan masada 5 – 6 kişilik bir aile sohbet ediyor. Bir ara annesinin kucağında uyuyan çocuk uyandı ve ağlamaya başladı. Anne çocuğu kucağına alıp bir içeri bir dışarı gezdirip susturmaya çabalıyor , ancak çocuk sesini giderek yükseltiyordu. Bir ara çocuğu ablası mı başka bir akrabası mı olduğunu bilemeyeceğim genç bir kız aldı kucağına. Çocuk hemen susup gülücükler dağıtmaya başladı. İşte o zaman anladım ki anne , çocuğuna gerçek sevgi dalgaları göndermiyordu. Ya mutsuzdu , ya başka sorunları vardı.
Sevilmeyi bilmeyen sevmeyi de bilemez. Onun için insanlara önce sevmeyi öğretmeliyiz. Bunun en kolay yolu çocuklarımızı gerçekten sevmekten geçiyor. Bazıları karşısındakine sürekli seni seviyorum dese de özde değil sözde kaldığı için sevildiğini hissettiremez. Sevgiyi ifade etmek için sözlerden çok bakışlar , yayılan pozitif dalgalar önem taşır. Ağlayan çocuğu susturan da genç kızdan yayılan sevgi dalgalarıydı.
Bütün canlılar kendilerine zarar vermeyecek varlıkları hisleri ile algılarlar. Bir yakınım köpekleri hiç sevmez. Köpekler bunu hemen sezerler. 15 kişi ile yürürken doğrudan yakınıma saldırmaları da bu sevgisizliği algılamalarından ötürüdür.
Siz de kendinizi birisi yanında huzurlu hissediyorsanız , sakın bırakmayın o kişiyi. Çünkü O`ndan size hiç zarar gelmez… O aramasa da sık sık çalın kapısını. Yalnızlığınızın ilacıdır o…
            02 Eylül 2015   14 16 

1 Eylül 2015 Salı

DOĞAL YAŞAM VE DOĞAL ÜRÜNLER


Eşim yediğimiz sebzelerin , meyvelerin ; özellikle de meyvelerin çekirdeklerini bir köşede biriktirir. Kırlara gittiğimizde çalılıkların içine , orman kenarlarına serpiştiririz bu çekirdekleri. Ola ki bir kaçı çimlenip büyür de kurda , kuşa yem olur meyveleri.
Son yıllarda yaban yaşamın sınırlarını iyice daralttık. Burada yaşayan hayvanların bir bölüğü ya başka diyarlara göç etti ya da tamamen yok oldu. Bir kısmının sayısı iyice azaldı. Şimdilik kendilerine yaşam alanı bulabilenler de daracık alanda karınlarını doyuramadıklarından yerleşim yerlerine inip çöplükleri , çöp bidonlarını karıştırıyor.
Bir ay kadar önce teleferikle Uludağ`a çıkmıştım. Minibüslerini ağaçların altına çekmiş iki emekli görmüştüm de sohbet etmiştik. Ayılar arabalarının yanına kadar sokuluyor , hatta az ilerideki çöp bidonlarını devirip bir şeyler arıyorlarmış. Biri yavrularıyla geliyormuş. Köpeklerle adeta dost olmuşlar. Ayıların devirdiği çöp bidonlarında köpekler karnını doyuruyormuş.
Sohbet sırasında çiğdem , kardelen , kantaron sormuştum da kadınların köklerinden sökerek toplamaları yüzünden yok olma aşamasına geldiklerini, uyarılarını da dikkate almadıklarını söylemişlerdi. Halbuki çiçeklerini toplasalar , ertesi yıl daha gür olarak fışkırırdı tümü.
Gezmeye çıktım mı yolumu ya Apolyont`a , Trilye`ye çeviririm ; ya da Keles yoluna uzanırım. Geçen gün eşimin kontrolleri için TIP fakültesine gidip doktorlardan aferini alınca ödül olarak Keles yoluna kırdım direksiyonu. Eski adı Kundret ( Yöre insanı Kudretten kaynayan maden sularından dolayı Kudreti yöresel ağızla Kundret olarak telaffuz eder) olan Çaybaşı köyünü geçince sola dönen ilk büyük kıvrımda tezgah kuran köylü kadınlardan alış – veriş etmekti amacımız. Yerli tohumdan üretilmiş domates , biber , salatalık , ille de yeşil fasulye… Tezgahta pembe domatesleri görünce bir yandan poşete doldururken bir yandan sohbete daldım. Kendi tohumlarından üretiyormuş. Eşime  tohumun nasıl alınıp kurutulacağını anlatırken “geçen gün zirattçiler geldi. Aman bunların tohumlarını kaybetmeyin. Sakın pazardan çim alıp dikmeyin toprağa dediler. Ben hiçbir şeyin tohumunu ziyan etmem, hemen bir kenarda biriktiririm. Bende her şeyin tohumu bulunur.” Deyince gözlerim doldu. Bu sene sıcaklardan mı , hastalıktan mı bilinmez fasulyelerde hiç olmamış. Domateslerde de çok az ürün alınıyormuş.
Aldığımız domates ve salatalıktan bir çeşmede birer tane yıkayıp ortasından bölerek ısırdık. Çocukluğumun domatesiydi çiğneyip ağzımda çevirdiğim. Eve gelince hemen tohumlarını aldık. Seramı yapabilirsem bu kış size pembe domates ikram edebilirim. Armutlu yoluna serpiştirdiğimiz meyve çekirdekleri de sürgün verir belki de. Narlı`dan Hayriye köyüne doğru tırmanırken yol kenarında şeftali , kayısı , kızılcık , vişne fidanları görürseniz çiçek açmış bizi anımsayın. Çiçeklere konan kelebeklere  , arılara selamımızı söyleyin.
           1 Eylül 2015    18 30