30 Ekim 2014 Perşembe

ÖLÜ TACİRLERİ



Şehit cenazeleri gelmeye başladı mı kimilerinin ağzı sulanıyor. Facebookta “kana kan, intikam” söylemleri yükselmeye başlıyor.  Arenada dövüşen gladyatörlerden üstün olana rakibini öldürmesi için işaret veren kudretli edasıyla öldürmelere davetiye çıkarılıyor. İntihar için yüksek binanın çatısına çıkan gence “atla , atla” diye tempo tutanlarla daha çok kan isteyenler arasında hiç fark yok.
Bir de köşe yazarları ve bazı yayın organları var ki sürekli yangına körükle gidiyorlar.  Ölümlere , öldürmelere o kadar karşı olduğum halde bazen içimden “madem ölümleri , öldürmeleri bu kadar çok istiyorsunuz umarım ilk gelen cenaze sizin yakınlarınızdan olur” diye geçiriyorum aklımdan , sonra da utanıyorum. Onların yakınlarından bile ölen olmamalı. Ölüm olmamalı , barış olmalı , huzur olmalı. Bütün analar rüyalarında çocuklarının cenazelerine sarılıp uykudan fırlamamalı , gülümseyen yüzlerini öpüp huzur içinde uyumalı.
Ölümler yalnız silahla olmuyor. En az bunlar kadar acı başka ölümler de var ki son yıllarda yurdumuzda her gün artıyor. Maden ocaklarında , kömür kuyularında , inşaat iskelelerinde katlediliyor yoksul yurttaşlarımız.  Evet , katlediliyor. Çünkü iş güvenliği kurallarına uyulmuyor ve bu durum devlet tarafından denetlenmiyor.  Hani batıl inançlarım olsa sorumlu olarak Fethullah hocanın beddualarını tutacağım. Ancak durum o kadar açık ki ne kadere ne de bedduaya bağlanabilir. Acımasız kapitalist sömürü ve aşırı kar hırsı yasalar tarafından korunduğu için oluyor bütün ölümler. Televizyonda ne zaman Enerji bakanını görsem aklıma hemen maden kazaları , işçi ölümleri geliyor; “acaba nerede?” diyorum. .
Ancak beni esas kızdıran televizyonların yaptıkları yayınlar. “Ölü Tacirleri” nitelememin en büyük hedefi de onlar. Her şey güllük , gülistanlık iken ne maden ocaklarındaki iş güvenliği ihlallerinden , ne acımasız sömürüden,  ne işçilerin örgütlenmeleri önüne konan engellerden hiç söz etmeyen kanallar, bir kaza olmaya görsün, akbabalar gibi üşüşüyor ölüm mahalline. Hüzün yüklü müzikler mi dersin , iş güvenliği uzmanları mı , sendikacılar , proflar mı dersin… Saatlerce ölen işçileri sömürüyorlar. O güne kadar ilgilenmedikleri aileleri , yaşam koşulları , yoksullukları , yoksunlukları birden ilgi alanına giriyor. Ta ki tansiyon düşene kadar. Bunlar , ölümlerden nemalananlar.
Ölümü yüceltenlere söyleyecek söz bulamıyorum. Ağlayan ananın dili , dini , ırkı , rengi beni hiç ilgilendirmiyor. Ben olaya İNSAN penceresinden bakıyorum ; ırk  , din penceresinden değil.  Bütün ölümleri ve öldürenleri lanetliyorum. Çünkü her ölümle birlikte  İNSANLIK ÖLÜYOR.
              30 Ekim 2014   15 10  

20 Ekim 2014 Pazartesi

NEFRET SÖYLEMLERİ VE LAİKLİK


Joly Tur ile GAP – HURAFE TURU başlıklı yazımı ve otel ve yemeklerle ilgili düşüncelerimi  Joly Tur ile paylaştım. Görüş ve düşüncelerimi  görüştüklerini , rehberlerinin 5 yıllık deneyimli bir rehber olduğunu ve şimdiye kadar hiçbir şikayet almadığını belirten yazılarının ilgili bölümünde :
“…
Bahsi geçen görüşleriniz ile alakalı  olarak rehberimiz Urfa Bölgesinde tarih boyunca anlatılan efsanelerden bahsetmiş olduğunu belirtmek isterim. Rehberimizin tur esnasında anlatmış olduğu efsanelerde herhangi bir dil, din ,kavim ayrımı yapılmamakta olup , rehberinizin görüşleri kişisel görüşleri olmamakla beraber yıllardır dilden dile gelen efsanelerdir…”
Denerek
“Çin ve Gen  isimli iki kardeşin ensest ilişkiye girmeleri … , bu yüzden Çingenlerin tarih boyunca yersiz yurtsuz yaşadıkları…”  söylemini savunur duruma düşmüşlerdir.
Kendilerine :
[ "Çin" ve "Gen" isimli iki kardeşin  zina yapmaları ve bu yüzden "çingen" soyunun yersiz - yurtsuz olduğu söylemi hangi efsaneye dayanırsa dayansın , anlatılmamalıdır. Çünkü bu romanları aşağılayıcı bir söylemdir ve aynı zamanda suç oluşturur. 
Sizden "görüşleriniz doğrultusunda rehberlerimiz uyarıldı" şeklinde tek cümlelik bir yanıt almak bile beni mutlu edebilirdi. Ancak yanlışı savunma durumuna düştünüz.]
Şeklinde bir yanıt yazdım.
Yanıtlarında dikkatimi çeken şimdiye dek bu hurafelere ve nefret söylemlerine hiç kimsenin karşı çıkmamış olması.  Tıpkı öteki söylemler gibi.
Geçenlerde Ataistler Derneği  televizyonda ataistlere yönelik nefret söylemine karşı dava açacağını söyleyince insanlar epey şaşırdı.  Ardından “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” derslerinin kaldırılması için de girişimde bulununca  dernek bir anda ilgi odağı oldu. İzmir Milli Eğitim Müdürünün “Ateist öğretmenler” ile ilgili hakaret ve tehditleri de derneğin ilgi ve mücadele alanındaydı.
Bu gün Bursa Ateistlerine ait sayfada  Kent Meydanı AVM de evrim kuramını inkara yönelik açılan fosil sergisi ile ilgili paylaşımı okuyunca son yıllarda yaşanan gelişim ve dönüşümün nerelere vardığını bir kez daha algıladım. Sürekli “düşünce ve inanç Özgürlüğü”nden söz ederiz. Laikliği dilimizden bırakmayız. Ancak konu bu kavramları savunmaya geldi mi dincilerle dincilik yarışına gireriz.  Atatürk tarafından söylendiği iddia edilen “ Dünyanın yetiştirdiği en büyük insan Hz. Muhammet`tir” sözü laikçilerin sık sık paylaştığı bir söz.  Nedense Düşünce ve İnanç Özgürlüğü derken “inançsızlık” özgürlüğünü es geçeriz. Sonra da utanmadan hoşgörüden söz ederiz.
Hep söylerim : Batı , din ile hesaplaşmasını aydınlanma döneminde birçok  kayıp vererek tamamladı ve dini kiliseye soktu. Böylece Laiklik , bir daha tartışılamayacak şekilde bütün toplumlarda içselleştirildi. Doğu , aydınlanmayı yaşamadı. En ileri konumdaki TC de yaşamadı aydınlanmayı. Bu yüzdendir ki din adına savaşlar hep bu bölgelerde sürüyor.  Önce “Düşünce ve inanç ( doğal olarak inançsızlık ) özgürlüğü “ konusunda görüş birliği sağlanmalı.  Bunun için konuyu özünden kavrayıp savunmak gerekiyor.  Kıvırmadan. Ateistler Derneği gibi…
              20 Ekim 2014  16 15    

16 Ekim 2014 Perşembe

BARIŞTAN KORKANLAR


Televizyonda bir tartışma programı… Bir bayan konuşmacı
-Öcalan`ın serbest bırakılması da düşünülmeli
Deyiverdi. Milliyetçi gazeteci gözlerini bir belertti , bir saldırganlaştı görülmeliydi.
- İdam cezasını siz kaldırmadınız mı? İdam etmeme koşuluyla sizin içinde bulunduğunuz hükümet zamanında Apo teslim alınmadı mı?
Sorularına hiçbir doyurucu yanıt veremezken ,”terörist birinin  salıverilmesini isteyenler” için söylemediği söz kalmadı. Ne Mandela , ne İRA ne İspanya örneklerine kulak verdi. Tek istediği Kürt halkının ezilmesiydi , savaşarak yok edilmesiydi.
O anda 1919 yıllarına gidiverdim. Mustafa Kemal boynunda “idam fermanı” ve “vatan haini” yaftası ile Anadolu`da kurtuluş hareketini örgütlüyordu. O günkü meşru hükümet ve meşru padişah imzalamıştı idam fermanını.
Sonra 1961 yılına atladım. Adnan Menderes ve iki arkadaşı o günün meşru mahkemeleri tarafından idam cezasına çarptırılıp idam edilmişti.
Hafızam daha yakınlara gelince körpecik çocukların idam edilmeleri düştü hafızama.
İşte o zaman devlete karşı işlendiği iddia edilen suçların çağa göre değiştiği ; suç anında bile bazıları tarafından suçlu görülenlerin , bazıları tarafından kahraman kabul edildiğinin örnekleri ile dolu yakın geçmişimiz.
Örneğin Deniz Gezmiş`ler zamanın iktidarı ve sözüm ona bağımsız mahkemeleri tarafından vatan – millet düşmanı kabul edilirken halkın büyük çoğunluğu kahraman olarak kabul etmektedir.
İşin bir de savaş yönü var. Tarih bize “bütün savaşların” şu ya da bu şekilde bittiğini gösteriyor. Ve biliyoruz ki “en kötü barış , en iyi savaştan daha iyidir.” Savaşlarda yoksul halk çocuklarının öldüğünü : anaların gözyaşı döktüğünü düşünürsek savaş çığırtkanlarının kimlere hizmet ettiğini de anlayabiliriz.
Tarih boyunca devletin yanında yer almış , koruculuk yapmış Batman`lı bir aşirete mensup Arap kökenli bir dostla sohbet ederken:
- İş yerlerini , devlete ait binaları tahrip ediyorlar, buna hakları yok.
Deyince.
- Polis yürüyüşü , gösteriyi engellemese bunlar olur mu?
Diye sordum.
- He valla hiç biri olmaz. Bağırırlar , çağırırlar evlerine dönerler. Ama dağdakiler öyle mi?
- Senin evini yaksalar , annene , kız kardeşine tecavüz etseler , genç- yaşlı , kadın -  erkek demeden işkence etseler ne yapardın?
- He valla dağa çıkardım. Zaten dağa çıkışların en önemli sebebi bu baskılar…
Bunun üzerine bir şey söyleyemedim. Arap kökenli  dost çok güzel empati yapıyordu. Zaten işkencelere , köy yakmalara bizzat tanıklık da etmişti.
Sözlerimi Şükrü Erbaş`ın cümlesi ile bitireyim :
BARIŞ hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek olanaktır…
        16 Ekim 2014   17 15    

9 Ekim 2014 Perşembe

KARA GÖZLÜKLER


Saklayacak bir şeyin yoksa , korkacak bir şeyin de yok demektir.”
Ernesto Che Guavera
Oldum olası birinin yüzüne karşı söyleyemeyeceğim bir sözü , gıyabında söylememeye özen gösteririm.  Bu yüzden emniyet tarafından izlenme ya da dinlenme korkum olmaz.  Hiç unutmuyorum , 12 eylülde isimsiz – imzasız bir yazı ile  şikayet edildiğimde  şikayet konularından birisi : “ Milli Güvenlik Kurulu üyelerine ( yani Evren ve arkadaşlarına ) ve başbakan  Bülent Ulusu`ya “sizin de ananızı sinkaf edeceğiz, oligarşinin köpekleri” diye küfür ettiğim iddiasıydı. Bu iddiayı “Küfür etmek aciz inanların baş vuracağı bir eylemdir. Ben kimseye küfür etmem. Ayrıca yöneticiler için oligarşi nitelemesini yapmam.” Şeklinde yanıtlamıştım ve tamamen doğruydu. Çünkü hala küfür edemem ve siyaset sözlüğümde oligarşi yer almazdı.
Uzun süre izlendim. Hatta  özel genç bir görevli  Artvinli Devrimci Tabakhane İşçisi olarak  benimle dostluk kurmaya kalkıştı. Kendisine ördüğüm kazaklardan hediye bile verdim. Bir akşam dükkanda makinede örgü  örerken telaşla yanıma geldi. “ Hocam , yardımına ihtiyacım var. Bir an önce yurt dışına çıkmam lazım.” Deme acemiliğini gösterdi. Demek ki amirleri benim illegal olarak öyle şeyler yapabildiğime  inanıyordu ve ben oltaya düşecektim.  “Vay beyim vay. Demek ki yurt dışına çıkmak zorundasın.  Yurt dışına çıkacak ve kurtulacaksın. Ya biz ne yapacağız? Başkaları ne yapacak? Haksızlıklara karşı kim direnecek? Bir de devrimciyim diyorsun. Sakın bir daha karşıma çıkma.” Deyince şaşkın şaşkın uzaklaştı ve bir daha uğramadı.
Telefonlarım dinlendi. Ancak yıllar , neyi , nasıl ifade edebileceğimi öğretti. Bazen kahvede sohbet ederken birileri antenleri uzatır. Kasıtlı olarak zülfü yare  yönelik sözler söylemeye başlarım. Heyecanlanır , her sözümü duyabilecek pozisyon alır. Sonra söylediklerimden suç unsuru çıkaramayacağını görüp uzaklaşır.  Böyleleri genellikle kara gözlüklü olur.
Yılların koşullanmasından mıdır bilmem kara gözlüklü birini gördüm mü hemen gardımı alırım. Çünkü  gözlüklerin arkasına saklandığına göre mutlaka saklayacak bir şeyi vardır. Böylelerinden insana çok büyük zararlar gelebilir. Kim ki seninle göz göze gelmek istemiyor , kim ki bakışlarını senden kaçırıyor ya da kara gözlüklerin arkasına gizliyor ona güvenemezsin.
- Efendim , gözlük bana yakışıyor,
Der bazıları. Demek ki gözlerini beğenmiyor. Demek ki gözleri ile kavgalı. Yoksa en güzel organını  peçe ardına gizler gibi neden gözlük taksın.
Biliyorsunuz filmlerde ajanlar , günlük yaşamda devlet adamlarının korumaları ve bazı devlet adamları kara gözlükler takar. Böylece art niyetlerini gizlemeye çalışırlar.  Devlet adamları söylediklerinin gerçek dışı olduğunun anlaşılmasını istemez. 
Çünkü sözler ne olursa olsun yalan söylemeyen yalnız gözlerimizdir.
          9 Ekim 2014  21 45  

6 Ekim 2014 Pazartesi

HOŞGÖRÜ


Neymiş ? İslam dini hoşgörü diniymiş.  Neye hoşgörü ? Din adına din kardeşini kıtır kıtır kesmelere… Neye hoşgörü ? Alevilerin evlerini yakmaya ; çocuklarını , kadınlarını katletmeye ; aydınları , sanatçıları cayır cayır yakmaya… Neye hoşgörü ? Kadınlara kötü muameleye ; namus adına kadınları katletmeye ; küçücük çocuklara topluca tecavüz etmeye…
Ya düşünceye , ya düşündüğünü açıklamaya? Şeytan ayetleri kitabını yazana dünya dar edilmedi mi? Karikatürleri çizenler ölümle tehdit edilmedi mi? Daha dün Leman Sam kurban ile ilgili düşüncesini açıkladı diye hedef gösterilip hakarete uğramadı mı?
Neymiş , İslam dini hoşgörü diniymiş. Daha geçen hafta GAP gezisindeydim. Hatay`da Gazi Antep`de gördüğüm mozaiklere , gezdiğim bütün bölgedeki taş yapılara , taş işlemeciliğine hayran kaldım. Midyat`taki Süryani yurttaşlarımız tarafından sürdürülen telkari sanatına bayıldım. Ancak 1915 lerden başlayıp mübadele ile devam eden , 6-7 Eylül olayları ve daha sonra açılan kampanyalarla zirveye ulaşan baskılar sonucu bu binaları yapan , taşları oyan , telkariyi sürdüren yurttaşlarımızın evlerini , yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldığını gördüm ve “ İslam dini hoşgörü dinidir” söylemini bir kez daha sorguladım.
Acaba siz de hiç düşündünüz mü tarih boyunca bütün tanrılar neden kurban isterler? Neden bütün tapınakların girişinde sunaklar bulunur? Tanrı “yücelerin yücesi” olduğuna göre yüceltilmeye , övülmeye ihtiyacı olmaması gerekmez mi? Kurban geleneği pagan toplumlardan günümüze uzanan bir ritüel olduğuna göre , üzerinde düşünülmesi , sorgulanması gerekmez mi? Bütün varlıkların yaratıcısı olarak “her şeye kadir ve esirgeyen” tek bir Tanrıya inanıldığına göre , bu tanrı kendi yarattığı bir canlının kendisine kurban edilmesini isteyebilir mi?
Tarih boyunca büyük savaşlar hep din , mezhep uğruna yapılmış. Günümüzde ise nerede ise bütün İslam ülkelerinde iç çatışmalar yaşanıyor. Lütfen kendimizi kandırmayalım. Hoşgörü , öncelikle düşünceye saygıyı gerektirir.  Bir yandan “inanç özgürlüğü” deyip ana okulundaki çocukların bile başını örtüp zorunlu din dersi okutacaksın ; bir yandan insanların düşüncelerini açıklamalarına tahammül edemeyeceksin.  Sonra da hoşgörüden söz edeceksin.  Hadi ordan , hadi ordan…
Unutmayın ki “inanç özgürlüğü” , “hiçbir şeye inanmama” yani “ inançsızlık” özgürlüğünü de içerir. Derdiniz inançsızların cehennemde yanmalarını engellemek ise SANA NE BENİM CEHENNEMDE YANMAMDAN.  Böylece cennetiniz daha tenha olmaz mı? Size daha çok huri , daha çok gılman düşmez mi?

6 Ekim 2014   13 30    

3 Ekim 2014 Cuma

GAP İZLENİMLERİ


GAP  dendi  mi suya susamış uçsuz bucaksız verimli topraklar gelirdi aklıma. Gördüklerim karşısında şaşırmadım dersem sizi yanıltmış olurum. Evet , uçsuz bucaksız bir arazi ile karşılaştım. Ancak arazinin çoğu taşlarla kaplıydı. Bir kısmında taşlar temizlenmiş , kanallardan akan su desteğiyle pamuk ve mısır yetiştirilmiş olsa da çoğu bu haliyle tarıma uygun değil.
Tur rehberimizin anlattığı doğru ise hükümetin aldığı karara göre taşlarını temizleyen , arazinin üst kullanım hakkını da elde ediyormuş. Yani taşlarını temizleyip tarıma elverişli hale getirdiğin arazi senin. Hatay`dan itibaren taşları temizlenerek biber , pamuk , zeytin yetiştirilen arazileri gördükçe umudum arttı. Barajlar sayesinde iklim de yumuşadığı için yer yer orman , Antep Fıstığı ve Zeytin ağaçları kaplamış araziyi. Suyun ulaştığı yerlerde ise  özellikle pamuk ve mısır ekilmiş. Urfa`ya doğru ise biber tarlaları çoğunlukta.
Pamuk olsun , biber olsun uçsuz bucaksız tarlalara ekildiği için uzaklardan gelen toplayıcılar plastik barakalar kurmuş tarlaların kenarına. Bazıları köy yakınında ve bir mahalle oluşturmuş. Elektrik de bağlamışlar. Çanak antenler çadırların , barakaların yanında. Kızgın güneşin altında pamuk , biber toplayan kadın – erkek , çocuk – yaşlı insanlar. Okullar açılmış , ancak çocuklar ekmek derdinde…
Taşları temizlenip tarıma açılan arazileri gördükçe düşündüm : Acaba bu tarlaları kimler sahipleniyor. Aşiretler , zenginler maddi olanaklarını da kullanarak zenginliklerine zenginlik katıyor olmasın?
Çünkü geçtiğimiz yerleşim yerlerinde yeni yapılan 8 – 9  katlı lüks binalar , sokaklarda gezen lüks araçlar sanki aslan payını zenginler alıyor izlenimi bıraktı üzerimde.
Gerçi geçmişte kaçakçılık önemli bir geçim kaynağıydı. Ancak son yıllarda kaçakçılık nerede ise bitmiş durumda.  Bunun yerini tarım ve turizm almış gibi. Özellikle son iki yıldır yaşanan barış ortamı turizmi epey hareketlendirmiş.
Sürekli barışın geldiği günleri düşünüyorum: Barajlardan elde edilen , edilecek olan enerji… Değerlendirilmeyi bekleyen güneş ve ruzgar enerjisi… Taşlardan temizlenip tarıma açılmayı bekleyen uçsuz bucaksız arazi… Bunun üzerine savaşa ayrılan bütçeyi ekleyin… Hayal gibi değil mi?
Mardin`de  Arap bir yurttaşımızla uzunca sayılabilecek sohbetimiz , barış sürecinin ne denli çetin geçeceğinin göstergesiydi. Çünkü biz ve onlar söz konusuydu. Midyat`taki bölünmüşlük de öyle. Süryanilerin , Kürtlerin yaşadığı mahallelerin adı Midyat. Arap ve Türkmen yurttaşlarımız kendilerinin yaşadığı mahallelere Midyat denmesini istemiyor. Burada da bizler ve onlar var. İnanıyorum ki BİZ olabildiğimizde bu bölge mahrumiyet bölgesi olmaktan , sürgün yeri olmaktan kurtulacak, çekim merkezi haline gelecek.
                3 Ekim 2014  15 15