31 Temmuz 2015 Cuma

DOĞAL OLMALI


Ben her şeyin doğalını severim. Bazıları yamuk – yumuk olsa da tadı , kokusu hiçbir şeye değişilmez.
Örneğin organik domatese bakalım. Dilim dilim ancak simetrik olmayan bir görüntüsü olur. Her domatesin kendine özgü bir görüntüsü olsa da rengi  doğaldır. Al kırmızı ya da pembe. Pembe domatesin doğalını alacaksın, ortadan yaracaksın ( bıçakla kesmek yok) , çekirdeklerin yere dökülmesine izin vermeden şöyle bir koklayacaksın… Ooooh , mis gibi. Tuzu alıp üzerine hafifçe gezdirdikten sonra ısıracaksın. Ağzının kenarları varsın bulaşsın. Ağzında dolaştırıp kokusunu içine sindirdikten sonra yavaş yavaş çiğneyeceksin. O aşağı inmek istese de oyalayacaksın…
Organik olmayan sebze ve meyveler aynı çarktan çıkmış gibi birbirine benzerken , organik olanlar çelimsizdir. Elmalar , armutlar farklı boyda , farklı biçimde olurlar. Organik olmayan sebzeler sosyete bayanları gibi birbirine benzerken doğal sebzeler , meyveler köylü kızları gibidir. Kavruk,  esmer , kınalı yapıncak çeşit çeşit. Organik sebzeler sandıklara birbirinin aynı Hürrem Sultanlar olarak dizilirken , hangisini alsan fark etmeyecek olduğundan seçimi satıcıya bırakırız da , organikleri kendimiz seçeriz. Organik olmayanlar günün modasına kokarken organikler çeşit çeşit  kokarlar.
Pazara gittim mi aynı biçimdeki sebze ve meyvelerden uzak durmaya çabalarım. Köylülerden organik olanları almak isterim. Çünkü elma elmaya , armut armuda , domates domatese kokar.  Tadına da doyum olmaz. Hilesizdirler , saftırlar. Domates gibi , elma gibi değil , domatestirler , elmadırlar. 
Organik sebze , meyve almak istedim mi Keles yoluna uzanırım.  Çaybaşı köyünü geçtin mi yolun kenarında köylü kadınlar tezgah açarlar sıra sıra. Bu günlerde çilek , fasulye , domates , biber , şeftali bulunur tezgahlarda. Tümü organik. Ben özellikle yeşil fasulyesine bayılırım. En çok da satıcı kadınların samimiyeti hoşuma gider. Alış - verişi bahane edip sohbet ederim. Artniyet , yoktur sözlerinde , yüzleri maskesizdir.  
Onun için insanın da doğalı güzeldir. Kimileri yöresel giysileri giyip poz verir. Kıyafet üzerinde adeta sırıtır. Emanet olduğu hemen belli olur. Aynı giysiyi diyelim bir çoban kızına giydirin. Dünya güzeli olur. Çünkü gerçektir , doğaldır , organiktir.
Dedim ya ben her şeyin doğalını severim.
          31 Temmuz 2015    13 50    

25 Temmuz 2015 Cumartesi

UMUTLAR TÜKENİRKEN

UMUTLAR TÜKENİRKEN
“Suriye`ye 4 adamımı gönderip iki roket attırırım bizim tarafa. Sonrası…” konuşması gazetelerde yer aldığında kıyametler kopmuştu. Dış İşleri Bakanlığında yapılan gizli toplantıya ait gizli dinleme ile elde  edilmişti bu bilgi. Bir taraf “yasa dışı dinleme kayıtları geçersizdir” derken öteki taraf “içeriğe bak” diyordu. TC devletine iftira atılıyor , devlet hiçbir zaman için böyle bir şey yapmaz diyenler de vardı.
Çok değil  birkaç yıl öncesi ise  mahkemeye sunulan delillerde  Türk Hava Kuvvetlerine ait askeri uçağın kendi jetlerimiz tarafından düşürüleceği , camilerin bombalanacağı , çıkan kargaşayı bastırmak için de yönetime el konulacağı şeklinde bir darbe planından söz edilmiş , belgelerin sahte olduğu , Türk Ordusunun böyle bir şey yapmayacağı söylenmişti.
İstihbaratın her ikisinin  kaynağı da Cemaat olarak kabul edildiğine göre inandırıcılıkları da  eşit olmalı.
Beni ilgilendiren mahkemelerin bazı belgelerin düzmece olmalarına karar vererek birçok generalin de aralarında bulunduğu hüküm giymiş subayları önce serbest bırakması , ardından “yeniden yargılama” sonucu toptan beraat ettirmesi. Şimdiye kadar hapis yatan , idam edilenler gerçek belgeler ve kanıtlarla yargılanmışlar , hukuka uygun olarak hüküm giymişler gibi hiç biri için yeniden yargılama yolu açılmazken , yalnız darbecilikle suçlananlara bu yolun açılması devlet içinde yeniden yapılanmaya gidildiğinin , bir süre uykuya yatan “derin devlet”in yeniden egemen duruma geldiğinin bir göstergesiydi. Zaten AKP nin karşısında yer alanların bir bölümü bu olaydan sonra  Doğu Perinçek gibi açıkça desteklemese de hiç olmazsa  sessiz kalmayı yeğlemiştir.
Devlet içindeki yeniden yapılanmanın mimarı bence Genelkurmay Başkanı Necdet Özel`dir.  Ulusalcılar bir zamanlar kendisini vatana ihanetle suçlayıp istifaya çağırmışlarsa da o , sessiz ve derinden giderek ordu içindeki Nato`cu geleneğin yeniden egemen duruma gelmesini sağlamıştır.
Çözüm sürecinin devlet tarafından sonlandırılması ve yeniden çatışma ortamına girileceğinin sinyallerinin verilmesi de bunun sonucudur.
Bundan sonra annelerin tedirginliği artarken , davul – zurna ile yolcu edilen kınalı kuzuların tabutlar içinde dönüşleri ve yürekler burkan ana – baba – eş – çocuk çığlıkları yaşanabilir. Bayraklara sarılı olarak getirilecek kuzulardan hiç biri ne bir general , ne bir bakan ne de bir zengin çocuğu olacaktır. Tümü yoksul halk çocukları olacak ve “şehit”likle teselli edileceklerdir. Yani şehitlikler gene yoksul çocukları ile dolacaktır. Savaşı çıkaranlar , destekleyenler ise zenginliklerine zenginlik katacaklardır…
           25 Temmuz 2015   16 10     



23 Temmuz 2015 Perşembe

APOLYONT TURİZME ISINIYOR



Yıllardır yaz demez , kış demez fırsat buldukça Apolyont`a gider  çınarların altında bir çay içer , yemeye doyamadığımız “köy ekmeği”mizi alır , gölde yüzen kuşları izler , çınarların tepesinde öten kumruları , bülbülleri dinleriz. Göl suyu yükselip sahil yolunu kapatmamışsa kışın ada , yazın yarımada olan eski köy çevresinde mutlaka bir tur atarız. Göl kıyısında ağlarını onaran balıkçı teyzeleri , amcaları görüp süzülerek geçen sandalların fotoğraflarını çekerim. Gün batımlarının en güzeli Apolyont`ta olduğu halde bu güne kadar hiç göremedim. Çünkü biz kırları , köyleri gezeceğimiz zaman sabah erkenden düşeriz yollara. Biz gittiğimizde tenhadır. Başkaları yeni giderken  biz döneriz. Böylece kalabalıklara kalmayız.
Apolyont , son yıllarda turizmle tanıştı. Önce köy kadınları hafta sonlarında açtıkları sergilerde kınalı elleriyle hazırladıkları ürünleri sergilediler. Lokmalar , gözlemeler , cevizli lokumlar , tarhana , erişte , salça , reçel ve el işleri. Tarihi “Ağlayan Çınar” bir simge idi. Cami önündeki çınarların altı ise serin serin oturup göldeki kuşları , sandalları izleyerek sohbet etmek , mis gibi çayı yudumlamak için tercih ediliyordu. Sonra yavaş yavaş kahvaltı evleri açılmaya başladı. Balık , ızgara , gözleme çeşitleri ile konuklarını ağırlayan bu tür işletmelerin sayısı  son bir yılda hızla arttı. Ardından “tekne turları” yaygınlaştı. Son olarak bazı mekanlarda konaklama da yapılabiliyor. Anlayacağınız Apolyont turizmle dostluğunu ilerletiyor. Son gittiğimde “hafta sonları iğne atsanız yere düşmez” dendiğini duyunca  bu dostluğun epey ilerlediğini anladım.
Misi Köyü , Trilye , Cumalı Kızık , Saitabat da fırsat buldukça uğradığım köylerden.
Saitabat`ı arkadaş listemden sildim . Çünkü doğaya ihanet ettiler. Şelalenin suyunu kaynağından kesip fabrikalara akıtarak kuruttular. Ne derede , ne de şelalede su yok artık. O güzelim doğa şelale olmadan neye yarar?
Cumalı Kızık`ı da bir süre yakın arkadaşım olmaktan çıkarıp “tanıdıklar” listesine almıştım. Çünkü misafir sayıları artınca “altın yumurtlayan tavuğu kesmeye kalkıştılar.” Fiyatları tavan yaptı. Şımardılar. Sonra yeni mekanlar açıldı. Gelenlerin sayısı da azalınca fiyatlarını normale çektiler. Ancak hala konuklardan alması gereken payı alıyor sayılmaz. Turlarla gelenler  köyü koşturarak gezip ayrılıyor. Hiç olmazsa bir çay molası vermeleri sağlanmalı. Bakımlı köy evlerinde konaklama yapılıp Uludağ yamaçlarında yürüyüş , bahçede yetişen organik ürünlerden toplayıp yemek , Atlarla orman içi geziler düzenlenerek gelenlerin  köyde daha uzun süre  kalmaları sağlanmalı.
Misi Köyü bu işi çabuk öğrendi. Dere kenarları çay , kahvaltı , ızgara bahçeleri ile dolarken evler de teker teker restore  edildi. Ulaşım kolaylığından da yararlanarak konuk sayılarını zirveye taşıdılar. Ziyaretçilerin en büyük sıkıntısı arabalarını park edecek bir yer bulabilmek. Yoksa dere kenarındaki çınarların gölgesinde yüzen ördekler , ağaç tepelerinde öten kuşlar ve mevsimine göre çağıldayan dere ve serin esinti… İnsanları kolayca çekiyor kendine.
Trilye ve Kumyaka ( SİYE) henüz  çekim merkezi olamadı. Denizi , eski rum evleri ve kiliseleri ile çok yakında buraları da yükünü alır. Şimdilik Trilye Çamlı Kahve taşıyor yükü.
Aslında seçenek daha fazla. Botanik Parkı , Hayvanat Bahçesi , Teleferikle Uludağ , Uludağ yamaçları… Doğa ile kucaklaşmak isteyenler çözümsüz değil…
            23 Temmuz 2015   10 10    

14 Temmuz 2015 Salı

HALK TEK GÜVENCEMİZ


- Devlet benim…
Havva nine ciltler dolusu kitabın , binlerce makalenin anlatıp öğretemediği bir gerçeği iki sözcükle kazıdı zihinlerimize.
Yeni bir dönemin başlangıcıdır bu konuşma. Yıllardır verilen mücadele , iki sözcükle amacına ulaşmış oldu. Sürgünler , katliamlar , işkenceler pahasına direnenler emeklerinin boşa gitmediğini görüp rahatladılar. Gezi eylemcileri , kent soylular Havva Ninenin şahsında halkla buluştu.
Artık kimse halkı küçük göremez. Göbeğini kaşıyan adam deyip alay edemez. Kendisine boşuna “Çarıklı Erkan-ı harp” denmediğini gözler önüne seriverdi.
Zaten seçimlerdeki tavrı ile bunu kanıtlamıştı. 2023 ü bırakıp 2071 e kadar iktidarda kalacağını sananlara hiç kimsenin beklemediği bir tokat indirdi. Buna en çok da halka kılavuzluk ettiğini sanan kargalar şaştı. Tutulacak tek dalın “HALK” olduğunu acaba anlayabildiler mi? Sivilleşmenin , demokrasinin gelişip zenginleşmesi açısından taşıdığı önemi acaba algılayabildiler mi?  
Bazı arkadaşlar sık sık “yetmez ama evet”çileri eleştiriyor.  Yıllarca “yöneticilerimizi biz seçeceğiz” diye mücadele edip de bazı organlara seçim yapılmasına karşı çıkanları anlayamıyorum. HSYK  seçimlerinde çağdaş kişilerin seçilmesini sağlayamıyorsan o senin beceriksizliğin ve bölünmüşlüğünden değil midir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının sivilleşmede taşıdığı önem inkar edilebilir mi? Balyozcular bu haklarını kullanarak yeniden yargılanıp “beraat (!)” etmedi mi? Son günlerde Güneydoğuda yargısız infaz , faili meçhul , işkence iddiaları ile yargılananların sessizce beraat etmeleri , Derin devletin yeniden yapılanmasının bir sonucu değil mi? Cumhuriyet Mitingleri düzenleyenler , Laiklik elden gidiyor diye kıyametler koparanlar bu gün acaba neden AKP`yi destekliyor ya da sessiz kalıyor?
Bir de utangaç CHP liler var. Kendilerini solcu , devrimci olarak tanıtıp da CHP`nin kuyruğundan ayrılamayanlar. Bunların tek derdi HDP. Gerek Cumhurbaşkanlığı seçiminde , gerekse genel seçimlerde doğru muhalefetin nasıl yapılacağını HDP göstermemiş gibi ; MHP ile ittifakı , Ekmeleddin faciasını CHP yaşatmamış gibi bütün dertleri HDP. Bunlardan biri Artvin  direnişine destek mesajı yayınlayan Demirtaş`a yüklenmiş : “Öyle mesaj yayınlamakla olmazmış. Kobani`de , Hakkari`de nasıl halkın yanında olduysanız , tatilinizi falan yarıda kesip Artvin`de olmalısınız” demiş. Dilin kemiği yok , her şey çıkar ağızdan. Bakmayın “bir ağza girene , bir de ağızdan çıkana dikkat etmelisiniz” sözüne. Dayımız HDP`ye yüklenirken CHP`yi es geçmektedir.  İşin bir de “Kobani`yi  siz desteklediniz ni?” yanı var ya , söylememiş olalım.
Halk son aylarda HES , Yeşil Yol , Altın Madeni gibi konularda harika mücadeleler yürütmektedir. Çoğunda da başarıya ulaşacaktır. Tek korkum içine provokatörlerin  girmesi. Bir de Taksim direnişinde olduğu gibi bu tür eylemlerden büyük sonuçlar beklentisi  içine girilip  eylemlerin amacından saptırılması. İşte o zaman  “kendim ettim , kendim buldum” demek düşecek bize. Hiç kimseyi suçlamadan.
            14 Temmuz 2015    22 45 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

ÖNEMLİ GÜN VE HAFTALAR



İlkokul öğretmenliğimde yıllık plan hazırlarken “Önemli Gün ve Haftalar” listesi mutlaka elimin altında bulunur , bunları yıllık planda uygun  yerlere yerleştirir , yıl içinde de mutlaka uygulardım. Zaten müfettişlerin en çok dikkat ettiklerindendi bu konu. Derslere girmeden plan yapıyor mu? , Yıllık Planında önemli gün ve haftalara yer veriyor mu? , Kılık – kıyafet yönetmeliğine uyuyor mu?
Son yıllarda sosyal medyanın da önemli gün ve haftaları var. Örneğin “Kutlu Doğum Haftası” iki kez kutlanır. Daha önceleri yalnız kadir Gecesi kutlanan , ancak Türkiye dışında hiçbir İslam ülkesinde rastlanmayan “kandil” ler var. Bazı öğretmen , Eczacı , doktor dostlarım  günler öncesinden anımsatıyor bu kandilleri. O gece mevlit okunuyor televizyonlarda. Mevlit de yalnız Türkiye`de okunuyor ve ilk mevlit 1400 lü yıllarda Süleyman Çelebi tarafından yazılıp okunmuş.
1950 li yılların başında gramofonumuz vardı. O yıllarda komşu ziyaretleri , hele gramofonlu olanı çok önemliydi. Taş plak dolu iki çantayı , gramofonu sırtlanır konuk edileceğimiz eve giderdik. Kadınlar büyücek bir odada toplanmıştır. Abimler usulüne ve sırasına uygun olarak gramofonun zembereğini kurar , gerektikçe iğnesini değiştirir ve plakları yerleştirirdi.
Önce Mevlit ve uygun yerlerinde Kuran okutulur , sonunda duası da bitince şerbetler içilip sohbete geçilirdi.
Bir süre sonra
-Haydi gençler , şarkılar nerede?
Uyarısı ile ağır parçalardan başlanarak şarkılar , sonra hareketli şarkı ve türkülerle oyun havaları çalınır , boşaltılan orta yerde kadınlar hünerlerini sergilerdi.
Defalarca dinlemenin ve Türkçe olmasının da etkisiyle mevlidi nerede ise ezbere bilirken , sureleri ezberleyemezdim.
Camide ise Kadir gecesi okunan mevlit dışında ölenler için 7 , 52 mevlitleri okutulurdu.
Ancak biz başka mevlit kandili bilmezdik. Tıpkı hiç mevlit okunmayan öteki İslam ülkeleri gibi.
Son yıllarda bu günler o kadar önem kazandı ki adeta kutlama yarışına girildi. Akp li olsun , CHP li olsun bütün belediyeler kandillerimizi kutluyorlar. Haydi onlar oy için bunu yapıyor. Peki doktorlarımız , eczacılarımız neden bu yarışın içindeler? İsterseniz Facebook sayfalarında bir dolaşın: Kandillerin tövbelerin kabul edildiği günler olduğunun ötesine geçileli çok oldu. Artık hangi surenin , hangi derde çare olduğu bile paylaşılıyor. Yani bundan sonra doktorlarımız hastalıklar için reçetelerine ilaç ismi yazacaklarına , sure isimleri yazacaklar , eczacılar da raflarında bunları bulunduracaklar.
Gezi protestolarına katılan bir gencin ölümünde sorumluluğu olan bir doktor (!) “Hipokrat Allah`a inanmıyordu , onun yeminini tutmak zorunda değilim. İçim çok rahat” demiş. Bir kadın doktor da 15 yaşındaki çocuğu “nikah düşer” deyip muayene etmemişti.  Birçok arkadaş da bunları kınamıştı.
Gelinen nokta çok acı.
-Canım , inancımız olmasın mı?
Falan demeye kalkmayın. Herkesin inancı kendine. Ancak çağdaş bir kişi inancını başkalarına açıklarsa , hele bunu herkese açık bir ortamda yaparsa o inancın propagandasını yapmış olur. İŞİD  de bunu yapıyor. Bu kişi zihniyet olarak kimlerle aynı konuma düştüğünü sorgulamalı ya da saflarını daha açık belirlemeli.
Çağdaş , Laik İŞİD mi var yoksa?
          13 Temmuz 2015  18 40   

11 Temmuz 2015 Cumartesi

DOKUNDURMAM SİGARAMA


Doktor “en kısa zamanda önce ultrason tetkiki yapılsın , sonra gerekirse biyopsi yaparız” deyince başından aşağıya kaynar sular devrilmişti. Son aylarda göğsünde beliren düğümlerden korkuyordu. Nasılsa doktora bunlardan söz etmiş , elle yapılan kontrol üzerine söylemişti bunları.
“Meme Kanseri” , hastalık kesin olmasa da kuşkusu  yetmiş , bir anda göğüslerinin alınacağı korkusuna kapılmıştı. Düzenli yürüyüşleri ve yediklerine özen göstermesi sonucu formunu korumuştu bu güne dek. Bir an göğüslerinin olmadığını düşündü. İnsan içine çıkamam diye geçirdi aklından.
O günden sonra doktorunun söylediklerinden kimseye söz etmedi. Sigara tüketimi artmış , alkolle daha içli dışlı olurken , çevresini günden güne daraltmıştı.  Yüzü hiç gülmüyor , tek tesellisi bembeyaz sabun köpüğüne benzeyen köpeği ile oyalanıyordu.
Bir tanıdığı
-Yüzün hiç gülmüyor , seni üzen bir şey mi var?
Dediğinde önce geçiştirmek istedi. Çok ısrar edince de
“Depresyon tedavisi gördüğü”nü kaçırdı ağzından. Tanıdığı ısrarlıydı. Depresyonun kaynağının göğüslerindeki kitleler olduğunu , ultrason çektirmekten korktuğunu söyletmesi zor olmadı.
- Ne kadar yanlış. Diyelim ki göğsündeki kitleler kötü huylu. Teşhisin konmasını ve tedavi uygulanmasını geciktirerek  adeta intihar ediyorsun. Bu tür rahatsızlıklarda teşhis ne kadar erken konulur , tedaviye ne kadar erken başlanırsa olumlu sonuç alınma olasılığı da o kadar  artıyor. Lütfen kendine ve sevdiklerine eziyet etme. Bir an önce ultrason çektirip kesin sonucu öğren.
Önce olmaz dedi. Saatlerce tartıştılar. Sonunda en kısa zamanda ultrason çektirme sözü verdi.
Üç gün sonra ultrasonu çektirmiş , doktorundan göğsündeki kitlelerin yağ kesesi olduğu müjdesini aldığını tanıdığına söylemişti. Tanıdığı
- Ne olursa olsun sigarayı bırakmalısın
Deyince de “sigara konusunu konuşmak istemiyorum. O , benim özelim” diyerek kesip atmıştı. Tanıdığı azarlar gibi konuşmasına üzülmüş , kendisinden uzaklaşmıştı.
Ultrason sonucunun olumsuz olduğunu , biyopsi yapılması gerektiğini bilemezdi ki.
O , biyopsiyi de geciktirdi. Doktorun ısrarı sonucu biyopsiye razı olmuş , sağ memede kanserin epey yayıldığını , bir an önce ameliyat olması gerektiğini öğrenmişti. Doktor , sağ meme  alınmazsa kanserin  öteki memeye , hatta başka organlara da yayılacağını  , tedavinin olanaksızlaşacağını söyleyince ameliyata razı oldu. Sağ meme tamamen alınmış , sağ koltuk altındaki kanserli lenfler de temizlenmişti.
Ameliyat  dikişleri alınıp , kendini biraz toparlayınca kemo terapi başladı. Her ilaç uygulaması 3-4 saat sürüyor , poşet poşet ilaç damar yolu ile vücuduna veriliyordu. İlaç aldığı günler dayak yemiş gibi oluyordu.
Sonra iştahsızlık , halsizlik ve bazı yiyeceklerden tiksinmeler başladı. Doktorun söylediği gibi 20 gün kadar sonra saçları ve kaşları dökülmeye başladı. Önce dalga dalga omuzlarına dökülen saçlarını kısalttı. Elini her uzatışında avuç avuç saç doluyordu.  Oğlu moral vermek için saçlarını kazıtmış ,
-İkimiz de keltoş olduk,
Deyip güldürüyordu. 6 seans süren tedavi sırasında iki kez kan değerlerindeki düşme nedeniyle erteleme yapıldı. Doktorun tavsiyelerine kulak vermiyor , çevresinin ısrarına da inatla karşı çıkıyordu. Başına peruk aldı. Ancak yüzünün rengi ve bakışları her şeyi açıkça sergiliyordu.
Kemo terapi bitince saçları uzamaya başladı. Yeni çıkan saçları kıvır kıvırdı. Biraz olsun kendini toparlamıştı ki ışın tedavisine başlandı. Her hafta ışın almak , eve gelince tıpkı kemo terapide olduğu gibi radyasyondan kurtulmak için banyo yapmak ve dinlenmek… İştahsızlık gene başlamıştı. Bir yandan da pet , mamografi , akciğer filmi istiyorlardı. Randevuları almak , zamanında çekim için hazır olmak , hastaneye gidip gelmek çok yorucuydu. Sağ yanı da adeta boşalmıştı. Südyeninin içine bir şeyler doldursa da  sanki dengesini zor sağlıyordu.
Işın tedavisi devam ederken sol memede de bir kitle saptandı. Ultrason tetkiki sonucu kötüydü. Doktor
- Sol memeyi de boşaltmalıyız. Bence meme tamamen alınmalı.
Dediğinde aylarca korkup teşhise yanaşmamasının ne kadar kötü olduğu pişmanlığı sarmıştı zihnini. Bundan sonra doktorlarını dinleyecek , ne derlerse yapacaktı. Sigarayı farkında olmadan bırakmıştı. Oğlu için bir gün bile fazla yaşamaya değerdi.
Ameliyat için güçlü gıdalar almaya başladı. Kısa zamanda da eski gücüne kavuştu.
Sedyede ameliyathaneye doğru ilerlerken oğlunun ellerini okşuyordu. Ona moral vermekten başka düşüncesi yoktu.
- Merak etme , ameliyat başarılı geçecek. Daha sonraki tedaviler de sorunsuz olacak. Sizlerle yaşayacak çok güzel günlerimiz olacak…
Ameliyathane kapısı kapanınca oğlunun  gözlerinden yaşlar boşandı. Doktorlar çok zor günlere hazırlıklı olmalarını söylemişti…
        11 Temmuz 2015   20 30    

4 Temmuz 2015 Cumartesi

YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU


“ Babacığım,”
“Biricik yavrum,”
“Canım Ailem,”
“Yüksek bir Türk Gencine Takdimimdir,”
“Bir Tanem,”
“Canımın İçi,”
Diye başlar , özenerek yazardık mektuplarımızı. İçine şiirler , maniler , resimler eklerdik. Arada fotoğraf da olurdu arkası yazılmış. Ne günlerdi?
Bir de kart atardık bayramlarda ya da gezilerimizde. Nasıl da özenle seçerdik. Güllüsünü , kuşlusunu , camilisini , denizlisini…
Düğün , toplantı için de davetiyelerimiz olurdu. Aylar öncesinden davetiye gönderileceklerin listesi çıkarılır , isimler özenle yazılıp zarflanır ve mutlaka elden ulaştırılırdı. Ancak çok uzaklardaki yakınlarımıza posta ile gönderirdik davetiyelerimizi.
Şimdi ne mektup kaldı “ucu yakılmış”, ne kartpostallar kaldı. Telefon çıkalı yüz yüze de görüşmez olduk. İnternet , sosyal medya iletişimsizliğimizin üzerine tüy dikti. Düğün , toplantı , açılış davetlerini telefonla çoğu kez telefon yerine duvarımıza yazarak ya da mesaj göndererek yapar olduk.
“Çağırsa da gitmesem , çağırmasa da küssem” , ya da “davet edilmeyen yere ya davulcu ya macuncu gider” modundakilere gün doğdu. Mazeret de hazır : “Aaaa , mesajını görmemişim…”
Ben , dostlarımla haberleşmeye çok önem veririm. Telefonla olsun , mesajla olsun haberleşirken söylediğime , yazdığıma çok özen gösteririm. Türkçe öğretmenimin karşısında sınavdayım  gibi kabul ederim pozisyonumu. Dostlarımla sohbet etmek , dertleşmek , birbirimizin sıkıntılarına ortak olmak ve bunlara birlikte çözümler aramak beni çok mutlu eder. Ancak bazen düşünürüm : “Hep ben mi aramalıyım dostlarımı?” Ya da açılışlarına , özel günlerine sosyal medyada yaptıkları davet yeterli mi? O zaman “Ara ki arayayım; değer ver ki , değer vereyim” der çekilirim köşeme. Çok istediğim halde özel günlerinde yanlarında olamam. Bana yazmadıkları sürece mesaj yazamam, telefon etmedikleri sürece telefonla arayamam.
Onun için yüz yüze görüşülen günleri ararım. Göz teması olmadan insan duygularını karşısındakine aktaramaz ki… Bir de mektupları özlerim. Göz yaşı ile ıslanmış , sevdiğimizin kokusu sinmiş mektupları.
“Ellerinden öperim,”
“Gözlerinden öperim,”
“Hasretle kucaklarım,”
“En kısa zamanda görüşmek dileği ıle,”
Diye biten mektuplar. Her biri sevgi kokan , özlem kokan mektuplar…
Siz hiç mektup yazdınız mı?
Ya da son mektubunuzu ne zaman yazmıştınız? Anımsıyor musunuz?
            04  Temmuz  2015  14 20