28 Nisan 2015 Salı

DİYET




Ömer Seyfettin`in  “Diyet” öyküsü , öteki öyküleri gibi ibretlik bir olayı anlatır. Hani kolunun diyetini veren Kasabın sürekli “koöunun diyetini ben ödedim” deyip başına kakmasına dayanamayan Koca Ali Usta`nın kolunu kesip  “al diyetini” deyip kasabın önüne fırlatmasını anlatır.
Geçen gün RTE yeni seçilen Kıbrıs Cumhurbaşkanı`na adeta ayar çekercesine “ağzından çıkanı kulağı duymalı” diye bir söz söyleyince bu öykü geldi aklıma. Yıllardır Fazıl Küçük – Rauf Denkdaş geleneğini sürdüren çözümsüzlüğü zenginliklerini artırmanın seçeneği olarak görenlerin uyguladığı politika yanında Türkiye`nin uyguladığı vesayetçi politikadan da yılan Kıbrıs halkı bu seçimde Akıncı`yı seçti. Çözüm sürecinde daha aktif ve bağımsız bir rol oynayacağını söyleyerek seçim kazanan Akıncı`ya , ağzından “Milli İrade” sözünü hiç düşürmeyen RTE`nin söyledikleri kendisi ile çelişkiye düşmekten çok Ali Usta`nın kolunun kefaretini ödeyen kasap gibi başa kakma değil midir?
Kıbrıs , Türkiye tarafından yıllar önce Bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiştir. Şayet Yunanistan`ın Rum  kesiminin vesayetini üstlenmesini istemiyorsak , biz de Türk kesimine vesayetçi yaklaşımdan uzaklaşacağız.
Yıllar önce Özal da “Büyük Abi” pozlarına bürünmüş , bütün Türki cumhuriyetlerinin liderliğine soyunmuştu da gittiği bir devlet başkanının :
- Buradan at sırtında gittiniz , uçakla dönmektesiniz, Esmer , çekik siyah  gözlü  gitmiştiniz , beyaz tenli , renkli gözlü dönmektesiniz.
Sözü üzerine ( tam da Özal`ın sözleri ile ) kıçının üstüne oturmuştu.
Akıncı da “Yavru büyümesin mi? Hep yavru mu kalsın?” sözleri ile birilerine verdiği karşılık acaba anlaşılmış mıdır? Yoksa kendini her zamanki gibi içbükey ayna karşısında görüp bir anlam çıkaramamış  Yoksa Koca Ali Usta gibi “alın diyetinizi” denmesini mi bekliyor?
                28  Nisan 2015      17 30      

21 Nisan 2015 Salı

GEZİ NOTLARI




Çok merak ediyordum Kofulya gezegenini. Son günlerde rüyalarımda Kofulya`dan başka bir şey görmez olmuştum. Bir an önce gitmeliydim Kofulya`ya , ama nasıl? Çözüm bulmam zor olmadı. Kimyasal atık dolu olarak sahile bırakılan variller ne güne duruyordu. 4 - 5  tanesini denize boşaltıp üst ve alt kapaklarını kestirip birbirine kaynakla eklettim. Kaynakçı Mestan Dayı çok çabaladı ama söylemedim ne için kullanacağımı...
Küçük bir pencere , yiyecek dolabı , atık deposu ve en önemlisi yakıt deposu. Sarı kız`ın yardımıyla yakıt sorununu bir haftada çözümledim. 10 gün kadar da yakıtın kurutulması aldı. Sonunda sıkıştırılarak istif edilmiş kokar yakıtım da hazırdı. Üç aylık maaşımı alır almaz hareket edecektim. Hem belki ben Kofulya`da iken zam falan olurdu da yararlanamazdım bundan. Sonra gidip de gelmemek de vardı.
Sayılı günler çabuk geçti ve hareket zamanım geldi. Cep radyomu , kulaklığımı alıp aracıma bindim. Önce kesif bir duman kapladı her yanı. Sarı kıza son günlerde samandan başka bir şey yediremediğimi anımsadım. Sonunda zor da olsa hareket ettik. Hızımız gittikçe artıyordu. Evler ve evlerden kalabalık görünen minareler de görünmez olunca ileriye döndüm. Dürbünü almadığımı o zaman fark ettim. Gerçi uzak gözlüklerim yanımdaydı , ancak dürbün olsaydı daha keyifli olacaktı yolculuk. Seyir defterime ilk notumu düştüm:
1. Bir dahaki sefere dürbün alınacak.
                     *          *          *          *          *                     
Yolculuk keyifli geçiyordu. Bir de Rusların MİR istasyonundakilerin acıklı hali olmasaydı. Zavallılar lazımlıklarını uzaya boşaltmışlar ve bütün boşalttıkları peşlerine takılmış onları izliyordu. Bu yüzden dışarı çıkamıyorlardı. Çok istediğim halde yanımdaki Amasya elmalarından veremedim Rus astronotlara.
Uzayda trafik İstanbul trafiğinden de kötü durumda. Gerçi ben zorluk çekmedim , ne de olsa alışkınım. Ancak casus uyduların durumu çok kötü. Kimi telefonları dinlemek , kimi ürün rekoltesini belirlemek , kimi de madenlerin yerlerini belirleme peşinde. "Önümden çekil orta doğuyu göremiyorum," "Hayır sen çekil önümden , caddedeki adamın dudak hareketlerini göremiyorum."  Bir curcuna ki görmeye değer...
Sonunda radyodan aldığım uyarı ile Kofulya`ya yaklaştığımı anladım. Hangi ulustan olduğum , pasaportumun olup olmadığı , ceset torbam ile ikametgah belgemin bulunup bulunmadığını soruyordu Kofulya yetkilileri. Hemen  büyükçe bir dosya dolduran  evrakları düzene koydum ve inişe geçtim. İniş rahat oldu. Ancak kapıyı biraz zor açtım. Açar açmaz da eli silahlı Kofulya güvenlik görevlilerini karşımda buldum. Yüzükoyun yere yatırıp ayakkabılarımın içine varıncaya değin her yanımı aradılar.
Evraklarımı elimden alıp incelediler. Fotoğrafla yüzümü karşılaştırdılar. Nüfus cüzdan suretinde anne adı düzgün yazılmadığı için biraz homurdandılar . Bütün bu incelemeler yarım saat kadar sürdü. Ben bu süre içinde silahlar üzerime dönük yerde yatıyordum.
İnceleme bitince ayağa kalkmama izin verdiler ve ne için geldiğimi sordular.
Kofulya`yı çok merak ettiğimi , çok güçlü olduklarını , hatta bir Kofulya`lının dünyaya bedel olduğunu duyduğumu söyledim. Son günlerde rüyalarımda Kofulya`dan başka bir şey görmez olduğumdan üç aylık maaşımı alır almaz sürekli yanımda bulundurduğum evraklarımı yanıma alıp  yola çıktığımı söyledim.
Herhangi bir kuruluşa üye olup olmadığımı , sigara kullanıp kullanmadığımı sordular.
Herhangi bir kuruluşa üye olmadığımı , sigara kullandığımı söyledim.
Hemen markasını sordular.
Cebimden paketi çıkarıp gösterdim. İncelemek için aldılar ve elden ele dolaştırarak her biri bir tane ağzına bir tane de kulağının arkasına alıp incelemeye koyuldu. Paket bitmiş , ancak inceleyenler bitmemişti. Ellerini uzattılar. Çaresiz bir paket daha uzattım. İyi ki yedek birkaç paket almıştım.İçki olarak ne kullandığımı sordular. Viski şişesini onlar istemeden uzattım. Onu da ağızdan ağıza gezdirip incelediler.
"Üç aylık maaştan söz etmiştin. Görebilir miyiz ?" Diye sorduklarında ne demek istediklerini anlamam zor olmadı. Bir tomar da para uzattım. İyi ki üç aylığı beklemiştim. Yoksa mahcup olacaktım Kofulya`lılara karşı.
Birisi iç çamaşırımı , öteki tişörtümü incelemek istedi. Onlardan da birer tane verdim. İnceleme bitince nereleri gezeceğimi sordular.
En büyük kentlerini görmek istediğimi , mümkünse önce bu kentin çok eski fotoğraflarını inceleyip , sonra kenti gezmek istediğimi söyledim.
Bir görevli elini cebine atıp bir tomar fotoğraf uzattı. Pazarlık yapıp bedelini ödedim. Kente taksi ile gidebileceğimi söylediler. Ben belediye otobüslerini tercih edeceğimi söyleyince ciddi bir yüz ifadesi ile "yasak" dediler. Çaresiz taksi ile gidecektim. Hemen biri kolumdan tutup üzerinde hiçbir işaret bulunmayan eski model bir arabaya bindirdi. Kendisi direksiyona geçince Kofulya`lıların örgütlülüğüne hayran oldum. Yetkililer her türlü gereksinimi önceden düşünmüş ve görevlilerini buna göre örgütlemişti.
Yolda bu örgütlülüğün çok daha ileri düzeyde olduğunu görecektim. Direksiyondaki görevli eroin ya da kokain gereksinimim olup olmadığını sordu. Biraz alabileceğimi söyleyince cebinden bir paket çıkarıp uzattı. Bedelini ödeyip cebime koydum. Biraz pahalıydı , ancak güvenliydi. Rahat rahat kullanabilirdim.
Yanıldığımı , arabadan inip birkaç adım atınca anladım. Resmi giysili görevliler nereden çıktılarsa karşıma çıkıp silahlarını üzerime doğrultarak duvara dayanmamı söylediler. Paketi elleriyle koymuş gibi buldular. Ustalıklarına hayran oldum. Adamlar çok ustasıydı işlerinin. Elime kelepçe takıp her tarafı kapalı bir araca bindirdiler. Kapıyı kapatır kapatmaz coplar vücuduma inmeye başladı. Bir yandan küfür ediyor , bir yandan tekme, cop indiriyorlardı üzerime. "Halkımızı zehirleyen , insanlık düşmanı.", " İnsanlık ne çekiyorsa sizlerden çekiyor." diyorlardı. Bir ara ön taraftan "Yeter çocuklar , merkeze geliyoruz." Dendiğini duydum. Bıçakla kesilmiş gibi durdu darbeler. Bir yandan üzerimi , başımı topluyorlar , öte yandan kanayan yerlerimi siliyorlardı. Görüntüm normale dönünce indirdiler arabadan.
Hayret ! Kent dışında , boş bir alanda bulunuyorduk. Ön taraftan inen sivil giyimli birisi koluma girip uzaklaştırdı arabadan.
"Kusura bakma , biraz ileri gitmişler galiba. Bir şaka yapalım dedik. " deyip biraz önce cebimden çıkardıkları paketi elime tutuşturdu. Ne kadar sevindim, anlatamam. Arabadan epey uzaklaşmıştık.
Sivil görevli kentte tek başına gezmenin güçlüklerini anlatıyordu. Hele silahsız dolaşmak delilikmiş. Onun için mutlaka bir silahım bulunmalıymış. Bir yandan da belinden , koltuğunun altından , apış arasından , ceplerinden değişik model silahlar gösteriyordu. Çaresiz en ucuzunu seçtim. Parayı ödeyince hızla uzaklaştı. Arabaya binip ayrıldılar .
Ne yapacağımı bilmez halde bakınırken Hızır gibi yetişti beni kente getiren görevli. Arabaya binip hareket ettik. Yolda nerede kalacağımı soruyordu görevli. Değişik otel isimleri önerdi. Her biri ile birlikte otelde hangi tip orospuların bulunduğunu isimlerine ve taşıdıkları hastalıklara değin sıralıyordu. Ücretleri de pek pahalı değildi.
Kofulya , gerçekten övdükleri kadar vardı. Gelenlerin her istekleri düşünülmüştü. Bütün görevliler de buna göre örgütlenmişti. Dönüşte parti yetkililerine bu modeli mutlaka önermeliydim. "İsterseniz bir arsa alalım size. Bakın buraları hazinenin. Bir gecekondu yaparsınız. Büyük yatırım yapmış olursunuz. 3 - 5  sene sonra  bir köprü daha inşa edilir bakarsınız. Gecekondunuz trilyonluk değer kazanır, köşeyi dönersiniz. İnşaat malzemesini falan düşünme , biz her şeyi düşündük. Ödeme de zor değil. Her türlü kolaylığı sağlarız. Biraz peşin , sonrası taksitle. Senetleri imzaladın mı arsa senin . Bir seçim sonra da tapusu. Senetlerin tahsilini de biz yapıyoruz. Hiç merak etme..."
Bunları anlatırken hafif geriye dönmüştü. Ve olan o zaman oldu. Karşıdan gelen tankeri fark ettiğimizde iş işten geçmişti. Kafamın çarpmasıyla fırladım.
Eşim şaşkın şaşkın bakıyordu yüzüme. Sersemlemiştim. Otobüste yolculuk ettiğimizi , arabanın fren yapmasıyla başımı öndeki koltuğa çarptığımı , uyku sersemliğinden kurtulurken anladım.
"Çok şükür " dedim, " çok şükür Kofulya`da değilmişim."
Eşim daha da şaşırmıştı.

26.Ekim.1997 / 22 30

20 Nisan 2015 Pazartesi

AYDIN OLMAK



 

Son yıllarda "aydın olmak ", "aydınlanmak" ," sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" en çok gündemi işgal eden konular. Özellikle "AYDIN" kavramı çok değişik anlamlarda kullanılır oldu. Demokrasi isteyenler , bunları destekleyenler de "AYDIN" olarak nitelendiriliyor , 8 yıllık eğitime karşı çıkanlar da. Devletin çetelerden kurtarılmasını , insan haklarının eksiksiz uygulanmasını isteyenler de "AYDIN" sayılıyor , "ne yaptıysam devletin çıkarları için yaptım" diyen çete mensuplarını "Türkiye sizinle gurur duyuyor" deyip alkışlayanları da.
Ne niyetine yersen o tadı veren muz gibi bir şey midir "AYDIN" ki isteyen istediği anlamı yüklesin. Tabii ki değil. Bu kavram kargaşası özellikle yaratılıyor. Şimdiye değin bir gün olsun iktidara ortak olmadıkları , hatta çok kısa bir zaman dilimi dışında özgürce örgütlenmeleri, parlâmentoya girmeleri bile kısıtlandığı halde her türlü olumsuzluğun sorumlusu olarak sosyalistlerin gösterilmesinde olduğu gibi.
O halde gerçek aydın kime demeli? Benim anladığım "aydınlanmadan yana olanlar"a denmeli , "aydın sorumluluğunun gereğini yerine getirenlere" denmeli "AYDIN" . Öyle ben aydınım demek yetmiyor aydın olmak için , aydın olmak "İNSAN"a büyük sorumluluklar yüklüyor. Yüzünü aydınlığa dönmekle , aydınlıktan yana olmakla  da "AYDIN" olunmuyor. Aydınlığı başkalarına ulaştırmak için çaba harcamadıkça , aklın özgürleşmesi için uğraşmadıkça "AYDIN" sayılmaz hiç kimse. İnsanların dogmalardan uzaklaşıp bilimin kılavuzluğunu  benimsemesi için kılını kıpırdatmayan , "beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın" anlayışıyla yapılan haksızlıklar karşısında susarak bu eylemleri destekleyenler , kendilerini ne denli "AYDIN" olarak adlandırırlarsa adlandırsınlar, bu ada layık değillerdir.
Bilimi kılavuz kabul etmeyince yanılgıya düşmesi kolaylaşıyor insanın. Bazen farkında olmadan aydınlığın karşısında yer alabiliyor bu yüzden. Kısa vadeli çıkarlar yüzünden karanlığa hizmet edebiliyor. Gerçek aydın bilimi kılavuz edindiğinden bu yanılgılara düşmez. Tarih daima "GERÇEK AYDIN"ları doğrulamıştır, "kendini aydın sayan"ları değil. 1946 larda DP hareketini, 1970 lerde ORTANIN SOLU hareketini ve ECEVİT`i , 1980 lerde ÖZAL `ı destekleyen "sözde aydınlar" , bunlara karşı çıkanların karşısında "tüh be , gene yanıldık" pişkinliğinden öteye gidememiş ve bir kez,  bir kez daha yanılmıştır. Bu kişiler bundan sonra da yanılacaklar ve halkı yanıltacaklardır...Bu davranış onları AYDINLIĞA İHANET çizgisine düşürse de sürdüreceklerdir aymazlıklarını.
"AYDIN GEÇİNEN" ler vardır bir de. Bunlar bir dönem kitleler üzerinde uyandırdıkları "AYDIN" imajını sermaye yapmışlar , geçim kaynağı haline getirmişlerdir. Kitleleri yanlış yönlere bilinçlice yönlendirirler ve bunun karşılığında "BİRİ" leri tarafından beslenirler. Böylece "AYDIN(!)LIKTAN GEÇİNİP GİDERLER". Bunlara bırakalım "AYDIN" demeyi , insan demeye bile dilim varmıyor. Bunlar her dönemde önlerine kemik atacak birilerini buluyorlar ve geçinip gidiyorlar.
"AYDIN" ilkelidir , yerine göre sert rüzgarlara karşı da yürür. İlkelerinden ödün vermez ve "KENDİNE OLAN SAYGI" sını hiçbir zaman yitirmez. Her zaman "KENDİSİ İLE YÜZLEŞ" meye hazır ve isteklidir. "KULLANMA" ya da , "KULLANILMA" ya da karşıdır.
VE  GERÇEK AYDIN  bilir ki "HAVA NE DENLİ KARANLIK OLSA DA GÜNEŞ MUTLAKA DOĞACAK VE HER YAN AYDINLANACAKTIR." Bilir ki "KARANLIĞIN EGEMENLİĞİ SONSUZA DEK SÜRMEYECEKTİR."
03.kasım.1997 / 23.20"

18 Nisan 2015 Cumartesi

BENİ KENDİNE BAĞLAMALI




Oldum olası bir yerde fazla kalamam. Deniz kıyısında bir çay bahçesinde miyim? Hava da çok güzel… Manzara doyumsuz. Beni orada uzun süre  iki şey tutabilir : Tatlı bir sohbet , ya da gün batımını beklemek. Bunun dışında hiçbir güç tutamaz beni uzun süre.  Hemen kalkıp başka yerlere gitmeli , değişik güzellikler görmeliyim.
Onun içindir ki arabamla geziye çıktığımda diyelim 9 – 10 günde 4 – 5  bin km yol katederim. Ekspres trenler gibiyim. Bazı kentlerin merkezlerine bile girmem. Ancak bir göl , bir koy , bir şelale için kilometrelerce yolu bozuk olmasına bakmadan kat ederim. Zaten gezilerimde genellikle il yollarını , hatta köy yollarını seçerim. Ödül olarak da bir daha  hiç göremeyeceğim güzelliklerle karşılaşırım.
Yalnız çıktığım yolculuklar  sırasında bir programım da olmaz. Gezimi yolda planlarım , ancak tıpkı öğretmenliğimde hazırladığım ders planları gibi hiç birini sonuna kadar uygulamam.  Çünkü aniden bir fırsat çıkmıştır. Diyelim bir öğrenci çözemediği bir problemi sormuştur. Eh , buna fırsat eğitimi derler. Konu anlatımını kesip o  problem çözülür. Gezilerimde de tıpkı Gömbe`de olduğu gibi birden karşıma “Yeşil Göl- Uçan Su” tabelası çıkar. Hemen direksiyonu kırarım Ak Dağların zirvesine. Bozuk , taşlı yollardan 2 200 metreye tırmanırım. Zonadan da yeni kurtulmuş , 10 kilo vermiş ve halsiz düşmüşümdür. Hava sıcaktır. Arabadan inip yanıma su şişesi de almadan Yeşil Göl`e trımanıp çukurdaki Yemyeşil göle bakarım bir süre. Sonra yıllardır duyup merak ettiğim Uçan Suya doğru patika yolda yabancı turitslerle selemleşe selamlaşa  yürürüm. Susuzluktan , yorgunluktan bitkin düşsem de devam ederim. 55 sene önce Ak Dağların güney yamacında başlamıştım ilk öğretmenliğime. Buraları o  günlerde görmem olanaksızdı. Şimdi görmesem olmaz.
Niyetim Doğu Akdeniz`e devam etmektir. Elmalı düzünde birden aklıma Burdur`daki dost düşer. Hemen çaldırırım telefonunu. Saat  dokuzda oradayım deyip basarım gaza. Korkuteli`ni geçerken karanlık basmıştır ve bu yoldan ilk kez geçmekteyimdir. Gösterge zaman zaman 110  ları gösterir. 9 15  de Burdur Vilayet konağı önündeyimdir.
Bir başka gezimde  Alanya , Gazipaşa , Anamur , Bozyazı derken Soğuksu kenarında saç kavurma molası vermişimdir. Oğlum arar. Antalya`da olduğunu , yakında isem uğramamı söyler. Kızarım. Bir gün önce Antalya`dan geçtiğimi , şimdi Urfa taraflarına gitmeye niyetlendiğimi söylerim de gene tutmam sözümü. Aydıncık`tan geçerken sola sapan Mut – Karaman yazılı tabela beni Toroslara çeker. Dar , kıvrımlı il yolundan Toroslara tırmanmak, Akdeniz`e taaa uzak tepelerden bakmak , sonra Göksu vadisine doğru kıvrılarak inmek , Mut ve Sertavul Geçidi… Bir günde iki kez 1600 , 1800 metrelik eşikleri aşmak, Karaman önünde bir kez daha fikir değiştirip Konya , oradan da Beyşehir`e uzanmak. Muzlar arasından çıkıp buğday ambarında konaklamak…  Oradan da ertesi gün Eğirdir gölünün kuzeyinden geçip Yalvaç çevresine dikilen binlerce dönüm bademin meyve verdiğini hayal ederken Uluborlu`da tepedeki Selçuklu camiine uğramak. Sonra Dinar , Uşak , Gediz , Simav , Orhaneli ve ev…
Dedim ya tutmayın beni.  Yıllar önce Meke  Gölünün fotoğrafını görüp hayran olmuştum. Eşimle , evliliğimizin 46. Yıldönümünde çıktığımız balayında  Eğirdir – Isparta üzerinden Akdeniz`e  inmiş , Boydan boya doğu yönüne gidip Önce Bozyazı , ardından Hatay , Kırıkhan`da  konaklayıp Pozantı sonrası Karapınar yoluna girmiştik. Meke gölünü sora sora bulmuş , suyu nerede ise tamamen tükenmekte olan göl - ki tuz havzası yazılıydı tabelada -  içine inip pembe renkli tuzundan almıştık da bazıları çok değerli olduğunu söylemişti.  Ekim başıydı ve Uludağ`a kar yağdığı , Bursa`da kaloriferlerin yakıldığını söylüyordu çocuklar. Biz  Eğirdir`de bir gece konaklayıp Isparta üzerinden tekrar Antalya`ya inmiş ve bu kez batıya doğru tüm kıyıyı  dolaşmıştık. Fethiye konaklamamızda sabah erkenden denize girenlere hayret etmiş , Milas dağlarından bal ve incirler alıp Bodrum`a sapmıştık. Biz oralarda oyalanırken Bursa`da hava biraz olsun ısınmıştı da eve dönmüştük.
Diyeceğim o ki  beni güzellikler çeker kendine. Ancak yalnız güzellik yetmez , doğal olacak, dışı ne ise , içi de o olacak. Güven verecek. Diyelim güzellikleri ile beni uçurumlara , Yedi Göller yolundaki Dağ Gülleri gibi bataklıklara çekmeyecek. Beni kendine öyle bağlayacak ki Tıpkı Apolyont gibi , tıpkı Trilye gibi sık sık uğramak isteyeceğim. Suyu kurutulan Saitabat Şelalesi gibi kendinden nefret ettirmeyecek…
      18 Nisan 2015    17 40