30 Haziran 2014 Pazartesi

PROFESÖRLERİMİZ


Bir zamanlar büyük Atatürk`çü Profesörümüz vardı. Atatürk ile ilgili en çok kitap yazan kişiydi ve kitapları çok satıyordu. O günlerde  evinde O Profesörün kitabı bulunmayanları nerede ise Atatürk düşmanı sayacaktık. Sonra bu profesörümüz  aniden Fethullah`çı oluverdi. Cumhuriyet gazetesinin 3. Sayfasındaki köşesinden ayrılıp cemaatçi gazetede yerini alıverdi. Bir süre önce hakkının rahmetine kavuşan Toktamış Ateş`i umarım unutmamışsınızdır.
Başka profesörler de tanıdık. Kömür ocağında ölüme methiye yazanından tutun da halkı küçük görenine , aşağılayanına.
Son günlerde bir Anayasa Profesörümüz çıktı meydane. Aslında hep meydandaydı da son günlerde az ( pardon as) solistliğe soyundu. Partisinin MHP ile ortaklaşa gösterdiği adayı beğenmemiş. Olabilir. Adaylığına imza da vermemiş, kendi bileceği bir şey. Ancak partisinin Cumhurbaşkanı adayına karşı gene kendi partisinden bir milletvekilini aday gösteriyor. Haydi Profesörümüzün demokrasi anlayışı buna izin veriyor diyelim. Ancaak aday gösterdiği kişinin aday olacağından haberi yok. En azından onayı alınmamış.  İşte bu ne domokrasi anlayışına , ne insana saygıya hiç uymaz. Belki ileride parti başkanlığına aday olacak arkadaşını boş yere yıpratmış oldu.
Şimdi bu anayasa profesörünün  hazırlayacağı anayasayı düşünelim: İşçilere danışmadan işçiler ; köylülere danışmadan köylüler ; halka danışmadan halk ile ilgili hükümler koyacak ve bu anayasa demokratik olacak.
Ekmelettin ( yoksa Ekmeleddin miydi ) beyi eleştirenlere saldıran , kendisinden kerametler bekleyen dostlara sormak gerekir: Bu profesör sizin en çok sevdiğiniz milletvekillerinden biri. Hem Atatürkçü , hem Ulusalcı hemi de laikçi. Nolcek şimdi? Bu imamın arkasında namaz kılınır mı? Bu kadrolarla iktidar olabileceğinize inanıyor musunuz?
Sormayı unuttum , Toktamış Ateş`in  Atatürk ile ilgili kitapları raflarınızda duruyor mu? Çocuklarınıza okutuyor musunuz? Benimki de “dam üstünde saksağan” oldu galiba. Fethullah Gülen ile dost değil misiniz? Fethullah Gülen kitapları bile raflarınızda yerini almadı mı? Hemen yanı başında da “Dokuz Işık” .  
                 30 Haziran 2014   23 15    

29 Haziran 2014 Pazar

SU UYUR ZONA UYUMAZ


İki yıl önce tamda bu günlerde tanışmıştık. Önce yüzümün sağ tarafında çiçekler açtı. Ardından sağ gözümde kızarıklık ve ateş , nereden geldiği belli olmayan şiddetli ağrılar , kabuslar… Biz bilmiyorduk ama doktor 8 metre uzaktan “TOMBALAAA”  der gibi “ZONAAA” demişti de telefona sarılıp sağa sola sormuştuk. Ağrılar şiddetlendiğinde çocuklukta geçirilen su çiçeğine ait virüsün omur iliğin herhangi bir düğümünde uykuya yattığını , ileri yaşlarda vücut çeşitli nedenlerle direncini kaybedince dibinde uyuduğu sinir nereye uzanıyorsa orada yaralara yol açtığını , en tehlikelisinin de “GÖZ ZONASI” olduğunu öğrenmiştim. Kabuslarla dolu birkaç ay sonunda göz doktorum sağ gözümde çukurlar oluşturduğunu ve kalıcı hasara yol açmış olabileceğini de müjde olarak söylemişti.
Zonalı yüzle kiminle karşilaştıysam
- Hocam , sıkıntın ne ? Neye taktın kafanı?
Türünden sorularla karşılaştım. Doğal olarak kimseye “maydanoz olma yüzünden” diyemedim. Huyum kurusun , ta öğretmenlik günlerimden bu yana üzüntülü , dertli kimi görsem hemen yanına koşarım. Sınıfta yüzü asık bir öğrenci gördüm mü onu en azından gülümsetmeden derse başlayamam. Facebook ortamında paylaşılanları okumasını bilirsen yalnızlık çekenleri , derdini anlatacak birini arayanları hemen fark ediyorsun. Biraz konuşunca da kendi dertlerinin üzerine bir yığın dert daha ekleyiveriyorsun.
Yıllar önce bir gün Şükraniye`den Duaçınarına doğru yürüyorum. Trafik epey yoğun. Yolun ortasında iri – yarı bir genç elleri ile direksiyonu yakalamış gibi gidiyor. Arada vites değiştirmeler. Veee , aniden duruyor. Arkasından gelen araçlar da ani fren yapınca birkaç araç birbirine giriyor. Herkes olanın farkında. Genci tanıyorlar ki ona hiç bakan yok. Zaten o da ileri vitese takıp hızla uzaklaşıyor. Olanın , bitenin farkında bile değil.
Bazılarının dertlerine üzülmem , zona ve geride bıraktıkları. Dertlerine üzüldüğüm dostlarım mı? İleri vitese takıp hızla uzaklaştılar.
Peki olanlardan ders çıkardım mı? Huylu huyundan vaz geçer mi? Hem üzülecek o kadar şey varken… 5-6 aydır zona uykuya girdi sanıyordum. Son günlerde hem ülkede hem de özel yaşamımda yaşadıklarım yüzümün sağ yanından sinyal olarak geri dönüverdi. Zona “ben buradayım , dikkat etmezsen başına gelecekleri biliyorsun.” Diyor. Şu birkaç gün çok dikkatli olmalıyım. Çünkü bu günler Zonaya ayıracak hiç zamanım yok.
          29 Haziran 2014  21 55   

25 Haziran 2014 Çarşamba

BAKMAYA DOYAMADIKLARIM



Tıp fakültesine giderken tam karşısına oturmuştum. Hasta mıydı , çok mu yorgundu yol boyu hep uyukladı. Arada ayaklarını uzatıyor , benim ayaklarıma deyince gülümseyerek gözlerini açıyor ve ayaklarını geri çekiyordu.
Elleri tombul tombuldu da bir elinin baş parmağı kesik gibiydi. Yol boyu gözümü üzerinden alamadım. Çaktırmadan arşivim için birkaç poz da resmini çektim. Mavili yazmasının üstüne bağladığı beyaz örtüsü yüzünü açıkta bırakıyordu. Gür kaşları ve yazmasının altından görünen saçları ağarmıştı. Üst dudağını alt dudağının üzerine bindirmiş , yüzündeki kırışıklarla beni adeta hapsetmişti. Kim bilir ne rüyalar görüyor ya da hayaller kuruyordu. Dağ köylerinden gelmiş olmalıydı. Ayağında paçaları lastikli şalvar ve üç eteği ile nasıl da rahattı.  O kadar tatlıydı ki çevreden yönelen aşağılayıcı bakışları nefretle def etmeden rahatlayamadım.
Bir yüzde kırışıklar gördüm mü , hele bunu gizleme çabasına girmediler mi hayranlığım artar. Böyleleri makyaj yapıp kırışıklarını gizlediğinde yabancı birini görmüş gibi olurum. Her şeyin doğalı güzel değil midir?

Yaşamım boyunca normal sabun dışında ne şampuan , ne sabun ne de krem kullanmamaya çalıştım. Saçlarımda ilk ak teli 1963 yılında gördüm. Defterimin arasında hala saklarım. Zamanla beyazlar çoğaldı. Boya dediler , şaşkınlıkla karşıladım. Çünkü beyaz saç da bana yakışıyordu. Ben kendimle barışıktım. Ne kimseye benzeme hevesindeydim , ne de olduğumdan farklı görünmek istiyordum. Ben , ben olmalıydım.
Bazılarında gördüğüm griye kaçan beyaz saça bayılırım. İlk kez Behice Boran`da görmüştüm o saçı. 70 lerindeydi , hasta yatan eşine bakıyordu ve dim dik ayaktaydı. Yanımdan geçerken yorgun duruşumdan utanmıştım. Şimdi bazı dostlarımda da aynı saçı görüyorum. Fotoğraflarına bakmaya doyamıyorum. İyi ki boyamıyorlar.
Dedim ya susuz kalmış toprak gibi kırış kırış olmuş yüzler gördüm mü bakar kalırım. Hep o kırışıklıkların sebebini düşünürüm. Çocuklarını büyütmek , eşinden gördüğü baskı , ekonomik sıkıntılar… İlle de dost kazıkları. Dostlarının ihanetleri… Eski yazıları olduğu gibi yüz kırışıklarını okuyabilen bir bilim dalı olsa öğrenip yüzlerde yazılanları okumak isterim.  Okuyamasam da başka dilde söylenmiş bir ezgi gibi duygulandırır beni bu yüzler. Beyaz örtülü anne gibi bakar dururum. O yetmez , sonra da fotoğrafına bakarım…
             25 Haziran 2014  15 35      

22 Haziran 2014 Pazar

BİR ÇAY İÇİMİ


-Sizi anlamakta zorlanıyorum.
- Nedenmiş?
- Bir bakıyorum pireyi deve yapıyorsunuz ve en ufak kırgınlıkta dostluklarınızın üzerine çizgiyi çekiveriyorsunuz. Bir de bakıyorum , sizi çok kıran dostlarınızın yardımına koşuveriyorsunuz.
Arada birlikte çay içmek , sohbet etmek ikisine de iyi geliyordu. Son zamanlarda bir bahane ile sohbetleri erteler olmuştu. Akşam nasıl olduysa razı olmuştu.
Daldan dala gezerlerdi sohbetlerinde. Geçmişten, gelecekten , siyasetten, müzikten akıllarına ne gelirse konuşurlardı. Karşılaştıkları zorluklar konusunda yol göstermesini beklerdi ve beklediği yardımı her zaman alırdı. Sohbet dönüşü kendini adeta yenilenmiş hissederdi.
Başını sakince kaldırdı.
- İnsan en çok, çok sevdiği kişiler tarafından kırılır , yaralanır. Çünkü çok sevdiğiniz kişilerden bazı davranışları beklemezsiniz. Halbuki o hoşgörünüze güvenir ve davranışlarına , sözlerine özen göstermez. İşte o zaman isyan edersin. “Sen de mi Bürütüs” moduna girip kırılırsın. Karşındaki şaşırır. Önce umursamaz.  Çünkü davranışı ona göre önemsizdir. Karşısındakinin ne kadar kırıldığını anladığında ise devreye gururu girer. “O da bana şunu yapmıştı” bahanelerinin arkasına saklanır. Böylece çok büyük dostluklar yıkılır gider.
- Yani bizim dostluğumuz da  öyle mi olacaktı?
- Sen hemen tehlikeyi sezdin.
- Demek istiyorsunuz ki “dostlarımızla ilişkilerimizde çok dikkatli olmalıyız.”
- Evet.
- Ya çok kırgın olduğun kişilerin yardımına herkesten önce koşman?
- Gerçek dostluklar kırgınlık ne kadar büyük olursa olsun bitmez. Çünkü gerçek dostluk sıkıntıda olduğumuzda ortaya çıkar. Bana ihtiyacı olduğunu sezdiğimde kırgınlığım ne kadar büyük olursa olsun hemen dostlarımın yanına koşarım.  Yardım etmek isterim. Bazen dostlarım “gururları”nın etkisinden kurtulamazlar ve ellerinin tersi ile iterler yardım için uzanan ellerimi. Çoğu kez ise mutlu olurlar. Çünkü ne zaman bana ihtiyaçları olsa yanıbaşlarında olacağımı bilirler.
- Peki , sizin gururunuz buna engel olmuyor mu?
- Olmaz olur mu? Sonunda ben de bir insanım. Zaman zaman bana ihtiyacı olduğunu hissettiğim halde dostlarımın yanına koşamıyorum. Bunun için türlü bahaneler uyduruyorum kendime.
- Ya kırgınlıklarınız ne oluyor? Zamanla son buluyor mu?
- Sana komik gelecek ya da sen de farkındasındır, Dargın olduğumuz kişilere neden küstüğümüzü çoğu kez unuturuz. Ancak ortada kırgınlığa yol açan bir şey vardır ve ne yaparsak yapalım ilişkimiz eskisi gibi olmayacaktır.
- Yani eskisi  gibi içten dostluklar yaşayamazsınız.
- Hayır. Çoğu kez eskisinden çok daha güçlü dostluklar doğar büyük kırgınlıklardan sonra. Çünkü birbirinizi daha derinden tanımışsınızdır. Bence dostlukların derinleşmesi için arada bu tür kavgalar , kırgınlıklar yaşanmalıdır.
- Ya biri gururuna yenilip geri dönmezse.
- Demek ki gerçek dostluğu hak etmiyordur. Yalnızlığı seçmiştir.
Bir süre tazeledikleri çaylarını yudumlayıp sessiz kaldılar.
- Son sözünüzde çok haklısınız. Sizi daha iyi tanımama yol açtı kırgınlığınız. Bundan sonra daha dikkatli olacağım.
- Zaman zaman kendimizi çok yalnız hissederiz. Havadan – sudan konuşacak birini ararız. Ancak karşımızdakine de güvenmek isteriz. Ben bu ihtiyacı sık sık hissediyorum. Dostlarım böyle zamanlarda can kurtaran simidi gibi ellerini uzatıyor. Yalnızlığımı unutturuyor. Yaşamın güzelliklerine çeviriyorlar yüzümü.
- Böyle dostlara sahip olmak kadar mutluluk verici ne var ki?
- Bu gün de geçti. Çaylar güzeldi.
- Güzel olan sohbetimizdi.
Hesabı ödeyip vedalaştılar.  Hafiflemiş gibiydiler…
               22 Haziran 2014   15 50    

17 Haziran 2014 Salı

BENİM ŞEYHİM İYİDİR


“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak.”
“İnanç” insanların başındaki en büyük beladır. Testere ile insanları kesip bunu kameraya alanlar ve yayınlayanlar da , üzerlerindeki bombayı suçsuz insanların ortasında patlatıp katliama yol açanlar da bunları inançları uğruna yaparlar.  Bunların genellikle her söylediğine körü körüne inandıkları bir “şeyhler”i ( Liderleri ) bulunur. Ne söylerse sorgulamadan kabul edilir.
Halbuki kesin doğru diye bir şey yoktur. Her düşünce sorgulanmalı , tartışılmalıdır. Zaten Laik olmanın temelinde de her kişi , kurum ya da kavramın eleştirilebilmesi yatmaz mı? Bir kişi , kavram ya da düşünce eleştirilemiyorsa o “dogma”dır.  İnsanlığın başına her türlü bela da bu dogmalar  yüzünden gelir.
Günümüzde particilik de zaman zaman  şeyh – mürit ilişkisine benzer oldu. Lider ne derse doğru olan odur.
Bir düşünün : Türkiye Cumhur Başkanı seçilecek. Aday nasıl belirlenir? Cumhur tarafından değil mi? İki lider bir araya gelecek , Bir isim üzerinde uzlaşacak. Halk da bu isme oy verecek. Bunun adı da seçim olacak…
O partiye gönül verenler “benim şeyhim iyi eyler “ deyip gösterilen adayı sorgusuz , sualsiz kabul edecekler. Karşı çıkanları da “yalakalıkla” falan suçlayacaklar. Günümüzde bilgiye ulaşma o kadar kolay ki… Gösterilen adayın babasının cumhuriyet ilan edilir edilmez Mısır`a ( haydi kaçtı demeyelim ) göç ettiğini ; cumhuriyet düşmanları ile iş birliği yaptığını ; ömrü boyunca Türkiye`ye ( her nedense ) dönmediğini kolayca öğrenebilir. Adayın kendisinin 1943  de Kahire`de doğan bir Mısır Vatandaşı olduğunu , ülkemize ilk kez doktorasını tamamlamak için geldiğini de öğreneceklerdir.
Bir zamanlar Başbakanların ABD vatandaşı olmaları çok tartışılmıştı. Çünkü bir devletin vatandaşı olmak , o devletin çıkarlarını koruyacağın üzerine and içmekle başlar. ( Bakın , Türklüğü , Araplığı değil söz konusu olan. Mısır vatandaşı olması. )
Şimdi bütün bunlar önümüzde dururken Mısır Vatandaşı Ekmelettin İslamoğlu`na “Anadolu`nun Tezenesi” sıfatını yakıştırmak bu halkla alay etmek değil midir? Bizimle alay edenleri sinemize mi çekeceğiz?  

Siz CHP içinde sesini yükseltenlere bakmayın. Birkaç gün içinde tümü sesini keser. Çünkü önümüzde genel seçimler var ve milletvekili seçilebilmeleri liderlerinin iki dudağı arasında. Yani , şeyhlerine göbeklerinden bağlılar.  Aday olmamayı hangisi göze alabilir?
Beni üzen istismar edilen , kendileri ile alay edilen halk.
Sözde muhalefet yapıyorlar. AKP`ye verilecek bundan büyük destek olabilir mi?
Şeyhlik , ağalık , derebeylik ortaçağdan , feodalizmden kalma kavramlar. Feodalizmden kurtulamadıkça demokrasiden söz edemeyiz…
                17 Haziran 2014  21 30    

15 Haziran 2014 Pazar

BENDEN SANATÇI OLMAZ


Ben en çok sanat alanlarındaki beceriksizliklerime üzülürüm.  Özellikle resim ve el sanatlarındaki eksikliğim zaman zaman kahreder beni.
Örneğim resim yapamam. İlkokul birinci sınıfa giden kızım
-Baba , bana koyun resmi yapar mısın?
Deyip resim defterini önüme  sürdüğünde çizdiğim resme bakıp
- Ben sana köpek resmi yap mı dedim…
Deyip defteri yüzüme fırlatınca bu konudaki beceriksizliğime iyice inandım.
Halbuki suluboya çalışmak isterdim. Uçsuz , bucaksız denizler ; yamaçlarda beyaz badanalı , mavi pencereli Akdeniz evleri ; kapı önlerinde begonviller , saksılarda çiçekler. Sokak aralarında gölgeye kıvrılmış bir kedi. Kıyıda küçük yelkenli tekne , ki ilk bakışta beni götürmek için hazırlık yaptığı anlaşılmaktadır. Tekneye doğru yürüyorum. Rüzgar uygun. Tekne kıyıdan uzaklaşıyor.  Tek yolcuyum. Kıyıda ne el sallayan , ne göz yaşı döken var. Arada martılar konuyor güverteye. Bir de Yunus balıkları… Kaptan var mı ? Teknede başkaları var mı , umurumda değil… Bütün bunları yansıtmak isterdim resmimde. Bakan , teknede uzaklaştığımı , sığınacak bir liman aradığımı anlamalı…
Ama , bende o yetenek nerede? Biliyorum ki fırçayı elime alsam yapacağım resimde ne evler eve , ne yelkenliler yelkenliye benzer. Onun için sanatçılara çok değer veririm. Çünkü onlar annelerden sonra yoktan var eden tek canlı türüdür. Bir kayadan , bir kütükten sanat şaheseri yaratan da onlardır , okuduğumuzda bizi başka dünyalara götüren şiirleri , öyküleri , romanları yazanlar da. Bembeyaz kağıda ya da tuvale bütün hayallerini yansıtıp saatlerce karşısında tutan bir ressam ; bestelediği ezgi ile bizi bir dalgaların üstünde sektirip ardından gün batımlarına götüren , ağlatan , güldüren bestekarın yaratıcılığına hayran olmamak olası mıdır?
Öğrenciliğimde mandolin çalardım. Bol bol da roman okurdum. Roman okumayı o kadar abartmıştım ki en ön sırada oturduğum halde derslerde çoğu zaman önümde açık bir roman olurdu. Ders dışında roman okurken bir yandan da mandolin çalardım.  Sonraları ut ve bağlamayı da denedim. Ancak pratik yapmayı sevmediğimden , aceleciliğimden olacak bir türlü ilerleme kaydedemedim.
Halbuki Eğitim Enstitüsünde bir arkadaş bağlama çalmaya meraklıydı. Ancak ne tutmasını , ne de mızrap vurmasını biliyordu. Bir arkadaşın bağlamasını aldı. Ona bağlamayı tutmasını , parmakları ile basmasını öğretmeye çabaladım. Ancak hiç ümidim yoktu. Zaten yaz tatili de yakındı. Bağlamasını omuzlayıp memleketine gitti. Eylülde döndüğünde hiç sormadım bağlamanın ne olduğunu.  Bir ay sonra öğrenci örgütü tarafından bir gece düzenlenmişti.  Arkadaşlar “Ümit de türkü söyleyecek” deyince hemen yanına gittim. Söyleyeceği türküler Ege`dendi. “Sarı gelini de benim için söyle” deyip merakla sahneye çıkmasını bekledim.
Sahnede yerini alıp türkü söylemeye başladığında ağzım bir karış açık kaldı. Büyük beceri isteyen vuruşları  hatasız yaptığı gibi sesini de Talip Özkan gibi kullanıyordu. İşte o zaman neden beceriksiz olduğumu anladım. Çok tembeldim. Çalışmayı hiç sevmiyordum. Özellikle aynı hareketi defalarca tekrarlamak bana uymuyordu. Zaten matematik bölümünü de en az çalışma gerektiren bölüm olduğu için seçmemiş miydim? Öğretmenliğimde de aynı sınıfın değişik şubelerinde aynı konu ile ilgili hep farklı örnekler vermedim mi? Anlayacağınız kendimi yinelemek mi ? Hayır , bana göre değil. Halbuki sanatçı olmak için çok çalışmak , aynı hareketleri defalarca tekrarlamak gerekiyor. Onun için benden sanatçı manatçı olmaz ...
               14 Haziran 2014   23 50      

14 Haziran 2014 Cumartesi

YIKILAN HEYKELLER


Arnavutluk gezisinde son yıllarda yaşadığımız dönüşüm ve savrulmayı yerli yerine oturttum.
Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin sona ermesi ile Lenin Heykelleri yerle bir edilmişti. Sonra Irak`ta Saddam heykellerinin yerlerde süründüğünü gördük. Bizde de kısa süre önce caddelere , okullara verilen Kenan Evren isimleri tek tek silinmeye başladı. Hey gidi kavanoz dipli dünya. Boşuna dememişler “ne oldum deme , ne olacağım de” diye.  Kim derdi  Lenin heykellerinin yerlerde sürüneceğini. Hoş , deseler de inanır mıydık? Ya astığı astık , kestiği kestik diktatör Kenan Evren`in  itibardan düşeceğini kaç kişi umut ederdi? Yardım edin diyen ; altını pisleyen ( Ömrü uzun olsun ) bir Kenan Evren hayali kuran kaç kişi vardı?
“Keser döner sap döner gün gelir devran döner sözü boşuna söylenmemiş.
Bu yüzdendir ki kişilerin adlarının okullara , caddelere , köprülere , kışlalara verilmesine oldum olası gıcık olurum. Hep o kişilerin itibarsızlaştıkları günler gelir aklıma. Düşünün , büyük törenlerle asılan “KENAN EVREN ÜNİVERSİTESİ” tabelası sessizce indiriliyor ve bir süre sonra itibarsızlaşacak başka birinin ismi asılıyor…  Ne kadar komik , değil mi?
Ya ismi değiştirilen köyler , kentler , semtler… Misi dururken Gümüştepe dedi mi halk. Ya Trilye bırakılıp Zeytin Bağı ismi benimsendi mi? İsimler halk tarafından konur, resmi yetkililer tarafından değil.
Arnavutluk gezimizde bunun çok acı örneklerine tanıklık ettim. Arnavutluk`ta Sosyalizmin kuruluşuna öncülük eden ve ülkeyi yıllarca yöneten Enver Hoca ismi nerede ise bütün hafızalardan silinmek isteniyor. Halbuki Enver Hoca , önce Sovyetlere , sonra Çin`e yakınlık gösterse de sonraları tamamen bağımsız ve tecrit edilmiş bir ülke oluşturmuş. Ne dışarı çıkmak , ne de dışarıdan ülkeye girmek mümkün. İnsanlar , dünyanın en müreffeh , en mutlu ülkesinde yaşadıklarına inandırılmışlar.  Başkentin bir yakasında Komünist Parti yöneticileri o günün koşullarında lüks apartmanlarda yaşarken ve buraya başkaları giremezken , derenin hemen karşısında işçiler , halk daracık sosyal konutlarda yaşamış. Ne zaman ki duvarlar yıkılmış , insanlar önce medyanın yardımıyla ,  sonra da gidip görerek başka ülkelerdeki yaşam düzeyini görmüşler , film kopmuş. Nasıl aldatıldıklarını ( ! ) görüp sarkaç gibi karşı yakaya savruluvermişler. Komünizmden , Enver Hoca`dan nefret hızla yükselmiş. Ülkede Amerikan hayranlığı zirve yapmış. Doğal olarak batı da bunu değerlendirmiş ve bakir bir ülkeyi parselleyivermiş. İletişim, turizm , alış – veriş sektörü de öncülük etmiş. Öyle ki Türkler de ucundan , köşesinden nemalanmışlar. Tiran sokaklarında birçok üstü açık mazgal gördük. Kapalı olanlarında Türk Telekom yazısını okuyunca bizimkilerin mobil iletişim ortaklığı yanında alt yapı alanında da rol üstlendiklerini anladık.
Şu anda balayı dönemini yaşıyor Arnavutluk. Kapitalizmin gerçek yüzü ile yüzleştiklerinde bilmem iç çamaşırlarını koruyabilecekler mi?
Enver Hoca`ya duyulan nefretten söz etmiştim. Kızı tarafından anıt – mezar olarak yapılan Piramit , önce alışveriş ve eğlence merkezi olarak kullanılsa da şimdi tamamen terk edilmiş durumda. Adeta mezbelelik.
Burada  gerçek tarih ile resmi tarih arasındaki büyük çelişki ortaya çıkıyor. Gerçek tarih çok acımasız. Yargılamasını yaparken hiç duygusallığa düşmüyor. Kişileri ve olayları gerçek yerlerine oturtuveriyor. Ne Faşist Diktatöre “Büyük Lider” , ne kan dökücü zalime “kahraman” diyor. Gerçek yerlerini zaman içersinde en doğru şekilde belirleyiveriyor.
Onun içindir ki ben resmi tarihten çok gerçek tarihe güvenirim. Bu yüzden de aydınlık günlere olan inancımı hiç yitirmem. Çünkü , kısacık ömrümde bile  kendini muktedir sanan nice kişinin yerlerde süründüğünü gördüm. Kalan ömrümde ise bu günün muktedirlerinin acz içinde yardım isteyen bakışlarını  göreceğime inanıyorum.
                     14  Haziran 2014    18 20   

12 Haziran 2014 Perşembe

IHLAMUR KOKULU KENT : TİRAN

- Baba , haziran başında Tiran`a gidiyoruz.
- Kalsın , ne işimiz var Tiran`da?
- Uçak biletlerini aldım ve otelden yer ayırttım bile…
Elif , babalar günü için sürpriz hazırlamış. Biletleri  görünce kabul etmekten başka çarem kalmadı.
6 Haziran Cuma günü  Sabiha Gökçen hava alanından 14 30 da kalkacak FLY Pegasus uçağı ile gidip 3 gece kaldıktan sonra  9 haziran pazartesi günü döneceğiz. Bir sırt çantası aldım ve hazırlık tamam.
Cuma sabahı tam evden terminale gitmek üzere çıkmaya hazırlanırken hava koşulları nedeniyle uçuşun iptal edildiğini öğreniyoruz. Dinçer bir yandan Elif bir yandan araştırmaya başlıyor. Nihayet cumartesi 7 30 THY uçağına bilet aldılar. Aldılar da 300 euro olan bilet 20 dakikada 450 euroya fırlayıverdi. Otel rezervasyonunu bir gün öteleme , dönüş  biletini bir gün sonraya çevirme…
Akşam İstanbul`a gidip Dinçer`de kalacağız ve o uçuşa giderken bizi havaalanına bırakacak. Program aksamadan yürüyor. Hava güzel. İşlemler engelsiz tamamlandı. Aırbus açıkta beklediğinden otobüslerle intikal ve 20 dakika kadar gecikme ile hareket. Az sonra altımızda Karadeniz. Rotamız : Bulgaristan – Makedonya – Arnavutluk. Bulutların arasından 10 km aşağıdaki araziyi seçmeye çabalıyorum. Her zaman olduğu gibi pencere kıyısındayım.
İnişe geçiyoruz dendiğinde henüz 50 dakika havada kalmıştık. Alçalma , Denizden karaya geçiş , tarlalar… Ben sürekli fotoğraf çekiyorum. O da ne , uçağımızın gölgesi hemen sağımızda. Deklanşöre bastığımda yemyeşil tarlanın ortasına inmiş gibi bir görüntü yakaladığımın farkında değildim.
İniş , araba ile binaya geçiş ve pasaport kontrolü… Kuyruklar hızla kısalırken birden duruyor. İki tane başı örtülü kadın bir türlü işlemini tamamlıyamıyor. Biz öteki  tarafa geçip giriş damgasını yaptırıyoruz. Ardından 100 Euro karşılığı 13 500 Lek aldık. ( Bu para 3 gece boyunca otel hariç yeme , içme , hediyelik eşyalar , ulaşım bütün harcamalarımıza yetti sayılır. Fazladan bir bankamatikten kredi kartımla 3000 Lek çektim ki 64 lira tutmuş, biraz da Euro ile alış veriş yaptık )
Yurt dışından haberleşme epey pahalı. Aklıma bir haftalık paket program almak geliyor. Önemli ortağı Türk olan firmadan 20 TL kadar tutan bir sim kat alıp telefona taktık. İnternet paketi çabuk tükense de konuşma paketini bir türlü bitiremedik. İnternet ise hemen her kafede , lokantada var. Otelinki de çok güçlü. Anlayacağınız iletişimde sıkıntı yaşamadık.
Hava alanı Tiran`a yarım saat uzaklıkta. Ya 20 Euro verip taksi ile gideceğiz , ya da saat başlarında kalkan otobüse 250 Lek ( Yaklaşık 5 TL )  ödeyeceğiz. Doğal olarak ikinciyi seçtik.
Tiran`a doğru sağdaki tepelerde minaresi olan birkaç köy hemen dikkatimizi çekiyor. Yol boyu tarlalar , sonra ikinci el oto pazarları, Durres yolu ile birleştikten az sonra sağda Turgut Özal Koleji , Servis ve satış merkezleri , birkaç tane Alış – Veriş merkezi… Arazi, engebeli. Sol ilerilerde dağlar.
Dümdüz giden bir caddeden Anadolu`da bir şehre girer gibi giriyoruz Tiran`a. 7-8 kata çıkan binalar ve karşıda yüksek birkaç bina. Sola saparken ileride meydanı görüyoruz. Bütün yolların son bulduğu meydan : İskender Bey Meydanı.
Burada bir parantez açalım. Enver Hoca ve ardılları Arnavutluk halkını yıllarca Komünist rejim altında yönetmiş. Ancak Arnavutluk bütün dünyadan tamamen tecrit edildiği için insanlar “dünyanın en mutlu ve müreffeh halkı” olduklarına inanmışlar. Önceleri Sovyetlere , daha sonra Çin`e yaklaşan Enver Hoca daha sonra tamamen bağımsız olmayı seçmiş. Ne zaman ki Sosyalist sistem çölmüş , insanlar gerçeklerle yüz yüze gelmişler. İşte o zaman Enver Hoca ve ardıllarına karşı çok büyük bir nefret yükselmiş. İsimlerini ve izlerini her yerden silmişler. Ulusal Müze önündeki dev mozaikten bile partizanların figürlerini çıkarmışlar.
Arnavut halkı ulusal kahraman gereksinimini Üç kardeş Osmanlı`ya esir düştükten sonra müslüman olup yeniçeri olarak hızla yükselip Fatih tarafından atandığı kale komutanlığında isyan edip yıllarca Osmanlı ordularına direnen İskender Bey ile karşılamış olmalı. Tiran`da en büyük meydan onun adını taşıdığı gibi at üzerinde heybetli heykeli de bu meydanda yer alıyor.
Önce müze önünden geçerken mozaik çıktı karşımıza. Sonra Opera binası önündeki kafede tabletlerimizden otelin yerini araştırırken meydanda yer alan öteki yerler , Ethem Bey Camii , Saat Kulesi , Parlamento binası , karşıda Üniversite binası , ileride kilise ve modern çan kulesi. Hepsinden daha çok dikkat çekeni ise iki gökdelen. Hemen sağımızda İnternatıonal hotel.   Masamızın ortasında manolya çiçeği bize hoş kokular yayıyor.
Opera arkasındaki parkı geçince otel görünüverdi. Erkenden odalarımıza yerleşip keşif gezilerine başlayacağız. Gelmeden görülecek yerlerin listesini yapmış , haritadaki yerlerini de işaretlemiştim. Ancak Elif önce börek yememizi istiyor. İlk gördüğümüz börekçinin börek çeşitlerine bakıp ben peynirlisini , Elif ise kabaklısını seçiyor. Birer de ayran alıp parktaki banklara yöneldiğimizde parkta oturmuş domino oynayanları ve seyircilerini görüyoruz. ( Daha sonra parklarda satranç , kağıt , domino hatta dokuz taş oynayanlarla sık sık karşılaştık.) Peynirli börek incecikmiş. Hemen bitiriyorum. Elif kabaklıdan bir parça uzatıyor. Bir yudum ısırayım derken ağzım yanıyor ve elimdeki parçanın içi kucağıma dökülüyor. Pantolonum felaket. Ayranları beğenmedik. Elimizdekileri çöp kutusuna atarken Elif koşup ıslak mendil alıp geliyor. Özenle siliyoruz. Neyse ki göze batan bir iz yok. Aksi halde pantolon almak zorunda kalacağım.
Az ileride Saat Kulesi. Ancak kapalı. Arkasındaki Ethem Bey Camiinin duvarlarındaki süslemelerin resmini çekip içeri girmeden uzaklaşıyoruz. Çünkü bir dilenci peşimizi bırakmıyor.
Yolun iki yanı beyaz çiçeklerle bezenmiş Manolya ağaçları ve etrafa yayılan baygın koku. Yürüdükçe göçmenlerin çiçeklere neden çok düşkün olduklarını , yağ tenekesi , saksı içinde çiçekler yetiştirip balkon ve pencerelerinin önünü neden süsledikleri sorusunun yanıtını buluyoruz. İki sene önce Atina`da da balkon ve teraslar çiçeklerle süslüydü. Burada teraslar adeta çiçek bahçesi. Yol kenarlarındaki direklere asılı saksılarda potinyalar , balkonlarda renk renk , çeşit çeşit çiçekler. Evlerin , villaların bahçeleri cennet gibi. Yol kenarlarında kafeler , barlar da çiçekler arasında. Bu kadar çiçek varken adım başında kesme çiçek satan dükkan… Saksılarla çiçek satan dükkanlar…
Eskiden Komünist Parti yöneticileri dışında kimsenin alınmadığı , bu gün Blloku adıyla anılan mahalleye gitmek üzere yokuş aşağı iniyoruz. Hava sıcak. Nem yüksek olmasa da 32 derece adamı yakıyor. Şişe sularından hiç hoşlanmadım. Kafelerde bol bol buzlu limonlu soda içiyorum. Az sonra bir cadde , küçük bir nehir yatağı , köprü ve Blloku. Binaların cepheleri renk renk boyanmış. Biraz ilerleyince çok lüks bir semte geldiğimizi anlıyoruz da yoğun trafiğe karşın burnumuzda ıhlamur kokusu. Caddenin iki yanında  dev ıhlamur ağaçları yükseliyor ve tam çiçek açtıkları günler. Demek ki Zonguldak kömür , Soma ölüm kokarken Tiran da  ıhlamur kokuyor. Tabii Haziran başlarında.
Ihlamurların gölgesinde ilerliyoruz.
-Era lokantası… Akşam yemeğini burada yiyeceğiz.
Yemek işleri Elif`e ait. Lokantadan sonra stadyum. Karşıda Üniversite binası, hemen solunda Sherton oteli. Sola doğru gidilirse az ileride de Hilton var.
Biz sağa doğru yürüyüp Ulusal Parka gireceğiz. Girişte Cumhurbaşkanlığı Sarayı ( mütevazi bir bina ) , solumuz orman. Az tırmanıp eşiği aşınca aşağıda baraj gölü ve kıyısında kafeler. Park içinde domino , kağıt , satranç oynayanlar. Yol üzerinde patlamış mısır , pamuk helvası ve çerez satıcıları.  Biz göl kıyısında birer bira içip döneceğiz.
Era lokantasının bahçesinde , çiçekler arasında siparişlerimizi veriyoruz. Elbasan , Arnavut Ciğeri  ve korça köfte  yanında iki bira toplam 2 500 lek ( yaklaşık 50 TL ) .
Değişik yolları deneyerek merkeze doğru yürüyoruz. O da ne ? Bir caddenin iki yanındaki bütün çınarların gövdeleri renk renk kumaşlarla sarılıp adeta mumyalanmış. Yol kenarlarında da kiralık bisikletler… Hediyelik neler alabiliriz merakıyla merkeze dönüp bir kafede biraz soluklandıktan sonra Big Marketten kiraz , su ve biraz bisküvi alıp otele dönüyoruz. Pazar günü için planımız kavurucu sıcaktan kaçıp Dajty dağına sığınmak.
Sabah , otelde açık büfe kahvaltımızı alıp Dajty otobüsleri için Blloku mahallesine iniyoruz ve dil bilmemenin cezasını ayaklarımız çekiyor. Dajty Dağına çıkan Teleferik istasyonuna kalkan otobüslerin durağı  hemen Ethem Bey Camiinin yanındaymış. Porselen yazan mavi renkli otobüse binip 30 Lek ( ( 70 kuruş kadar ) karşılığı önce istasyonun alt tarafına , oradan da ücretsiz minibüslerle istasyona çıktık. Gidiş – dönüş kişi başı 800 Lek ( 16 TL ) ödeyip her biri 6 yolcu taşıyan ve sürekli dönen vagonlardan birine ikimiz binip bağ evlerinin üzerinden horoz seslerini dinleyerek süzülüp ağaçlıklar arasından dim dik tırmanarak 40 dakika kadar süren bir yolculuk sonrası otel ve lokantası da olan istasyon binasına ulaştık.
Doyumsuz manzara eşliğinde birer kahve , sonra doğa ile barışık olarak inşa edilmiş otel ve lokantaların arasından geçip kısa bir yürüyüş yapıp yanımızda duran Panorama otele ait araçla otelin lokanta bölümünde yerimizi aldık. Orman içinde üstü kapalı bir teras , efil efil esen rüzgar , aşağılarda Tiran ve birkaç tane gölet… Bir gezi yazısında oğlak yemeği yediklerini ve çok beğendiklerini yazmışlardı. Tablette oğlak resmi gösterip yemeğini isteyince bize kuzu çevirmeleri olduğunu söylediler. Bir kuzu çevirme , bir ciğer – böbrek tava , bir salata birer kadeh beyaz şarap söyledik.  Porsiyonlar çok büyük olduğu için ciğerin yarısı kaldı. Hesap 2 500 Lek (Yaklaşık 50 TL ) . Gene otellere ait arabalarla teleferik istasyonuna dönmeyi beklerken orman içinde piknik yapanlar dikkatimi çekti. Köz üzerinde kuzu çeviriyorlardı ve akülü aparatları kuzuyu otomatik olarak döndürüyordu.
Teleferik istasyonunun üst yanında Elif 300 Lek ( 6 TL ) verip atla bir tur attı. Sonra bahçede oturup buzlu limom-sodamızı içiyorduk ki bütün gezimiz boyunca arayıp da göremediğim ilk ve tek sokak çeşmesini gördüm. Teleferik istasyonunun duvarına monte edilmiş.
Dönüş yolunda müşteri azlığından olmalı vagon çok yavaş ilerledi.  İstasyondan durağa yürüdük. İlk gelen otobüse binip merkeze döndük.
Gezi boyu sabah otelde kahvaltı , akşam ya da öğle bir öğün yemek , bir öğün de hafif bir şeyler atıştırdık. Her gün ortalama 18 000 adım yürüdük.  Teleferiğe gidiş – dönüş , Hava alanından Tiran`a gidiş – dönüş , Durres`e gidiş – dönüş dışında bir tek Durres`te taksi kullandık. Geri kalan her yeri yürüyerek dolaştık.
Tiran`da siyah ceket , siyah bluz , siyah etek , siyah çorap ve siyah ayakkabı giyen yaşlı bayanlar dikkatimizi çekti. Galiba dul bayanların resmi giysisiydi.
Üçüncü gün için trenle yakın kentlere yolculuk yapmayı düşünmüştüm. Ancak Tiran`dan tren seferleri kaldırılmış Biz de en yakındaki Durres`e gitmeye karar verdik. Durres minibüslerini bulmak için  Meydandan İskender Heykelinin burnunun gösterdiği yöndeki caddenin sonuna kadar yürüdük. Sola sapınca “Durres , Durres” diye bağıran genci takip edip aralık içindeki 20 kişilik minibüse ulaştık. 35 – 40 dakika sonra Durres sahilinde , istasyon binası önünde indik. Liman yakınlarda olmalı da hiç deniz havası yok. Bir kahve içip korsan çalıştığı belli olan bir taksi ile pazarlık yapıp Roma Tiyatrosuna gidiş – dönüş 800 Lek`e ( 16 TL )  anlaştık.  Giriş ücretini kişi başı 300 Lek ( 6 TL )  ödeyip içeri girdik. Tribünler dümdüz. Dehlizler karanlık. Bir hücrede yer alan mozaik ise harap vaziyette. Çıkışta taksi şoförü giriş ücretlerinin en azından yarısını geri aldı. Dönüşte de para üstünü iç etmek istedi.
Durres`ten komşu kentlere tren seferleri var. Biz Elbasan`a trenle gidip oradan Tiran`a otobüsle dönmeyi düşündük. Ancak trenin kalkışına 3-4 saat vardı ve hem moralimiz bozuktu ( taksici yüzünden ) hem de sıcak kavurmaya başlamıştı. Dönüşte otobüse bindik. Kliması çalıştığı için rahat bir yolculuk yaptık. Otobüs 150 Lek yani 3 TL.
Önce otele gidip dinlendik. Bu arada Elif hediyelikleri almış. Akşama doğru yeniden Blloku mahallesine yürüdük. Amacımız Enver Hoca için mimar olan kızı tarafından yapılan Piramit Anıtı görmek. Gerçi burasının önce alış – veriş merkezi , sonra eğlence merkezi olarak kullanılıp daha sonra tamamen terk edildiğini okumuştuk. Ancak gene de görmeliydik.  Yeri çok kolaymış. Dereden karşıya geçince sağa doğru yürüyorsun.  Üzerinde çeşitli yazılar bulunan bir virane. Virane dedimse sapasağlam betonuyla dim dik ayakta. Ancak tamamen terk edilmiş durumda.
Ihlamurlar altından cadde boyu tırmanıyoruz. İşte gene stadyum. Akşam yemeği için hedef seçtiğimiz juvenilja castello çok güzel bir yer. Ancak menüsünü beğenmedik. İyi ki beğenmemişiz. Karnımızı nerede doyuracağız diye düşünerek yürürken “ev yemekleri satılan bir yer vardı. Hatta fotoğrafını da çekmiştik” deyince yeni hedefimizi de belirlemiş olduk. Shesmi Avni Rüstemi caddesinde merkeze doğru yürürken sağda çıkmaz aralığı andıran dar sokakta aradığımızı bulduk. Bence gezimizin en önemli keşfiydi burası. Adı Oda olan bu mekan birkaç odalı tek katlı eski bir ev. Girdiğimiz odanın duvarları siyah – beyaz aile fotoğrafları ile dolu. Sedirlerde üzeri dantelli örtüleriyle yastıklar. Yerde üç adet yer sofrası. Mekan iki kadın tarafından işletiliyor. Sipariş olarak pilav , pilaki ve kadının tavsiye ettiği yemeği bir de bir kadeh ev rakısı ısmarladık. Galiba Elbasandı getirdiği. Ciğer , yumurta , domates tıpkı melemen gibi pişirilmiş. Hesap 1400 Lek , yani yaklaşık 28 TL. Gideceklere burasını tavsiye ederim.
Son akşamımızda hediyelikleri tamamlıyoruz. Dinçer yerel müzik CD si istemişti. Kendime de alacaktım. 4 Tane CD aldım.
Gece rakıdan mıydı , dönüş heyecanından mıydı bilmem pek uyuyamadım.
Sabah kahvaltısı ve havaalanı otobüsü durağına gitmek. Elif`in çantaya 2 şişe de şarap girdiğinden ağırlaştı. Benimkileri aynı.
Pasaporta çıkış damgası. Telefonla uzun uzun konuşma. Hediyelik eşya satıcılarından bir şeyler ( Elif küçük rakılardan aldı, ben de lokum aldım) alıp son lek`lerle de bir şişe su içip uçağa taşındık. Yarım saat kadar gecikme de olsa rahat bir yolculuk sonrası Sabiha Gökçen`e indik.
İki yıl önce Atina , şimdi Tiran. Öncekinde eşim , büyük kızım Filiz sonradan Elif de katılmıştı geziye. Bu kez Baba – Kız uyum içinde bir gezi yaptık. Bir kez daha gider misin? Diye sorarsanız : Sanmıyorum derim.
Son not : Okuduğum gezi yazılarında trafik lambalarının olmadığı yazılıydı. Biz gidince çoğu kavşakta trafik lambalarının düzenli çalıştığını ve insanların uyduğunu gördüm. Sürücüler , caddelerde karşıya geçen yayalara saygı ile yol veriyordu genellikle.
7 Haziran  sabah 7 30 gidiş – 10 Haziran 12 00  ( TS : 13 00 ) dönüş.
            12 Haziran 2014   17 50     

2 Haziran 2014 Pazartesi

ÖNYARGILARIMIZ


Bir arkadaşımız paylaşmış : Sokağa yerleştirilen bir buz dolabına insanlar fazla yiyeceklerini koyuyorlar ve ihtiyacı olanlar gidip oradan alıyor.
Ne kadar güzel bir uygulama , değil mi? Ben acaba nerede uygulanmış merakıyla paylaşımın kaynağına tıkladım ve moralim sıfırın altına indi. En basiti “buz dolabının motorunu söküp götürürler” den başlayıp , “ihtiyacı olmayanlar alır” , “Dolabı olduğu gibi götürürler” , “hırsızlık iliklerimize işlemiş , yoksula bırakmazlar…” a doğru tırmanan negatif yorumlar.
Kardeşim , hiç denedin mi , bir dene , belki işe yarar” deyip “mahalle fırınında yoksullar için ekmek dolapları var , bakın bakalım oradan ihtiyacı olmayanlar alıyor mu” örneği ile uygulamayı destekleyenler azınlıkta kalmış. Herkes negatif , herkes olumsuz yaklaşıyor uygulamaya.
Son günlerdeki muhalefet anlayışı iliklerimize işlemiş. Halbuki en azından bir denemek gerekmez mi?
1990 lı yılların başları olmalı. İki kızım üniversitede ve evde sürdürdüğüm makinede örgü örüp satma işini resmileştirmem gerekiyor. Çünkü vergi yönünden sıkıştırmalar var. Sıcaksu altında kayın pederin iki katlı bir binası var ve binanın bodrum katı boş. Örgü işini buraya taşıdım. Ancak daha önce burası tekel bayii olarak kullanıldığından ve vitrin falan olmadığından dükkana uğrayan yok. (Hoş , uğrasalar da bir örgü makinesi ve birkaç kazaktan başka bir şey de bulunmuyor ya.) Dükkanın önündeki küçük alanı çiçeklik olarak düzenlemeyi düşünüyorum. Etrafındaki duvarı yükseltip,   demirciye çevresine  parmaklık yaptırıyorum. Bir öğrenci velimin de yardımıyla parklar müdürlüğü çiçek toprağı ve çimleri getiriyor. Kış gelirken hercai ve çuha çiçeklerini dikiyorum. Fazla işim de olmadığından okuldan gelince küçük bahçemin (2,5 -3 metrekare kadar ) otlarını temizleyip çiçeklerin diplerini kazıyorum.
İlk günler gelip geçen acıyan gözlerle bakıyor. Bazıları
-Hocam , bunları yaşatmazlar.
Diyor.
Arada birkaç kökün eksildiğini görsem de yerlerini hemen dolduruyorum. O kış ve baharda hercailerim harika açtı. Baharda vapur dumanı , kadife çiçeği ve ateş çiçekleri diktim. Küçük bahçem bütün mahallenin ilgi odağıydı. Gelen – geçen çiçeklere bakmadan geçmiyordu. Çok az zarar veren , ancak birçok kez ,
-Hocam , şunu da bir köşeye dikiver,
Deyip çim getirenler oldu. İnanır mısınız , dükkana ( ki daha sonra yün ve tuhafiye  çeşitleriyle zenginleştirdim ) gelenler önce evlerindeki çiçeklerden söz etmeye başladı. O küçük bahçem , bütün mahalleye örnek olmuştu.
Buz dolabı uygulamasını yeni öğrendim. Ancak sokak hayvanları için su ve yemmatik ; mini kitaplıklar ; sokak hayvanları için küçük barınak uygulamaları epey yaygınlaşıyor. Kullanılmış giysi kumbaraları da öyle . Bu uygulamalar toplumu eğitici , insanlardaki yozlaşmayı giderici uygulamalar. Mutlaka yardımcı olunmalı ve desteklenmeli.  Bazıları “AKP li belediyenin uygulamasına neden destek olayım” diyebilir. Ancak ben kullanmayacağım giysileri belediyenin merkezine götürdüğümde giysi ve yiyecek yardımı alabilmek için sırada bekleyenleri görüyorum. Çoğu “dilenemeyecek kadar onurlu ve çalışamayacak kadar düşkün.” Onun için bu tür uygulamalara karşı çıkanlardan “hiç olmazsa susmalarını , olumsuzluklarını başka alanlara aktarmalarını” istemek hakkımızdır sanıyorum.
            2 Haziran 2014  18 45   

SENİ SEVİYORUM


 Bu iki sözcük son yıllarda o kadar çok kullanılır oldu ki, yerinde ve ölçülü kullanılmayan öteki kavramlar gibi aşındı , adeta anlamsızlaştı. Halbuki sevgiyi ifade etmek için bir gülüş,  bir dokunuşun yerini hangi sözcük grubu tutabilir?
Geçen Akşam TV de Doğan Cüceloğlu`nun İnsan İnsana programına rastladım. Sevgi üzerineydi konuşma. Konuğun anlattığı olayı dilimin döndüğünce aktarayım :
1 yaşında annesi ölen , 1,5 yaşında üvey annesi ve babasından ilgi görmediği için şeker , tansiyon vb hastalıklardan muzdarip nineye terk edilen çocuk kendini sokaklarda bulur. Okula başladığında tam bir sokak çocuğudur ve dersler hiç ilgisini çekmez. Okulda bir gün öğle teneffüsünde yanına bir kadın yaklaşır.
- Orhan sen misin?
- Evet
- Derslerinde sana yardım eden var mı?
-…
- Sen zeki bir çocuksun. Seni çalıştırmamı ister misin?
-…
- Haydi , gel biraz çalışalım.
 Birlikte öğretmenler odasına giderler. Kadın , yandaki sınıfın öğretmenidir. Bir süre çalışırlar. Önce heceleyen Orhan sonra biraz rahatlar ve öğretmenin sorularına yanıt vermeye başlar. Öğretmen elini Orhan`ın başına götürür ve sevgi ile okşar.
Orhan`ın başına ilk kez bir el sevgi ile uzanmıştır.
Sonraki günlerde de sürdürürler çalışmalarını. Karneler dağıtıldığında Orhan başarılarla dolu karnesini götürecek başka kimsesi olmadığı için kendisine yardım eden Öğretmene götürür. Öğretmen gülümseyerek inceler karneyi.
- Biliyordum başarılı olacağını.İşte karne hediyen.
Orhan hayatının ilk hediyesi olan kitabı mutlulukla alır.
- Bunu oku,  Üzerinde tartışalım , sonra başkalarını vereceğim.
Sonra ne mi olur? Orhan Üniversiteyi bitirir ve bir fabrikada orta derece yönetici olur. Ancak sokak günlerinden kalma jilet kesikleri kollarını hala süslemektedir ve bunu herkese çekinmeden anlatır.
Ne demiştim ? Sevgiyi göstermek , ifade etmek için bir bakış , bir dokunuş yeter. Ancak yürekten gelmeli bakış ve dokunuş. İçimizi titretmeli. O bakışın bizi sımsıkı sarıp sarmaladığını , her yanımıza öpücükler kondurduğunu hissetmeliyiz. O dokunuş ayaklarımızı yerden kesmeli. Karşımıza böyle “insan”lar çıkabilir.  Çünkü “insan” nesli henüz tükenmedi. Böyle birine rastlamak ne büyük şans.  En büyük şanssızlık ise böylelerinin değerini bilmemek…
             2 Haziran 2014  15 45