17 Şubat 2015 Salı

UNUTMAK


Daha evvelki gün değil miydi soma için ayağa kalkmamız.  Unutmayacağız demiştik , unutturmayacağız demiştik…  Medya nasıl “KULLAN”mıştı. Nasıl REYTİNG yapmıştı. Aileler , çocuklar çıkarılmıştı da ekranlara göz yaşları dökmüştük.
Dün müydü Ermenek`te maden ocağını su basması. Hani “benim çocuğum yüzme de bilmez” demişti de bir anne bizi gülümseterek ağlatmıştı. Televizyonlar günlerce naklen yayınlar yapmıştı… Medya nasıl “KULLAN” mıştı Ermenek felaketini.
Helal olsun A  kanalına demiştik. Bravo B  ye , günlerce ocaklardan canlı yayın yaptı demiştik. Takım elbiseleri ile kömür ocaklarına giren sunucuya hayran olmuştuk.
Şimdi sıra Özgecan`da. Ne kadar severmiş kadınları bu kanallar. Kadın haklarına karşı ne de duyarlıymışlar. İyi de her gün tecavüze uğruyor kadınlar , kocaları tarafından yerlerde sürükleniyor , bıçaklarla doğranıyor. O zaman neredeydiniz? Yoksa derdiniz reyting mi ? Toplumsal duyarlığın peşinden gidip olayları , kişileri “KULLAN” mayı mı seviyorsunuz. Açık oturumlar (başı açık bayanlarla yapılır )  , kapalı oturumlar ( Türbanlı bayanlarla yapılır )  hep reyting uğruna değil mi?
- Helal olsun X  kanalına , Özgecan`ın babasını çıkardı ekrana.
- Y  kanalı da kardeşlerini konuşturdu…
Ve reklamlara geçiyoruz. Güzel bayanlar , çocuklar tarafından  tanıtılan ürünler. Kadın vücudu , çocuklar hep istismar ediliyor.
Helal olsun size… Kapitalizmin kurallarını ne de güzel uyguluyorsunuz. “Kullan , kullan  çöpe at.” Soma , Ermenek , kadın cinayetleri… Hiç fark etmez , kullan ve sonra unuttur. Dizilerinle , realite şovlarınla şiddeti özendir. Çok bilmiş hocalarınla zehir saç. El ele tutuşmanın zina olduğunu , geceleri bayanların yalnız sokağa çıkmalarının tecavüze davetiye olduğunu ,  kadınların erkekler tarafından istendiği gibi  ekilecek tarlalar olduğunu, kocanın karısını dövmesine dinin izin verdiğini söylesinler. Canileri kahraman gibi çıkar ekrana. Bayraklar önünde fotoğraflarını yayınla , gençleri böyle caniler olmaya özendir…
Nasıl olsa bütün tek tanrılı dinler  bir tövbe ile piri pak olunacağını söylüyor. Sen de toplumsal duyarlığın yoğunlaştığı olayları kullanarak tövbe et.
Hem idam edilip sonra itibarı geri verilen Başbakan  “HAFIZA-İ BEŞER , NİSYAN İLE MALULDÜR”  dememiş miydi.  Öyle olmasa sekreteri ile yatak görüntüleri yayınlanınca o kadına sırtını dönen lider bile  kadınları desteklemek için siyahlara bürünür müydü?
Unutulmayan ne var ki?
               17 Şubat 2015  19 05    

15 Şubat 2015 Pazar

ENSEST



Ön Asya kökenli Tek Tanrılı dinlerde ilk insan Adem olup bütün insanların atasıdır. Tanrı Adem’i kendi suretinde çamurdan yaratmış, O’na meleklerin en üst makamını layık görüp bütün meleklerin secde etmesini istemiştir. Şeytan dışındaki bütün melekler Adem’e secde ettikleri halde İblis (Şeytan) “ben ateşten , o çamurdan yaratıldı , ben ondan üstünüm.” Deyip reddedince meleklikten atılmış, kıyamete kadar insanları baştan çıkarma iznini de alarak cennetten kovulmuştur.
Tanrı Adem’i kendi suretinde yarattığına göre erkek olmalı. Kutsal kitaplarda kadın ve erkeğe verilen değerlere bakarak da bunu görebiliriz. Zaten Anadolu tanrıçası Kıbele dışında cinsiyeti kadın olan baş tanrıya rastlanmaz…
Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı söylenen Havva, Adem ile birlikte cennette melek olarak neşe içinde yaşarken bir gün şeytan’ın aklını çelmesi sonucu yasak elmayı Adem’e yedirmiş , o andan itibaren birbirilerinin cinsiyetlerinin ayrıdına varmışlardır. Bu durumda cennette yaşayanların yasak elmayı yemedikçe birbirlerinin cinsiyetinin farkında olmamaları gerekir. ( Madem cinsiyetlerinin farkında değiller erkeklere vaadedilen huriler , gılmanlar gerçek değil mi ola ? )
Tanrı buyruğuna ilk karşı çıkan İblis ise ikinci karşı çıkan Peygamber sıfatını taşıyan Adem olmuştur. Her suçun bir cezası olacağına göre (Affedilme de var mıydı? ) Adem ve Havva Cennetten kovulup dünyanın farklı bölgelerinde tek başlarına yaşamaya mahkum edilirler. Ceza süreleri dolunca da bu gün Kabe’nin olduğu bölgede buluşurlar. İnsanlık da o günden sonra oluşur. Nasıl mı? Adem ile Havva’nın çocukları birbirleri ile evlenirler , onların çocukları da birbiri ile evlenir ve zencisiyle , Kızılderili , Çinli , Eskimosu, beyaz tenlisi ile bu günkü insanlık ortaya çıkar.
Burada görüldüğü gibi ensest (zorunlu olarak) yer alır. “Tanrı birçok Adem ve Havva yaratabilir ; ensest ilişkiye yol açmayabilirdi.” Bunu neden düşünmedi bilemem. Ancak Kuran sureleri dikkatlice incelendiğinde “amca , teyze , dayı ve hala çocuklarının” birbiri ile evlenmelerine izin verildiği görülecektir. Anadolunun birçok yöresinde amca , teyze , hala ve dayı çocukları kardeş gibi görülür. Bu hükümler insanlığın temeli olan ensestin kutsal kitaplara bir yansıması mıdır? Bunu bilemesem de “töre cinayeti” olarak bildiğimiz birçok cinayetin temelinde ensest ilişkiler , tecavüzler yatmaktadır. Ağabeyi, babası , amcası tarafından tecavüze uğrayan kadın özellikle hamile kaldığında gene yakınları tarafından önce intihara zorlanmakta bu olmazsa  infaz edilmektedir. İşte o zaman isyan ediyorum. Ah diyorum , Kibele olsaydı tecavüze uğrayıp aşağılanan sonra da katledilen kadınlara arka çıkmaz mıydı?
Not: dünyanın yoksul bütün ülkelerinde olduğu gibi bizde de aileler anne-baba, çocuklar- gelinler ve evin bütün fertleri özellikle kışın aynı odada, çoğu kez çocuklar aynı yatakta yatmak durumundadır. Bu yatış şeklinin ortaya çıkaracağı sonuçları düşünmeyi ise size bırakıyorum.
               16  Ağustos  2013  16 15    

14 Şubat 2015 Cumartesi

BURSA LEZZETLERİ





Bursa lezzetleri dendi mi aklımıza ilk gelen İskender Kebabı olur nedense. Oysa İskender kebabı çoktan Bursa`ya özgü olmaktan çıkmış  dünyanın dört yanında karşımıza çıkar olmuştur. Halbuki bir “CANTIK” , bir “KAYHAN USULÜ PİDELİ KÖFTE” hala Bursa`ya özgüdür. Örneğin Adapazarı`nın “ISLAMA KÖFTE” sine başka yerlerde rastlarsınız da “Cantık” Bursa dışında hiçbir yerde bulunmaz.
“KAYHAN USULÜ PİDELİ KÖFTE”  dendi mi Kayhan çarşısına gideceksin. Heykelden aşağı doğru sallandın mı önce Sönmez , sonra İnegöl Çarşısını geçeceksin. Hemen köşeden sağa sapan yola girmeyip 15 metre aşağıda , alt geçit bulunan sokağa girdin mi Kayhan Çarşısındasın. Doğuya doğru sağlı sollu “pideli köfte” ciler sıralanır. Arada boya , hırdavat , oyuncak ya da şekerleme satan dükkanlar olsa da bunlar zaman içinde yerlerini “pideli Köfte” cilere terk ediyor.
Kayhan usulü pideli köfteyi Bursa`da 1930 lu yıllarda ilk sunan , şimdi dördüncü mü , beşinci mi nesil tarafından işletilen “GÜRSU PİDELİ KÖFTECİ” si. Eskiden daha batıda yer alan iki katlı küçük dükkanı işletirlerken yıllar önce şimdiki geniş mekanlarına taşındılar. 1950 lerde büyük dedeleri işletirken  tanışmıştım bu lezzetle. Köfte ve döner lezzeti birleşmiş, “pideli köfte”  olup çıkmış karşımıza. İskender kebabın bol tereyağlı sosu ve köftenin bileşimi. Yanına konan yoğurt , domates ve biber de lezzetin bütünleyicisi. Ekonomik oluşundan çok lezzeti çeker beni. Zaten bir sokak altında demirciler olduğu ve  her gün sayıları çoğaldığı halde dükkanların  hiç boş kalmaması da düşüncemde yalnız olmadığımı gösterir.
Pazar günleri öteki dükkanlar genellikle kapalı olduğundan sokak yalnız “PİDELİ KÖFTECİLER SOKAĞI” olur. Masalar kapı önlerine çıkarılır ve müşteri beklenir.
Cantık nedir diye merak edenler , hemen yanıbaşlarındaki fırınlardan onu da tadabilir.
Bursa`yı ziyaret edeceklerin dikkatine sunayım dedim.  Ben son yıllarda Gemlik Köftecisini tercih ediyorum. Lezzeti yanında çaldıkları müzik de çok hoş oluyor…
               14 Şubat 2015   14 15    

13 Şubat 2015 Cuma

BİZİM SINIF : I


Rıfat Ilgaz`ın ölümsüz eseri HABABAM SINIFI`nı çok severim. Öğrencilerimin bu sınıf gibi "yaramaz" , bu sınıf gibi "örgütlü" , bu sınıf gibi "kuralları çiğnerken bedelini ödemeye de hazır" olmalarını isterdim. 
Kel mahmut benim idolümdü. Ancak öteki öğretmenler emekli maaşları ile geçinemedikleri için çalışmak zorunda oluşları , görmeyen gözleri - duymayan kulakları ve saplantıları ile hep hüzünlendirir beni. İdealist genç öğretmenleri gülümseyerek izlerim. Düzenin çarklarında nasıl değişeceklerini düşünürüm. 
1967 - 1968 öğretim yılında 6 yıl ilkokul öpretmenliği yapıp evlendikten ve iki çocuğum olduktan sonra girdiğim  Bursa  Eğitim Enstitüsünü son yıl başlattığımız boykot yüzünden yatılılık hakkım elimden alınarak sürüldüğüm Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsünde bitirebildim. 
Bursa`daki sınıfımı Hababam sınıfına benzetirim. ( Bu konuda kişisel çabamı ve emeğimi inkar edemem.) Burada sizlerle o yıllarda yaşadıklarımı paylaşacağım. 14 BÖLÜM olacak anılarım. Belki Hababam Sınıfı taklitçisi diyeceksiniz. Bunu inkar etmiyorum ki. Ancak yazdıklarımın tümü yaşandı , bunu bilesiniz istedim. 
Ayrıca yaşananlar bir yüksek okulda tıpkı HABABAM SINIFI gibi yatılı okuyan öğrenciler arasında geçiyor. Ve ben yani "BABA" ları bütün oyunların içinde yer alıyorum çocukça...
Sizleri biraz olsun düşündürüp gülümsetebilirsem sevinirim.
I.
- Hüseyin Sofra , Hüseyin Sofra… Telefonunuz var , lütfen santrale geliniz…
Sofra kantinde arkadaşları ile sohbette. Anonsu duyunca heyecanla yerinden fırladı. Çıkınca yanıma gelip borç isteyeceğini bildiğim için yavaş yavaş santrale doğru yürüdüm. Arkadaşlar gülümseyerek bizi izliyor.
Yüzü gülerek çıkıyor. Beni görünce gülücükleri daha da yayılıyor yüzüne.
- Baba , bir 50 kuruş versene.
-Hayrola , sigaran mı bitti ?
- Yok, babam Biga`dan İstanbul`a gidiyormuş. Gel de biraz harçlık vereyim dedi.
Cebimden 1 Lira çıkarıp uzattım.
- Yok , 50 kuruş yeter.
- Ne olur ne olmaz. Belki yetişemezsin. Yaya gelmek zorunda kalma.
O günlerde 152 evlerdeki Eğitim Enstitüsünden garaja ( şimdiki kent meydanına) gitmek için önce Duaçınarına inilir , oradan taksi dolmuşlara 50 kuruş verilip garaja ulaşılırdı. Gerçi belediyenin 25 kuruşa binilen Mesken Hürriyet  ring otobüsü de vardı , ancak o saatte bir geçiyordu Duaçınarından.
Sofra koşarak uzaklaşırken arkadaşlar da kantinden dışarı çıkmış kahkahalarla izliyorlardı olanları.
- Yuttu mu zokayı?
- Hem de ne yutmak.
- Akşama olacakları düşün.
- Ne yapalım , hamama giren terler.
* * *
Birbirimize arada böyle şakalar yapardık. O gün sıra Sofra`da idi. Gündüzlü bir arkadaşa 25 kuruş jeton parası vermiş , çarşıya çıkınca telefonla Sofra`yı  aramasını, sesini kalınlaştırarak “oğlum , İstanbul`a geçiyorum. Zamanım yok. Acele garaja gel de sana harçlık bırakayım” demesini tembihlemiştim. Öteki arkadaşları gibi Hüseyin de züğürttü son günlerde. Babasından para istemeye de çekiniyordu. Sınıfın çoğunluğu gibi Sofra da sırlarını bana açardı. Sofra`nın dönüşünü heyecanla bekledik.
*  *  *
Akşam yemeğine zor yetişti. Morali bozuktu.
- Ne oldu , babanla buluşabildin mi?
- Yok yahu , yetişemedim herhalde.
- Bırak numarayı , borç falan istemeyiz, merak etme.
- İnanın yetişemedim.
- Kime?
- Babama tabii.
- Babanın garajda işi ne?
- İstanbul`a geçiyormuş.
- Baban Biga`da. Seni uyutmuşlar…
Şaşkın şaşkın etrafına bakınırken bütün sınıf kahkahayı koyuverdi. Hemen gözlerini bana dikti.
- Baba , senin başının altından çıktı değil mi?
Gülümseyerek başımı önüme eğdim.
- Ben de aldığım parayı verirsem…
- Sana helal olsun be Sofra , jeton parası da helal olsun.
Vartayı ucuz atlatmıştım.

11 Ocak 2015    21 20
 

BİZİM SINIF : IX



Fizik demişken 2. Sınıf sınavından da söz etmeliyim.
Yukarıda da söylediğim gibi fizik öğretmenimizden hiç yararlanamıyorduk. Öğretmen okulu çıkışlı olduğumuz için konular da bize çok yabancıydı. Haziranda herkes çatır çatır ders çalışırken biz 7-8 kişilik eylülcü takımı  çarşıda geziyor , kafa çekiyoruz.
Bir gün topluca sinemaya gideceğiz. Arkadaşlar tıraş olup süsleniyor. Ne de olsa bekarlar. Benim öyle bir derdim yok ya , yatakhanede ders çalışan Sacit`in yanına yaklaşıyorum.
- İnek , ne yapıyorsun?
- Biz sizin gibi eylülcü olamayız baba. Haziranda mutlaka geçmeliyiz.
- Ulan , ot bırakmadınız etrafta. Ne yapıyorsun şimdi?
- Problem çözüyorum.
- Bana şu problemi ve çözümünü anlatır mısın?
Sacit rast gele gösterdiğim problemi güzelce açıkladı. Anlamadığım yerleri de sordum. Oradan karşı odada Hüseyin`in yanına gittim. Bir soru da o anlattı.
Bu arada herkes süslenmişti. Çarşıya gidip film izledik , neşe içinde yatakhaneye döndük.
Ertesi günü sınav salonunda sorular dağıtılınca hemen çözmeye başladım. Yarım saat içinde 8 soru çözmüştüm. Kağıdı verip kantine indim. Bekliyordum ki eylülcüler de insin de kaynatalım. Mübarekler sınav sonuna kadar inmedi.
Hemen bana takıldılar,
- Baba , eylülde buradayız , değil mi?
- Hayır , ben yokum. Beni hiçbir güç eylülde fizik sınavına sokamaz.
Şaka yaptığımı sanıp güldüler.
Ben Sacit`e döndüm ve 3. Soruyu nasıl çözdüğünü sordum.
- Çözemedim.
- Nasıl çözemezsin , dün bu sorunun hemen aynısını anlatmadın mı?
- Ama rakamlar değişikti.
Aynı yanıtı Hüseyin de verince ezberciliğin kötülüğünü bir kez daha anladım. Sınavda en yüksek notu ben almıştım…
11 OCAK 2015   21 15 

BİZİM SINIF : VIII



Bizim sınıf ilk sene birkaç fire verdi. Az kalsın biri de ben olacaktım.
Haziran sınavında Kompozisyon sınavını tarihini yanlış anımsadığım için kaçırmış , Fizik sınavında ise bir gece önce çok az uyuyabildiğim için başarısız olmuştum. Kompozisyon öğretmeni ile aramız çok iyiydi ve notlarım yüksekti. Ondan korkmuyordum. Fizik ise öğretmen okulu çıkışlılara yabancı olduğu gibi ( elektrik , optik ve mekanik )  öğretmenimiz de ufak tefek boyu ve ilerlemiş yaşı ile dersleri genellikle kaynatır , bizim çalışıp öğrenmemizi isterdi. Derslerde anlattığı anıları ünlüydü.
- Ben kafa ile penaltı atmış adamım
Derdi.
- Ben vali dövmüş adamım
Derdi o günlerde Balıkesir valisi olan kişinin liseden öğrencisi olduğuna işaret ederek.
Ancak aklımdan hiç çıkmayan anısı şöyleydi:
- Bir gün okuldan çıktım. ( O günlerde Eğitim Enstitüsü Altıparmakta , Kaymakamlığın olduğu bina ) Mevsim kış. Çatal fırına doğru yürüyorum. Sarhoşun biri yolumu kesti. “Çekil” dedim çekilmedi. Bir yumruk savurdum , adam iki seksen yere uzandı. Ben yürüyüp gittim. O gece epey kar yağdı. Sabah okula gelirken ayağıma bir şey takıldı. Baktım , akşam yıktığım adam…
*  *  *
Eylülde Kompozisyon öğretmenimiz Ankara`ya tayin olmuştu. Yerine ise hiç sevmediğim biri girecekti sınava. Bu yüzden Fizikten mutlaka başarılı olmalıydım. Epey de çalışmıştım.
Sınav salonunda üç fizik öğretmeni yerlerini almış , teksir ettikleri soruları dağıtmışlardı. Bir soruyu çözdüm. 30 puanlık elektrik sorusunu çözmeye giriştiğimde tökezledim. Bir daha , bir daha denedim , olmadı. Ders öğretmenimizi çağırıp “soruda herhangi bir yanlışlık olup olmadığını” sordum.
-Soruda yanlışlık yok , bir püf noktası var , söylersem zaten soru çözülmüş olur.
Ben bu soruyu mutlaka çözmeliyim deyip tekrar yumuldum. Hayır , bu soruda bir şey vardı ya göremiyordum. Komisyon üyesinin ikincisini çağırdım. O da soruda yanlışlık olmadığını söyleyince iyice hırslandım. Bu arada bazı arkadaşlar kağıtlarını verip çıkmışlardı.
Bu kez soruyu fizik kurallarına göre irdeledim. Hayır , soruda verilenlerde yanlış vardı. Çünkü eşit olması gerektiği halde iki koldan geçen akımların şiddeti farklı oluyordu.
Komisyonun üçüncü ve en genç üyesini çağırdım. Sonradan arkadaşlarım yüzümün bembeyaz olduğunu söyleyecekti.
- Hocam , siz bu soruyu çözdünüz mü?
- Evet.
- O zaman şu kağıdı alın ve yeniden çözün. Şayet soru yanlış değilse ben okulu bırakıp gidiyorum. Bakın , bu soruda fizik kuralları ihlal ediliyor.
Öğretmen en arka sıraya oturup biraz kalem oynatınca öteki üyeleri çağırdı.  Biraz tartıştıktan sonra fizikçimiz tahtaya çıktı.
- Arkadaşlar , soruda pilin iç direnci 1  değil 2  ohm  olacaktı. Arkadaşınızdan da özür diliyoruz.
Soruyu hemen çözdüm. O hızla çok zor bir optik sorusunu da çözüp kağıdı verdim. En az 70 puan almış olmalıyım. Ancak o sınavda bütün sınıf başarılı sayıldı. Bütün arkadaşlara 30 puan eklendi. Demek ki direnmeseydim birçok arkadaşımla birlikte ben de gazi olacaktım.
Kompozisyondan da zar – zor başarılı olup sınıfı eylülde geçtim.

                11 OCAK 2015   21 15