28 Ağustos 2014 Perşembe

BU KAFAYLA MI İKTİDAR OLACAKSINIZ ?


Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduğunda  “Cumhurbaşkanı eşinin başı örtülü olamaz” deyip Çankaya boykotu başlattınız. Sonra değişen bir şey olmadığı halde ne boykot kaldı ne baş örtüsü karşıtlığı. Hatta çarşaflı belediye başkanlarını vitrine çıkardınız.
Politika günübirlik ve taktiksel olamaz. Uzun vadeli hedeflere göre ve tutarlı strateji uygulanır politikada. Olmazsa adama “yiyemiyeceğin dolmanın başına geçmeyeceksin” deyiverirler. Ya da bu naneyi neden yedin derler.  
Şimdi de RTE`nin Cumhurbaşkanlığını meşru bulmuyorlar.  Bir yandan RTE  ülkeyi kutuplaştırıyor diyeceksin ,  öte yandan Anayasa`yı fırlatacaksın. Hem RTE  Anayasayı çiğnedi diyeceksin , hem de kendin Anayasa`yı yerlere atacaksın. Olmaz beyler , bu kafayla bırakın iktidar alternatifi olmayı , muhalefet partisi bile olamazsınız.
Yemin törenini boykot edebilirsiniz. Çankaya`ya boykot uygulayabilirsiniz. Ancak kitleleri sürekli gergin tuttun mu , başkalarını kutuplaşma yaratıyor diye suçlayamazsın. Bir de tutarlı ve kararlı olmalısın. “Dün dündür , bu gün bu gündür” deyip kitleleri şaşkına çeviremezsin.
Hani ağa arabası ile kasabaya giderken yolun ortasında kocaman bir hayvan pisliği görüp marabasına ,
- Bu pisliği yersen atı ve arabayı sana veririm.
Der. Maraba arabadan inip pisliği yer. Artık at ve araba marabanındır.
Kasabaya gidip işlerini bitirdikten sonra dönüşe geçerler. Bu kez maraba yolun ortasındaki pisliği gösterip ağaya:
- Bu pisliği yersen atı ve arabayı geri veririm.
Der. Ağa köylülerin araba ve atın marabaya ait olduğunu öğrendiğinde karizmasının çizileceğini düşünür ve arabadan inip pisliği yer.
Konuşmadan yola devam ederler. Tam köye girerlerken maraba:
- Ağam , köyden çıktığımızda araba da at da senindi. Şimdi gene senin malın. İyi güzel de biz o pislikleri neden yedik?
Kitleler parti yöneticilerine “bize o pisliği neden yedirdin?” demezler mi? Birileri on yıl hatta 50 yıl sonrasının planını yaparken sen ayda , bilemedin yılda bir taktik değiştirirsen kitlelere güven verebilir misin? 
Liderlik koltuğuna “sakin güç, Gandi” söylemi ile tırmanıp  sonra yıllarca gerginlikten medet umabilir misin? Hele ülkenin barışa  en çok ihtiyaç duyduğu bu süreçte.
Köşeli yazarlar, aydınlar , aydın geçinenler… Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde büyük büyük laflar edip şimdi arazi olan dostlar . Bir yandan halkı aşağılayıp  ardından onlara kılavuzluk etmeye soyunanlar. Bir susun be. Bu halkın burnunu boka bulaştıran kılavuzluğu bırakın. İnanın böylece halka en büyük iyiliği yapmış olacaksınız.
              28 Ağustos 2014    21 15    

23 Ağustos 2014 Cumartesi

DEMOKRASİ Mİ?


“İmam evinden aş, ölü gözünden yaş umulmaz…”
Annem , büyük harflerle küçük harfleri karıştırarak yazmayı galiba babamdan öğrenmiş. Kullanmayınca da zamanla unutur olmuş. Ancak öyle sözler söylerdi ki bunları nereden duyduğuna karar veremezdim. Bu söz de onlardan biri.  Umutsuz vakalar için söylenebilecek en güzel söz olmalı. Tıpkı CHP`nin ülkeye demokrasi getirmesi gibi.
Bir düşünün lideri “diktatör” olan bir parti ( CHP genel başkan adayı Muharrem İnce`nin sözü ) ülkeye demokrasi getirebilir mi? Parti içinde demokrasinin kırıntısını uygulamayan bir siyasi yapılanmadan ülkeye demokrasi getirmesi istenebilir mi? Milletvekilleri adayları genel başkan tarafından  atanan bir partide demokrasi lafı edilebilir mi? Böyle bir partide milletvekillerinin genel başkana yaranmak dışında bir etkinliği olabilir mi?
Muharrem İnce çok iyi konuşan biri. Ne de olsa meslektaşım. Konuşmaları  büyük kitlelerin beğenisini alıyor. Onun konuşmalarından hazırlanan klipler sosyal medyada paylaşım ve beğeni rekorları kırıyor. Ve sürekli eleştiriyor. Eleştirmek güzel de eleştirdiğin konularda olumlu önerilerde bulunabiliyorsan. Yoksa bütün muhalefetini eleştiri üzerine kurarsan bol bol alkış alırsın. Seçmen , önüne koyacağın programa oy verir. Birileri 5 yıl , 10 yıl hatta 50 yıl sonrası için (gerçekçi ya da hayali) hedefler koyarken  sen bu günün uygulamalarına alternatifler sunamıyorsan iktidar olamazsın.
Muharrem İnce diyor ki “şayet iki genel seçim sonrasında partiyi iktidara getiremezsem genel başkanlıktan istifa ederim.” Sanki Superman. Tek başına CHP`yi iktidara getirecek. Hangi programla , hangi kadrolarla diye sormazlar mı adama? Hem Kılıçdaroğlu`na diktatör diyeceksin , hem de kendin tek adamlığa soyunacaksın. Deve “nerem doğru ki” sözünü geri almaz mı bu durum karşısında.
Seçmenlerin çoğunun 30 yaş altında olduğu söyleniyor. Parti kadrolarında gençlere ayırdığın yer nedir? Ya kadınlara verdiğin değer? Sakın Yüzde bilmem kaç kontenjan uyguluyorum deme. Seçilemeyeceği yere koyduktan sonra istersen yüzde 90 kontenjan uygula ne değişir?
Önce parti içi demokrasi çalışır hale  gelecek. Danışma kurulları , gençlik , kadın kolları demokratik olarak yönetimde temsil edilip katılacak ve en önemlisi bütün adaylarını “ön seçim” ile belirliyeceksin. İşte o zaman demokrasiden söz edebilirsin. İşte o zaman ülkeye demokrasi getirme iddian olabilir. Bunlara burun kıvırıp “henüz erken” dersen bize söyleyecek tek söz kalır :
“İmam evinden aş, ölü gözünden yaş, CHP`den demokrasi umulmaz…”
               23 Ağustos 2014  12 00   

21 Ağustos 2014 Perşembe

HAYALDİ


Ne çocukluğumda , ne gençliğimde hiç lüks hayallerim olmadı. Belki de ekonomik yetersizliklerimiz hayallerimizi de sınırlıyordu.
Örneğin bir arabamın olabileceği hayalim hiç olmadı. Ah bir arabam olsa da şuraları gezsem demedim hiç. Ta ki 62 yaşıma geldiğimde Elif “sıra sana araba almaya geldi” sözünü iki kez yineleyene dek. İlk söyleyişinde lafın gelişidir deyip önemsemedim. Ancak “acaba bir arabam olsa ne yapardım” diye düşünmeye başladım. İkinci söyleyişinde “Elif , eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme , bunu ikinci oluyor söylüyorsun.” Deyip tepki gösterdim. Kendi arabasının borcu bitince bana araba alacağını söyleyince, “ o zaman hemen yarın sürücü kursuna kaydoluyorum” deyip kursa yazıldım. 15 gün sonra da bir tanıdığın arabasında eski İnegöl yolunda ilk kez direksiyona geçip kontak çevirdim. Bir yıl sonra ilk arabam olan Toyotta Corolla altımdaydı. O günden bu güne 250 bin km yol teptim.
Evle ilgili hayallerim de olmadı. Genellikle köylerde çalıştığım için ilkokul öğretmeni iken  okul lojmanı ya da köyün imam evinde kaldık. Samsun Vezirköprü Gölköy`de bir sene kaldığım evin yanına yaklaşmaya korkardı herkes. Nitekim biz taşındıktan iki sene sonra göçtü.
Yenişehir , en uzun görev yaptığım yer. 7,5 sene ahşap evlerde kirada oturduk. Oturduğumuz evler hala ayakta.
Keles sürgününde eski imam evinde bekar olarak kaldım. Rüzgar esti mi kilimler havaya uçuyordu. Eşim ve çocuklarım ise Bursa`da Ortabağlarda bir evin alt katındaydı. Sonra Tabakhanelere komşu olduk. Cebimize uygun orasını bulabildik. En güzel evimiz emekli olmadan önce oturduğumuz evdi.
Emekli olunca ikramiye ile ev almaya karar verince nasıl bir ev aradığımızı bilmiyorduk. Zaten elimizdeki para da fazla seçenek sunmuyordu. Sonunda 21 yıldır oturduğumuz ilk evimize taşındık. Bizim için olağanüstü lüks sayılırdı. Çünkü kaloriferi vardı.
Son yıllarda merdiven çıkmakta zorlanmamız , eşimin geçirdiği operasyonlardan sonra 4. Kata çıkarılması , mahallenin günden güne kalabalıklaşması , bu kalabalığa Kamberler mahallesinden dağıtılanların yaptığı katkı , bonzai sorunu , en üst kattaki ısı izolasyonu sorunu yeni bir eve taşınmaya zorladı. O günden sonra da nasıl bir ev tartışması başladı. Önce altlı üstlü iki daire ile başlayan hayalimiz , önemli bir sıçrama ile “bahçeli müstakil eve evrildi. Ardından teras neden olmasın? Yaklaşımı ile tam bir sene sokak sokak ev aradık. İlk önce merkezden bakıyorduk. Sonra kenarlara doğru yayıldık. Ta ki bahçeli , teraslı o evi görene dek. Özellikle terası bize çekici geldi. Hemen kuzineyi kurup kestane kavurmaya başladık hayalimizde.  Pazarlığı yaptık , kaparo vereceğimiz gün karşı taraf caydı. Ancak artık ev ile ilgili epey netleşmiştik. Semt de hoşumuza gidince bazı dostların da cesaretlendirmesi ile hemen bir arsa baktık. Yan yana iki arsadan birini alıp projelendirme için evrakları tamamlamaya başladım.
Eskiden olsaydı bu işi beceremezdim. Çünkü tapuda olsun , kadastroda ya da belediyede olsun  yaptırılacak her işlem için evrak arasına para koymadan iş yürümüyordu. Bazı zamanlar para verildiği halde gecikmeler oluyordu. Ben ise bırakın bir memura rüşvet vermeyi , berber çırağına bahşiş bile veremem. Böyle bir davranışı karşımdakini aşağılamak olarak görürüm. Neyse ki resmi harçlar dışında hiçbir “har(a)ç” ödemeden ruhsat aşamasına getirdim. Gerçi bizim dosya hangi memurun önüne gittiyse ya görev yeri değişti ya da memur izine ayrıldı. Son memur da safariye çıkar diye korkuyordum ki bu kez fireyi bizim cepheden verdik. Ruhsatta imzası olması gerek proje mimarı izindeydi.  Pazartesi o da imzalarsa ruhsat tamam.
Kalfamız kalıpları taşıdı. Demir , çimento , tuğla , kum , kireç de hazır. Bundan sonra her gün hayalimizin topraktan doğup kat kat yükselmesine tanıklık edeceğiz.
Şu anda arsamız adam boyu ot ve dikenlerle kaplı. Bu kışı yeni evimizde geçirme hayalimiz bakalım gerçekleşecek mi?
             21 Ağustos 2014   15 00    

20 Ağustos 2014 Çarşamba

AKTIR BENİZİ , GÖTÜRÜR DENİZİ


Köy yaşamında hayvansız ev olmaz derler ya , bizim evde annemin kedileri dışında hayvan bulunmazdı. Bir ara bir ineğimiz oldu. Çelimsiz bir şeydi. Köy sığırına katardık , öteki sığırlarla birlikte sığırtmaç gözetiminde otlar , akşam biriktirebildiklerini annem sağardı. Sabah – akşam 2 kg süt alamazdık. Ancak evimizde tereyağı , yoğurt , peynir hep onun sütünden olurdu. Dört kardeş birer bardak süt de içerdik. Annem bunu nasıl becerirdi de o sütü her şeye yetirirdi , bilmezdim. Sonraları “aktır benizi , götürür denizi” sözü takıldı aklıma.  O zaman şifreyi çözdüm. Annem bir bardak sütün içine 2 bardak su katıp içiriyordu bize. Biz de beyazı görünce saf süt içtiğimizi sanıyorduk.
4 erkek çocuk sahibi olup bir de tütün işi ile uğraştın mı ev kadınlığı iyice çekilmez olur.  Kız evlat arar durursun. Zaten ben de kız evlat niyeti ile gelmişim dünyaya. Sağ olsun annem kız evladına yaptırabileceği bütün işleri bana yaptırıyordu. Abimler büyük olduklarından kaytarabiliyor , ben kaçamıyordum. 11-12 yaşımdayken tütün kırma işini yarım bırakıp köye tarhana çorbası pişirmeye gönderilirdim.  Pişirdiğim çorbayı birlikte kaşıklarken hep annemin çorbasını arardım.
Çorba dedin mi olmazsa olmazı turşu ya da çoban salatasıdır.  Toprak küplerimiz kilerde yan yana dururdu. Kiminde üzüm pekmezi , kiminde sirke , kiminde turşu olurdu. Annemin sirkesini herkes beğenirdi. Komşular istediğinde getirdikleri kabı sirke ile doldurur doldurmaz küpe suyu boca ederdi. Sirke küpüne üzüm tanelerini , elma , armut çökeleklerini eklediği için sirke kıvamını kaybetmezdi.
Kışın , akşam yemeğinde tarhana çorbası yanında turşuyu yiyen , babamın işlettiği kahvehaneye geldi mi susamaya başlardı. Ben , büyük bir kap ve bir bardakla su dağıtırdım. “Akşam yemeğinde kebabı yersen böyle susuyorsun işte , ver bir bardak su…” deyip gülümsetirlerdi kahvedekileri.
Yaz oldu mu tarhana çorbasının arkadaşı çoban salatasıdır. Önce soğanı soyup ince dilimler halinde doğrayacaksın. Sonra üzerine tuz serpip ovmaya başlayacaksın. Soğanları öldürdün mü  domatesi , biberi doğrayıp karıştıracaksın. Biraz maydanoz , biraz nane de katabilirsin. Hepsini harmanladın mı sirkeyi gezdireceksin. Son olarak zeytin yağı… Çorbamı bilmem , ama salatam çok leziz olurdu.
Bir gün ineği köy sürüsüne katmak için önüme kattım. Köy meydanı boştu. Aşağı mahalleden Ösüren yoluna saptım. Taaa , aşağı mezarlıkta yetiştim köy sürüsünü. Sığırtmaca teslim edip dönerken daha kestirme olur diye çayır yoluna saptım. Galiba böğürtlen mevsimiydi. Oradan böğürtlen , öteden armut derken eve döndüğümde herkesin suratını  bir karış asık buldum. Suçlu suçlu sofraya oturuyordum ki babam
- Misafir odasına çık,
Dedi ve bende şafak attı. Misafir odasında , girişte , yastığın arkasında kızılcık sopası olurdu.  Babam gelir gelmez önce daha önceki kabahatlerimi sıraladı. Sonra da sabah ben gecikince abimi arkamdan gönderdiğini , o , sığırtmaçtan ineği bırakıp eve döndüğümü öğrenip geri geldği  halde benim hala dönmediğimi ; çorbanın buz gibi olduğunu, ev halkını bekletmeye hakkım olmadığını söyleyip birkaç sopa indirdi.
Bizim evde herkes tamam olmadan sofraya oturulmazdı. Ve ben yollarda oyalanırken onlar aç aç beni beklemişti.
Ne demiştik? “Aktır benizi , götürür denizi…” İnek , tütün , tarhana çorbası , turşu , çoban salatası üzerine kızılcık sopası. Her şeyiyle ne güzel günlerdi onlar…
                   20 Ağustos 2014   14 00     

18 Ağustos 2014 Pazartesi

HAİN BAKIŞLAR


Yok arkadaş , ruhsattan , inşaattan vaz geçtim. Bari Belediye çalışanları başını kurtarabilse.
Yasalara uygun bir inşaat yapayım dedim , arsayı aldım , kadastrodan çaplı kroki , Belediyeden belgeler. Bir anda kendimizi mimarın karşısında bulduk. Kendisine nasıl bir şey istediğimizi dilimizin döndüğünce anlattık.  Bir hafta sonra gittiğimizde karşılaştığımız taslak kroki  bizi şaşkına çevirdi. Bizim kata üç oda bir salon , biri banyoda olmak üzere iki tuvalet , mutfak , ön ve arkada birer balkon demiştik. Bir baktık mutfak salonla birleşmiş , ikinci tuvalet ve arka balkon yok. Uzun pazarlıklar sonucu projenin çizim aşamasına geçilebildi.
Mimar bütün projeler tamam , belediyeye teslim ettim. Kontrol edilip ruhsat hazırlanacak dediğinde sanki binanın kaba inşaatı bitmiş gibi sevindik. Biz dosyamızın ne kadar belalı olduğunu bilmiyoruz ki. Zaten esas macera da bundan sonra başladı. Elektrik projesi Elektrik mühendisinin masasına konduğunda  önce birkaç gün karşısında çaylar , kahveler içiliyor. Projeye “siz ne alırdınız “ diyen olmayınca bir anda mühendis görevden alınıveriyor. Cemaatçi operasyonu diyorlar ya inanmıyorum. Bizim dosyanın lanetinden başka bir şey değil. Mimari projeyi gören memur , dosyayı görür görmez yıllık izne ayrılıyor. Aynı şey  öteki memurlarda da yaşanıyor.
Bakıyorum yurt sathında cemaatçilere karşı paralel operasyon uygulanıyor , bir operasyon da ben , beni çocuk oyalar gibi oyalayan yapı denetim firmasına uyguluyorum.
Yeni yapı denetim firması , yeni evraklar demek. Bir yandan firma temsilcisi , bir yandan ben eksik evrakları tamamlıyoruz. Perşembe akşamı yapı denetim elemanı “her şey tamam. Dosyayı Ruhsat bürosundaki memura teslim ettim. Yarın ele alacağım ikinci dosya sizinki olacak dedi”  deyince dünyalar benim. Cuma günü Ruhsatı aldık mı hafta sonu inşaatı başlatabiliriz. Cuma öğleye kadar ses yok. Öğleden sonra saat başı aramalarıma 16 gibi son verdim.
Pazartesi sabahı yapı denetim firmasını aradım. “Hemen size döneceğiz” dediler.  Saat 12 de belediyedeki görevlileri aradı. Ruhsat bürosundaki memur izne ayrılmış  şef yeni birine verecekmiş.
Hemen giyinip Belediyeye koştum. Ruhsat bürosunun şefinin yanındaki raftaki hain bakışlardan kuşkulandım. Haklıymışım. Şef onu gösterip “dosyanız bende , bu gün ya da yarın ruhsatınızı yazacağız” deyince önce “bu ruhsat çıksın kurban keseceğim” demek geldi içimden. Bir an kurban parasını düşünüp sözleri yuttum. Raftaki bakışlar hiç de hayra alamet değildi.  Şefe döndüm :
- Bu dosya hangi memurun önüne gittiyse başına bir şeyler geldi. Kiminin görev yeri değişti , çoğu da izne ayrıldı. Şu andaki bakışlarını hiç beğenmiyorum. Lütfen kimsenin başına çok kötü bir şeyler gelmeden kurtulun ondan.
Diyebildim. Tek korkum hiç istemem ama o memurun başına çok kötü şeyler gelmesi.
             18 Ağustos 2014   16 20    

17 Ağustos 2014 Pazar

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZ KALMAK


Düğün salonu muhteşemdi. Hanımefendinin giysi ve takıları sosyetenin dilinde aylarca sakız olacak gibiydi. Eşi ile uzak dursalar da mutlu bir çift izlenimi vermeye büyük çaba harcıyorlar , arada bir göz göze gelip karşılıklı gülümsüyorlardı.
Çocukluğundan beri kurduğu hayalleri bir bir gerçekleştirmiş , zenginlik basamaklarını sabırla tırmanmıştı. Yüzme havuzlu konağı , hizmetçileri , spor arabası , yazlığı ve sık sık gerçekleştirdiği yurt dışı seyahatleri ile sosyetede güzel bir yer edinmişti. Kokteyllerde , açılışlarda herkesin gözünü üzerine çekmek için elinden geleni yapıyordu. En büyük silahı bakışlarıydı. İnsanları bakışları ile adeta hapsediyordu.
Zor günlerinde umudunu hiç yitirmemişti. Çok hırslıydı. Başarı için her şey mübahtı onun için. Zenginlik basamaklarını tırmandıkça önce çocukluğunu , genç kızlığını geçirdiği çevresinden sonra da akrabalarından uzaklaştı. Annesini , babasını daha çok zenginliğini göstermek için ziyaret ediyordu.
Düğün salonuna konukları yerleştirirken epey zorluk çekti. Zengin dostlarına baş köşeden yer ayırmalıydı. Ancak o masalar da sınırlıydı. Neyse ki salon büyüktü. Sıra akraba ve mahalle arkadaşlarına gelince  en gerideki masaların kaldığını gördü. “Olsun , onlar da oraya otursun. Hem nasıl olsa dansa falan da kalkmazlar.” Deyip geçiştirdi.
Konuklar gelmeye başlayınca içeri girip makyajını tazeledi. Heybetli bir tavus kuşunu andırıyordu. Gözlerine mavi lensler takmıştı. Takıları da lensi ile uyumluydu. Gelenlerle sarılır gibi yapıp öper gibi yaparak yerlerini gösteriyordu. Salon ışıl ışıl mücevher parlıyordu. Şimdiden parfüm kokusu sarmıştı her yanı.
Yavaş yavaş akrabaları ve mahalle arkadaşları da geliyordu. En yeni giysilerini giymeye özen göstermişlerdi. “Kusura bakmayın” deyip yerlerini gösterdi.  Anne ve babası en arka masalardan salonu inceliyordu. Annesi gururla bakındı etrafına. Kızını hep böyle görmek istemişti. İşte , zirvedeydi.
 Düğün eğlenceye dönmüş , danslar bitmiş , oyun havaları başlamıştı. Ancak sosyete oyunu oyuna benzemiyordu.  Gözleri arka sıralara gitti. Çocukluğunda çok samimi oldukları arkadaşı ile göz göze geldiler. Acıyarak bakıyordu. Ayakları onu  kendiliğinden arkadaşına taşıdı. Sarıldı ve hıçkırmaya başladı. “Ne kadar yalnızım , bilemezsin…” derken hıçkırıkları artmıştı. Arkadaşı onu kuytu bir yere sürükledi. “Senin en mutlu günün. Bak koca salon dostlarınla dolu. Neden yalnız olacakmışsın?”
Başını suçlu suçlu kaldırdı.
“Her zaman kalabalıklara sığındım. Halbuki yalnızdım. Hiç dostum olmadı.”
“Olur mu , biz neciyiz. Bak , çocukluğumuzu , genç kızlığımızı birlikte geçirmedik mi? Oyunlarımızı birlikte oynayıp mahalle çocuklarını birlikte koşturmadık mı peşimizde.”
“Ve ben hepinizi unuttum, dışladım.”
“Dışlasaydın düğüne gelmezdik ki.”
“ Ama sizleri en arka sıralara oturttum. Halbuki sizler en önde olmalıydınız. Şimdi ortada sizler oynamalıydınız.”
“Üzüldüğü şeye de bak. Biz gene oynarız.”
Hemen mahalle arkadaşlarının yanına gitti.
“Kızlar , ne duruyorsunuz. Bu havalar çalarken oturulur mu?”
Peş peşe çıktılar meydana. Roman havası , Balkan Havası… Coştukça coştular. Bir ara kendini en ortada kalça sallarken buldu. Saçları dağılmıştı. Çok mutluydu…
Arkadaşları yerlerine dönerken peşlerinden koştu.
“Kızlar , en kısa zamanda bir piknik yapalım. Darbuka , tef ne bulursanız getirmeyi de unutmayın…”
                17 Ağustos 2014  15 30

16 Ağustos 2014 Cumartesi

ALIŞKANLIKLARIMIZ


Yaşamımıza  alışkanlıklarımız yön verir. Yediklerimiz , içtiklerimiz , giydiklerimiz , saçımız , yürüyüşümüz hep alışkanlıklarımızın ürünüdür.  Alışkanlıklarımız bizi o denli yönlendirir ki , çoğu kez farkına varmayız.
Örneğin bir kafeye , lokantaya gittiğimizde aynı masaya , hatta aynı sandalyeye otururuz ve bunu farkında olmadan yaparız.  Saç biçimimiz genellikle değişmez. içeceklerimiz de öyle.  
Eğitim Enstitüsünde okurken her hafta  Basak caddesinde bu gün Vakıf Bank karşısında kalan Saray Lokantasına uğrardım. O günlerde Saray lokantasında bira ve votka dışında alkollü içki sunulmaz , rakıcılar, şarapçılar tam karşıdaki Ömür Lokantasına giderlerdi.  Kadınların yalnız oturup biralarını yudumlayabilecekleri bir yerdi Saray. Garsonlar da alışmıştı bana. Hemen servis açıp bir fruko , ufak yarısı votka , karışık ızgara getirirlerdi hiç sormadan. Yavaş yavaş yudumlar , hesabı ödeyip Postane – Setbaşı turuna başlardım. O günlerde Bursa Caddelerine çıkanlar tanıdık kişilerle karşılaşır , selamlaşırlardı. Ben etrafı gözler , düşünürdüm.
Üzerimde daha sonra Komiser Colomba`da göreceğim bir pardesü olurdu. 23 30 dolaylarında  Sönmez çarşısı aralığındaki Yıldız Pavyon`a uğrar , merdivenden inip salonu iyi görebileceğim bir yerde duvara sırtımı dayayıp etrafı gözlerdim. Yakam genellikle kalkık olurdu. Garsonlar galiba beni sivil polis sanıyorlardı. Masalara , atılan sahte kahkahalara , renk renk ışıklar arkasındaki gerçek yüzleri görmeye çalışırdım. Belli masalarda hep belli kişiler olurdu. Bu kişileri  ertesi gün Bit Pazarındaki dükkanlarında görürdüm. Kadınların bakışları içimi karartırdı ve kendimi dışarı atardım.
Zamanla sağlık , yaşam tarzındaki değişiklikler gibi nedenlerle bazı alışkanlıklarımdan vaz geçmek zorunda kaldım. Bunların en önemlisi aralıklarla da olsa 30 seneden fazla kullandığım sigarayı bırakmam oldu. Bu , özgüvenimi de artırdı. Alkol bende alışkanlık olmasa da ölçüsüz ve usulüne göre kullanmadığımda zor durumlara düşmeme yol açıyordu. Önce miktarı sınırladım: 150 – 200 gram. Sonraları hiç aramaz oldum. Şimdi seyrek olarak alıyorum. Onu da oğlum yurt dışından kaliteli votkalar , şaraplar getirince.
Alışkanlıklarımız bizi o kadar esir etmiştir ki örneğin kimimiz yolun hep sağından yürürüz. 
Facebook yeni alışkanlıklara yol açtı. Bazıları günün belli saatinde faceye giriyor , beğenilerini , paylaşımlarını art arda yapıp çıkıyor. Ancak her zaman aynı sayfalara uğruyor. Çoğu arkadaşımız hiç düşünmeden değişik sayfalara , gruplara beğeni yapıyor. Bir bakıyorsunuz sayfasında acaip paylaşımlar.  Bazı dostlarımız kendi isimleri ile farklı sayfalar açıyor. Bir arkadaş  bu şekilde yeni bir sayfa açıp da beni öteki sayfadan silip yeni sayfa için arkadaşlık isteği görderdi mi alışkanlığımdan mıdır nedir yadırgıyorum. Bir de eski sayfasını sosyetik arkadaşları , yeni sayfasını mahalle arkadaşları için kullanmışsa uzak duruyorum.
Alışkanlıklarımız , facedeki paylaşım , beğeni ve yorumlarımıza da yansıyor.  Örneğin ben sık sık Kazım Koyuncu , Şevval Sam paylaşırken , bir başka arkadaş  doğa kliplerini paylaşır. Bir arkadaş kapak fotoğrafı olarak herkese açık olduğu için kötü amaçlarla kullanılabileceğini göz ardı edip  kişisel  ve aile fotoğraflarını kullanırken , bir başkası doğa fotoğrafları kullanır , ya da boş bırakır. Bir arkadaşımız profil resmi olarak çiçekleri , böcekleri kullanırken ve bunların paylaşım ayarlarını “arkadaşlarım” olarak düzenlerken , bir başka arkadaşımız kişisel fotoğraflarını ve özellikle herkese açık olarak kullanır. Bu fotoğraflardan birinin hiç görmek istemeyeceği bir sayfada yayınlandığını gördüğünde çılgına dönse de alışkanlığını sürdürür.
Dedim ya alışkanlıklarımız davranışlarımıza yön veriyor ve biz farkında olmadan buna uyuyoruz. Sandıkta aynı partiye oy vermek , aynı gazeteyi , aynı köşe yazarlarını okumak , aynı esprilere gülmek de alışkanlıklarımız arasında değil mi?
               16 Ağustos 2014   16 05     

15 Ağustos 2014 Cuma

BU GÜNLERDE İŞİMİZ ÇATI KURMAK


Hava o kadar sıcak ki , evde nefes almakta zorlanıyorum. Aslında yazlık serin ve bizi bekliyor. Ancak koşullar hep ertelememizi gerektiriyor.
Geçen yıl hep ev aramıştık. Müstakil , bahçeli , en az iki müstakil dairesi olan bir bina. Tam bulduk ve pazarlığı bitirip kaparo vereceğiz , karşı taraf caydı. ( Sonradan pişman olup birkaç kez arasa da geç kaldı) O binanın olduğu bölge hoşumuza gitti ve bazı dostların da teşvikiyle bir arsa alıp istediğimiz şekilde bir bina kondurmaya karar verdik.  Yıl başında arsayı aldık. Gerekli belgeleri tamamlayıp Şubat başında bir mimarla çalışmaya başladık. Önce katlara göre yerleşim planı üzerinde tartıştık. Mimar modern düşünüyor , biz ihtiyaçlarımızı düşünüyoruz. Örneğin eşim bizim katta üç oda bir salon mutfak banyo + ayrı tuvalet, derken terasın yerleşimi ayrı tartışma konusu oluyor.  Bir ayda yerleşim planı ortaya çıktı. Bu kez de dış görünüm. Arada terasın arka bölümüne sera , çatıya güneş bataryaları , bahçeye sera ve bahçe sulamasında kullanacağımız suyu depolayacağımız depo yeni değişikliklere yol açıyor.
Başlangıçta sonbaharla yeni evimize taşınacağımızı düşünürken , sonbaharda inşaata başlayamama korkusu sardı bizi. İnşaatı yapacak kalfayı bulmak , yapı denetim firması ile anlaşmak , inşaat sorumlusu mühendis bulmak… Mimar “proje tamam , ruhsat işlemini başlatabilirsiniz” dediğinde çok heyecanlandık. Ancak yapı denetim firması bizi oyalamaya başladı. Kontrol yapacak elektrik mühendisi olmadığı için dosyayı tamamlayamadığını öğrendiğimde çok sinirlendim. Başka bir firma ile anlaştım. Ancak eski firma bazı evrakları dosyadan aldığı için  iş gene uzadı. Tam 6 ay sonunda dosya tamamlanıp Osmangazi Belediyesi Ruhsat Masasına verildi. Bu kez de ilgili memur dosyaya elini uzatmıyor. Böylece Perşembe ve Cuma da geçti. Korkum pazartesi memur izne falan ayrılmasa ve dosyayı onaylasa.
Pazartesiden sonra başka engeller çıkmazsa şantiye elektriği ve suyu bağlatıp inşaata başlayacağız. Belki o zaman tatile çıkabiliriz.
Aksi halde zona tehdidini artıracak. Bir aydır oyalıyorum. Hiçbir şeye takmamaya , hiçbir şeye üzülmemeye çalışıyorum. Cumhurbaşkanı seçimiymiş , CHP içinde Ulusalcılar bayrak açmışmış  umurumda değil (!) Şu sıcaklar da olmasa. Biraz dışarı çıksam yüzüm mos mor oluyor. Tansiyon yüksek. Şapkayı ıslatsam da fayda etmiyor.  Tek tesellim  CHP emin ellerde. Kılıçdaroğlu demokratik tavrını takındı. Gerçi Ulusalcılara “yakamızdan düşün” dedi. Ama , haklı değil mi? Kardeşim Perinçek partisini kurmuş , gidin oraya. Gerçi o kaleleri içten fethetmeyi sever, ama olsun.
Şaka bir yana Cumhurbaşkanı için kurulan çatı çöktü. Bakalım bizim çatı tutacak mı?
              15 Ağustos 2014   18 50   

12 Ağustos 2014 Salı

HAYDİ GEÇMİŞ OLSUN


1977 seçimleriydi. Dağ taş “Karaoğlan Ecevit” yazıyor. DİSK , DEV-GENÇ , TÖB-DER hep Ecevit`i destekliyor. TİP de seçimlere giriyor.  Ben Behice Boran liderliğindeki Türkiye İşçi Partisini destekliyorum.
Yenişehir TÖB-DER içinde TİP`e sempati duyan birçok arkadaş da esen rüzgara kapılmış. Devrimciler , solun değişik grupları karşısında yalnızım.
Bir gün lokalde öğretmen okulunda büyük ağabeyimin sınıf arkadaşı olan bir öğretmen abi geliyor masama.
- Bak köylüm
Diye başlıyor söze . Yılların alışkanlığı. Köy Enstitülerinden beri  öğretmen okullarında arkadaşlarımıza “köylüm” diye hitap ederiz.
- Ben de sosyalistim. Ben de Türkiye İşçi Partisine sempati duyuyorum.  Ancak devir birlik devri. Bütün sol güçler birlik içinde olmalıyız. Faşizmi ancak böyle geriletebiliriz.
- Haklısın abi. Bütün sol güçler birlik olmalı.
- O zaman neden TİP propagandası yapıyorsun?
- Gerçek sol parti o da ondan.
- Beni dinle , TİP seçime girsin , aldığı oyla da CHP`nin bir tek milletvekili çıkarmasını  engellesin , sittin sene TİP`e oy verirsem bu bıyıkları yolarım.
- Öyle söyleme abi. Ecevit konusunda yanılıyorsunuz. Bunu çok kısa zamanda göreceksiniz. Biliyorum , ileride sen de TİP`e  oy vereceksin…
O seçimlerde CHP en çok oyu alsa da çoğunluğu sağlayamadı. Bursa gibi bazı illerde TİP`e verilen oylar CHP ye verilseydi belki birkaç milletvekili daha çıkarırdı.
Seçimden sonra milletvekili pazarları kuruldu. Bir milletvekili karşılığında bir bakanlık verildi.  Ecevit , demokratik taleplerini dile getiren  örgütlere  “Benim kimseye verecek diyetim yok.” Dediğinde ilk hayal kırıklığı yaşandı. Ardından vali ve Emniyet Müdürü atamalarında MHP yandaşları tercih edildi. TBMM başkanlığına MHP destekli Karakaş seçildi.  Yani CHP – MHP işbirliği çok eskiye dayanır.
Seçim döneminde nerede ise beni linç etme noktasına gelen arkadaşlarım karşımda ezik durumdaydılar. Bir gün O  abi yanıma geldi.
-Eee köylüm , parti bize ne görevler veriyor?
Gülümsedim.
Bu yanılgı yalnız 1977 de yaşanıp yaşatılmadı. Her seçim döneminde “Faşizm Gelecek” dendi , “Şeriat gelecek” dendi , “Diktatörlük geliyor” dendi kitleler yanıltıldı. Yanıltanlara bakıyorum hep aynı medya grubu, onun “sahibinin sesi” köşe yazarları ve atrafımızdaki aydın geçinenler. “Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz” sözü boşa söylenmemiş. Ömrüm bu yanlışlara karşı mücadele ile geçti. Ancak bir tek o  abi hatasını kabul etti. Ötekiler hala bildiklerini okuyor. Kitlelere kılavuzluk etmeye devam ediyorlar.
Cahil dedikleri halk ise ne yapacağını çok iyi biliyor. Gün geliyor  bazılarını meclis dışında bırakıyor , gün geliyor yüzde 55 – 56 ları umanları hüsrana uğratıp 51 lerde bırakıyor.
Şimdi sizleri gene yanıltacaklar. Başarısızlıklarının sorumluluğunu birilerinin üzerine yıkıp Beykoz Konaklarında pişirip kotardıkları yeni birini parlatacaklar. Hiç merak etmeyin. Malum medya grubu bunun işaretlerini vermeye başladı bile. Kuklacılar iş başında. Sünnetçi de usturasını biliyor. İlahiler , tekbirler , kukla gösterileri… Derken bir bakıyoruz ki çocuk sünnet edilmiş. Haydi geçmiş olsun…
               12 Ağustos 2014  20 05

11 Ağustos 2014 Pazartesi

ESAS MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLIYOR


Seçim sonuçları belli oluca bir yılgınlık , bir hayal kırıklığı… Sanki milletin üzeri ölü toprağı serpilmiş. Dün bile sonucu aylar öncesinden belli seçim ile ilgili umut aşılayanlar, hiçbir şeyi sorgulamayan fanatik takım taraftarları gibi liderlerinin her uygulamasını koşulsuz beğenenler bu gün hüsrana uğradı. Hala muhalefetin nasıl yapılması gerektiği konusunda düşünmek istemiyorlar. Belli medya gruplarının ve köşe yazarlarının peşine takılmışlar adeta kendilerini tatmin ediyorlar.
Dostlar , ne dünya ne de Türkiye  facebookta gördüklerimizden  ibaret.  Bizim dışımızda birileri yaşıyor ve onlar  da oyları ile ülke geleceğinde söz sahibi.  Paylaşımlarımızı yüzlerce , hatta binlerce insanın beğenmesi hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü milyonların ne düşündüğü önemli. Başarısızlıklarımızın en büyük nedeni “halk” a yabancılaşmamız. Onları cahil , geri zekalı , düşüncesiz kabul edip aşağılamamız.
Dostlar , malzeme bu. Unutmayalım ki bu halk “CUMHURİYET TÜRTKİYESİ” ürünü. Cumhuriyet okullarında eğitildi. AKP 12 senedir iktidarda. Muhalefet yapacaksak bu halkla , iktidar olacaksak bu halkla olacağız. O zaman bütün çalışmalarımızı buna göre planlamalıyız.
Can Yücel ne diyor?
“Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar”
Demek ki umutsuzluk yok. Esas mücadele şimdi başlıyor. Dünya tarihi birçok yengi ve yenilgilere tanıklık etti. Zaman zaman karanlık kazandı. Ancak uzun vadede kazanan hep aydınlık oldu. Yeter ki dostlarımızı doğru seçelim. Yeter ki doğru yerde duralım. Yeter ki yılgınlığa kapılmayalım. Yeter ki hatalarımızdan dönmesini bilelim. Güncel heyecanlarla ötekileştirdiğimiz sanatçılara , gruplara sahip çıkalım. Yeter ki katillerle işbirliğine son verip  ezilenlerin safında , demokrasi ve barış saflarında  yer alalım.
Unutmayalım:
“KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA,
YA HEP BERABER , YA HİÇ BİRİMİZ…”
           11 Ağustos 2014  17 00    

9 Ağustos 2014 Cumartesi

GÖZLEME


Kadının özgürleşmesi ile gözlemenin ilişkisini hiç düşündünüz mü? Bu da nereden çıktı demeyin. Gözlemeyi ilk kez  gelen geçene sunan her kim ise heykeli dikilmeli. Son yıllarda o kadar yaygınlaştı ki yurdun dört yanında ulusal besin kaynağımız haline geldi adeta. Hamburgerlere tepki miydi , hazırlanışının kolay olması mıydı bu kadar yaygınlaşmasının nedeni bilemem. Ancak gözleme ile işletmeciliğe atılan kadınlarımız bu gün büyük mesafeler aldılar.
Biz , gezilerimiz sırasında olsun , Pazar alış-verişlerimizde olsun genellikle yaşlı ya da kadın satıcıları tercih ederiz. Kadının ekonomik özgürlüğe kavuşması için elimizden gelen desteği esirgemeyiz. Son yıllarda bu alanda kadınlar da küçümsenmeyecek adımlar attı. Kadın  Dayanışma ve Kalkınma Derneklerinde örgütlenerek imece usulü ürettiği tarhana , makarna , erişte , salça , reçel, yaprak sarma , baklava  gibi ürünleri kendi tesislerinde satmaya başladılar. Ayrıca kahvaltı , gözleme , çorba da sunuyorlar.
Bu alanda öncü sayılabilecek dernek Saitabat  Köyü Kadınları Dayanışma Derneği. Aldı başını gidiyor. Yurt içinde olsun , yurt dışında olsun örnek kuruluş. Harika bir konakta ağırlıyor konuklarını.  O kadar ileri gittiler ki özel gün ve toplantılar için konuklarını kendi minibüsleri ile evlerinden alıp tesislerine taşıyor , sonrasında da gene evlerine bırakıyorlar.

Bursa , kadın derneklerinde epey yol aldı. Saitabat sonrası Misi , Cumalı Kızık , Apolyont , Aksu , Trilye kadınları da derneklerini kurdular.  Ben bu dernekleri sık sık ziyaret eder üyeleri ile sohbet ederim. Erkeğin eline bakan kadının yerini aile bütçesine katkı sağlayan , aile içinde söz ve karar sahibi kadınları gördüm mü mutluluktan uçarım.
Bu gün Cumalı Kızık Kadın Dayanışma Derneğine uğradım. Kadınlar tam bir imece havasında koşturuyorlar. Biz çayımızı içerken 4 kişilik Arap aile girdi içeri. Bahçeye yerleşince erkek kapıya gelip kadınlardan birine İngilizce bir şey söyledi. Kadın gülümseyerek “Kahvaltı. Tamam , kaç kişilik?” Sonra  bahçeye gidip kahvaltılarını götürdü.  Köylü bacım İngilizce bile öğreniyor.
Sokaklarda , her evin önünde tezgahlar , evlerin bahçelerinde kahvaltı , gözleme evleri. Her tezgahta erişteler , tarhanalar , salçalar , reçeller, köy ekmekleri…
En ilginci hemen önümüzdeki tezgahta  yaşandı. Bacımız haşladığı asma yapraklarına evden getirdiği haşlanmış içleri sarıp küçük kutulara yerleştiriyor. Kutu dolar dolmaz Arap turistlerden biri koşup kapıyor ve başlıyor atıştırmaya. Kadıncağız sarma yetiştiremiyor.
Mutlu bakışlarla ekonomik özgürlüklerine kavuşan , turizmin nimetlerinden yararlanan ve sosyalleşme yönünde önemli adımlar atan kadınları gözledim.
İşte o zaman Gözlemeyi ticari amaçla kullanan ilk kişi geldi aklıma. Anıtı dikilmeli bence…
            9 Ağustos 2014  15 30  

7 Ağustos 2014 Perşembe

KADINLAR HAKLARINA SAHİP ÇIKMIYOR


Devrimlerden söz ederiz : Kılık-kıyafet devrimi , harf devrimi , kadın haklarında , seçme seçilme haklarındaki v.d. devrimler… Hep birileri tarafından verildiği için özümsenmemiş , içselleştirilememiş.
Kadın haklarından söz edelim isterseniz. Medeni kanunla kadın-erkek eşitliği sağlanmış, seçim kanunları ile seçme ve seçilme hakları tanınmış. Sonra ne olmuş? Meclise , yönetim kademelerine kadınlar mı dolmuş? Umma. Kadınlar hala erkekleri meclislere taşımakla meşgul. Kapı kapı gezip erkeklere oy istiyorlar. Ve bunu gönüllü yapıyorlar.
Sakın onlar tutucu çevrelere ait kadınlar demeyin. Okumuş , aydın geçinenlerimiz de  aynı yolun yolcusu. Siyasi partilerde temizlik yapmaya , çay demlemeye razı olan onlar. Kadın düşmanı adaylara oy toplamaya çabalayanlar da onlar.  Ancak beni en çok üzen üniversite bitirmiş , çağdaş geçinen bayanların evlenir evlenmez kendi soy adlarını bırakıp eşlerinin soy adını taşımaya başlamaları.  Teslimiyet , bütün haklarından vaz geçme ve erkeğine ram olma hali. Sevgiden , aşktan desek her ikisi de tek taraflı değil. Mutluluk , iki tarafın karşılıklı emeği ve özverisi ile kurulur.
Şimdiki gençler uzun arkadaşlıklar sonrası karar veriyor evliliğe. Doğrusu da o. Bir ömür aynı yastığa baş koymak söz konusu olan. İnce eleyip sık dokumalı. Ancak ayaklar bir kere yerden kesildi mi, mantığın yerini duygular aldı mı ödünler verilmeye başlıyor. Bir de bazı rakipler ekarte edilerek fethedilmişse kale , halin duman. Bundan sonra veren hep sen olursun. Öyle iken karşındaki doymaz.
Onun için yeni evlenen çiftleri dikkatle gözlerim. Facebook sayfalarındaki isimlerinde eski soyadı silinip yeni soyadı kondu mu , moralim bozuluverir. Şayet kızlık soyadından utanmıyorsa , bunu gururla taşımaya devam etmeli. Eşi de bunu özellikle istemeli.  Karşılıklı sevgi ve saygı bunu gerektirir.  Ancak görüyorum ki bayan eski soyadını kaldırıp erkeğin soy adını yazınca erkeğin kılı kımıldamıyor.  Belki de “ben neymişim be abi” havalarında gus gus gubarıyor.   Böylelerine “ne ERKEKler varmış” deyip acıyarak bakarım.
                  7 Ağustos 2014  14 00   

6 Ağustos 2014 Çarşamba

BİR FOTOĞRAF



Fotoğrafı ilk gördüğümde donup kalmıştım. “Dostluk bu olmalı , aşk bu olmalı” diye geçirmiştim aklımdan. Eşi ölen kırlangıcın feryadı. Sesli olsa yürek mi dayanır. Vefa bu değil mi? Fotoğraf paylaşım rekorları kırmıştı. Boş bir zamanımda  Ataol Behramoğlu`ndan dizeler ekleyip  kapak fotoğrafı olarak düzenlemiştim.

Bir gün bir tanıdığım kapak fotoğrafımı değiştirmemi istedi.  Acaba neden istemişti bunu. Çünkü aynı fotoğraf değişik şekillerde defalarca paylaşılmıştı. Facede dolaşırken aynı fotoğrafın başka dizeler giydirilmiş  halini görünce yakından inceledim. Kırık bir kalpten dökülen iniltiydi. “…Sen kalpsiz kaldın bensiz gidince.”
  Terk edilmenin acısını yansıtıyor gibiydi.  Tanıdığım , böyle bir paylaşımı anımsattığı için kapak fotoğrafını değiştirmemi istemiş olamaz mıydı?
Halbuki fotoğraf çok şeyler anlatıyordu. Hemen Özdemir Asaf`tan satırlar ekledim fotoğrafa. Şimdi tam uymuştu.
“Bir sevgiyi anlamak , bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın…”
Sevmek , almaktan çok vermek değil midir?
Bir ömür bile olsa gerçek sevgi için çok olabilir mi?
               6 Ağustos 2014   16 30   

5 Ağustos 2014 Salı

HAYALİMDEKİ RESİM


Resim başımın belası. Öğretmen okulunun ilk iki yılında Resim – İş dersinden  öğretmenler kurulu kararıyla geçtim. Özellikle iş derslerinde ne eğeyi , ne rendeyi , ne çamuru iyi kullanamazdım. Ağaç olsun , metal olsun , karton olsun elim değdi mi olması gereken dışında her şeye benzerdi. Anlayacağınız beceriksizdim bu alanda. Ta ki orta üçüncü sınıfta Cumhuriyet bayramı sonrası bayram izlenimleri konusundaki sulu boya çalışmama kadar. Hiç unutmuyorum : “yol kenarında izleyiciler , yolda sıra sıra izciler. Trampet , flama , kepler , şortlar… Karakalemle kompozisyonu hazırladım. Sıra boyamaya gelince paletteki renklerde izcilerin elbise rengini bulamadım. Elbiselerinin rengi olmadı mı izci de yok demektir. Fırçayı bir kahverengine , bir siyaha , bir sarıya sürtüp renkleri karıştırarak bana göre izci elbisesi olan renkle izcileri boyadım. Ardından kaldırımı , izleyicileri , gökyüzünü de renkleri karıştırarak boyadım.
Resim Öğretmenimiz Şerif Baykurt sıraların arasında dolaşıyor , resimlerimizi inceliyor. Benim resim tamamlanırken tepeme dikildi.  Eğildi , uzaklaştı , sağdan baktı , soldan baktı. Sonra resmi alıp yere attı. “Eyvah , çiğneyecek” derken .
- İşte suluboya bu. Resim bu…
Deyip resmi yerden alıp tahtaya astı. O övdükçe ben yerin dibine giriyorum. Çünkü resimdeki yeteneksizliğimi herkes biliyor…
Sonraki günlerde sulu boya yaparken hep renkleri karıştırdım. Çünkü öğretmenimiz “doğada hiçbir renk saf haliyle bulunmaz. Ne saf kırmızı , ne sarı ne de eflatun olur.” Demişti. Öğretmen okulunu bu şekilde bitirdim. Ancak  resme hiç meyletmedim. Onun yerine fotoğraf çekmeyi tercih ettim.
İki yıl önce aklıma sulu boya geldi. Sulu boya tablolarda Akdeniz evleri  gördüm mü bakmaya doyamam. Beyaz badanaları , mavi panjurları , pencere önünde çiçek yüklü saksılar… Hemen bir kırtasiyeciye girip bir kutu guvaj boya , birkaç fırça , birkaç resim kağıdı, küçük bir palet aldım ve eve getirdim.  O gün bu gündür nereye koyduğumu bile unuttum.
Geçen gün yazlıkta , balkonda otururken gözlerimi kapattım ve hayal kurmaya başladım: Önce resim kağıdımı serdim masanın üstüne. Ardından kara kalemi fazla bastırmadan bir koy resmettim. Hemen önümde 1,5  metre yükseklikte bir kaya. Hemen üzerine oturdum. Sol taraf alabildiğine deniz. Sağda bir kumsal ve kumsalın arkasında şirin bir köy. Taaa karşıda bir kır gazinosu. Gazinodan sonra sola doğru kıvrılan koy ve yükselen tepeler. Tepenin üzerinde tepsi gibi bir ay. Bütün körfez ışıl ışıl.  Elimde şarap şişesi. Birden yanımda biri beliriyor. Gazinodan bize ulaşan ezgi : “Deniz ve Mehtap” Kollarımı boynuna dolamak istiyorum. Geri çekiliyor.
“Alay ettiler benle hep,
Sen oldun bunlara  sebep…”
Sanki şarkıyı ben söylüyormuşum gibi bana düşmanca bakıyor.
Resim epey belirginleşmişti. Farkında olmadan kumsalda dans ederek uzaklaşan bir çift de yerini almış, sıra yakamozlara gelmişti. Fırçayı renkler üzerinde dolaştırdım. Denizin üzerinde gezdirdikçe etrafı karanlık kapladı. Ne ay kaldı , ne kumsal. Kağıdı alıp buruşturdum. Sinirli bir şekilde gözlerimi açtım. Hayalimde bile güzel bir resim yapamıyordum. Yeteneksizliğim devam ediyordu.
            5 Ağustos 2014   22 00