29 Eylül 2014 Pazartesi

JOLY TUR İLE GAP (HURAFE ) TURU


İlk kez tura katılmamdan mı , ince eleyip sık dokumamdan mıdır bilinmez ben bu 7 gece konaklamalı Klasik Gap turunu beğenmedim. Bunu “Joly Tur” unkini beğenmedim olarak düzeltsek iyi olur.
Önce otobüsten ve  ikramlardan başlayalım: İlk gece “muz , meyve suyu , çerez ve sandviç” ten oluşan paket dışında su ve hemen hemen her gün çay, kahve dışında ikram yoktu. Uzun yemek aralarında birkaç bisküvi verilebilirdi.  Kaptan çok dikkatliydi. Ancak GAP turuna ilk kez katıldığı için ve rehber de gerekli yardımı yapamadığından 3-4 kez yolu şaşırıp geri dönmek zorunda kaldı. Halbuki küçük bir navigasyon cihazı bu sorunu çözerdi.
Tur boyunca gösterilen yerler seçilirken yeterli özenin gösterildiği söylenemez. Örneğin Malabadi Köprüsü yol üzerinde olduğu halde tur programına alınmadığı için ekstra ücret ödenerek gezilmiş ; Diyarbakır Surları gezdirilirken hemen yakındaki Meryem Ana Kilisesi gösterilmemiş ; Cahit Sıtkı Tarancı Evi gezilirken kapısının önünden geçilen Ahmet Arif`in evinden iki sözcükle olsun bahsedilmemiştir bile. Ayrıca geçilen yerlerle ilgili yeterince açıklayıcı bilgi de verilmemiştir.
Otel ve yemeklere gelince : Oteller belli bir standardın altında kalmıştır. 5 yıldızlı otel yıldızsız otelden daha kalitesiz hizmet sunmaktadır. Seçilen oteller ya kent kıyısında olduğu için geceleri kentte dolaşma olanağı bulunamamış , ya da tamamen kent dışında seçilmiştir. Otellerde sabah kahvaltıları açık büfe olduğu için yeterli olmuştur. Ancak akşam yemekleri 6 akşam set menü olup 5 inde tavuk , mercimek çorbasından oluşmuştur. Yataklar genellikle temiz olsa da 300 TL fark ödeyerek tek kişilik odada kalacağım güvencesi verildiği halde 3  akşam 2 – 3 yataklı sıkışık odada tek kişi konaklamak zorunda bırakıldım. Tek kişilik oda dendiğinde tek yataklı odanın anlaşılacağı unutulmamalı. Öğle yemeklerinde rehber tavsiyesi ile gidilen mekanlar fiyat olarak pahalı mekanlar olmuştur. Ayrıca Güneydoğu yemek kültürü genellikle etli , yağlı , acılı yemekler ve tatlılardan oluştuğundan  dengesiz beslenmeye yol açmaktadır.
Gezilen yerler ve Rehber anlatımları: Gezi programının yapısı gereği mitolojik olaylardan söz edilmesi kaçınılmaz olsa da seçilen söylemler konusunda gerekli özen gösterilmemiştir. Örneğin : Urfa Balıklı Gölde HZ. İbrahim ve Nemrut olayı anlatılırken araya sokulan “çin” ve “gen” isimli iki kardeşin zina ( Ensest ) yapmaları ; Bu yüzden Çingenelerin tarih boyunca yersiz – yurtsuz yaşadıkları masalı resmen nefret söylemidir ve bu anlatımla Çingenelere karşı nefret suçu işlenmektedir. Gene Balıklı Göl ile ilgili bilgi verilirken “Kıbrıs harekatı sırasında göldeki bütün balıkların ortadan kaybolduğu , harekat bitince geri geldikleri ancak tümünün yaralı oldukları söylenmektedir.” Anlatımı tamamen hurafedir. Ayrıca bunun tura katılan 26 Kıbrıs`lı konuk önünde anlatılması ayrı bir hatadır. Harekatın üzerinden  40 sene geçmiştir ve orta yaş üzerindeki Urfa`lılar böyle bir olayın yaşanmadığını söylemektedir. Rehberler tanıtım yaparlarken çok dikkatli olmak zorundadırlar. Özensizlik Eyüp Peygamber makamında da devam etmiştir. Rehberin anlatımına göre “ Eyüp Peygamber varlıklı biridir ve tek tanrıya inanmaktadır. Şeytan Tanrıya gidip
–O , varlıklı olmasa , mutlu bir ailesi olmasa sana tapmaz.
Deyince Tanrı önce Eyüp Peygamberin bütün mal varlığını ; sonra aile fertlerini yok eder. En sonunda cüzam hastalığına yakalanır ve burada inzivaya çekilir. Ancak Tanrıya inanmaya devam eder. Böylece Şeytan haksız çıkar.
Bu söylemin neresinden tutalım? Şeytana
-Ben Eyüp`e inanıyor ve güveniyorum. O , bana her koşulda inanır.
Deyip terslemek dururken kendini bir şeyler kanıtlamak zorunda hissetmesi ve Eyüp`e  sırf şeytana karşı haklı çıkabilmek için o kadar acı çektirmesi “güçlü , her şeye kadir” tanrı düşüncesini zedelemekte değil midir? İnsanları şeytan yüzünden sınamak , acı çektirmek sevecen tanrı düşüncesini de zedelemez mi?
Diyarbakır`da Ulu Cami avlusundan şortlu bayanların belediye görevlisi tarafından çıkarılması her ne kadar üzücü ise , rehberin avluya girmeden gerekli uyarıyı yapmamış olması da büyük eksikliktir.
Diyeceğim o ki GAP turu benim için Urfa`da bitti. Bundan sonra rehberi dinlemek yerine çevrede keşifler yapmayı tercih ettim. İyi ki bunu yapmışım. Yoksa Hatay`da Ulu Camiyi , Antep`te  Gümrük Hanı göremez , Mardin`de 4 GB lık yerel sanatçılardan derlenmiş halk müziği kaydını yaptıramaz, Mersin sahilini gezemezdim.
Son bir not : Ziyaret edilen saatlerde ışık durumu uygun olmadığı için çağu yerde güzel fotoğraflar çekme olanağı bulamadım. Örneğin Mardin`i tepeden , Hasan Keyf`i Dicle`nin karşı yakasından fotoğraflamak olanaksızdı.
Sonuç olarak GAP turundan istediğimi bulduğumu söyleyemem.  Çünkü görmek istediğim yerleri değil , bana gösterilen yerleri görmek zorunda kaldım. Halbuki küçük şehir turları ile tura katılanlar daha çok memnun bırakılabilirdi.
                 29 Eylül 2014   23 10    

18 Eylül 2014 Perşembe

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZ KALMAK- 2


Arkadaşları yerlerine otururken makyaj odasına yöneldi. Oyuna kaptırınca saçları dağılmış , elbiseleri takıları yerinden oynamıştı.  Acele kendine çeki düzen verdi. Aynaya baktığında kraliçe geri gelmişti. Salona başı dik , kendinden emin bir şekilde döndü. Ön masalara yöneldi ve kısa sohbetlerle masaları dolaştı. Konukların hayran bakışları , komplimanları  moralini zirveye çıkarmıştı.
Bir ara mahalle arkadaşlarının ayaklandığını gördü. Masaları ziyaret ettiğini işaretlerle anlatıp uzaktan el salladı. Onlar salondan çıkarken büyük bir yükten kurtulmuş gibi rahatladığını hissetti.  Ancak  ezile büzüle taktıkları takılar ve “Kızlar , en kısa zamanda bir piknik yapalım. Darbuka , tef ne bulursanız getirmeyi de unutmayın…” sözü kafasında asılı kaldı.
Düğün gazetelerin sosyete sayfalarında geniş bir yer bulmuştu. Fotoğrafları göz alıcıydı. Takıları , giysileri uzun uzun  övülmüştü. Birkaç gün dinlendi. Piknik çağrısı  kafasını iyice kurcalamaya başlamıştı. Yıllardır geçmişinden uzak durmaya çabalıyordu. Çocukluğunda , genç kızlığında çektiği sıkıntılardan utanıyordu. Arkadaşları da o günleri anımsatıyordu. Bilgisayarının başına geçti. Mahalle arkadaşlarının kendisine ulaşabilecekleri bütün kanalları özenle tıkadı. Yalnız telefon kalmıştı , onu da bir iki arkadaşı kullanıyordu ve onlara da zaman zaman işi düşüyordu.
Bir an düşündü. O arkadaşlarına işi düştüğü için mi telefon kanalını açık tutuyordu? Bir an boğazında bir şeylerin düğümlendiğini fark etti. Hemen odasının kapısını kapattı. Gözlerinden akan yaşlar , hıçkırık sesleri… Kimse bunu görmemeliydi. O güçlüydü. Zayıf görünemezdi. Sandalyede , ana rahmindeki çocuk gibi büzüldüğünü fark etti. Ah , şu anda bir dostu olsaydı , başını omzuna koyup haykırarak ağlasaydı … Dostu , saçlarını okşayarak hiç konuşmadan kendisini dinleseydi. Sonra şakalar yapıp güldürseydi. Gözlerini silip kendi elleriyle  iki kahve yapsaydı. Karşılıklı içselerdi…
Bir an eli telefona gitti. Acaba arasa mıydı? Bir an kendine kızdı. Arasa hemen eleştirmeye başlardı. En çok da mahalle arkadaşlarından uzaklaşmasını eleştirirdi. Halbuki etrafındakiler hiç eleştirmezdi. Hele işyerini kendi mekanı gibi kullanan , hatta kendini işyerinin idare amiri gibi gören ne güzel sözler bulurdu övmek için. Gün olur bir mankene, gün olur dünyaca ünlü bir sinema sanatçısına benzetirdi. Gerçi son günlerde aldığı kilolar eski formundan uzaklaştırmıştı. Ancak söylenenler kendini iyi hissetmesine yol açıyordu.
Gözlerini kağıt mendille kuruladı. Bir yıl önce seçimini yapmıştı. Tercihini yalnızlıktan yana kullanmıştı.  Böyle de devam edecekti…
               18 Eylül 2014   12 15     

11 Eylül 2014 Perşembe

APOLYONT ( GÖLYAZI)


3000 yıllık bir tarih , doyumsuz doğa ve sımsıcak insanlar… Üstüne harika bir gün batımını ekleyin… Leylekleri , kapı önlerini , pencereleri süsleyen çiçekleri, balıkçı bacıları… Ağlayan Çınar , yarımadayı kuşatan surlar ve her biri göle dik inen sokakları… Ballı inciri , Pelikanları , sazan , turna ve yayın balıkları…
Bunların tümünü bir araya getirin , unuttuklarımızı da ekleyin, karşınıza Bursa`nın 30 km batısında yer alan Apolyont ( Gölyazı) Köyü çıkacaktır.
Mübadele öncesinde 800 Rum ve 200 Nanav ailenin bir arda yaşadığı bir köy. Mübadelede Rumlar Yunanistan`a göç etmiş ve bir kente yerleştirilmiş. Ancak tıpkı Tirilye , İzmir , Mudanya mübadilleri gibi yerlerini beğenmeyip doğası Apolyont`a benzeyen bir göl kenarına Neo Apolyont ( Yeni Apolyont ) u kurmuşlar. Trilye, liler Yeni Trilye , Mudanyalılar Yeni Montanya ( Mudanya ) , İzmir`liler de Neo Smiria ( Yeni İzmir ) yı kurmadılar mı?


Köye , Bursa – İzmir yolundan sola sapılarak yenilenmiş 6 km lik asfalt yolla ulaşılıyor. Bursa`dan sürekli belediye otobüsü çalışıyor. Köy iki bölüm: Ana kara ve yarımada ( ada). Girişte sur kalıntıları ve  restore edilmeyi bekleyen yel değirmeni karşılıyor. Burada yol iki kola ayrılıyor: Sola sapan yol gölün güney tarafını ve karşı yamaçları görerek ilerlediğiniz , sağında ağaçlandırılıp mesire alanı olarak düzenlenmeyi bekleyen kayalık bir tepe bulunan yol , sağdan ve gölün kuzey kıyılarına bakarak ilerleyip restore edilmiş olan büyük kilise önünden geçen yolla Ağlayan Çınar önünde buluşuyor. Hemen önünüzde kışın suların zaman zaman  yükselmesi ile esas köyü adaya dönüştüren  uzun bir köprü. Köprüyü geçince koca çınarların altında yaz – kış çay içebileceğiniz köy kahveleri ve cami. Adanın etrafı kalın surlarla kuşatılmış. Caminin güneyi ve kuzeyinde iki kapı kalıntısı var.  Dar ve kaldırım sokaklar , tepeye doğru  yükseliyor. Elektrik direkleri ve bazı evlerin bacalarında leylek yuvaları.  Kapı önlerinde yağ tenekeleri ve saksılar içinde çeşit çeşit çiçekler , güller. Adayı çeviren ve suların yükselmediği zamanlarda kullanılan sahil yolunda kıyıya çekilmiş tekneler , ağlarını onaran kadınlı erkekli balıkçılar… Sokaklarda yürürken kadın – erkek , genç – yaşlı herkes size gülümseyerek “Hoş Geldiniz” diyecektir , sakın şaşırmayın.
Son yıllarda Apolyont yerli turistler tarafından keşfedilmeye başladı. Mübadele ile Yunanistan`a göç etmek zorunda kalan Rumlar , zaman zaman otobüslere binip atalarının yaşadığı toprakları ziyarete gelmekte , son yıllarda restore edilip ibadete açılan kilisede yapılan ayinlere katılmaktadırlar. Şimdiye kadar gerek yerli , gerekse yabancı turistler günübirlik geliyordu. Halbuki Apolyont`a gelenlerin gölün batıya bakan kıyısında gün batımını görmeden dönmeleri büyük eksiklik. Son yıllarda  Cumalıkızık`ta olduğu gibi Apolyont`ta da turizm keşfedildi. Köy kadınları derneklerini kurup imece usulü ürettikleri ürünleri pazarlamaya başladılar. Köy kadınları özellikle hafta sonlarında açtıkları tezgahlarda ürettikleri tarhana , erişte , lokma , çiğ börek , salça , reçel , köy ekmeği gibi ürünleri satıyor.  Bazı evler bahçelerini konuklarına kahvaltı , çay , gözleme sunacak şekilde düzenledi. En ilginç olanı ise daha önce Güllü Bahçe olarak hizmet veren mekanın restore edilip Faik Bey Konağı olarak hizmete sunulması.
Faik Bey Konağı, dört mevsim önündeki çiçeklerle bezeli bahçesinde kahvaltı , gözleme , göl balıkları , ızgara çeşitleri sunuyor ( Alkol yok) . Konağım Birinci katı kış mevsimi için yemek salonu olarak düzenlenirken üst kattaki üç oda da otel olarak düzenlenmiş. Gölün hemen kıyısı , karşıda şirin köyler ve her mevsim başka bir elbise giyen yamaçlar, önünden geçen balıkçı tekneleri ve leylek takırtıları ile çok güzel bir mekan. Görünen o ki bu tür mekanlar artacak.
Sulu boya , yağlı boya resim çalışanlar, fotoğraf meraklıları , doğa tutkunları , tarihin izinde koşanlar… Ne duruyorsunuz? Bunların tümü ve daha fazlası burnunuzun dibinde sizi bekliyor. Ne duruyorsunuz? Ver elini Apolyont ( Gölyazi )
                    11 Eylül 2014  16 35     

10 Eylül 2014 Çarşamba

ÇARESİZ DEĞİLİZ


Son yıllarda yaşanan değişim insanları paramparça etti. Geçmiş ile yüzleşemeyenler, tek tutunacak dal olarak Kemalizm`e sarıldı. Halbuki Kemalizm ile yüzleşmeden çağı anlamamız zor.
75 yıllık uygulama 2000 lere gelirken iflas etti. Uygulanan Kemalist eğitimin ortaya çıkardığı toplum , doğan yavrusunu kendisine benzetemeyen annelerin şaşkınlığına yol açtı. Disiplin , itaat ve ezbere dayalı eğitimden bundan başka bir sonuç da beklenemezdi. Haklar ve özgürlükler yerine görevler ön plandaydı. Haklar ancak verildiği kadar kullanılabilirdi. Onun için çok övündüğümüz ve tepeden verilen bütün haklar zamanla işlevsiz hale geldi. Kadına seçme ve seçilme hakkı önce TC de verildiği halde kadınların siyasete ve ekonomiye katılımı başka ülkelerin altında kaldı.
Laiklik de hiçbir mücadele yapılmadan tepeden verildi. Ancak Diyanet işleri gibi dini kontrol eden ve bütün bakanlıklardan daha büyük bütçesi olan bir kurum varken laikiz diye yutturuldu bize. Laikliğin olmazsa olmazı düşünce ve inanç ve doğal olarak inançsızlık özgürlüğü hep gündemin dışında tutuldu.
Statükoculuk iktidarı ile muhalefeti ile resmi politikamız oldu.  Statükoculuktan uzaklaşanlar ise malı götürmeye başladı. Önce hükümet , sonra iktidar oldular. Statükoyu sarstılar. Çok önemli tabuları yıktılar. Buna ayak uyduramayanlar sürekli negatif politikaya sarıldılar. Hep ve yalnız eleştirdiler.  Hiçbir olumlu gelişmeye destek verip daha iyi sonuçlar alınması yönünde öneri getirmediler.  Bunun sonucu küçüldükçe küçüldüler. Kendilerine çeki düzen vermezlerse korkulur ki yok olma süresine girecekler.
Eğri oturup doğru konuşalım: 10 yıl önce  düşünce , can güvenliği , çeteler , sağlık , enflasyon ve ulaştırma alanlarında bu gün bulunduğumuz durumu hayal edebilir miydik? Belki küçümseyeceksiniz , ancak Bursa`lı bir firmanın geliştirdiği tramvay ve metro Berlin fuarında sergileniyor. Yıllarca Boğaz köprüleri yerine önerdiğimiz tüp geçitlerden birisi halen çalışıyor. İkincisi de tamamlanmak üzere. İstanbul – Ankara trenle 3,5 saate indi. THY gerek yurt içinde gerekse yurt dışında rekor sayıda yolcu taşıyor.
Beni en çok sevindiren ise ( zaman zaman bir takım yanlışlar yapılmakla beraber ) rüzgar ve güneş enerjisi alanında atılan adımlar. 2023 de enerjinin %30 u rüzgar santralarından elde edilme hedefi de göz önünde tutulduğunda bu alandaki yatırımlar yüzümüzü güldürüyor.
1980 li yılların sonlarıydı. GÜNKUT ( Güneş Kutusu) isimli bir firma Bursa`da çalışmaya başladı. Firma temsilci ve çalışanlarının çoğu 12  eylül mağduru öğretmen ve memurlardan oluşuyordu. Bana gelip yardım istediler. Önce ne yaptıklarını sordum. Esas amaçlarının güneş panelleri ile evlerin elektrik gereksinimini karşılamak olduğunu , bu sistemi pazarlamayı düşündüklerini ; ancak hükümet buna izin vermediği için Japon sobası pazarladıklarını söylediler. O yıl Fuarda Kültürparkta bir stand açıp güneş panelleri ile bir evin bütün ihtiyacını nasıl karşılayabildiklerini somut olarak gösterdiler. Ancak o zamanın statükocu anlayışını aşamadıkları için başarılı olamadılar.
Şimdi düşünüyorum da o günün statükocuları en büyük halk düşmanlarıymış.
Günümüzde gerek güneş , gerekse rüzgar enerjisi konusunda yatırımlar engellenmek bir yana teşvik ediliyor. Bu konuda küçük yatırımcıların bile önü açıldı.
Örneğin ben , yeni yaptırdığım  binanın çatısına koyacağım güneş panellerinden elde edeceğim enerjinin ihtiyaç fazlasını devlete satacağım. İhtiyacım olduğunda da geri alacağım. Böylece evimin elektrik ihtiyacını güneş panellerinden elde etmeyi düşünüyorum. ( Ha , bir de bahçe tabanına büyücek bir yağmur suyu deposu koyup , sera ve bahçede kullanacağım suyu burada depolamayı düşünüyorum. )
Bütün bunların üzerine  Kürt sorunu çözülmüş bir Türkiye düşünüyorum.
İktidara ortak olmak istiyorsak her türlü gelişmeye , çözüme de ortak olmalıyız.  Hem muhalefet yapıp hem de çözüm önerilebileceğini Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP  ve Demirtaş çok güzel gösterdi. Yani çözümsüz değiliz. Yeter ki statükoculuktan uzaklaşıp değişimden yana olalım.

10 Eylül 2014   Çarşamba   18 00 

6 Eylül 2014 Cumartesi

TAVŞAN BOKU


“Tavşan boku gibi , ne kokar , ne bulaşır” derler kişiliksiz , silik kimseler için. Böyleleri öğretmen olur. Kapağı iyi bir yere attı mı oraya adeta kök salar. Bütün yöneticilerle iyi geçinir. Ne ülke sorunlarını dert eder ne okulundaki yanlış uygulamaları. O , düzenin elemanıdır. Belki inanç bakımından farklıdır , ancak bunu hiç belli etmez. Siyasi düşüncelerini de emekliliğine saklar.  Hiçbir soruşturma geçirmeden , ceza almadan emekli olur. Oysa sürgünler , cezalar gırla gitmektedir. Ceza alan arkadaşlarına “ o da aşırı gidiyor ama” der aşırı gitmek her ne ise.
Cevat Fehmi Başkut`un Buzlar Çözülmeden oyunu Türk Tiyatro klasikleri arasında yerini almıştır. Bu oyunu ilk kez Eğitim Enstitüsünde öğrenci iken Türkçe Bölümündeki arkadaşlarım oynamıştı. Daha sonra Devlet Tiyatrolarının olmazsa olmazları arasına girdi. Birkaç kez de filmi çekildi. Fikret Hakan`ın oynadığı daha ciddi , Kemal Sunal`ın oynadığı daha yumuşak olsa da televizyonda ne zaman oynasa mendili alıp otururum televizyonun karşısına. Filmde beni en çok etkileyen final sahnesidir. Hani buzlar çözülüp yollar açılınca ilçeye gerçek kaymakam gelir de akıl hastanesinden kaçan kaymakam ve yardımcısının deli oldukları anlaşılır ve yakalanırlar. İşte o zaman deli kaymakam “Size bizim gibi deli değil , böyle akıllı kaymakam lazım” deyip düzen adamı kaymakamı işaret eder. O an  tavşan boku gibi ne kokan , ne bulaşan meslektaşlarımı anımsarım. Acaba derim deli kaymakam gibi ağalara , üçkağıtçılara, düzenin çarpıklıklarına karşı mücadele etmek yerine akıllı kaymakam gibi düzene ayak uydursaydım , sürgünlerde , kiralarda gezeceğime , kooperatiflere girip dairelere , yazlıklara , arabalara sahip olsaydım. Daha mı iyi olurdu?
Bunun düşüncesi bile beni sarsar. Kendimi birden suçlu hissederim. Çocuklarımın yüzüne nasıl bakardım deyip utanırım.
Yalnız bizim meslekte midir böyleleri. Her meslekte çıkar karşımıza. Bazen bir örgüt olur , suya sabuna dokunmadan başkanını meclise taşır , çoğu zaman “AYDIN” sıfatı taşır ve kokmadan , bulaşmadan huzur içinde geçirir ömrünü. Bol bol şikayet eder. Çokça da kitlelere kılavuzluğa soyunur.  Her seferinde yanılsa da hiç utanmaz. Böyleleri laiktir.  Ancak birisi dini konularda eleştiri yapmaya görsün ; şeytan görmüş gibi uzaklaşırlar. “Canım , inançlara saygılı olunmalı , değil mi?” İyi de “inançsızlığa da saygı gösterilmesi" gerekmiyor mu? İnanç ve düşünce özgürlüğü sizin inancınızın sınırında mı bitiyor?
Böylelerini gördüm mü Buzlar çözülmeden oyununun final sahnesi düşer aklıma: “Size bizim gibi deli değil , böyle akıllı kaymakam lazım”. Gülümserim.
                6 Eylül 2014  22 00    

NE DERSİNİZ?


 "Allah, insanın yarattığı en değerli varlıktır." 
 Kemal Kılıçdaroğlu , 5  eylül 2014 Kurultay konuşmasından.
Dersim`li Kemal`in  bu sözü bazıları tarafından “büyük gaf” olarak nitelendirildi. Oysa “değerli varlık” kısmına itirazım olsa da  özünde doğru bir söz.
Durun , ön yargı ile isyan etmeden düşünceme kulak verin. Hem Laik değil miyiz? Her türlü düşünceye saygılı değil miyiz?  
Biliyoruz ki  ilkel bir şekilde taş kovuklarında , ağaç tepelerinde yaşayan ilk insan ya da insansıdan itibaren kendisi için tehlikeli bulduğu ya da açıklayamadığı yaratık ya da doğa olaylarından korkmuş , bunları olağan üstü güç olarak görüp kurbanlar vererek sakinleştirmeye ve onlarla iyi geçinmeye çalışmıştır. Yani “tanrı” kavramı ilk olarak insan zihninde oluşmuş bir kavramdır. Bu kavram zamanla  ay , güneş , aslan ; sonraları ise  put , totem ve heykel olarak tapılan varlık haline dönüşmüştür.
( Burada ilk insanın mağaralarda yaşadığı konusuna “Adem ve Havva cennetten kovulduktan sonra yüzyıllarca biri  Hindistan . biri arap yarımadasında yaşamış ve affa uğrayıp  bu günkü Mekke`nin bulunduğu yerde bir araya gelmişler ve evlerini , yani Kabe`yi inşa ederek orada yaşamaya başlamışlardır. O halde Adem soyu mağaralarda yaşamış olamaz diye itiraz edilebilir. Bu itiraz ancak mağaralarda , ağaç tepelerinde yaşayanların Adem soyundan gelmediğini doğrular.)
İnsanlar doğa olaylarını açıklayıp , vahşi hayvanlara hükmetmeye başlayınca tanrılarını önce İDA dağının tepesine göndermiş , zamanla da göğe yollamıştır.
Özellikle Ön Asya kökenli tek tanrılı dinlerde tanrı  görünmezdir , bilinmezdir , her yerde hazır ve nazırdır.  Kökeni Gılgamış Destanına uzanan ön Asya kökenli dinlere ait kutsal kitaplarda tanrıyı yeryüzünde temsil edecek bir temsilciye ihtiyaç duyulmuş ve peygamber kavramı ortaya çıkmıştır.
İnsan zihninin bir ürünü olan bu kavramlar  değişik toplumlarda değişik görünümler kazanabilir. Örneğin Ön Asya dinlerinde göksel bir kavram olduğu halde Hindistanda birçok kolu ve bacağı olan bir varlığa dönüşebilir. Kızılderililerin Manitu`su karşımıza doğasever  olarak çıkarken , Afrika`da değişik şekilde çıkabilir karşımıza.  
O halde Tanrı kavramı , insanların olduğu yerde söz konusudur. Hayvanlar aleminde tanrı kavramı olmadığı gibi onlar için tanrı , uğruna kurban edilecekleri bir kavramdır ve korkutucudur.
Demem o ki Dersimli Kemal`in sözü  yabana atılmamalı…
            6 Eylül 2014  16 15

5 Eylül 2014 Cuma

GEÇ KALMADAN


- Oturabilir miyim?
Başıyla onayladı.
- Bu gün de çok kalabalık. Muayenem öğleden sonraya kaldı , sabah da pek bir şey yemeden çıkmıştım.
Ağzında maske olan kadın başını kaldırdı.
- Ben de ilaçları bekliyorum. Aç aç 3-4 saat beklemeyeyim diye canım istemese de bir şeyler atıştırdım.
- Geçmiş olsun. Rahatsızlığınız nereden? Yanınızda kimse yok mu?
- Rahim kanseri dediler. Bir ameliyat oldum. Kemo terapi bitince bir ameliyat daha olacağım. Kızım getiriyor , ilaçlar biterken telefon ediyorum , gelip alıyor.
- Yanında beklemiyor mu?
- İşleri çok yoğun. Aslında bana bu kadar bile yardım etmemesi lazım benim yaptıklarıma göre. Ama , sağ olsun. Her şeyimle ilgileniyor. Sizin neyiniz var?
- Gözlerim… Aralıklarla iğne yapıyorlar.
- Sizin kimi kimseniz yok mu?
- Bir kızım , bir oğlum var. Kızımla görüşmüyoruz. Oğlum da  işi çok yoğun olmazsa yanımda geliyor sağ olsun.
- İnsanın kendine yardımcı olacak bir evladı olmalı. Benim de bir oğlum , bir kızım var. Ben yıllarca oğlumun yanında oldum hep. Kızımı dışladım.  Ona hiç değer vermedim. Ne kadar hatalı davrandığımı bu hastalığa yakalanınca anladım. Oğlum , gelinin sözüne uyup uzaklaşıverdi. Neymiş , hanımefendi tiksiniyormuş. Kızım öyle mi ya. Beni hastanelere , doktorlara taşıdı. Ameliyatımda hep yanımdaydı.  Bir kere olsun “hani , oğlun nerede” demedi. Şimdi öyle utanıyorum ki. Oysa çok sıkıntılı günleri oldu. Bir kez olsun halin nedir demedim.
- Ben de kızıma güvendim. Gelinimin bir sözüne kızıp onları dışladım. Hatta “ölüme , dirime gelmesin” demiştim de bir büyüğüm “böyle konuşma. Gün ola , harman ola. Yarın kime muhtaç olacağımızı bilemeyiz” dediydi. Ne kadar haklıymış. Bak , şimdi oğlumun eline bakıyorum.  Hem benim , hem de oğlumun yuvası dağıldı. Şimdi oğlumla oturuyoruz. Zaman zaman şekerim oynuyor ve baygınlıklar geçiriyorum. Ölüp kalsam oğlum olmasa cenazem kaç gün sonra bulunur.
- Çocuklarımızın yüzüne bakacak halde değiliz. Öyle iken onlar hep yanımızda. Halbuki onun da sıkıntıları var. Bir kere olsun başını omzuma koyup derdini anlatmasına izin vermedim. Hep uzak durdum.  Aldığım ilaçlar saçlarımı , kirpiklerimi döktü. Tutturmuş “ben de saçlarımı kazıtacağım” diyor. Evladım , o güzel saçlarına bile kıymaya hazır sırf bana moral vermek için. O kadar utanıyorum ki onun yanındayken…
Eczane görevlisi yanlarına yaklaştı.
- İlacınızı içeri verdim , boş yer de varken kemo terapi odasına geçseniz iyi olur.
Kadın , yavaş yavaş doğruldu. Genç hemen koluna girdi.
- Size de geçmiş olsun. Bundan sonra olsun evlatlarımızın kıymetini bilmeliyiz.
 70 li yaşlardaki ak saçlı erkek , gülümsedi.
- Biraz geç kaldık , ama denemeye değer…
Kadın kafeteryadan çıkmış , onkoloji polikliniğine doğru ilerliyordu…

5 Eylül 2014    22 20     Halil Yazıcı