26 Temmuz 2014 Cumartesi

KIYIDAN , KIYIDAN , KIYIDAN GEL




Uzun zamandır evde adeta hapistim. Nerede ise zona yeniden bela oluyordu. Neyse ki gelişmeler olumlu.  Göz doktorundan da araba kullanmama engel bir durum olmadığını öğrenince  bir de “evde temizlik yapılacak , kaybol” komutunu duyunca erkenden düştüm yollara. Önce yakıt ikmali. Ardından “nereye gitmeli? “ sorusu… Önce Pazaryeri – Bilecik – Yenişehir – Hamzabey Barajı – Saitabat şekillendi. AHI Dağına tırmanmak güzel olurdu da o taraflarda hava kapalı. İnegöl`e de gelmişim. Ver elini Domaniç. Kocayaylaya tatlı bir tırmanış. 1500 metrelik geçidi aştım mı iniş başlıyor.
Doğa üç rengi çok seviyor yeşili güzelleştirmek için. 1. Eflatun , 2. Sarı , 3. Beyaz… Üçü de çiğdemde var. Ancak şimdi çiğdem mevsimi değil. Yol kenarlarında eflatun , sarı , beyaz çeşit çeşit çiçekler… Ormanın yeşil zenginliği arasında dekoru tamamlıyor.
Yol kenarlarında çeşmeler. Hacca gidenlerin , adağını yerine getirenlerin yaptırdığı çeşmeler. Bazılarının suyu yeni çeşmelere aktarıldığı için kurumuş olsa da yerlerinde duruyor. Orman içine doğru yürüyüş güzergahları. Hava mis…
Vakit erken nasılsa , Domaniç`e bir uğrasam olur. Merkezde ilk dikkatimi çeken , daha önce görmediğim park. Otağ havası verilmiş kameriyeleri , gülleri , bodur ağaçları ve ortasında “HAYME ANA” yontusu ile çok şirin. Ön planda Hayme Ana kucağında bebekle. Orhan olmalı. Üstte gözlük camı havasında Orhan ve Osman Gaziler. Beni ilgilendiren sanat değeri değil , tıpkı “Deli Ayten” gibi.  bir kadının heykelinin dikilmesi. “Deli Ayten” heykelini onun için önemserim.
Domaniç küçücük bir kasaba. Ben yola devam ediyorum. İleride Tunçbilek kömür ocaklarının yığılmış toprak tepeleri. Termik Santral önünde Kömür İşçisi heykeli. Soma işçileri gözlerimi yakıyor.
Tavşanlı – Balıkesir yolunda sağa sapıyorum. Yol kalitesi pek iyi olmasa da rahat ilerliyorum. Az sonra sağda bir kaya mezarı. Friglerden kalma olmalı.
Radyoda TRT Müzik kanalına rastlıyorum. Türküler var. Bayılırım Anadolu`nun kişilere , olaylara yakılmış türkülerine. “Solistlerden seçmeler” bitiyor ve “Kaynağından halk türküleri” başlıyor. Hazırlayan ve Sunan Ali Gürlü.
Önce Zara`lı sanatçının derlediği türküleri dinliyorum.
-İkinci kaynak sanatçımız : Ömer Akpınar
Deyinde dört kulak oluyorum. Aslen Karadeniz`li olan sanatçı Yedek Subay Öğretmen olarak Keles – Hereke köyünde çalışırken birçok Bursa türküsü derlemiş. Kocakovacık`ta çalışırken köylülerden dinlemiştim. Birkaç Kocakovacık türküsü de girmiş radyo repertuarına.
Sanatçılar Ömer Akpınar`ın derlediği Karadeniz türkülerini söylüyor. Bir duygulanıyor , bir neşeleniyorum. “Oy Asiye , Asiye…” “Adam cebinde taşır , senin gibi gelini” derken aklımda cebe sığan gelinler ben de katılıyorum.
Yol böyle çok zevkli. Ve işte beklediğim an:
BAHÇEDE ERİK DALI
Bahçede erik dalı
Dibinde gördüm yari
Sen otur ben söyleyim
Başıma gelen hali

Kıyıdan kıyıdan kıyıdan gel
Ortası çamur kıyıdan gel

Gaz koydum yansın diye
Al giydim alsın diye
Kimseleri almadım
Nazlı yar alsın diye
Sanki ses düzeni bozuk bir salonda konser veriyorum. Gözlerim dolu , bağıra bağıra katılıyorum türküye. Ellerimle de kaşık vuruyorum adeta. “cak digi cak cak , cak digi cak cak…” O kadar dalmışım ki karşıdan gelen sürücülerin şaşkın bakışlarını hayretle karşılıyorum. “Acaba , açıkta bir şey mi gördüler?”
O an zonayı alt ettiğim anlıyorum. Doğa , türküler… Adeta arınıyorum.
Bahçelerde meyveler , kırlarda otlayan keçiler , koyunlar… Karnım da acıktı. Ancak ben Susurluk`ta Yörsan tostu ile yatıştıracağım açlığımı. Ardından dondurmalı bir Kemalpaşa tatlısı ve Apolyont Gölü kenarında tavşan kanı çay.
Sonra mı? Dedik ya “Kıyıdan , Kıyıdan , Kıyıdan gel…
              26 Temmuz 2014   19 20   

YA TUZ KOKARSA?


Yiyeceklerin bozulmaması için bol tuz kullanırız. Eti tuzlarız , zeytini tuzlarız , salçayı tuzlarız. Ya tuz kokarsa ne yapmalıyız?
1992 yılında 12 eylül sonrası memurların derneklere üye olması bile yasakken ,ilk memur sendikası olan Eğitim-İş sendikasını kurduk. 7 arkadaş Bursa kurucu Yönetim kurulu olarak nüfus kayıt , ikametgah , Görev yeri belgeleri yanında kiralayıp  tabelamızı astığımız şube merkezi ile ilgili kira kontratını bile dosyaya koyup Vali Yardımcısına teslim ettik. O , dosyayı Emniyete havale etti. Bir süre sonra “Yasa dışı gizli örgüt kurduğumuz” iddiası ile hakkımızda soruşturma açıldı. İfade için Emniyet Müdürlüğü siyasi şubeye gittiğimizde sohbet ederken odada bulunan polis , komiser ve şeflere “sendika esas sizler için gerekli. Yasa dışı emirleri yerine getirmemeniz için örgütlü olmalısınız. Sizlere suç işletenler karşısında hakkınızı ancak sendikanız aracılığı ile koruyabilirsiniz.” Dediğimizde  şefleri şaka ile karışık “ arkadaşların ifadelerini bir an önce alalım , yoksa bizi de yoldan çıkaracaklar.” Demişti de gülüşmüştük.
Son günlerde yaşadıklarımız , o gün bizim ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyor. Yıllarca “terörle mücadele” adı altında insan haklarına , yasalara aykırı bir çok uygulamada görev almış olan emniyet görevlileri , bu kez aynı iddia ile yargı karşısındalar. Yakınları haklı olarak üzgün. Adliye içinde eylemler yapıyorlar ve emniyet görevlileri tarafından engellenmeye çalışılıyorlar. Gören , polis teşkilatı anarşik bir olayın nasıl önlenebileceği ile ilgili tatbikat yapıyor sanacak. İki taraf da rolünü çok iyi biliyor. Yıllarca bu tür direnişlerde görev almışlar. Ancak sanki bizlere davrandıkları gibi değiller. Sanki rol yapıyorlar. Baksanıza elleri kelepçelendi diye kıyametler kopuyor.
Halbuki karşılarında eylem yapanlar öğretmen olsaydı… Ya da işçiler… Gezi parkında toplanan gençler olsaydı… Ne toması kalırdı , ne biber gazı. Ne saçından yerlerde sürüklenen kalırdı ne kolu , kafası kırılan… Hayır , demem onlara da aynı şiddet uygulansın değil. Bizlere reva gördüklerinin kendilerine uygulandığını bir kere olsun düşünsünler… Düşünmesi bile korkutucu , değil mi?
O zaman başa dönüyoruz: Yasa dışı dinleme yaptırılan polis , emniyet müdürü… İnsanları düzmece belgelerle tutuklatan görevliler , tutuklayan yargıçlar… Bu konuda üstlerine yaranmak için emir verenler. Lütfen ÖRGÜTLENİN. Asker , polis fark etmez. Bir an önce SENDİKANIZI KURUN. Çünkü öncelikle sizin savunmaya gereksinimiz var.
Hep söylüyoruz , yineleyelim : ÖRGÜTLÜ HALK YENİLMEZ…
               26 Temmuz 2014   18 30    

20 Temmuz 2014 Pazar

O BAKIŞ


Nasıl da çaresizdi.  O bakışlar her şeyi nasıl da açıkça anlatıyordu. Saatlerce konuşsalar ifade edemezdi duygularını , çaresizliğini.  O günden sonra hep o bakışı vardı gözlerinin önünde.  Kırgınlığını “yalan söylememek değil , gerçeği gizlememekmiş marifet” sözleri ile açıkladıktan sonra her şey değişmişti. Daha uzak , daha resmi bir hal almıştı dostlukları.
Zaman zaman tamamen uzaklaşıyor , arada “merhaba , nasılsın” düzeyinde yakınlaşmalar oluyordu.  Sıkıntıya düştüğünde yanına koşsa da eskisi gibi sıcak değildi.  Geçen her gün yeni yeni dersler veriyordu yaşama dair… Toplum olarak büyük bir çözülme sürecine girmiştik. 20 yıllık , 30 yıllık hatta 50 yıllık “yuva” lar ufak bir esintide sarsılıyor ve çatır çatır yıkılıyordu. Topluma , özellikle kadınlara bir şeyler olmuştu. Düne kadar sessizce köşesinde oturanlar ; kaderim deyip her acıya katlananlar  mutluluktan söz eder olmuştu. Dayak yiyip sineye çeken kadınlar , küçük sözlerden alınmaya başlamıştı. İşin içine bir de şiddet , aşağılama girince “yolun açık olsun” deyip yolunu ayırıveriyorlardı.
Kahveye gittiğim günlerde kızı sınıf öğretmeni olan  bir arkadaş “hocam , kızımın anlattığına göre öğrencilerin çoğu  parçalanmış ailelerden geliyormuş.” Dediğinde etrafıma daha dikkatli bakar oldum. Ve gördüm ki arkadaş haklı. İşin en acı tarafı ise çaresiz anneler… Bir meslek sahibi olmadığı için 2-3 çocuğu ile kendini sokakta bulan anneler… Bu durumda hem anne , hem baba olmak… Yıllarca velilerle konuşurken “kızlarınızı mutlaka okutun , bir meslek sahibi olsunlar. Ekonomik özgürlüklerine kavuşsunlar.” Derken ne kadar haklı olduğumu üzülerek görüyordum.
İşin bir de çocuklar cephesi var. Anne ya da babanın birinden yoksun , ötekinden de yeterli sevgiyi göremeden büyümeye çabalayan çocuklar , gençler. Uyuşturucu , fuhuş , hırsızlık , şiddet beğensinler birini ya da birkaçını.
Bunların üzerine toplumun değer yargılarındaki yozlaşmayı , devletteki acımasızlığı ve vahşi kapitalizmi ekleyin… Korkunç değil mi?
İşte bütün bunları öğretiyor yaşam acımasızca.
Çaresizlik içinde kıvranan insanlara yardımcı olmak istiyorsun. Bazıları uzattığın eli geri çeviriyor , bazıları  sana sırtını dönüyor.
Vakit geçirmek için facebookta dolaşıyorsun.  Aydın dediğin dostların ne işe yarıyacaksa Atatürk`ü iyi bir Müslüman olarak tanıtma uğraşında. Başkaları Filistin`e yapılan saldırı konusunda İsrail Devletini değil halkını sorumlu tutuyor. Irkçılığa yelken açıyor. Bir başkası mutsuzluğunu haykırıyor… Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili paylaşımlar… Ve bir profil resmi: “Mutlu bir çift” İkisi de gülüyor. Hem de ağızları kulaklarında… Oh diyorum , nihayet  güzel bir şey buldum… O  bakışlar geliyor aklıma.  “Sevgi ve mutluluklar” temennisi yankılanıyor kulaklarımda. Acı acı gülümsüyorum…
                20 Temmuz 2014   16 15      

19 Temmuz 2014 Cumartesi

AĞIRLIKLARDAN KURTULMAK


“Bekara karı boşamak kolay gelir” derler ya çok doğrudur.  Dostlarımızla konuşurken bol bol ahkam keseriz. Sigarayı bırakmalısın… İnsanlara hak ettikleri kadar değer vermelisin… Her şeyi kafana takma… Seni geren , mutsuzluğuna yol açan kişilerden uzak dur… Yaşamındaki gereksiz bütün ağırlıklardan kurtul…
Daha neler de neler…
Geçen gün doktor : “Bu zonadan kurtulamazsın. Bol bol istirahat etmelisin ve hiçbir şeyi kafana takmamalısın.” Deyince düşündüm bunları. Keşke böyle yaşayabilsek. Sokaklarda gençler öldürülürken kafamıza takmasak. Ölen gençlerin anneleri kalabalıklara yuhalatılırken “aman , bana ne” diyebilsek. Suriye`de , Filistin`de ölenleri görmezden gelebilsek… Dostlarımızın sorunlarına kulak kapatabilsek ; Acısını yalnız çeken bir dostumuzun “Acılar yalnız çekiliyor” çığlığındaki derinliğe bakmayıp “Yanlız değil , yalnız. Hay senin Türkçe öğretmenine”  deyip alay edebilsek. Bitirilmek zorunda kalınan evlilikleri dert etmesek. Katlanılan sıkıntıları görmezden gelebilsek… En küçük fikir ayrılığında kendini haklı görüp bize sırtını dönen dostlarımızı kolayca unutabilsek …
Olmuyor be canım. Olmuyor işte. Önce dostlarımı yarı yolda bırakamadığım için ; sonra geçmişte yaşadıklarıma , anılarıma saygımdan dolayı böyle dostları silkeleyip atamıyorum.
Bazıları başını yastığa koyar koymaz uykuya dalarlar. Gece , gündüz fark etmez. Bunları çok , ama çok kıskanırım. Gündüz öldürseler uyuyamam da geceleri de kafama bir şey takıldı mı , sağa – sola döner dururum. Kantaron çayı iç dediler. Her akşam içiyorum. Hatta iki yıldır kendim toplayıp kurutuyorum. Ancak  olumlu sonuç alabilmiş değilim.
Ne zaman yalnız kalsam hemen yüzleşme faslı başlıyor. Toplumsal olaylar , doğa ile ilgili gelişmeler , politik gelişmeler… Üzerime düşen sorumluluğu acaba yerine getirebildim mi? Yalnız kalma pahasına da olsa tutarlı davranabildim mi? Bana ihtiyacı olan dostlarıma bekledikleri desteği verebildim mi? Sokakta gençlerini , çocuklarını öldüren ; çoğu çocuk onlarca insanını bombalayıp öldüren bir devletin Filistin`i bombalayan İsrail`e söyleyecek sözü olabilir  mi?... Soruların biri bitmeden biri koşuyor. Bunları düşünmesem. Hem yaşım da 71 olmuş. Hiç olmazsa bundan sonra düşünmesem…
Bir yapabilsem… Ah bir yapabilsem… Ağırlıklardan bir kurtulabilsem…
            19 Temmuz 2014  20 40    

18 Temmuz 2014 Cuma

HALKA TEPEDEN BAKMAK, HALKTAN KORKMAK, HALKTAN BİRİ OLMAK


“Ekmeleddin İhsanoğlu’na oyunu vereceksin. Tıpış tıpış sandığa gideceksiniz, demokrasinin gereğini yapacaksınızKim söylüyor bunu ? İsminde HALK sözcüğü bulunan bir partinin genel başkanı. Kime mi? Ekmeleddin İhsanoğlu`na  oy vermemek için sandığa gitmeyeceğini söyleyen halka. İyi ki tıpış tıpış deyip aşağılamış. Daha ağırını , küfürlü olanını da söyleyebilirdi.
Halkı küçük göreceksin , her fırsatta onu  aşağılayacaksın , sonra da sandığa gidip tıpış tıpış kendisine sormadan belirlediğin adaya oy vermesini emredeceksin… CHP nin neden halktan koptuğunu , neden zengin semtlere sığındığını görmek için başka örneğe gerek var mı?
Bir de “Milletin Adamı Geliyor” deyip Bursa`nın birçok caddesini trafiğe kapatanlar var. Milletin Adamı , milletten korkar mı?  Halktan korkar mı? Miting meydanı yakınındaki  semt pazarını kapatır mı? O kadar esnaf pazara çıkaramadığı sebze ve meyve bu sıcakta bozulunca kendisine dua mı eder? Bir günlük kazancını kampanyaya bağışladığını kabul edelim , bu pazardan alış – veriş yapan semt halkı bu “mubarek” ramazan ve Cuma gününde Milletin Adamına dua mı okur?
Diyeceksiniz ki çoğu Erdoğan`a oy verecek. Olabilir. Ancak ben vermeyeceğim ve hakkımı helal etmiyorum. Trafikte çektiğim çile için , pazardan alamadığım ürünleri marketlerden daha pahalıya almak zorunda kaldığım için. İki elim bunu bize yaşatanların yakasında olacak. Yani mahşer yerine kul hakkı ile gidecekler.  Gerçi kul hakkına , mahşer yerinde sorulacak hesaba inandıklarını sanmıyorum. İnansalar böyle mi yaparlar. Servetlerinin her kuruşunun hesabını vermezler mi?
Ne halkı küçük görüp aşağılayanlar , ne de halktan korkanlar demokrasi ve insan haklarını kendilerine yaradığı kadarıyla savunurlar.  Dinsel , cinsel ve etnik konuların kıyısından bile geçmeyenlerin karşısında genç olduğu halde büyük siyasi ve bilgi donanımına sahip , tam da halkın kendisi diyebileceğimiz bir aday var. Herkesin dağa çıktığı dönemde okulu , öğrenmeyi seçen ; Üniversiteyi bitirdikten sonra İnsan Hakları Derneği başkanlığı yapıp her an ölümle karşı karşıya insan haklarını savunan ; gazetecilerin en provokatif sorularına bile  soğuk kanlılıkla cevap veren ve özgürlüğü herkes için isteyen bir aday var.
“Nasıl biri Cumhurbaşkanı olmalı” kampanyasındaki taleplerin tamamına yakınını karşılayan bir aday. Selahattin Demirtaş…
Lütfen Adaylık manifestosunu dikkatlice okuyun. Önyargılarınızdan kurtularak. TV programlarında , toplantılarda söylediklerini dikkatle izleyin. Ama , ön yargısız olarak. Biliyorum birçoğunuz “sen de mi” diyecek. Ne söylerseniz söyleyin , ancak lütfen okuyun , dinleyin. Başkalarının söylediklerine değil okuduklarınıza , duyduklarınıza inanın. Yani önce bilgi sahibi olun ki fikir sahibi olabilesiniz…
                 18 Temmuz 2014    22 15      

15 Temmuz 2014 Salı

FOTOĞRAF MERAKI


Fotoğraf merakım çocukluğuma dayanır. Öğretmen okulunda üç kardeş yatılı okurken körüklü bir makine almıştık. Bununla arkadaşlarımızın fotoğrafını çeker , harçlığımıza birkaç kuruş eklerdik.
Öğretmen olunca ilk işim kol saati almak olduydu. Çünkü okulda saati olan arkadaşları kıskanırdım. Daha sonra bir makine aldım.
Fotoğraf konusunda alaylıyım. Keşke eğitimini alıp atölyemi kurabilseydim.
Yıllar boyunca öncelikle çocuklarımın fotoğraflarını çektim. Doğduğu günden itibaren büyümelerini adım adım belgeledim. Sonra öğrencilerimin , arkadaşlarımın fotoğrafını çektim.
Ancak bütün fotoğraflarımda doğayı esas obje olarak almaya çalıştım.
Hiç unutmam: 1985  ya da 86 yılıydı. O zaman Denizli`nin bir köyünde kalan kızımı ziyarete gitmiştik. Oradan da trenle İzmir`e , baldızlara geçeceğiz. Yanımda Lüpitel makine var. 12 poz resim çekebiliyorum ve 11 pozu doldurdum. Yedek filmim var da Pamukkale`ye giderken bavulda unutmuşum. Travertenleri gezdik. Bir poz resim çekeceğim de pozisyon yakalıyamıyorum. Oğlum küçük. Travertenlerde suya girdi. Biz , o zaman travertenlerin ortasından geçen yolun kenarında onu bekliyoruz. Dönme zamanı yaklaşıyor ve Oğlum ile eşimin fonda travertenler olacak şekilde fotoğraflarını çekiyorum.
İzmir`de hemen tab ettiriyorum. O zamanlar renkli filmleri yeni yeni kullanıyorum ve sonuç harika. Büyütüp çerçevelettirerek duvara asıyorum. O fotoğraf hiç inmedi duvardan.
Dijital devrimden sonra iş kolaylaştı. Bas – çek devri başladı.
Ve bende doğa merakı da arttı. Artık doğanın çeşit çeşit fotoğrafını çekebilirim.
Örneğin Botanik Park`taki göl benim doğal platom. Yüzlerce fotoğraf çektim göle ait. İnanıyorum ki daha yüzlerce görüntü yakalayacağım öncekilerden farklı.
Bunları neden mi yazıyorum? Bazı dostlarımın paylaştığı fotoğraflar yüzünden. Aynı fonda , aynı açıdan onlarca poz… Obje kendileri. Bir yandan , bir cepheden , bir sağa bakarken , bir sola bakarken. Halbuki hemen yanı başlarında harika bir vadi var görüntülenmeyi bekleyen. Ya da üzerinde poz verdikleri tarihi köprü birkaç adım öteden akan suyu ile , ayakları ile görüntülenmeyi bekliyor.
Fotoğraf dedim mi mankenler gelir aklıma. Güzellik ürünleri ile kendileri olmaktan uzaklaşmış , giysileri ile güzelleşme çabasındalar. Ya da mankenlere öykünüp poz poz fotoğraflar çektirip bunları paylaşarak “ Ne kadar güzelsin canım.” , “harikasın…” türünden beğeni sözleri bekleyenler.

Halbuki insanlar elbiselerle güzelleşmezler , giysilerini güzelleştirirler.  Onlar o kadar güzeldir ki , “çok güzelsin” denmesi adeta hakaret yerine geçer. Tıpkı bu kız gibi. Bakışıyla , gülüşüyle bizleri güzelleştirirler…
15 Temmuz 2014   23 10    

13 Temmuz 2014 Pazar

HOŞ GELMEDİN GÖZÜMÜN BELASI , HOŞ GELMEDİN


Tam yokluğuna alışıyordum. “Her kavuşma ayrılığa , her ayrılık bir kavuşmaya gebedir” sözünü kanıtlarcasına zuhur ettin. Soranlara ne diyeceğim. “Hocam , sıkıntın ne?” diyecekler. Hiçbir sıkıntım yok ki. Ne hastalıklar var uğraştığım , ne sıcaklar var boğuştuğum. Ekmek elden , su gölden hesabı yuvarlanıp giderken , sabahtan akşama evin penceresinden karşı çatıları izlerken ne sıkıntım olabilir?
Kırlar çağırıyor , gidemiyorsun desem;  kardelen , çiğdem mevsimi çoktan geçti. Gelincikler, papatyalar kurudu. Katır dikenleri çalı oldu. Kaya aralarından uzanan aslan ağızları sonbahar yağmurlarını bekliyor. Diyeceksin ki yaylalar , deniz kenarları güzeldir. Erdek`te  yazlıkların kenarındaki  çiçekler , çay bahçelerinin yanındaki  ortancalar coşmuştur. Hani çay bahçelerinin limonlu ada çayı da bir başkadır. Kokusu buraya gelir.  Sokaklarda ayıcalar , namı diğer zakkumlar salkım salkım sallanır.
Çanakkale tarafından Küçükkuyu`ya inerken körfeze , adalara bakarak gözleme yemek , tavşan kanı çayı yudumlamak… Evde karadut şurubu da bitti. Nar ekşisi de almalı değil mi? Ya incirleri… Nasıl da lezzetliydi.  Kaparilerden birkaç kavanoz almalı…
Küçükkuyu`dan sola , Adatepe`ye tırmanmalı. Kahve önünde Karabaş seni özlemiştir. Eski caminin yamuk minaresini görmeden , Zeus Altarı`ndan körfeze bakmadan dönülür mü? Evlerin fiyatı eski hesap trilyonu geçmiş.
Akçay sahili kalabalıktır. Çay bahçeleri yıkılıp yeni tesisler kondurulduktan  sonra pek tadı kalmadı. Masaya önce Kaz Dağlarının buz gibi suyunu koymuyorlar.
Ayvalık dedin mi Cunda gelir aklına. Bir de günlerden Çarşamba ise pazarını gezersin. Cunda`da balık yenir. Üşenmezsen Şeytan Sofrası`na tırmanır , fotoğraflar çekersin. Sonra da şeytanın ayak izi olduğu söylenen çukurluğa atılan paralara bakıp “acaba insanlar öteki umutlarını tükettiler de artık şeytandan mı medet umuyorlar. “ diye düşünürsün.
Daha ileride Dikili , Bergama , Yeni Foça – Eski Foça… Eski Foça`da limanda su nasıl da berraktır. Dipteki toprak da beyaz mı ola?
İzmir`e uğrarsan Kemeraltından karadut şerbeti içmeyi unutma. Teğet geçersen yönünü Selçuk , Şirince`ye çevir. Ali Nesin`in  Matematik köyü dünyanın dört yanından konukları ağırlarken , Felsefe Köyü de faaliyete geçmiştir belki de. Şaraplardan tadarken dikkatli ol. Dönüş yolu virajlı. Ölçüyü kaçırma. Kadehi başına diktin mi gözlerini yum ve mübadele öncesi yaşamı hayalle. Bir Rum tarafından yaptırılan sokak çeşmesindeki ana vatan özlemini oku.
Kuşadası`ndan geç Söke`ye. Sonra Bafa Gölü. Milas – Bodrum yolunun 90 yıl önceki , Halikarnas Balıkçısı`nın sürgün günlerindeki halini düşün.
Olmuyor değil mi? Hayaller yetmiyor. Ağzımda dişlerde kamaşma , yüzümün sağ yanında uyuşma… İki yıl önce de böyle sıcaklarda teşrif etmiştin. Ne olur , gelme. Seni ağırlayacak durumda değilim. Beni rahat bırak. Zaten sabahtan akşama hapisteyim. İşkenceciler olmasın bu kez. Yüzümde çiçeklerin açmasın. Kabuslar görmek istemiyorum.
Bak canım , bak canımın içi. Rahat bırak beni. O kadar acı çektireceksin de eline ne geçecek. Susma , sinsi sinsi gülme bana. Bir şey söyle. En iyisi sen uykuya yat. Bak , hava da serinledi. Uyu be , uyu da zıbar artık. Yettin yahu…
              13 Temmuz 2014  13 50   

SAYGI YOKSA SEVGİ NEYE YARAR



Yuva kurmaya hazırlananlara ilk söylediğim :” Birbirinize karşı saygılı olun. Karşılıklı saygınızı yitirdiğinizde hemen sonlandırın birlikteliğinizi.” Oluyor da çevremdekiler bu sözlerimi yadırgıyor. “Hiç birlikte olmadan ayrılık düşünülür müymüş.” Halbuki “her kavuşmada bir ayrılık gizli değil midir? “
Fakülteden eve dönerken yanıma oturan bayan ile 10 dakika konuştuk. Uzun süre ayrı kaldığı eşi ile yeniden bir araya geldiğini , ancak alkol ve şiddet yüzünden devam ettirmekte zorlandığını ; hiç yoktan şeker hastası olduğunu söyleyince : “Taşıyamadığın bütün ağırlıklardan kurtulmalısın. Seni huzursuz edenlerden uzak durmalısın. Yoksa hayatın zehir olur.” Dediğimde önce gülümsedi. Sonra : “Rahatladım. Derhal sözünüzü tutacağım ve bütün ağırlıklardan kurtulacağım.” Deyip indi trenden. Ne yaptı bilmem.


Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Özellikle kadınlarımız , kızlarımız yeni yeni birey oluyor. Çoğu evlendiğinde “bu eve ancak cenazen gelmeli” deyip uğurlandı. Yıllarca baskılara , şiddete , hakaretlere , aşağılamalara dayanmak zorunda kaldı. Bir çoğu işsiz ve sosyal güvenceden yoksun olduğu ve ailesinden de yeterli desteği alamadığı için katlanmak zorundaydı bütün bu olanlara. Ancak çağ değişti. Gizlice kirlenen erkeğin eli herkes tarafından görülür oldu. Sevginin karın doyurmadığı , kadının en büyük ihtiyacının saygı görmek olduğu anlaşıldı. İşte o zaman film koptu. Artık erkekler karşılarında eski pısırık , ezik kadın yerine kendisine saygı gösterilmesini talep eden bireyler görmeye başladılar. Eskiden erkeğin iki dudağı arasındaydı aile bütünlüğü : “Boşsun” dendi mi kadın başının çaresine bakıyordu. Artık kadınlar veriyordu aile bütünlüğünün devam edip etmeyeceği ile ilgili kararı. En azından bu yönde bir gelişme görülüyordu.
Hak ettiği saygıyı görmeyen kadınlar her şeyi göze alıp ayrılıveriyor. Çeşitli nedenlerle baskıya , şiddete , aşağılanmaya  katlanmaya devam edenler yok mu? Onlar , “yüreğinin götürdüğü yere gitme” konusunda kararsız olanlar. Hala bazı alışkanlıklarından  vaz geçemeyenler. Daha doğrusu kendi değerlerini bilmeyenler.
Saygı diyoruz da önce kendimize göstereceğiz saygıyı. Biz kendimize saygı göstermezsek başkalarından saygı bekleyemeyiz ki… Bir de saygı görmek için karşımızdakine saygılı olacağız.  Saygı karşılıklı olacak.
              13 Temmuz 2014  12 10    

12 Temmuz 2014 Cumartesi

GÖREVLER VE HAKLAR


Bu tür paylaşımlar çok yapılıyor ve beğeni rekorları kırıyor.  Hiç düşünüyor muyuz şikayetçi olduğumuz bu toplum son on yılın ürünü mü? Yoksa Cumhuriyet döneminde verilen eğitimin ürünü mü?
Hemen isyan etmeyin ve lütfen biraz düşünün: Eğitimimizin temeli devlete karşı görevlerimiz ve sorumluluklarımız değil miydi? “Hak verilmez , alınır” dediğimiz halde bütün haklar tepeden verilmemiş miydi? Kadın hakları , seçme – seçilme hakkı , medeni hukuk , kılık – kıyafetteki yenilikler , alfabenin değişmesi hep “Atatürk tarafından verilmedi” mi? Yani hiç biri alınmadı , verildi.
Yıllarca görev yaptığım eğitim  aleminde öğrencilerimizden sürekli itaat etmelerini istemedik mi? Kurallara uymalarını , statükoyu savunmalarını istemedik mi? Aralarından çıkan aykırı öğrencileri cezalandırmadık mı?
Eğri oturup doğru konuşalım: Bu gün en çok karşı çıkanlar değil mi “İmam Hatip Okullarını” aydın din adamı yetiştireceğiz diye açanlar. CHP , kendi icat ettiği bu okullara bu gün neden karşı çıkıyor? Hem de hiç öz eleştiri yapmadan.
Samet Behrengi genç yaşta ölen İranlı yazar. Çocuklar için güzel masallar kaleme almış. En çok duyulanı “Küçük Kara Balık” . Bence yalnız çocuklara değil , büyüklere de okutulmalı bu masal. Aykırı bir küçük balığı anlatır.
Aykırı , aynı düzlemde olmayan iki doğruyu gösterir. Aynı düzlemde olmadıkları için ortak noktaları da yoktur. Cumhurbaşkanı adayları ile ilgili bir yazıma branşdaşım “Her zaman aykırı olmanız gerekmez , bir kere de paralel olun” yorumunu yazmış. Demek istiyor ki “siz de paralel yapının adayını , yani Ekmelettin İhsanoğlu`nu destekleyin.”
İki doğru paralel ise aynı düzlemde yer alırlar. Bir düşündüm : faşistlerle aynı düzlemde yer alabilir miyim? Ya da Cumhuriyet kaçkınlarıyla , İslamcı kafaya sahip olanlarla aynı düzlemde yer alabilir miyim? İşin bir de “paralelcilik” yanı var ki devlet içinde yıllarca gizli gizli örgütlenen ve Humeyni gibi bir rejim kurmak isteyen zihniyetle bir düzlemde yer alabilir miyim?
Branşdaşım söylediklerinin hangi anlama geldiğini düşünse, bir de yazdıklarımı dikkatlice okusa  sanırım yazmazdı o yorumu.
Uygarlık , aykırı düşünenlerin eseridir. Dört ayak üzerinde yürünürken iki ayağı üzerine dikilendir ilk aykırı düşünen. Ancak , aykırı düşünenlere rahat , huzur yoktur. Önce en yakın dostları tarafından eleştirilip dışlanırlar. Düzene karşı oldukları için sürgünler , hapisler , işkenceler hatta ölümler bekler böylelerini. Ancak , aykırı düşünenlerin her biri Galile`dir. Gerçekleri söylemekten , savunmaktan vaz geçmezler. Böyleleri erken öten horoz kabul edilir. “Söylediklerin , savundukların doğru da zamanı değil” der arkadaşları. Yani , onlar , çevrelerinden ileridedir. Çoğunluk onların doğrularını kabul ettiğinde onlar gene farklı düşünecektir.
Yani , aykırı olmanın kaderidir çoğunluktan ayrı düşmek.

12 Temmuz 2014   10 50    Halil Yazıcı 

8 Temmuz 2014 Salı

DOST MU AKRABA MI?


-Günümüzde dostluklar, akrabalıktan değerli hale geldi. Çünkü akrabalarımız bizi yargılarken , dostlarımız olduğumuz gibi kabul ediyor.
- Akrabanın yerini tutar mı dostlarımız?
- Bazı konularda yetemeseler de dostlarımız bizim sığınabileceğimiz sakin limanlardır.
Üç kişiydiler. Biri epey yaşlıcaydı. İkisi orta yaşlardaydı. Ak saçlıya hayran hayran bakıyorlardı.
Biri zayıfçaydı ve ikisi de renkli gözlüydü. 25 yıl sonra yeniden bir araya gelmişlerdi. Orta yaşlı iki bayan çocukluk arkadaşıydı. Birbirlerini çok severlerdi o günlerde. Yıllar içinde her biri kendi derdine dalmış , görüşememişlerdi. İkisi de evlenmiş , birinin erkek , ötekinin kız olan çocukları boylarını geçmişti. İkisinin de görüştüğü birçok kişi vardı. Ancak bunlar akrabadan yakın olamazdı ki…
- Görüştüğümüz birçok kişi var , ancak hiç birisi akrabalarımızın yerini tutamaz.
- Demek ki dost değilsiniz onlarla. Dost olsanız birbirinizin eksiğini tamamlarsınız. Adeta birbirinizi bütünlersiniz. Birbirinizi olduğunuz gibi kabul edeceğiniz için aranızda çekinecek hiçbir şey olmaz. Yalnız iyi günlerde değil , asıl kötü günlerinizde yan yana olursunuz. Hiç kimse ile paylaşamayacağınız şeyleri paylaşırsınız birbirinizle ve bilirsiniz ki tümü aranızda kalacak. Yani dostunuza korkmadan sırtınızı dönebilirsiniz. İstemeden birbirinizi kırsanız da bilirsiniz ki dostunuz sıkıntılı anınızda yanınızda olacak.
- Böyle birileri olabilir mi?
- Etrafınıza dikkatlice bakın. Belki de yanı başınızdadır.
Uzun uzun sohbet edeceklerdi de zamanları yoktu. Yaşlı olan ameliyat olan eşinin yanına dönecekti. İki arkadaş birlikte uzaklaştı.
Arabası ile kente dönerlerken arkadaşına,
- Çarşıda biraz işim var , sonra da laflarız. Ne dersin?
Deyince o da kabul etti. Çarşıdaki işlerini bitirip uzun uzun sohbet ettiler. Ak saçlının “ dostlar birbirini tamamlamalı , birbirine bir şeyler katmalı” sözü üzerinde konuştular.
Arkadaşını evinin yakınında bırakıp dönerken dalıp gitmişti. Ak saçlı çok haklıydı. İnsanın dostları olmalıydı. Bu güne kadar hep yalnız olduğunu fark etti. İyi günde etrafından ayrılmayanların durumları kötüleşince nasıl uzaklaştıklarını görmüştü. Gerçek dostları öyle yapmazdı herhalde. Hem ne demişti ? Belki de yanı başınızdadır dostunuz. Arkadaşı ile sohbetlerini düşündü. Birbirlerini anlayabileceklerini görmüştü. Ak saçlı ufkunu açmıştı. Arkadaşı ile daha sık görüşmeliydi.
Arabadan inince arkadaşının arkasından el salladı. Bu gün çok güzel geçmişti. Hem büyüklerinin ameliyat olan eşini ziyaret etmişler , hem de uzun zamandır görüşemedikleri arkadaşı ile uzun uzun sohbet etmişlerdi. Ak saçlı büyüğü sohbetlerinde sık sık dostluklardan söz ederdi. Hatta bir gün “okyanus yürekli dost” tan söz etmişti. Ana rahmi gibi sıcak ve güvenli, her zaman çekinmeden sığınılacak bir liman… Hem arkadaşı , hem de kendisi yalnızlıklar içindeydiler. Gerçek dostlara sahip olmak için acaba vakit  geçmiş miydi?
Yaşlı büyüğü “hiçbir şey için vakit geçmiş olamaz” dememiş miydi. O halde bundan sonra dostluklar kurmalıydı. Öyle dostları olmalıydı ki “okyanus yürekli” olmalıydılar…
               8 Temmuz 2014  17 00