30 Aralık 2015 Çarşamba

BİR SERGİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Aziz Nesin  “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adını verdiği ve yaşam öyküsünü anlatacağı  serinin ikinci cildini bile yayınlamadan aramızdan ayrılınca kendisine kırılmıştım.  Bu gün oğlumla  “Ömrüne Sığmayan Adam : Aziz Nesin” sergisini gezdikten sonra kırgınlığım sona erdi. 
Serginin adı çok güzel seçilmiş : “Ömrüne Sığmayan Adam” Yaptıklarını bir kez daha gözden geçirip yazmak isteyip de yazamadıklarını öğrenince bir ömre nasıl olup da bu kadar “ESER” i sığdırabildiğine şaşırmamak elde değil.  Bu kadar       ESER” derken yalnız kitaplarından söz etmiyorum. Gazetelere yazdıkları da değil kastettiğim. “Yazarlar Sendikası” , “İnsan Hakları Derneği” , “Barış Derneği” , “Türk – Yunan Dostluk Derneği”  kurucusu olması da değil söylemek istediğim; Uluslararası birçok ödül alıp bunları devlet hazinesine bağışlaması da değil tek başına ; “dil , din , ırk , cinsiyet ayrımı olmaksızın çeşitli halkların çocuklarını okutmak için kurduğu ve bütün gelirini bağışladığı “NESİN VAKFI”  da değil “eser” sözü ile kastettiğim. Halkına olan borcunu ödeyebilmek için bütün bunların dışında çıkardığı mizah dergileri , Marko Paşa , Malum Paşa , ZÜBÜK  ve benzerleri , aldığı hapis ve sürgün cezaları… Acaba hangisine değinsem. Ordan buradan derledikleri ile en çok okunan köşe yazarı olanlar , hani halkı küçümseyip aşağılayanlar , hiçbir bedel ödemedikleri halde sürekli şikayet eden “yazarımsı”lar  biraz olsun utanırlar mı Aziz Nesin sergisini gezseler?
Evrensel bir  politikacı tipi olan “ZÜBÜK” te anlatılanlar için kaç tane roman yazılırdı dersiniz?
Madımak`ta yakılmak istendiği , linç edilmekten zor kurtulduğu halde halkına küsmeyen gerçek aydın Aziz Nesin`e olan saygım bu gün daha da arttı. O`nun mücadeleci kişiliği karşısında kendimi aciz hissettim , utandım. 
Yurt dışında en çok tanınan yurttaşlarımızın başında geldiği halde bizler değerini biliyor muyuz dersiniz? Örneğin  5  ocakta kapanacak olan bu sergiyi acaba kaç kişi ziyaret etti?
Kuruluşunun ve inşaatının her aşamasında işçi olarak çalıştığın vakıf öğrencilerinin Aziz Amcası. Nankörlüğümüzü hoş gör. Seni yakmak isteyenlerden esirgemediğin hoşgörünü bizlerden esirgeme. Oğlun Büyük Matematikçi Ali Nesin Vakfını yaşatmaya çabalarken  Şirince¸de açtığı  “Matematik Köyü”nde dünyanın dört yanından  gelen insanları eğitiyor.  Umarım sergini gezenler – gezmeyenler Nesin Vakfına destek olurlar…
Ateist olarak yaşadın ve şimdi küllerin vakıf arazisindeki ağaçları , bitkileri besliyor.  “ESER”lerinin önünde saygı ile eğiliyorum.
30 12 2015   21 35     

19 Aralık 2015 Cumartesi

BADEM EZMESİ



Kurutulup kabuğu soyulduktan sonra dövülerek un haline getirilen kuru bademin kaynatılıp soğutulmuş ravakla  yoğrulup yuvarlanarak  elde edilen ve buz dolabında bekletildikten sonra sunulan şeker.
Çocukluğumda çok severdim. O yıllarda bu kadar pahalı değildi. Babam her hafta 5  kuruş harçlık verirdi. Ben hemen bakkal Fahri amcaya koşar leblebi – üzüm alırdım. Üzümle leblebi  çok hoş olurdu. Arada harçlığıma kıyar küçüklerinden iki tane badem ezmesi alırdım da  yavaş yavaş eritirdim ağzımda.
Sonra babam bakkal dükkanı açtı. Şekerleri lokumları aldığı Arnavut şekerlemeci  badem ezmesi de yapardı. Babam  bir sandık alır , kavanoza özenle sıralardı. Fıstıklı , güllü lokumları , iki pişmişleri gibi badem ezmeleri de çok güzeldi Arnavut şekercinin.
Zamanla badem ezmelerinin lezzeti kaçtı , bademsiz badem ezmesine dönüştü ve eski lezzeti unutulup gitti. Ta ki Edirne gezimizde Selimiye Camii alt tarafındaki kapalı çarşının batı kapısının yanındaki  dükkanda karşıma çıkana dek.
Önce tereddüt ettim. Satıcı ile konuşup fiyatını da öğrenince ikna olur gibi oldum. Tadımlık alıp yediğimde  çocukluğuma yeniden döndüm. Ağzımda döndüre döndüre eritirken çocukluğumun yalınayak günlerine gittim.  5  kuruşluk haftalık harçlığıma kıyabilecek kadar beni kendisine çeken lezzet hiç değişmemişti. Bursa`ya dönerken hediye olarak aldım. Çocuklarımdan çok da ben tükettim.
Sonraları birkaç kez daha gittim Edirne`ye. Her gidişimde bir kutu badem şekerini mutlaka çantama yerleştirdim.
Sonraları  eski Sümerbank karşısındaki Ulus Pastanesi vitrinine bakarken çıktı karşıma. Az da olsa üretime devam ediyorlarmış.
Bir gün  çok sevdiğim bir dost küçük bir kutu içinde elime tutuşturdu badem ezmesini. O gün badem ezmeleri  pişti olmuştu. Kutuyu açıp bir tanesini ağzıma attım. O güne değin yediklerimden o kadar farklıydı ki ? Ötekileri uzun süre yemeye kıyamadım. Sonuncuyu ağzıma bir attım , atış  o atış . Yıllar oldu elim badem ezmesine  gitmiyor. Son lezzeti yakalayamamaktan  ve badem ezmesinden  nefret  etmekten korkum…
             19  Aralık  2015  16 00     

14 Aralık 2015 Pazartesi

ÇIKARMA


Çoğu kişi çıkarma işlemini sevmez.
Ne bileyim  ömründen eksilen günler der , malından – servetinden eksilenler der sevmez işte.
Ben severim çıkarmayı. Gün olur rafları , dolapları karıştırırım. Yıllardır giymediğim , bundan sonra da giymeyeceğim bir sürü gömlek , pantolon , ceket , palto… Bir işe yaramadan durur. Hemen temizletip paketletirim ve işine yarayacak birilerine ulaştırırım. Önce bir hafifleme ; sonra atıl duran eşyanın bir işe yaramasının verdiği huzur.
Elektronikle çok haşır – neşir olduğum için dolaplarda , çekmecelerde bir sürü bilgisayar parçası , kullanılmayan fotoğraf makinesi ve cep telefonu. Bir işe yaramaz da çöpe de atılmaz. Geri dönüşümcü çocukları gözlerim , belki değerlendirirler diye. Böylece çekmecelerde yer açarım yeni alacaklarıma.
Çıkarma işlemi rahatlık verir bana. Onun için sık sık uygularım.
Bazı dostlarım da benim gibi. Yaşamlarındaki fazlalıklardan kurtulmak, rahatlamak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Gün geliyor yeri doldurulamaz sandığımız , yıllardır alıştığımız nesneleri. kişileri de çıkarmak zorunda kalıyoruz yaşamımızdan. Bize yük olmaya , yaşamımızı aşındırmaya başladı mı fazla beklemeye gerek yok , uygulanacak işlem belli : çıkarma.
“Turpun sıkından seyreği yeğdir”  diye bir deyiş vardır. Hani tıka basa dolu çantada anahtar aramayı düşünün. Ararsın ararsın bulamazsın da çantayı masanın üstüne boşaltmak zorunda kalırsın. O kızgınlıkla çoğunu atarsın ve çantan bir süre rahatlar. 
Dişin ağrır. İlaç , anti biyotik yarar sağlamaz. Çektirirsin. Bir süre boşluk hissedersin çıkarttığın dişin yerinde , dilin hep o boşluğa gider. Zamanla alışırsın. Ne ağrı kalmıştır , ne işkence. Oh be , dünya varmış…
Dedim ya çıkarma işlemini severim. Sık sık da uygularım. Bu nedenle facebook arkadaş listem kalabalık değildir. Yıllardır arayıp sormayan yüzlerce kişi yerine her an merhaba diyebileceğim , her mesajıma mutlaka yanıt veren az sayıda dost yetiyor bana. Bazılarının  yokluğu çekilen diş gibi bir süre rahatsız etse de zamanla alışıyor insan.
Ancak çıkarma işlemi uygularken dikkatli olmalı. Ağrı veren diş diye sağlam diş çıkarılmamalı. Hem ağrıdan kurtulamıyorsun , hem de sapasağlam dişe yazık oluyor…
           14  Aralık  2015     12 20   

27 Kasım 2015 Cuma

SULTANA


Akşam oldu mu herkes Çamlı Kahvenin yolunu tutardı. Güneş Bandırma taraflarına devrilir , tarlalardan , balıktan dönenlerin telaşı doluşurdu sokaklara. Çamların altında kahveler , şaraplar yudumlanırken sohbetin zirvelerinde gezinirlerdi. Bir gün emir geldi. Bütün gayrı Müslimler iskeledeki  gemiye bindirildi. Kapılarını kilitlemeye , komşuları ile vedalaşmaya bile zaman bulamadılar.  Bazı komşuları da bindi gemiye. Bir türlü kopamamışlardı can dostlarından , tarla – ev komşularından. Kapılarını pek kilitlemezlerdi. Ancak uzak yerlere gittiklerinde vururlardı kilidi. Anahtarlarını komşularına teslim ettiler.
-Aman , ocakta yahni var , çocuklarla yersiniz , bozulmasın.
- Komşu , kedimizi – köpeğimizi aç bırakmayın. Ambarda yeteri kadar un , buğday var.
- Bu yıl zeytin bol. Salamurası iyi olur bizim bahçenin , kalanını da sıkıp yağ çıkarırsınız…
Gemi kıyıdan uzaklaşırken söylenenlerin çoğu havada asılı kalacaktı.
Gemiye binen komşularla da Tekirdağ`da vedalaştılar. Hep dönerler diye bekledi komşuları. Zeytinlerini toplayıp salamura yaptılar , yağını sıktılar. Yer kalmayınca  satıp parasını bir kıyıya koydular. Ta ki bütün ev , tarla ve balıkçı takımlarına devlet el koyana dek. Sonradan bunlar çoğu işgal sırasında eşkiyalık yapan kasabanın ileri gelenlerine dağıtıldı. Mübadil olarak gelenlere de bir kısmı verildi.
Trilye mübadilleri Yunanistan topraklarına ayak basar basmaz kendilerini düşman bakışların altında buldu. “Türk  tohumu” diyorlardı Türkçeden başka dil bilmeyen mübadillere. Yunanistan`dan Türkiye`ye gidenlere de “Yunan dölü” denmiyor muydu?
Yerleşmek için çok dolaştılar. Sonunda tıpkı Trilye`ye benzeyen bir kıyıya kurdular köylerini. Yeni köylerini Trilye`ye benzetmişlerdi. Okul , kilise , hamam , kahve hep yerli yerindeydi. Yıllarca Türkçe ezgiler söylediler. Çocuklarına doğdukları toprakları , komşularını , evlerinin yerini , tarlalarının yerlerini anlattılar. O kadar çok dinlemişlerdi ki 80 yıl sonra çocukları turist olarak Trilye`ye gittiğinde evlerini , taş mektebi , Çamlı Kahveyi elleriyle koymuş gibi bulmuşlardı. Trilye özlemi ile ölenlerin vasiyetinde mutlaka “mezarıma Trilye toprağı konsun”  olurdu.
İki yıl önce kızlarımla Atina Ulusal Parkında bir ağaç altında anı fotoğrafı çekmek istedik. O sırada orta yaşın üzerinde bir kadın gülümseyerek bize yaklaştı ve işaretlerle fotoğrafı çekebileceğini söyledi.  Makineyi aldı ve birkaç poz fotoğrafımızı çekti. Nereden geldiğimizi öğrenince yüzünde beliren ifadeyi unutamam. Hemen elini uzatıp
- Sultana
Diyerek kendini tanıttı. Yarı İngilizce , yarı tarzanca annesinin Trilye doğumlu olduğunu , Türk`leri çok sevdiğini anlattı. Ayrılırken kırk yıllık dost gibi sarıldık birbirimize.
Trilye , Apolyont  ve  Misi gibi sürekli uğradığım mekanlardan biri. Üçü de eski Rum köyü. Üçünde de geçmişin izleri var. Her ay Trilye ya da Apolyont`u  en az bir kez ziyaret ederim. Trilye`de Çamlı kahvede gözlememizi yer , kahvemizi içeriz. Sultana`yı tanıdıktan sonra annesi için de bir fincan kahve içer oldum. Doğduğu toprakların özlemi ile tükettiği ömrünü düşünürüm…
27 Kasım 2015    16 20     

24 Kasım 2015 Salı

GÜNDEN GÜNE SEYRELİYORUZ CANCAĞIZIM


Her 24  kasımda Ali arar önce. Samsun – Vezirköprü Gölköy ortaokulundan öğrencim. Telefonu çekinerek çaldırır , bilirim. Her yıl seyrekleşiyoruz ya “acaba sağ mı?” diye düşünür haklı olarak. Öğretmenler günümü kutlar , sağlık durumumuzu merak eder. Kızından , torunundan söz ederiz.
Taa 1964 yılındaın Erzincan – Çayırlı Şebge ilkokulundan Zekiye aramadı mı bende bir merak başlar. Ancak o hiç aksatmaz. Torununu okutma uğraşındadır. Yıllarca Erzincanda yanlarında kaldı , şimdi İstanbul`da dersaneye giderken eşlik ediyor. Dile kolay  52 yıllık dostluk. Hani yeni evli gitmiştik de ben kahveye gidince eşime arkadaş oluyorlardı. Zaten hemen hemen aynı yaşlardaydılar. Kızım olunca da her teneffüs sevmeye koşarlardı. Ailesi ile iyi görüşürdük. 40 sene sonra Şebge`ye gittiğimde karşısına çıkınca “hocam , babam mezerden çıksaydı ancak bu kadar mutlu olurdum.” Demişti. O gün bu gün görüşürüz. 3 kez de Bursa`ya ziyaretimize geldiler. O da sağlığımızı merak eder. Bir gün telefonu çaldıracak ve karşısında ben olmayacağım. Bunu o da bilir benim gibi.
Öğretmenler gününde telefon açan , mesaj yazan öğrencilerim beni alıp yıllar öncesine taşır. Ya ön sırada fıldır fıldır gezen renkli gözlerle çıkar karşıma , ya teneffüste öğrencilerimle şakalaşırken uzaktan kıskanarak bakarken görürüm. Dilini çıkararak yazı yazmasını hayranlıkla izler , yoksul ailelerinin okutma hevesine yardımcı olmak için daha çok çalışma isteği doğar içimde. Kendimi düşen yıldırımlardan , gök gürültüsünden korunmak için battaniyenin altına saklanırken ya da safra kesesi sancımı dindirebilmek için küçük tüpgazın üstünde ısıttığım tuğlayı beze sarıp sırtıma koyarken görürüm.
Fareli köyün kavalcısı olur dağ başlarındaki köylerden, küçük kasabalardan  peşime taktığım öğrencileri YÜKSEK okullara  taşırım. Avukat olurlar , doktor , mühendis , öğretmen olurlar , işçi olurlar , polis , subay olurlar. Emekli olsam da kavalım elimdedir. Kendimce yanlış yollara sapmalarını engellemek için öttürürüm.
Yeterince yardımcı olamadıklarımı düşünür , kendimden nefret ederim. Tam o sırada “torunlarınız” der bir öğrencim kendi çocuklarını işaret ederek. Babası ile eş değer bir yere oturtmuştur.
“Sizi çok aradım öğretmenim” der yıllar sonra görüştüğümüzde. Dertleşiriz. Ortaokul 2. Sınıfta yarım bıraktığımız rehberlik çalışmasına devam ederiz. Sorunlarına çözümler ararız.
Bir bakarım “öğretmenim , öğretmenler günün kutlu olsun” der öğrencimin matematik öğretmeni olan dünyalar tatlısı kızı.
24  kasım  ayaklarımın yerden kesildiği , duygu bulutlarında seyahat ettiğim bir gün olur.
Ancak  birlikte geçireceğimiz 24  kasımlar da tükeniyor canlarım. Günden güne seyreliyoruz. Genel olarak mızıkçılık eden biz olsak da sizlerden de kalleşlik edenler , oyunu terk edenler oluyor. Biz bu güne bakalım canlarım. Bu günlerin tadını çıkaralım.
24 Kasım 2015   19 45    

16 Kasım 2015 Pazartesi

BUDAPEŞTE MASALI


-Baba , hafta sonunda yurt dışında bir yerlere gidelim.
Oğlumun teklifi çekici ancak mevsim gereği düşündürücüydü. Biraz düşünüp :
-Sicilya olabilir mi? Üşümeyiz de.
O , Pazar günü 17  de bir toplantıya katılmak zorundaydı ve perşambe sabahı hareket edebilirdik. Uçak saatlerine bakınca ancak 2  gece kalabileceğimizi gördük. Bu bize yetmezdi. Hemen başka ülkelere baktık. İspanya , Prag da uygun değildi.
- Bak , Budapeşte var. Perşembe öğleye doğru yola çıkıp Pazar günü dönebiliyoruz.
- Soğuk olmaz mı? Üşümeyelim…
Hemen hava durumunu inceledik. Hava sıcaklıkları buralara yakındı ve pazara kadar da yağış yoktu.  Hemen karar verdik. Bir saat içinde konaklayacağımız oda, bu odanın gördüğü manzara ve uçak biletleri hazırdı. Perşembe sabahı saat 6 45  gibi Elif beni Mudanya`ya  bırakacak , 7 00  deniz otobüsü ile  Kabataş , oradan Taksim ve sarı minibüsle Yeşilköy`e tam zamanında varacak , Dinçer`in eve uğrayıp oradan arabası ile hava alanına ulaşacaktık.
Böyle önceden planlanmamış gezileri çok severim. İnternetten  Budapeşte ile ilgili bilgi topladım. Dinçer tablete Budapeşte Kent Rehberi programını indirmemi söylemişti , hemen indirdim ki çok işimize yaradı.
Hareket saatinden 45  dakika önce havaalanına ulaşabildik. İşlemler sırasında Dinçer`in THY de kaptan  pilot olması çok işe yaradı. Kabin görevlileri kaptanlarını çok sıcak karşıladı. Yol boyunca hem giderken , hem dönerken da ilgilerini esirgemediler.
Ben her zaman olduğu gibi cam kenarından bulutları ve geçtiğimiz ülkeleri izliyorum. Bulgaristan sonrası Tuna kıvrıla kıvrıla akarken irili ufaklı kentler de bir bir ardımızda kalıyordu. Hızımız 840 km  dolayındaydı. Dönüşte rüzgarı arkamıza almış olmalıyız ki 930 km ortalama hızla geldik.
Budapeşte havaalanında işlemlerimiz uzun sürmedi. Hem Yeşil Pasaportum , hem de yaşım gereği giriş işlemlerim çabucak bitti. Metallerden arınmış kıyafetimizle dedektörden geçişimiz de kolay oldu.
Dinçer kent merkezine nasıl ulaşabileceğimizi öğrenip biraz döviz bozdurdu  ve elinde tümü 14 TL kadar tutan 4 tane biletle yanıma geldi. Önce  belediye otobüsü , sonra da metro ile kalacağımız hosteldeki odamızın baktığı meydanda indik.
Bir zamanlar iş hanı olduğunu sandığımız büyük binanın yüksek kapısındaki diyafonda kendimizi tanıtıp 1800 lü yıllardan beri hizmet verdiğini sandığımız bir asansörle 3. Kata çıktık. Bahçeye bakan balkondan ilerleyip Hostel olarak kullanılan bölüme geçtik. Çok sıcak bir genç kız kaydımızı yapıp iki yataklı oda için 78 Euro olan ücretimizi aldı ve bize kenti en güzel nasıl gezebileceğimizi anlatarak haritalar ve tanıtım broşürleri verdi.
Çantalarımızı bırakıp keşif turuna çıktık. Haritaya ve kent rehberine bakarak ilerlerken  binaların büyüklüğü , estetiği , teraslarındaki heykeller hemen dikkatimi çekti. Üç  gün boyunca özellikle Peşte yakasında bu güzelliklere baka baka doyamadım dersem abartı sayılmamalı.
Bir süre yürüyünce Tuna ve Zincirli Köprüye ulaştık. Tuna yemyeşil süzülürken kıyılara bağlanmış tekneler tur için müşteri bekliyordu. Sağda ve solda sonradan yedi tane olduklarını öğreneceğimiz köprüler sıralanmıştı. Biz doğu yakasından batı yakasına  bir başka deyişle Peşte`den Buda`ya geçerken karşımızda Budin kalesi ve bu kalenin burçları , kraliyet sarayı ve muhteşem kiliseler yükseliyordu. Köprü geçilince araçlar tepenin altına açılan tünelden arkadaki Buda kentine ulaşıyordu. Nehir kıyısında araçlar ve yayalar için yollardan da trafik akıyordu.
Köprü iki yakadaki kulelere zincirlerle bağlanmış , zincirler üzerinde fenerler sıralanmıştı. Dinçer bu fenerleri gösterdi. Önce camlarındaki koruyucu demir çubuklar dikkatimi çekti
-Biraz daha dikkat et.
Deyince asma kapı kilitlerini gördüm. Biz kuzeye bakan yoldan geçiyorduk köprüyü ve bütün fenerlerde birer , ikişer tane kilit bulunuyordu. Hemen fotoğraflarını çekmeye başladım ve TOLGA - DENİZ  yazılı koca kilidi görünce gülümsedim. Bizde nasıl ağaçlara çaputlar , yazılı mesajlar bağlanıyor , Avrupa`da da böyle kilitler asılarak aşklar ölümsüzleştiriliyormuş. Bir tane de sırf kilit asılmak için oluşturulmuş bölmeli bir dolap gördüm parkta.
Hava yavaş yavaş kararıyordu ve uçakta beyaz şarap eşliğinde yediğim yemekle duruyordum. Dinçer adım başı karşımıza çıkan pasta – çörek dükkanlarından börekler , çörekler alıp atıştırıyordu da ben yeni tadlara pek hazırlıklı değildim. Tiran`da aldığımız kabak böreğini hala unutmamıştım. Isırır ısırmaz ağzım yanmış , o panikle böreğin içindekiler üzerime dökülmüş ve Elif kaşla göz arasında ıslak mendiller bulup temizlemişti ve ben bir daha börek yememiştim.
Dar sokaklarda yürürken önümüze çıkan sinagogtan Yahudi mahallesinde olduğumuzu anladık. Dinçer kent  rehberinden yemek yenilecek yerleri araştırırken beni ilk bakışta izbe bir yer izlenimi veren mekana sürükledi. Çöplerden oluşturulan heykellerle dekore edilmiş küçük küçük işletmelerin sıralandığı bahçe içinde bir yer. Masalarda kadınlı , erkekli muhabbet edenler ve alkol  alanlar. Önce birer tane ballı bira içtik. Dinçer bir bira daha aldı.
Zamanımızı ekonomik kullanmalıydık. Oradan bir aile işletmesi görünümündeki ve bir evin alt katında bulunan otantik bir mekana girdik. Yemek olarak geyik eti deneyecektim. Dinçer vejeteryan olduğu için makarna , salata ile idare ediyordu. Sosları değişik olsa da karnımı doyurdum. Masamız 8 den sonrası için rezerve idi. Onun için saat  8  e gelirken çıktık. Sokaklar sanki biraz daha canlanmıştı.
Odamıza girdiğimizde telefondaki  S.Healt , yani adımsayar programı bu güne kadarki en aktif günü yaşadığıma işaret ediyordu. Rekorum 17 000 adıma çıkmıştı.
Ertesi gün ile ilgili programımızı hazırladık. Dinçer erkenden uyudu. Çünkü sabah Almanya uçuşu  yapmıştı.
     *              *              *
Sabah kalktığımızda benim saat 8  i gösterse de yerel saat 7  idi. Dinçer kahvaltılık bir şeyler aldı ve mutfakta kahvaltı ettik. Bu gün  HOP ON – HOP OF , yani indi bindi yapılabilen turlardan yararlanacaktık. Az ileride siyahi bir genç o anda durakta bekleyen otobüs ile ilgili bilgi verdi. Bilet iki gün geçerliydi ve bu iki gün içersinde sayıları 21  i bulan duraklardan herhangi birinden otobüse binebiliyor , istediğimiz yerde inip dolaştıktan sonra tekrar aynı durakta ya da başka durakta binip devam edebiliyorduk. Bu tur saat 17 00 da son buluyordu. Ek ücret ödeyerek otobüsle gece turu , Tuna`da botla gündüz ve  gece turlarına katılabiliyorsunuz. Biz dördünü de satın aldık. Gündüz yapılan bot turu dışındakilere katıldık ve çok memnun olduk.
Tur Bazilika önünden başladı. Geniş – dar caddelerde dolaşmaya başladık. Bize verilen kulaklıktan ve Türkçe  olarak gezdiğimiz yerlerle ilgi verilen bilgileri dinlerken  etrafı hayranlıkla izleyerek Kahramanlar Meydanına geldik. Ertesi gün burada mola verip dolaşmaya karar vererek devam ettik. Zaman zaman aynı meydanlardan  tekrar geçerek Tuna nehrini şirin bir köprü üzerinden geçip Budin Kalesine çıktık. Biz burada imip sarayları , kiliseleri , kale burçlarını görüp fotoğraflar çekecektik. Ben Fuji Film marka makinemle otobüs üzerinden bir çok fotoğraf çekmiştim. Otobüsün üst katında ve en önde yer kapmıştık. Balıkçılar kulesinde pil değiştirirken fotoğrafları siyah – beyaz modunda çektiğimi fark edip hemen renkliye çevirdim. Aslında telefon kameramla daha güzel fotoğraflar çekiyordum da zom kaliteyi düşürüyordu. Parlamento Sarayı ve köprüler buradan çok güzel görünüyordu.
Kale içinde yürüyerek son yıllarda kütüphane olarak kullanıldığını öğrendiğimiz Kraliyet Sarayı bahçesine ulaştık. Heykeller , çiçekler ve muhteşem saray. Arka taraftaki merdivenlerden tünel yanındaki fünükelden aşağıya indik. Öteki tepede mola vermekten vaz geçmiştik. Çünkü yorulmaya başlamıştım.
Odamıza çıktık ve ben bir saat kadar dinlenirken Dinçer yeni keşiflere çıktı. Gündüz önünden geçtiğimiz Opera binasına ve Kahramanlar meydanına uğramış. Meydanın arka tarafında kurulan Noele özgü hediyelik eşya panayırını da dolaşmış.
Otobüsle gece turuna katılmak üzere sokağa çıktık. Dönme dolabın hemen arkasından hareket etmek üzere olan otobüse son anda binebildik.  Opera Binası , sanat müzelerinin yer aldığı geniş caddelerden geçip  Kahramanlar meydanına ulaştık. Burada 10 dakika fotoğraf molası verilince mitinglerin yapıldığı , büyük konserlere ev sahipliği yapan ve şirin bir sarayın önünde yer alan meydana koştum. 1890  yılında  bu topraklara ilk kez ayak basmalarının 1000 inci yılında çeşitli sanatçılar tarafından düzenlenen bu meydanın ortasındaki sütun üzerindeki baş melek Cebrail , arkasında sıralanmış halk önderleri ve çeşitli kahramanların heykelleri ışıklandırmanın da etkisi ile çok güzel görünüyordu.
Otobüs gündüz gezdiğimiz bazı meydanlardan sonra yeşil renk ışıklandırılmış köprüden bizi karşıya geçirerek cadılı tepeye çıkardı. Fay hattı geçen bu tepe Macarlar tarafından pek tercih edilmediği için yabancılara ev sahipliği yapıyormuş. Bu arada Budapeşte`nin aslında bir kaplıcalar kenti olduğunu ve dünyanın ilk 6  kaplıca kenti arasına girdiğini , kentte 10  dan fazla kaplıca bulunduğunu da öğrenmiş olduk.
Tepede fotoğraf molası verilince otobüsten inenlerin peşine takıldık. Tuna üzerindeki köprülerin , Peşte yakasındaki saray ve kiliselerin gece görüntüsü muhteşemdi. Fotoğraflar çekerken görüntüyü adeta beynimize kazıdık. Oradan  Budin Kalesine şöyle bir uğrayıp Parlamento binasını görecek şekilde nehir kıyısında ilerleyip Peşte tarafına geçtik. Zaten tur da az sonra başladığı yerde sona erdi.
Sokaklara dolanarak odamıza çıktığımızda yeni rekorum 18 000 adım olmuştu.
     *              *              *
Cumartesi sabahı erkenden yollara düştük. Parlamento yanından trene binip Son durakta indik. Marget köprüsünün dibindeydik ve köprü üzerinden yürüyerek Marget adasına gidecektik. Koşu ve yürüyüş pistleri ile çevrili , ağaçlık bir ada. Son bahar burada tüm güzelliklerini sergiliyor. Çiğ ile ıslanmış bir bankı silip oturduk ve kahvaltılık çöreklerimizi yedik. Yürüyüş pistlerinde cumartesi olmanın da etkisi ile yürüyenler , koşanlar yanımızdan geçiyordu. Bir çoğu köpeği ile yürüyor ya da koşuyordu. En uçtaki köprüye kadar yürüdük. Dönüşte otobüse bindik. Otobüs Buda tarafına geçince de indik.
Bundan sonra geziye çıkan birinin başına gelebilecek en büyük felaketle GAP gezisinde Nemrut dağına çıkarken karşılaştıktan sonra ikinci kez karşılaşacaktım : İshal. Trenle yakın bir kasabaya gitmek için istasyona inmiştik ki felaket kapımı çaldı. Hemen yukarı çıkıp tuvalete girdim. Sanıyorum ıslak banktan kapmıştım şifayı. Rahatlayınca kendimi birden güçlü hissettim ve nehir boyu zincirli köprüye kadar yürümeyi önerdim. Dinçer beni hayretle karşıladı. Benim derdim ise parlamento binasının fotoğrafını çekmek.
Zincirli köprüyü bu kez güney tarafından geçtik ve lambalara hiç kilit bağlanmadığını gördük. Acaba buraya bağlanan kilitler ayrılıklara mı yol açmıştı?
Dinçer beni Budapeşte`nin İstiklal caddesine götürecekti. Yolumuz üzerine Krismıs pazarı da dedikleri noele özgü hediyelik eşya panayırı çıktı. Ancak falaket burada da yolumu kesecekti. Çaresiz Hostele döndük ve ben yatağa uzandım. Dinçer ise gene yollara düşmüştü. Akşam 17  deki bot turuna katılacaktık.
Bot kalabalıktı. Önce açık havaya  çıkalım dedik ancak güverte tamamen doluydu. Alt katta sol yanda yerimizi aldık. İyi de ettik. Çünkü 15 – 20 dakika sonra herkes alt kata inmek zorunda kaldı.  Üşümüşlerdi.
Nehir boyunca önce Marget köprüsüne kadar çıktık. Buraya kadar Buda tarafındaki  sarayların, kiliselerin , kulelerin resimlerini çektim. Işıkların suda dansı eşliğinde sıcak şarabımızı yudumladık. Dönüşte Parlamento binasının gece daha da büyüyen görüntüsü herkesi büyüledi. Köprülerin altından teker teker geçip 7. Köprü önünden dönüp iskeleye yanaştığımızda , 18 30  daki tur için uzun kuyruk oluşturanları gördük.
Son akşam  piyanodan canlı müzik eşliğinde  çok güzel bir mekanda yedik akşam yemeğimizi. Sabah erken kalkacak olmasak ve çok yorulmuş olmasam müzik için daha oturabilirdik. Keşke otursaymışız. Dinçer sokak aralarından beni taaa Operanın olduğu caddeye  yürüttü. Hostele 20 metre kala “istersen taksiye binelim” deyince kendimi zor tuttum. Odamıza çıktığımızda adımsayar 22 000 adımla gelmiş gelecek tüm zamanların rekorunu işaret ediyordu.
Son geceyi karnımdaki ağrılar yüzünden uykusuz geçirdim.
Sabah yerel saatle 6  da kalktık. Bindiğimiz metrodan üçüncü istasyon da indirildik. Otobüsle  ileride başka bir istasyona geçip tekrar metroya aktarma yapacakmışız ve istasyona girerken yeniden bilet almak zorunda kalışımız. Son istasyonda havaalanına giden otobüse binmemiz. Toplu taşım araçlarında anonslar yalnız macarca yapıldığı ve tabelalarda Mcarcadan başka dil kullanılmadığı için ineceğimiz duraklarda epey tereddüt yaşadık.
Sabah hafif bir yağmurla karşılaştık. Kalkış sırasında da serpiştiriyordu. Uçakta kabin görevlilerinin sıcak ilgi ve ikramları ile rahat bir yolculuk yaptık.
İstanbul`da Avrasya Maratonu olduğu için yolların çoğu kapalıydı. Sarı minibüs epey dolanıp Taksim`e ulaştı. Kabataş ve 30 dakika sonra kalkan Deniz otobüsü. Armutlu`ya uğrayıp 2  saatlik yolculuk  sonrası Mudanya. Sağ olsun , Elif hem oğlunu yolcu etmek hem de beni karşılamak için gelmiş.
Eve girerken TATİ karşıladı. Kucağıma tırmanırken mırıldanmaya başlamıştı bile.
Güzel bir gezi sonrası tatlı bir yorgunluk.
Yazıya dip not:
Kraliyet Sarayını Kütüphane olarak kullanan ; her yıl satılan kitap sayısı bir önceki yıla göre %40 artan ; Kocaman sarayları sanat müzesi olarak kullanılan ; sokakları , parkları hatta binalarının terasları heykellerle donatılmış; İki yakası sanat eseri gerdanlıklarla , asma köprülerle birleştirilmiş ; toplu taşıma ağının bir örümcek yuvasını andırdığı ; Binaları yalnız içinde oturulan kutular olarak değil , birer estetik şaheseri olarak inşa edilmiş; sanata ve sanatçıya en yüksek payelerin verildiği , heykellerinin dikildiği bir ülkede üç gün olsun yaşamak,
Ve görmediklerin , açgözlülerin talan ettiği ; sanatın içine tükürülen , heykelleri taşlanıp parçalanan , kitapları yakılan; sanatçıları hem devlet hem ulusalcı – ırkçı çevrelerce linç edilen ; sarayları kendini sultan sananlarca işgal edilmiş, dönüştürülmüş ; toplu konut adı altında çirkinlik abideleri , gökdelenler tarafından işgal edilmiş ; insanları kendi kasabalarında , mahallelerinde tutsak hayatı yaşayan ; demokrasinin , özgürlüklerin , insan haklarının ayaklar altına alındığı bir ülkeye , ülkeme geri dönmek…
Önce Faşist partinin yönetim merkezi , sonra faşist dönemin polis ve işkence merkezi , daha sonra komünist parti yönetim merkezi olarak kullanılmış bir binayı bu gün “İŞKENCE MÜZESİ” olarak kullanabilecek kadar geçmişi ile yüzleşmiş : Yahudilerin mahallelerinde özgürce yaşayabildiği, ticaret yapabildiği , sinagoglarını inşa edebildiği : değişik mezheplere ait kiliselerin yan yana çanlarını çalabildiği bir ülkeden gelip,
Geçmişteki bütün pisliklere sahip çıkan bir devlet ve çoğunluğun; kendi gençlerini susturmak için TOMA , BİBER GAZI yanında keskin nişancılarına hakiki mermiler kullandırabilen ; her türlü hurafenin “ilim” adı altında pazarlandığı ; düşünmenin , düşündüğünü ifade etmenin suç sayıldığı bir ülkeye geri dönmek…
Her şeye karşın geleceğe güvenle bakmak , bu ülkeyi ve insanlarını sevmek , onlarla birlikte yaşamaya devam etmek ; özgürlükler ülkelerine kaçmayı düşünmemek…
16  Kasım  2015         17 30      

10 Kasım 2015 Salı

BİR KLİBİN ÖYKÜSÜ


1995 Mayısının ikinci haftasında Olay TV  den aradılar. Aykan Uzoğuz`un hazırlayıp sunduğu “Sevgili Öğretmenim”  programına beni konuk etmek istediklerini söylediler. Önce şaşırdım. Bir akşam önce Osmangazi Lisesinde birlikte görev  yaptığımız  Zülfikar Tatallar`ı konuk etmişlerdi. Programa  bol ödüllü öğretmenler konuk ediliyordu genellikle. Hemen itiraz ettim:
- Ben sizin kıstaslarınıza uygun bir öğretmen değildim.
- Neden?
- Çünkü size ancak aldığım cezalardan , sürgünlerden söz edebilirim. Ödül falan gösteremem.
- Siz de onları anlatırsınız.
*           *              *
Birkaç gün sonra evde çekim yapıldı. Programa iki de konuk getirmem gerekiyordu. Birisi Eğitim Enstitüsünde boykot sonrası sürgün edilenler arasında benimle birlikte yer alan ve Hürriyet  Ortaokulunda Müdürüm de olan Tahir Köse olacaktı da ikincisi? Bence Nursel tam benim programıma uyuyordu. O  dağ yamaçlarında açan bir kardelendi  ve ben O`nu zedelemeden toprağından çıkarıp Bursa`ya taşımıştım. Hem o  benim üçüncü kızım değil miydi?
18 Mayıs günü Gürsu kavşağındaki  Olay Medya binasına  minibüs ile ulaştım Tahir ve Nursel de kendi olanakları ile geldiler. Hiçbir hazırlık yapılmadan makyaj odasına alındık ve ardından sütüdyo. Aykan Uzoğuz`a Çağdaş Eğitim Kooperatifi kuruluşundan biraz kırgındım. Kurucu olarak kendisini davet etmiştik. DSİ  tesislerinde yaptığımız toplantıdan “eşim elini kesmiş” deyip ayrılmış ve bir daha toplantılara katılmamıştı. Sonradan öğrendik ki Kooperatifi  yapı kooperatifi olarak algılayıp gelmiş, Eğitim Kooperatifi sözünü duyunca geldiğine pişman olmuş. Kırgınlığım bundandı.
Art arda ve hiç mola vermeden üç bölüm halinde çekim yapıldı. Ben “son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sorulacağını düşünüp mesajımı sona saklamıştım. Ancak süre bitti işareti ile çekim sonlandırıldı. Çok bozulmuştum. İçeride yapım ekibine durumu açıkladım. “1930  larda Atatürk  Cumhuriyeti emanet edecek kadar güveniyordu gençlere. 1940 lı yıllarda Köy Enstitülerinde okul yönetimine bire bir katılabiliyorlardı. 1950 li 60  lı yıllarda üniversitelerde Öğrenci örgütleri aracılığı ile yönetime katılıyorlardı. Bu gün üniversiteler  Rektörlerini , Dekanlarını bile seçemiyorlar. Lütfen  gençlere güvenelim.” Diyecektim. Bu ifadeniz bir şekilde programda yer alacak deyip yatıştırdılar.
19  mayıs törenlerinin yayını ve haberler epey uzamıştı. Birden ekranda “Sevgili Öğretmenim” logosu belirdi. Programı kaydetme olanağım yoktu. Dikkatle izledim. Baştan sona hiç kesinti yapılmadan yayınlandı. Gören canlı yayınlanıyor sanabilirdi. Çekim sırasında hiç tekrar da yapılmadı.
Sonradan  bir dost “Aykan Uzoğuz`a nasıl bakıyordun? Deyince izlerken hiç dikkat etmediğimi söyledim.
Sağ olsun Nursel Video kaydı yapmış. Ben de  CD  ye kaydettirdim. Bir anlamda bir film şeridi gibi yaşamım özetlenmişti. Sürgünler , cezalar , çekilen sıkıntılar ve yaşamında iz bıraktığım , yaşamının akışını değiştirdiğim bir çok öğrencim. Çoğu bana hala “Baba” der.
Klibi zaman zaman izlerim. İyi ki o günleri yaşamışım. İyi ki  o  bedelleri ödemişim der gözlerimi kapatıp hayallere dalarım…
Not: Bu programla "Sevgili Öğretmenim" serisi sona erdi. Aykan Uzoğuz da bir süre sonra AS TV ye transfer oldu.
10 Kasım 2015   17 20   

7 Kasım 2015 Cumartesi

ERTELEMEYİN


Hayalleriniz küçük olsun büyük olsun , sakın ertelemeyin. Özellikle olanaksız görünenlerin üzerine gidin.
5 yaşında bisiklete binmek mi istiyorsunuz. Hemen bir arkadaşınızdan isteyin bisikletini. Düşün , yara – bere içinde kalın , ancak yılmayın , oh be işte düşmeden ilerliyorsunuz.
Küçük bir kasabadasınız. Bale yapmayı hayal ediyorsunuz ancak size yardım edecek de kimse yok. Bale ile ilgili kitaplar alın , filmler izleyin , dergilere bakın. Evinizi bale kursu salonuna çevirin. Gardrop aynasının karşısında balerin gibi süzülün. Salon duvarında bacaklarınızı tavana değdirmeye çalışın , ama vaz geçmeyin.
13 yaşında bir köyde yaşıyorsunuz. Köyünüz de bir dağa dayamış sırtını. Gece yattınız mı dağın ardında neler olduğunu hayal ediyorsunuz. İlk fırsatta yollara koyulun. Araba ile , yürüyerek dağın arkasını keşfedin. Tıpkı Küçük Kara Balık Gibi. Harçlığınız bitince garsonluk , bulaşıkçılık yapın. Sonra da pişkin pişkin dönün evinize. Babanızdan işiteceğiniz azar ya da birkaç tokat sizi acıtmayacak. Siz köyün kahramanısınız. Büyük kaşifisiniz.
Üniversiteyi bitirdiniz , işinizi de kurdunuz. Ancak bir türlü hayata geçiremediğiniz bir hayaliniz var : Resim yapmak. Hiç ertelemeden boyalarınızı , paletinizi , sehpanızı alın. Bir bilenden öğrenmek için zaman yaratın ve boş zaman yaratınca demeden , mesai saati gibi resim yapmayı da günlük yaşamınızın bir bölümü olarak planlayın.
Karadeniz yaylalarını görmeyi çok istiyor ancak “emekli olunca gezerim” deyip sürekli erteliyorsunuz. Ne kadar yanılıyorsunuz. Belki emekli olamayacaksınız. Hem yarın sizi ne bekliyor biliyor musunuz? Hastalık , kaza size uğramaz mı sanıyorsunuz. İlk fırsatta bir turla mı olur , özel arabanızla mı olur düşün yollara. Hem o güzelliklere bir kez görünce doyulmaz ki. Emekli olunca yeniden gidersiniz.
Ardından Akdeniz , Kapadokya , GAP , Doğu Anadolu , Trakya. Örneğin İğneada, oraya giderken Dupnitsa Mağarası… Edirne`de Meriç köprüsünde gün batımı , kapalı çarşıda badem ezmesi… Köftesi , cacığı…
Emekli olmayı beklerseniz çok şeyi kaçırırsınız. Bir kere gözleriniz eskisi gibi görmeyecek. Renkler solacak, uzaklar seçilmez olacak. Kuşların sesini duyamayacaksınız. Kulaklarınız tiz sesleri algılayamaz olacak. Konuşulanları da tam olarak algılayamayacaksınız. Gücünüz azalacak. Örneğin  Nemrut Dağına tırmanırken nefes darlığı çekecek , yoldan geri dönmeyi düşüneceksiniz. Cennet – cehennem mağarasının 300 basamak merdivenini inip çıkmayı gözünüze alamayacaksınız. Babadağ`dan paraşütle atlamaya , Köprülü Kanyonda rafting yapmaya korkacaksınız. Sakın ertelemeyin.
Demir tavında dövülür derler.
Sevdiğiniz ile uzun zamandır görüşmüyor musunuz? Hemen arayın. “O  beni arasın” diye beklemeyin. Belki farkında olmadan onu çok kırmışsınızdır. O sizi kırmış olsa bile ne fark eder. Belki aramaya karar verdiğinizde o artık bu dünyada olmayacak.
Annenizi , babanızı ziyaret etmeyi ertelemeyin.
Sevmeyi ertelemeyin.
Sarılmayı , kucaklamayı , “seni seviyorum” demeyi ertelemeyin.
7 Kasım 2015   21   25    

25 Ekim 2015 Pazar

KİMİNKİ BÜYÜK?


En büyük  Atatürk resmi asan  en  büyük Atatürkçü ( MÜ?)
En  büyük  bayrağı  asan en büyük milliyetçi (Mİ?)
Profiline Atatürk  resmi koyanlar mı  koyu Atatürk (ÇÜ) ?
Bazıları  Atatürk  çağırma seansları  düzenliyor ya kendilerini boşuna yoruyor.  Facebookta resimle bir arama yapsalar  o kadar çok  Atatürk profilli sayfa bulacaklar ki. Beğen beğen  seç , seç , seç  beğen. Profil resmi olarak genellikle  kendi fotoğrafını koyar insanlar. Ya da bir çiçek , bir çocuk , bir manzara resmi  kullanır çoğu. Atatürk resmini koydun mu sen Atatürk  oluyorsun. Tabii  Atatürk resmini  “kullanmıyor”san.
Bursa Yıldırım Belediyesi  yıllar önce  “DÜNYANIN EN YÜKSEK” gönderine , “DÜNYANIN EN BÜYÜK” bayrağını çekmişti de kendime sormuştum :
-Dünyanın en büyük milliyetçisi  AKP`li bu belediye başkanı mı?
Diye.
Sonra  yabancı petrol şirketlerinde , yabancı  turizm  şirketlerinde de  çok büyük Türk bayrakları gördüm. Aklım karıştı. En büyük  milliyetçiler ne kadar çoktu. SEÇ , seç  beğen ; beğen , beğen  seç.
Bir takım simgeler , bir takım kavramlar  ne kadar çok “KULLANILIR” sa  o kadar çok yıpranır. Dini simgeleri , dini kavramları düşünün. Bu iktidar en çok bunları “KULLAN” madı mı? Dini duyguların , dini kavramların bu iktidar döneminde olduğu kadar yıprandığı görülmüş müdür?
12  eylül dönemini düşünün. Atatürkçülüğün , milli duyguların en çok yıprandığı dönemlerden biri olduğunu göreceksiniz.
Her mahalleye Atatürk büstü  dikilmedi mi? Dikildi.
Mahalle maçları bile  “İSTİKLAL MARŞI” ile başlatılmadı mı ? Başlatıldı.
Hapishanelerde “İSTİKLAL MARŞI” nın bütün kıtaları ezberletilmedi mi ? Ezberletildi. Ezberlemeyenler cezalandırılmadı mı ? Cezalandırıldı.
Ancak görülecektir ki 12  eylül kuşağının ne Atatürkçülük , ne de milliyetçilikle pek ilişkisi yoktur.
Haaa , Atatürk bir de kapitalist anlayışlı  “ATATÜRKÇÜ”ler tarafından yıpratıldı. Atatürk`çü Düşünce Derneği  Atatürk resimleri basılı tişörtler pazarladı, amenna,
Atatürk resimleri basılı takvimler pazarladı , amenna
Atatürk resimleri basılı çakmaklar  pazarladı,  işte  o zaman yuh olsun dedi çoğu kişi,
Bir de arabalarının arkasına , tamponuna Atatürk imzası çıkartmaları yapıştırıp trafiğe çıkanlar oldu. İşte bardak o zaman taştı.  Atatürk`ün çamurlardan görünmez olmasına mı yanmalı , yoksa trafikte kural ihlali yaparak  çevresinden küfür yiyen sürücüye mi kızmalı.
Dostlar,
Atatürk bir kez daha gelmeyecek, boşuna bir Atatürk daha beklemeyin. O`na ağıtlar yakarak da bir yere varamayız. Ne olur Atatürk  bizim elimizden saygınlık kaybına uğramasın. O`na olan saygıyı önce biz saygılı olmak suretiyle artırabiliriz. İnanın Atatürk`e düşman olanlar bile içlerindeki çekingenlikten midir bilinmez saygı duyuyorlar. Yeter ki biz  Atatürk`ü kullanmaktan vaz geçelim, saygılı olalım.
25  Ekim  2015  19 30    

ÇAĞDAŞ KADIN


Başı açık olan mıdır  çağdaş kadın? Yoksa başı kapalı da olsa sosyal hayata karışan , çalışan , ekonomik özgürlüğünü elinde tutan kadın mıdır  çağdaş  olan?
Nice çarşaflı , türbanlı kadın , kız bilirim evinde çok rahat giyinir, hatta yeri gelir dekolteye kaçar. Ancak  eve  mahkumdur. Tek başına dışarıda  gezemez , bir çay bahçesinde oturup bir şeyler içemez.
Nice  çağdaş görünümlü kadın tanırım eve girdi mi adeta köle olur. Bedensel , psikolojik şiddetin envai çeşidi ile karşı karşıyadır. Eşi  toplantılarda  dini inancı gereği 4  kadınla evlenenlerle  alay ederken  kendisi başka kadınlarla ilişkisini  özgürlüğün , çağdaşlığın gereği sayar. Ancak aynı hak kadın için  söz konusu olduğunda  gözlerini bir belertir , kaçacak yer bulamazsınız.
Çağdaş görünümlü kadın yeri gelir çocuğunu yetiştirmek için  işinden ayrılır ve en büyük hatası da  bu  olur. Çocukları büyüdüğünde yılların yıprattığı bedeni eşi için çekici olmaktan uzaklaşmıştır. O , daha  körpe bedenlerde arar mutluluğu. Zavallı kadın ekonomik olarak eşine bağımlı olduğundan katlanmak zorunda kalır bütün aşağılamalara. Zaten  işe girmek için de yaşı ilerlemiştir.
Çarşıda , pazarda çalışan kadınların sayısı arttıkça  mutlu olurum. Başının  örtülü olması hiç önemli değildir. Hatta  başı örtülülerin  çok olması beni daha da sevindirir. O  kadınlar  birey olma adına  önemli bir eşiği aşmıştır. Ekonomik  özgürlüklerini ellerine alma durumuna gelmiştir. “Yok  göz zinasıymış”, “yok kulak zinasıymış” , olmadı “ten zinasıymış”  umurlarında değildir. Müşteri ile en sevecen ses tonları  ile konuşmalı , gülümsemeli ve müşterinin gözünün içine bakmalıdır.
Apolyont ( Gölyazı ) köyündaki değişim beni bunları düşünmeye itti. Yıllardır özellikle köy ekmeği almak , çınarların altında çayımı yudumlarken gölde gidip gelen balıkçı kadınlara, kuşlara , pelikanlara  bakmak için giderim. 5-6 sene  önce  Saitabat kadınlarını örnek alarak  Misi ve Apolyont kadınları da örgütlenip dernerklerini kurdu. Köy meydanında tezgahlarını açıyor , imece usulü ürettikleri yiyecekleri , el işlerini satıyorlardı. O  günlerde  fotoğraflarını çekmek istediğimde bazıları “çekmeyin , kocalarımız kızıyor” deyip bizi uyarıyordu. Oysa köy halkı konuklarına karşı çok güleryüzlüydü. Genci – yaşlısı , kadını – erkeği sokakta gördükleri yabancılara gülümseyerek “hoş geldiniz” demeden geçmezlerdi. Sonra  Nilüfer Belediyesi de bazı konularda destek oldu.  Cumalı Kızık ve Misi Köylerinin  turizm sayesinde hızlı bir gelişim göstermesi de  örnek olmuş olacak ki hemen hemen her ev turizme soyundu. Göl kenarında mısır patlağı gibi çay bahçeleri , gözleme evleri , balık lokantaları türedi. Sahil “SANDAL TURU”  duyuruları ve  süslenerek geziye uygun hale getirilmiş sandallarla doldu. Çekilen televizyon dizileri de tıpkı Cumalı Kızıkta olduğu gibi  tanıtıma büyük katkı sağlamıştı.
Son aylarda  özellikle hafta sonları Apolyont`ta adeta iğne atsan yere düşmez türünden kalabalıkla karşılaşıyorum. Kadınlar  sıcacık gözleme ve  lokmalarını sunuyor. Çınarların altındaki masalar da dolu. Temiz havada çay da bir başka keyif veriyor insana.
Artık kadınlar fotoğraf çekenlere
-Benim de resmimi çekip internete koy , reklam oluyor.
Diyorlar.
Oldum olası pazarlarda , yol kenarlarında kadın satıcılardan alış – veriş ederim. Eskiden çok seyrektiler. AKP`nin ekonomik politikası ile giderek yoksullaşan halk artık kadın – kız demeden emek piyasasında yer kapma telaşına düştü. Böylece bir anlamda kadının özgürleşmesine , çağdaşlaşmasına da katkı sunuyor bu ekonomik politika.
Yıllar önce arkadaşlarım AKP  şeriat getirecek dediklerinde şiddetle karşı çıkmıştım.
- Ben  AKP  iktidarında  şeriatın geleceğine hiç ihtimal vermiyorum. Çünkü onların kıblesi  para. Kıblesi para olan şeriat getiremez.
Geçen zaman beni doğruladı. AKP  döneminde bırakın  şeriatın gelmesini , Ateistlerin sayısı olağanüstü arttı. Dinin saygınlığı yerle bir oldu.
Ne diyordum ? Çağdaş kadın başı açık olan mıdır yoksa başı kapalı olsa da ekonomik özgürlüğü olan mı? Emek piyasasında yer alan kadın , ekonomik özgürlüğü olan kadın daha çağdaştır. Elinde kadeh taşımasa da , başı örtülü olsa da…
25 Ekim 2015   15 30  

23 Ekim 2015 Cuma

BİR FOTOĞRAF , BİN ANI


Eski  Bursa fotoğraflarına bakarken birden durdum. Özşen Kitabevi , Emekli öğretmen Sabahattin abinin kitapçı dükkanı. Kafkas pastanesinden yukarı dön , caminin hemen arkasında . İçerisi bölme bölme. Beni en çok bodrum katındaki kitaplar çekerdi.  Hem piyasada bulunmayanıyla , yasaklanmışıyla hem de yıllar öncesinin fiyatıyla. Üstüne bir de %20 , 30  indirim yaptırırdım.
Sabahattin abi yengemin akrabası olurdu. İlerici aydınların uğrak yeriydi dükkanı. Yeni çıkan kitaplar da bulunurdu , çok eski kitaplar da. Bir girdim mi saatlerce çıkamazdım. Her çıkışımda elimde birkaç paket olurdu.
Kitap depolarının kokusu değişiktir. Biraz küf , biraz toz en çok da tarih , alın teri ve anılar siner eski kitapların üzerine. Sabahattin abi yasaklanan kitapları zulasına saklar , ancak çok güvendiği kişilere açardı zulasının kapısını. Benim için her köşe serbest.
Kitap okuma çok yaygındı o yıllarda. 1967  de  Bursa Eğitim Enstitüsüne girmeden küçümsenmeyecek bir kitaplık oluşturmuştum kendime. Aslında okuma alışkanlığım  öğretmen okulu yıllarımdan gelir. Maaş almaya başlayınca kitap için daha çok para ayırabiliyor oldum. Erzincan  Çayırlı – Şebge  ilkokulunda çalışırken Çayırlı Ortaokulu kitaplığındaki klasikleri hatmettim. Sonra %40 a varan indirimlerle toplu kitap alımları yapar oldum.
Eğitim Enstitüsünde sınıf arkadaşlarım bana  “baba” derdi. Hem yaşça 6 yıllık fark  hem de iki çocuğumun olmasıydı bunun nedeni. Sınıfımızda ilk günlerden iyi bir grup oluşturduk. Genellikle Öğretmen okulu çıkışlı oldukları için anlaşmamız da kolay olmuştu. Biz  dünyada gelişip  bize sıçrayan 67  öğrenci – gençlik hareketinin  tam da  kucağına düşmüştük. Daha birinci ay dolmadan “akademi boykotu”muz oldu. O zamana kadar 2  yıl olan  Eğitim Enstitüleri hiç gerekçesiz 3 yıla çıkarılmıştı. Biz 4  yıla çıkarılıp  “Eğitim Akademisi” statüsü verilmesini istiyorduk. Bu boykot sırasında bilincimde bir sıçrama oldu. O güne değin siyasi yelpazede kendime yer bulamazken birden yerimin tam da solda olduğunu fark ediyordum. Artık ben “sosyalizm”i öğrenen ve savunan biri olacaktım.
Bilinçlenmenin temel koşulu okumak  olduğuna göre bol bol kitap okumalıydık. Hemen daha önce kitap aldığım  Selahattin Hilav  yönetimindeki GAMEDA  ile ilişkiye geçtim. Okulda bir “kitap kulübü” kurmayı düşündüğümü , toptan ve en uygun indirimlerle getirteceğim kitapları arkadaşlarıma dağıtacağımı ve ödemeyi taksitler halinde yapacağımı söyledim. Kabul ettiler. Arkadaşlarımın da hoşuna gitmişti taksitle ve indirimli olarak kitap almak. Hemen listeler hazırlayıp ilk siparişi verdim. Kısa zamanda paketler  elime ulaştı ve arkadaşlarıma dağıttım. İndirimin tamamını arkadaşlarıma yansıtıyordum. Benim tek karım  harcadığım zamanın olumlu sonuçlanmasıydı. O yıl hepimiz  çok kitap aldık ve çok kitap okuduk.
1974  eylülünde Yenişehir  Osmangazi Lisesinde göreve başlayınca  ilk işim  TÖB-DER  üyeliği oldu. Zaten 2 ay sonra yapılan genel kurul toplantısında  yönetim kuruluna da giriverdim. Şube ekonomik bakımdan çok kötü durumdaydı. Kendi binalarını kullansalar da binanın borcunun çoğu duruyordu. Üye sayısının artırılması , aidatların düzenli toplanması , borçların ödenmesi  dernek kitaplığını oluşturmamızı engelliyordu. 1,5  sene içinde borçlarımızı bitirdik. Yönetim Kurulu  üyeliğinden ayrılıp  “kitaplık kolu” yönetimini üstlendim. Bir yandan  çevremdeki arkadaşlara kitap getirtiyor , bunlarda yaptırdığım indirimin bir bölümüyle de dernek kitaplığına kitaplar alıyordum. Özşen  Kitabevini keşfim de  o günlere gider. Hiç olmazsa 15  günde bir hafta sonu  Bursa`ya gidiyor , Dükkana girip siparişleri ve beğendiğim kitapları seçiyordum. Hiç unutmam : Server Tanilli`nin “UYGARLIK TARİHİ” ve “DEVLET VE DEMOKRASİ” isimli kitapları yeni yayınlanmış ve 40 lira fiyatla satışa sunulmuştu. Ben arkadaşlarıma 25  liraya  getiriyordum. Çok arkadaşım bu değerli kitapları koydu kitaplığına. Bunun yanında  TÖB-DER  şube kitaplığı da çok zenginleşti.
Kenan Evren ismini duydum mu bütün tüylerim ayağa kalkar. Onbinlerce genci , aydını hapislerde süründürmesi , gencecik çocukları yaşını büyütüp asması nefretimin en büyük kaynağı. Gerçi ben de 10 gün kadar  Yenişehir Havaalanında bir hangarda gözetim altında kaldım , 29,5  yıl hapis istemiyle  Gölcük Sıkıyönetim Mahhkemesinde yargılandım ( beraat ettim ) ve  Keles`e 35  km  uzaklıktaki dağ köyü  Kocakovacık köyü ortaokuluna sürgün edildim. Bunlar  o  kadar ağır gelmedi bana , çünkü düzenin doğasında vardı  direnenlere  bedel ödetmek. Benim en çok üzüldüğüm  Borçlarının ödenmesi için çaba harcadığım  TÖB-DER  binasına  hazinenin el koyması  ve  büyük emeklerle oluşturduğum  şube kitaplığının yok edilmesi oldu.
Bir  fotoğraf  beni nice anı ile yüzleştirdi. Günlerini etrafına katkı sağlayarak değerlendirmiş olmak ne kadar mutluluk verici…
23  Ekim  2015    11  20