28 Mayıs 2014 Çarşamba

EN YAKIN DOSTUM


"Sen de başını alıp gitme ne olur,
Ne olur tut ellerimi..."
Kimi “seni tanımıyorum” dedi , kimi “işim başımdan aşkın” , kimileri de “ bizim gibi düşünmüyorsan bizden uzak dur.” Sonunda baş başa kaldık işte : Ben ve ben.
Hiç terk etmedin “ben”i. Sıkıntılarımı paylaşıp azaltırken , neşemi kahkahalarınla coşturdun. Her zaman yanımdaydın. Ne “sen git , ben yetişirim” deyip kaytardın , ne “seni tanımıyorum” deyip sırt döndün. Yoksulluğuma , köylülüğüme bakmadan hep dostum kaldın. İnançlarıma , inançsızlıklarıma karışmadan ; kaşıma , gözüme , kılığıma , kıyafetime bakmadan yanımdaydın. Keles – Kocakovacık yolunu yürürken benimleydin. Gelemiç deresinden tepeye tırmanırken , kalbim hızlı hızlı attığında , sırtımdan soğuk terler döküldüğünde elimi tutup sen çektin düzlüğe.
Sen olmasaydın , bana yol gösterip moral vermeseydin nasıl gelirdim bu günlere? Hani lokositim 15 800 e çıkmıştı da doktor “tıbben ölüsün” demişti ya , kulağıma “inanma ona , taş gibisin” diyen de sendin.  Masamda sen olurdun karşımda , kadehimi senin şerefine kaldırırdım. Hani Eğitim Enstitüsünde bir yılbaşı gecemiz vardı. İtfaiyenin yanındaki lokantalardan birinde şarap içip heykelde yürümüş , sonra da Devlet Tiyatrosuna girip oyunu izlemiştik. Okula dönerken neler konuşmuştuk?
Sen bana hiç yük olmadın bu güne kadar. Otobüste , trende benim biletimle seyahat ederdik. Direksiyona geçip yollara düştüm mü bayram geldi demektir. Hemen yanımdaki koltukta yerini alırken emniyet kemerini takardın öncelikle. Yol boyu türküler, marşlar söylerken yerine göre kahkahalar atar , zaman zaman hıçkırarak ağlardık. Karşıdan gelen sürücüler hayretle bakardı yüzüme. Onlar seni göremezlerdi ki?
İşte gene baş başayız. Konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki, bitirmeye ömrümüz yeter mi bilmem. Göremediğimiz yerleri , deniz kıyısında dans edişlerimizi , gün batımlarını , terk edip gidenleri , çiçekleri , böcekleri… Her mevsimin farklı renklerini , meyvelerini… Hep göz göze olacağız. Ne sen kaçıracaksın gözlerini , ne de ben. Birbirimizden gizleyecek bir şeyimiz yok ki.
Tek korkum , senin de beni terk edip gitmen. Son günlerde “terk etme” moduna girdin gibi. Ne olur gidersen haber ver. Ben de geleyim…
             28 Mayıs 2014  15 30    

23 Mayıs 2014 Cuma

BEN ÇOK ZENGİNİM


-Çok zenginim,
- Benimle alay etmiyorsun , değil mi?
- Aksine , çok ciddiyim.
- Altımdaki araba tüm servetine bedelken,bunu nasıl söyleyebilirsin?
- Zenginlik deyince sen malı , mülkü mü anlıyorsun? Acaba senin bütün servetin bir dostum kadar eder mi?
- Para varsa dostun da var. Bak etrafımda yüzerce arkadaşım var.
- Sen onlara dost mu diyorsun? Bir dara düşmeye gör , bakalım kaçı kalacak yanında.  Arkadaşlarının arasında yanında çalışanlar da var mı? Örneğin hizmetli kadın ile de dost musun?
- Ben , hizmetçimle dost muyum  doğru mu duydum.
- Evet, tam da öyle.
- Maaşını verdiğim cahil bir kadın ile dost olmamı beklemiyorsun herhalde.
- Özellikle onunla dost olmalısın.
- Dost sözü ile neyi kastediyorsun ki?
-  En sıkıntılı zamanında dertleşeceğin , hiç kimselere açamayacağın sırlarını çekinmeden paylaşabileceğin , seninle gülen , seninle ağlayan .
- Öyle biri olabilir mi? Hiç kimseye söyleyemediğim sırlarımı paylaşacağım ve o bunu kimseye anlatmayacak , yerine göre koz olarak kullanmayacak.
- Hiç kimseye anlatmayacak ve sen buna sonuna kadar inanacaksın.
- Ya birbirimize kırılırsak , uzaklaşırsak.
- Na kadar kırılsanız , ne kadar küsseniz o gene de sır olarak saklayacak anlattıklarını.
- Ve sen hizmetçime bu kadar güvenmemi , onunla dost olmamı bekliyorsun.
- Konuklarından , müşterilerinden hizmetçine karşı saygısızlık eden , onu aşağılayan oluyor mu?
- Zaman zaman oluyor.
- Sen ne yapıyorsun böyle zamanlarda ,
- Hizmetçiden daha saygılı olmasını istiyorum.
- Alt tarafı hizmetçi değil mi? Halbuki ben , yanımda çalışanlara da bana gösterilen saygının gösterilmesini beklerim herkesten.
- Yok artık…
- Yerine göre en yakın arkadaşımı bile kırabilirim hizmetlim için.
- Siz de fazla abartmıyor musun?
- Yanında çalışan hizmetliye binanın anahtarını veriyor musun?
- Evet.
- Demek ki ona güveniyorsun. O , istemese de senin birçok konuşmanı dinliyor mu?
- Herhalde.
- İstese konuşmalarını , tanık olduğu durumları aleyhinde koz olarak kullanabilir mi?
- Bunu hiç düşünmedim ama yapabilir.
- Demek ki ona güvenmek zorundasın.  O  zaman neden dost olmayasın. Unutma , o da bir insan ve insanların en çok dertleşebilecekleri kişilere ihtiyacı var.
- Aslında son sözün çok doğru. Böyle birini çok arıyorum. Ancak insanlara güvenilmiyor ki.
- Yanında çalışanlara değer verdiğinde karşılığını da alacaksın.  Yaptıkları işe  kendi işleri gibi sarılacaklar.  Hem ona her şeyini anlatmak zorunda da değilsin. Değer verdiğini göstermen yeterli.
- Galiba aradaki gerginlik de ortadan kalkar dediğini uygularsam.
- Evet.  Canım ne zaman sıkılsa bir dostumla buluşur dertleşirim. Çayımızı içerken her konuda muhabbet ederiz. Bu , ikimize de iyi gelir.
- Aslında böyle dostlara sahip olduğunuz için sizi kıskanıyorum. Ve gerçekten siz çok zenginsiniz.
- Sen neden böyle dostlar edinmiyorsun?
-…
           23 Mayıs 2014  21 15   

NEFRET SÖYLEMİ


“Bu ülkede Kürtten Cumhurbaşkanı oldu mu ? Oldu.
Başbakan oldu mu? Oldu.
Milletvekili , topçu , poçu, sinemacı , tiyatrocu iş adamı oldu mu? Oldu.
Bu toprağın insanlarının parasıyla meşhur olup servet yapmadılar mı? Kimse “sen Kürtsün , seni dinlemeyiz , senden alış veriş yapmayız” demedi. Buna rağmen sürekli bi memnuniyetsizlik , sürekli bi isteme hali, “dövlet bize bakmiyi” edebiyatı bitmedi gitti.. Şımarık ve küstah çocuklar gibiydiler.. Türk ; babacan ev reisi edasıyla sustu , sabır çekti , ülke karışmasın dedi, din kardeşiyiz vs. vs. dedi.. Ama istekler bir türlü bitmedi.. Ve Türk sabrının sonuna geldi.. Bunlar son istekleriniz. Son pervasızlık , son küstahlığınız.. Atatürk`ün de dediği gibi  “Türk Milleti`ni  ayağa kaldırmak zordur. Ayağa kalktıktan sonra da durdurmak” !!.. Bu ülkede Kürt sorunu diye bir sorun yoktur! Arpası bol gelenlerin azma sorunu vardır..!!!” ( Facebook tan alıntı)
Bu yazıyı çok sevdiğim bir dostumun sayfasından aldım. Okurken tüylerim diken diken oldu. CHP`li dostumun böyle ırkçı , böyle nefret dolu satırları nasıl olup da paylaştığına önce şaşırdım. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu`nun bozkurt işareti geldi aklıma ve yerel seçimlerde MHP ile yaptıkları işbirliği. Sonra dostumun öteki paylaşımlarına göz gezdirdim. Son yıllarda toplum olarak neden bu kadar gerildiğimizi , neden bu kadar kutuplaştığımızı anlayıverdim.
Yukarıdaki yazının tümündeki yanlışları ( Cumhurbaşkanı , başbakan , milletvekili olanlar Kürt Halkını temsil ediyor mu? “sen Kürtsün , seni dinlemeyiz “ ne demek , Ahmet Kaya`yı linç etmedik mi? Bu toprağın insanlarının parasıyla ne demek? Alavere , dalavere , Kürt Memet nöbete sözünü ne çabuk unuttun. Almanya`da Türk işçiler nasıl en pis işlerde çalıştırılıyorsa Türkiye`de de Kürtler iş bulabilirse aynı şekilde en pis işlerde çalıştırılmıyor mu? Hem bu toprağı Kurtuluş Savaşında birlikte savunmadık mı? Bu topraklar hepimizin toprağı değil mi?...), aşağılamaları (“dövlet bize bakmiyi…”, “şımarık ve küstah çocuklar gibiydiler”) bir yana bıraksak bile  son cümleye , “Bu ülkede Kürt sorunu diye bir sorun yoktur! Arpası bol gelenlerin azma sorunu vardır” söylemine ne demeli? Kürt sorunu yoktu da onbinlerce genç neden öldü? Gerçi Yılmaz Özdil de Uludere`de öldürülenleri “katır”a benzetmişti. Ancak bir halkı bu şekilde aşağılama hakkını kim ve nereden buluyor?
Anadolu insanı sürekli nefret söylemleri ile yaşadı. “Ermeni dölü” , “gavur” , “Kızılbaş” , “pis komünist” , “mum söndü” , “şapkanı kapıya as gir “, “Çingene”, “ibne” , “dinsiz”  günlük yaşamımızın vazgeçilmezleri değil miydi? Daha dün Hrant Dink , aleyhine halk bu tür söylemlerle kışkırtılıp katledilmedi mi? 6-7 Eylül , Maraş , Sivas , Çorum katliamları bu tür nefret söylemleri ile körüklenmedi mi? Ağzından köpükler saçarak Merve Kavakçı`nın üzerine yürüyen Bülent Ecevit o insancıl şiirleri yazan , Tagor`dan çeviren ince ruhlu şair olabilir mi?
Anadolu halkları  düşmanlıklardan , nefret söylemlerinden çok çekti. Kutuplaşma , parçalanma ancak işbirlikçilerin işine yarar. Yıllarca “kendi kökünden , izinden , toprağından” ayrı yaşayıp  ölmek için yurduna dönen Kürt yazar ve düşünürü Mehmet Uzun bunu ne kadar güzel ifade etmiş:
“…hep aynı toprağa aynı ağıtı söylüyor Anadolu`daki bütün diller…  “
Bu halk bundan sonra ağıtlar söylemek istemiyor. Bu halk türküler söyleyip halaylar çekmek istiyor. Kim ki nefret söylemleri yayar , kim ki insanları ötekileştirir , bu halkın en büyük düşmanıdır…
            23 Mayıs 2014  15 20     

ANAVATAN


- Sonunda insan pazarına da çıktım ya beğendiremedim kendimi kimseye…
Gülsüm , kocasının sözlerini dinlerken gözlerini ayak parmaklarından yukarı bir an olsun kaldıramadı. “Öleceksem  anavatanımda öleyim , hem önceden gidenler ne güzel anlatıyor .” deyip ısrar etmeseydi şimdi Bulgaristan`da işlerinin başında olacaklardı. Her gün 8 saat çalışıp eve döndüklerinde soluğu gazinoda alırlardı. Biralarını , şaraplarını yudumlarken müziğe uyup dans ederek günün yorgunluğunu atarlardı. Ne işsizlik sorunu vardı , ne hastane kapısında sıra bekleme ya da hastanede rehin kalma. Evleri küçük olsa da kendilerine yetiyordu. Bahçelerinde boy boy çiçekler. Hele bahar geldi mi önce erik ağacı beyaza dönerdi. Ardından elma ve şeftaliler pembe pembe gülümserdi.
Akrabaları ilk kafile ile göç etmişti. Anneleri ve babaları ise hiç gitme yanlısı değildi. “Babamız, dedemiz bu topraklarda yatıyor. Çocukluğumuz burada geçti , düğünümüzü bu köyde yaptık , çocuklarımız bu evde doğru. Nasıl bırakır gideriz bütün bunları.” deyip direnmeselerdi daha önce razı ederdi kocasını ya tek kalmıştı. Sonunda “ kız kardeşlerim Bursa`da hallerinden de memnunlar. Bak bir sene geçmeden devletin yaptığı evlerine de taşınmışlar.” deyip ayak diremeseydi kocası razı olmayacak , bu hallere de düşmeyeceklerdi.
Evlerini , taşınamayacak eşyalarını yok pahasına satıp yükte hafif – pahada ağır ne buldularsa yüklenip yola çıkmışlar , Kapıkule`de hem Bulgar hem de Türk görevlilere verdikleriyle biraz hafiflemişler , geri kalanı da yok pahasına ellerinden çıkarmışlardı. Birkaç kuruşlarını da “gerektiğinde alırız” deyip akrabalarına vermişlerdi. Bir süre kardeşti , bacanaktı deyip yakınlarının evlerinde kaldılar. Bulgaristan`da olsaydı daha aylarca , yıllarca  kalabilirlerdi ya buraya gelenler çok değişmişti. Daha birkaç gün geçmeden  suratlar asılıyor , bir kovulmadıkları kalıyordu. Sonunda  kız kardeşinin tanıdıklarından birinin evinin altındaki boş dükkana bir perde asıp yerleştiler. Tuvalet ihtiyaçlarını ev sahibinde giderseler de banyoyu leğende yapıyorlardı. Odaları , hem mutfak , hem oturma odası hem de yatak odasıydı. Ellerinde , avuçlarında bir şey kalmamış , iş için yaptıkları araştırmadan da pek bir sonuç alamamışlardı.
Gülsüm`ün pişmanlığı her  gün katlanarak artsa da kocasına bir şey söyleyemiyordu. Sonunda mahallelerindeki ilkokula hademe arandığını duyup okula koştu. Müdür içinden pazarlıklı birine benziyordu. Sigorta falan yoktu ve ücretini çalıştığı sürece okul koruma derneğinden alacaktı. Çaresiz kabul etti. Akşama kadar çaydı, simitti , şunu – bunu taşımaktı deyip Müdüre , Öğretmenlere  hizmet ediyor , öğrenciler dağılır dağılmaz da sınıfları süpürmeye koyuluyordu. O işe başlayınca öteki hademeler çeşitli bahanelerle işin çoğunu ona yükler olmuşlardı. Hem daha çok maaş alıyorlar , hem sosyal haklardan yararlanıyorlar , hem de işlerden kaytarıyorlardı. Birkaç ay dişini sıktı. Eve yorgun – argın gelse de hiç olmazsa kiralarını ödeyip boğazlarından birkaç lokma geçirebiliyorlardı.
Allah`tan  kocası sesini çıkarmıyordu. Ne yaşadıklarını yüzüne vuruyor , ne de yakınıyordu. Ta ki o güne kadar. Son günlerde Gülsüm`ün aldığı para yetmediği gibi okulların tatil olmasına da az bir zaman kalmıştı. Okullar tatil oldu mu Gülsüm işsiz demekti. İş araştırırken  “her gün hal önünde işçi pazarı kurulduğunu , işçi arayanların oraya gelip kadınların , erkeklerin arasından beğendiklerini seçtiklerini” işitmiş , halin nerede olduğunu da öğrenmişti. O sabah tıraşını olup  en yeni elbiselerini de giyerek işçi pazarının yolunu tutmuştu. Hal önü ana – baba günüydü. Genç , orta yaşlı kadın ve erkekler asfaltın kenarında bekleşiyor , yanlarına bir kamyon ya da otomobil yaklaştı mı birbirini ezerek kendilerini arabanın önüne atlıyorlardı. Şayet gelen işçi aramıyorsa insanlara çarpa çarpa uzaklaşıyor , işçi arıyorsa durup pazarlığa başlıyordu. Bazı araçlar biraz uzakta duruyor , bir kişi arabadan inip kadınların yanına yaklaşıyor  ve beğendiği birini biraz uzağa çekip bir şeyler konuşuyordu. Bu konuşmalar sonunda bazı kadınların “hayır , olmaz” anlamında başlarını sallayıp oradan uzaklaştığı görülse de çoğu arabaya yönelip oradan uzaklaşıyordu. Gidenin arkasından kadınlar anlamlı anlamlı bakışıp birbirlerine işaretlerle bir şeyler anlatıyorlardı. O gün akşama kadar hal önünde bekledi. Kendisini hiç beğenen olmasa da konuşulanlardan epey şey öğrenmişti. Kadınların bir çoğunun  temizlik işi denip seks amacıyla kullanıldığını , iş kapabilmek için öldürmeye varan kavgalar yaşandığını , daha birkaç gün önce birinin bıçaklanarak öldürüldüğünü , ölenin karısının bir yandan kocasına ağlarken bir yandan da “ işsizliğin gözü kör olsun. Bir yudum ekmek için insanları birbirine öldürtenlerin gözü kör olsun. Ölene de öldürene de yazık değil mi?” deyip ağıtlar yaktığını hep o gün öğrenmişti.
Eve , başı önde girdiğinde karısı okuldan yeni gelmişti. Yüzüne merakla bakıyordu.
- Sonunda insan pazarına da çıktım ya beğendiremedim kendimi kimseye…
sözleri dudaklarından öylesine döküldü.
O gece Gülsüm`ün gözüne uyku girmedi. Sabah okula gittiğinde ilk işi Müdürün karşısına çıkmak oldu.
- Müdür bey , elini ayağını öpeyim bana yardımcı ol da kadroya geçeyim. Hiç olmazsa sosyal güvencemiz olsun.
Müdür bir süre sessiz yüzüne baktı. Sonra ,
- Benim elimden bir şey gelmez ki . Sen Milli Eğitim Müdürlüğüne gideceksin. Gideceksin ya işe girmek o kadar kolay değil.
İlk fırsatta gitmişti Milli Eğitim Müdürlüğüne. Personel işlerine bakan müdür yardımcısı gülerek karşılamıştı. Bakışları da pek anlamlıydı. “Bir dilekçe yazıp tenha bir zamanda gelmesi” ni söylerken bir şeyler ima ediyordu ya pek anlayamamıştı.
Birkaç gün sonra dilekçesiyle karşısına geçtiğinde çok heyecanlıydı.
Müdür Yardımcısı dilekçeye şöyle bir göz gezdirmiş ,  sonra gözlerinin içine bakarak
- İşe alınman senin elinde. İstersen işe girebilirsin. Ama , sen isteyeceksin.
İstemez olur muydu. Hem de çok istiyordu.
- İstemez olur muyum. İşe girmeyi o kadar çok istiyorum ki …
- Biliyorum , biliyorum da öyle kolay değil iş sahibi olmak. Hem vermeden  almak olmaz. İyi düşün , sonra gene gelip kararını bildir.
Hiçbir şey anlayamadan çıkıp okulun yolunu tuttu. Müdür Yardımcısının söylediklerini önce öteki hademelere söyledi. Hatice hanım anlamlı anlamlı gülümsedi. Sonra Müdüre gidip olanları anlattı. Müdür bir süre kararsız önüne baktı. Sonra başını kaldırmadan konuşmaya başladı.
- Gülsüm hanım, size işe girmenin kolay olmadığını söylemiştim ya neden zor olduğunu söylememiştim. Genç ve güzel olmasan hiç şansın olmayacağı için Milli Eğitime göndermezdim. Ancak güzelliğin şansını artırıyor.
Gülsüm söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı.
- Hademe olmak için güzel olmak gerektiğini bilmiyordum.
Müdür acı acı gülümsedi .
- O kadar safsın ki söylenenlerin altındaki anlamı anlayamıyorsun. Hademe olmak için tabii ki güzel olmak gerekmiyor. Güzel olman , seni işe alacaklar için gerekli. Hadi açık konuşayım , onlara evet dersen işe alınma şansın var.
Gülsümün kafası iyice karışmıştı. Birkaç gün sonra okullar tatile girecek ve işsiz kalacaktı. Çaresiz gözlerle müdüre bakarken ,
- Onlara ne için evet demem gerekiyor ?
- Orasını sen bulacaksın.
Birkaç gün sonra okullar tatil olmuş , okuldaki işi sona ermişti.
5 – 6 ay sonra çarşıda müdür ile  karşılaştıklarında  şıklığı Müdür `ün dikkatini çekmiş  olmalıydı.
- Gülsüm hanım , işe alındınız mı ?
- Evet .

03 . 03 . 2005 

20 Mayıs 2014 Salı

ONUNCU KÖY


Huyum kurusun , en son söylenecek sözü baştan söyleyiveririm. Sevmediğim birine “seni seviyorum” , ya da güzel bulmadığım birine öldürseler “ne kadar güzelsiniz” diyemem. Bu yüzden alınanlar , gücenenler çok olur.
Facebook dünyasında da öyle olduğum için birçok kişinin benden uzak durduğunu biliyorum.  “Bulunduğun yerde herkes körse sen de bir gözünü kapatıver” sözüne ifrit olurum. Başkalarının hoşuna gitsin diye , çok beğenileyim diye düşüncelerimden ödün veremem. Bu yüzden arkadaş seçerken de ince eleyip sık dokurum.  Zaman zaman arkadaş listeme bazı isimler eklenir. Dostlarım mı önerir , yanlışlıkla gönderilmiş bir istek midir bilemem. Önce ayıp olmasın diye isteği kabul ederim. Sonra da özel mesajla arkadaşlık isteğini neden gönderdiğini sorarım.  Ve çoğunlukla özür dileyerek listemden silerim.
Arkadaşlarımla dost olmak isterim. Korkmadan sırtımı döneceğim kişiler olmalı arkadaşlarım. Zora geldi mi beni yalnız bırakmamalı. Ancak ne kadar özen gösterirsem göstereyim  ya dostlarım terk eder beni ya da en sıkıntılı zamanımda yalnız bırakır. Önceden bunlar beni çok üzüyordu. Ancak epeydir önemsemiyorum bunları. “Elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesi” gerekmez ki. Herkes mutlu ya da mutsuz olmayı tercihleri ile belirlemiyor mu?
“Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur” derler de Fakir Baykurt “Onuncu Köy” ü önerir. Ben de hep onuncu , onbirinci köyü denerim derdimi anlatmak için.
Bir çoğumuz çoğunluğun tepkisinden korktuğu , dışlanmaktan korktuğu için yanlışların yanında görünür. Özel sohbetlerinde eleştirdiği birçok konuda dışarıda çoğunlukla birlikte görünür. Facebook paylaşımları da öyle. Çevremizdeki insanların beğenilerini bildiğimiz için onların hoşuna gidecek sözler , şiirler , şarkılar paylaştık mı beğeni rekorları kırarız. Bir gün zülf-ü yare dokunan bir şöz . bir haber paylaşmaya görün , herkesin suratı asılır. Tümü “sen de mi Brütüs” moduna girer.
Arada çok hoşa gidecek şeyler paylaşayım diyorum. Tam elimi uzatıyorum , bu kez Galile`nin sesini duyuyorum : “ Sen de mi Brütüs…” Hemen engizisyon karşısındaki hali geliyor. “Evrenin merkezinin Dünya olduğunu, bütün evrenin dünya etrafında döndüğünü  söylemezse gözüne mil çekileceği” söylendiğinde ,”Yapamam , Dünya güneşin etrafında dönüyor…” deyişi ve başını uzatışı.
Galile çağının asırlarca önündeydi. 400 yıl sonra kilise Galile`nin önünde diz çöküp günah çıkarttı. Her şeye karşın Galile yalnızlığı seçmişti ve öyle mutluydu…
Kim bilir , belki de en büyük mutluluklar , en büyük yalnızlıklarda gizlidir…
            18 Mayıs 2014   19 35 

18 Mayıs 2014 Pazar

SAHİBİNİN SESİ


Aydın Doğan epey eski topraktır. Üzerinde gramofona şarkı söyleyen köpek resminin bulunduğu “SAHİBİNİN SESİ” markalı plaklardan  Münir Nurettin , Safiye Ayla , Hafız Burhan dinleyerek büyümüştür. Sahibinin sesi olacak kişileri  seçmede ustadır.
Onun içindir ki Uzan`ların gazetesinde iken kendisi ve şirketleri için her türlü  hakareti yazmaktan kaçınmayan Yılmaz Özdil`e Hürriyette köşe vermekte sakınca görmemiştir. Çünkü “At sahibine göre kişner” sözünü de çok iyi bilmektedir.
Yılmaz Özdil o gün yazdıklarının doğruluğuna inanan dürüst bir kalem olsaydı bırakın Aydın Doğan`ın gazetesinde yazmayı , kapısının önünden bile geçmezdi. O zaman şu soruyu sormak gerekmez mi? Yılmaz Özdil`in o günlerde Aydın Doğan ile ilgili yazdıkları mı doğruydu , yoksa Yılmaz Özdil  Dürüst biri mi? Şayet yazdıkları doğru idiyse Yılmaz Özdil dürüst biri değil , öyle olsaydı Hürriyette yazmazdı. O gün yazdıkları yalan idiyse Yılmaz Özdil gene dürüst biri değil. Yalan yazan biri için dürüst denebilir mi? Gönüllü olarak “Sahibinin sesi” olan birinin yazdıklarına güvenebilir miyiz?
 Bu günkü yazısını bazı arkadaşlar “Olay olacak Soma yazısı” diye paylaştı. Yazıyı birkaç kez okudum. Hiçbir olay göremediğim gibi birazcık “alay” görür gibi oldum. Bizlerin zekasıyla alay ediyor. Bizi çocuk yerine koyuyor. 20 yıl önceki giysileri ile bu günkü giysilerinden söz ediyor. Hiç değişmemiş.  Nedeni de “Çünkü, her gün mezara girip, günde 40 lira yevmiyeyle, anca bu kıyafeti alabilirsin sevdiğine, çocuklarının anasına.” İmiş. Söyler misiniz can pazarına Bakanlar , Kemal Kılıçdaroğlu ve Uğur Dündar gibi lacilerini giyerek mi gideceklerdi? Hem onların ne Cem Uzan ne de Aydın Doğan amcaları var. Alın terinden başka sermayeleri yok ki. Onun için tere , onun için kömür tozuna kokarlar. Tırnaklarına oje de sürmek isterler de tırnakları tırnak olmaktan çıkmıştır.
Yazımı bir deneme ile bitireyim. Bakalım neye benzeteceksiniz.

“Biraz Aydın Doğan`a söv,
Cem Uzan maaşına zam yapsın
***
Çal Aydın Doğan`ın kapısını,
O , sana da ekmek verir ,
O bilir “sahibinin sesini”
***
Bu halktan bir şey olmaz,
Bidon kafalılar,
Karnını kaşıyanlar,
***
Bunlar para ile Tayyibi alkışlamaya gitti,
Bunlar bir çuval kömüre oylarını sattı…”

Bir çuval kömür 300 can, 
bir çuval kömür 300 ömür. 
Bir çuval kömür bir oy. 
Ne kadar pahalıymış sizin oylarınız ey halkım.  300 işçinin maaşı bir bakan saati etmiyor da acaba kaç gazeteci maaşı ediyor? Kalem mi ucuz , oy mu?
            18 Mayıs 2014  23 30    

DİLİN KEMİĞİ YOK


Gazdan ölüm çok tatlıdır.”
“Soma`lılar bunu hak etti. Onlar buna müstahak.”
Eskiden “Toprak işleyenin , su kullananın” derdi  Sosyal Demokratlarımız. Henüz sahillere , büyük kentlerin zengin “KÖY”lerine çekilmemişlerdi. Gençler dağa taşa halkçı sözler , yazarlar halkçı yazılar yazarlardı. O günlerde henüz Google yoktu. Bir yazı yazmak için birçok kitap , ansiklopedi , gazete arşivi karıştırılırdı. O günkü yazarlar , yazdıklarının bedelini ağır öderlerdi. Gözaltılar, tutuklamalar sıradandı. Hapis yatmamış , 141 – 142 ya da 158 – 159 dan hüküm giymemiş olanlar yazar bile sayılmazdı. (Sahi 141 – 142 , 158 – 159 u bilen var mı? Bir de 311 , 312 vardı )
Şimdi yazar olmak , hele çok okunan yazar olmak çok kolay. Hitap ettiğin tabanın duygularını biraz gıdıkladın mı omuzlardasın. Yazdıklarının doğru olması , tutarlı olması da gerekmiyor. Kısa,  ancak vurucu cümleler kuracaksın. Ancak öncelikle halkı suçlayacaksın. Örneğin “göbeğini kaşıyan adam” diyeceksin. “Bir torba makarnaya oyunu satan adam” diyeceksin.  “Cahil” diyeceksin ancak neden cahil kaldığı , bırakıldığı üzerinde durmayacaksın. Çarpıcı olacak cümlelerin. Bir edebiyat öğretmenine inceletildiğinde gerek sözcük dağarcığı , gerekse edebi örgüsü yönünden “ilkokul 4. Sınıf öğrencisine ait olmalı” dense de sen en çok okunan yazar olacaksın. Ülkenin en aydın geçinen kesimi seni göklere çıkaracak.
Burnun bir karış havada olacak. Televizyonda milyonlara karşı “Soma halkı bunu hak etti , çünkü 30 Martta AKP`ye oy verdi” diyebilecek ve bunu sonuna kadar savunacak kadar kendini beğenmiş olacaksın.  Soma , Kırkağaç , Savaştepe`de AKP`nin seçimi kazanmasını taşeronlaşmaya bağlayacak kadar yüksek bilgi sahibi olacaksın. Yazdığın gazete seni baş tacı edecek ve en güçlü muhalefeti kendisinin yaptığı ile övünecek. Ancak bu gazetenin demokrasi sicili de pek temiz olmayacak. Senin görevin halkın gazını almak olacak.
En çok iktidar sevecek seni ve senin gibileri. Halkı aşağıladığınız için. Halkı AKP`nin şemsiyesi altına ittiğiniz için. Aşağılayıp ötekileştirdikleriniz halk , yani çoğunluk. Yoksa çoğunluk olmadan iktidar olmanın darbe yapmak dışında bir yolunu da mı buldunuz? Böyle bir yöntem icat edilmediyse sizler AKP`nin has elemanları olmuyor musunuz?
Hani çok söylenen bir söz var :”Eğitim şart.” Çok doğru. İnsanlar eğitilmeli. Eğitimden kastım lise , üniversite diplomaları değil. Düşünme , yargılama yeteneklerini geliştirici , ezbere dayanmayan eğitim kastettiğim. Yoksa Profesör olup yüzlerce kişinin madenden çıkarılmayı beklediği ortamda “gazdan ölüm çok tatlıdır”  (Prf. Orhan Kural) deyiverirsiniz. En çok okunan yazar olup “Soma`lılar ölmeyi hak ettiler. Buna müstahaklar.”  ( Halk TV canlı bağlantısı ) Deyiverirsiniz.
Aslında aklınızdan geçen AKP`ye oy veren tüm yurttaşların bir şekilde deprem , nükleer kaza sonucu ölmesi ve göbeğini kaşıyan kimsenin kalmaması.  Böylece meydan size kalacak. Ancak kazalar yalnız göbeğini kaşıyanları öldürmüyor. Ölenlerin içinde hasta çocuğu olan , düğün parası biriktiren, elinden başka iş gelmediği için ocağa inmeye mecbur olan ve hiçbir zaman AKP`ye oy vermeyenler, vermeyecekler de var.
                18 Mayıs 2014  18 40    

17 Mayıs 2014 Cumartesi

İNSANLIK ÖLÜYOR


“İzmir`e , Tayyip Erdoğanı desteklemeye gittikleri için buna müstahaktır Soma`lılar”  Yılmaz Özdil- Hürriyet Gazetesi
Birkaç gün daha sürer bunlar canım. Hep böyle olmaz mı? “Kör ölür , badem gözlü olur” derler de “kömür yüzlü ölür , medyaya öykü olur” denmez. Dirisine beş kuruşluk değer vermeyen gazeteler , televizyonlar ölüsü üzerine şiirler , destanlar düzerler. Her biri Yeşilçam filmi kıvamında sunulur da, ölümlerin nedenlerinden söz edilmez.
Ateş düştüğü yeri yakar derler de insan olanın yüreğinin yandığını görmezler. Onlar acı dendi mi yakınlarının , ırkdaşlarının , dindaşlarının acısını  bilirler de insanların acısını görmezler.  Bilmezler ki Mısır`da , Somali`de , Nijerya`da ölen biri için acı çekmeyenin kardeşi için hissettiği acı samimi olamaz. Çünkü o “insan sevgisi”nden yoksundur.
Suçluların  , sorumluların tutunduğu en büyük dal “KADER” değil midir? İnsanlara sürekli “tevekkül” tavsiye edilmez mi? “Neden hep yoksulun alnına yazılır kara yazılar” demeye gör. Ne dinsizliğin kalır ne isyankarlığın.
Ocaktan sağ kurtulan işçiye soruyor muhabir:
- Bundan sonra ne yapacaksın?
- Açılır açılmaz ocağa ineceğim ,
-Bu ocağa mı?
- Buna , ya da başkasına, başka çarem yok ki?
Eskiden bu kadar çaresiz değillerdi. Tütün vardı , pancar vardı. Sonra uluslar arası tekeller tütünü , pancarı sınırladı , kotaya bağladı. Daha doğrusu yasakladı. Halk çaresizdi. Ya ölümü göze alıp çok düşük ücretle çalışmak üzere ocağa inecek , ya da aç kalacaktı , perişan olacaktı.
“İzmir`e , Tayyip Erdoğanı desteklemeye gittikleri için buna müstahaktır Soma`lılar” diyor  YILMAZ ÖZDİL. Daha önce de  Uludere`de ölenler için “KATIR”   Dememiş miydi? Halkı küçümseyeni , halkı aşağılayanı oldum olası sevmem, nefret ederim. Beni en çok üzen bu kişiyi okuyup yazılarını paylaşanların kendini aydın sayanlar olması.
Bir de “Bir çuval kömüre oyunu satanlar” söylemi var ki içimi parçalıyor. Şayet insanlar oylarını bir çuval kömür ile değiştirecek duruma gelmişse bunun sorumlusu kimdir? Soma`daki seçim sonuçlarını inceledim. AKP %43 oy oranı ile kazanmış seçimi. Yani kömür ocağından sağ çıkamayan , uğruna ağıtlar yaktığımız 301 işçi ve ailesinin çoğu AKP`ye oy vermiş. Yılmaz Özdil deyişiyle bunlar ölümü hak etmişler.
İnsanlık , işçi ölümlerinin kadere bağlanmasıyla ölmüyor yalnız. İnsanlık sendikasını patrona satıp işçilerin ölümüne zemin hazırlarken ölüyor. İnsanlık, Halkın ödediği vergilerle okuyup aldığı diplomayı patronların ayakları altına serince , böyle ocaklarda yüksek maaşlarla görev alınca ölüyor. İnsanlık “Bir çuval kömüre oyunu satanlar buna müstahaktır” dendiğinde ölüyor.
Televizyonumu kapattım. Timsah göz yaşlarına çoktan doydum. Gazeteler üçüncü sayfa formatında veriyor haberleri.  İktidar o kadar pişkin ki henüz bir tek kişi bile çıkıp sorumluluğu üstlenerek istifa etmedi. Ben öncelikle Çalışma Bakanı`nın istifa etmesini bekliyordum. Ancak  Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı`nın istifası ile ilgili beklentim ve umudum devam ediyor. Tabii patronu izin verirse?
                    17 Mayıs 2014   17 30 

16 Mayıs 2014 Cuma

NE EKERSEN ONU BİÇERSİN


Öğretmenliğim boyunca öğrencilerime “şöyle olun, böyle olun” dememeye özen gösterdim. Davranışlarımla , eylemlerimle , çalışmamla onlara örnek olmaya çabaladım. Buna “Rol Model” olmak diyorlar galiba. Her biri değişik sosyal katmandan geliyordu ve ailelerinin farklı inanç , görüş ve düşüncesi vardı. Doğal olarak yaşamda her birini farklı yerlerde , farklı rollerde gördüm.  Zaten isteseydim  de tek tip insan yetiştiremezdim. Bunu , Yıllar önce okuduğum “İnsan Harası” kitabından biliyordum. Hitler , arı ırk teorisini kanıtlamak için Germen Irkının temsilcisi olarak seçtiği kadın erkek yüzlerce kişiyi  bir yere toplamış , burada saf Alman çocuklar yetişmesini beklemiş. Ancak kısa zamanda yanıldığını görmüş. Çünkü doğan çocukların kimi sakat , kimi zeka özürlüymüş. Harayı hemen dağıtmış. ( sevgiyi bilmediği için olmalı)
Yıllarca okullarımızda Kemalist  eğitim uygulandı. Bu toplum , uygulanan bu eğitimin ürünü.  Çok öğündüğümüz Köy Enstitülerinden yetişenlerin tümü ilerici , devrimci miydi sanıyorsunuz?
Ne ekersen , onu biçersin” sözü tam da bu durum için söylenmiş olmalı. Çünkü eğitim sistemimizin temeli “büyüklerimi saymak , küçüklerimi sevmek…” üzerine kurulmuştu. Bizlere hep “büyüklerimize saygı göstermemiz , onların sözlerinden çıkmamamız , itaat etmemiz” söylenmedi mi? Öğrencilerimizin sınavlarda verdiği yanıtların hep “bizim söylediğimiz gibi” olmasını istemedik mi? “Ezbersiz eğitimi savunan profesör” sınavlarda söylediklerinden başka şeyler  ( başka eğitimcilerin görüşü de olsa )  yazan öğrencilere zayıf notlar vermedi mi? Korkak , pısırık çocukların okuduğu okullardan çıkan insanların oluşturduğu toplum da  korkak ve pısırık olur. Ne ektik ki başka ürün biçeceğiz?
Biga – Çan yolunda yemyeşil buğday tarlalarının hemen bitişiğinde sapsarı çiçek açmış tarlalar dikkatimi çekti. Bunların kolza olabileceğini düşünüp durarak fotoğraflarını çekiyordum ki yanımıza bir köylü yaklaştı. Aramızdaki konuşma :
-Burası kolza tarlası mı?
- Hayır ,
- Bu sarı açan çiçekler kolza çiçeği değil mi?
- Hayır.
Fazla büyüyememiş fiy bitkilerini göstererek
- Buraya fiy ekmişler. Ancak yaban turpları bütün tarlayı kaplamış.
- Ama hemen bitişik tarlada hiç sarı çiçek yok,
- Orası ilaçlanmış
- Peki burası neden ilaçlanmadı?
- Çünkü yaban turpu geniş yapraklı bir bitki. Buğday ise dar yapraklı. Atılan ilaç geniş yapraklı bitkileri öldürüyor. Şayet buraya da atılsaydı fiy de kalmazdı. Çünkü o da geniş yapraklı.
Sonradan yaptığım araştırmada kolzanın da yaban turpunun bir türü olduğunu , tarlalarda öteki yem bitkileri ile birlikte yetiştirilip slaj yapıldığını öğrenecektim.
Bu örneği neden verdim? Tek tip insan yetiştireyim derken attığımız ilaç öteki türlerin tümünü öldürüyor. Belki yalnız buğday yetişiyor. Halbuki ilaç atılmayan , yani özgür bırakılan ortamda her bitki özgürce büyüyüp yetişebiliyor. Bir düşünün , bahçenizde tek renk çiçek mi olmalı yoksa rengarenk mi olmalı bahçeniz? Ben yıllarca tek renk bahçe oluşumu amacına hizmet ettim. Arada belki ilaç atmadığım , ya da ilacı az attığım oldu. Ancak hepsi o kadar işte…
           16 Mayıs 2014  17 46     

13 Mayıs 2014 Salı

MUSA DAĞI


Kimimiz tatil dendi mi “her şey dahil” mekanları anlar , kimimiz tarihi mekanları. Kimimiz denizi seçer , kimimiz yaylaları… Her şey dahil dışında tarih , doğa , kültür tatil için önceliğimdir. “Güle Güle” ve “Eylül Fırtınası” filmlerinin  çekildiği mekanlar Bozcaada`ya çekerken , Niksar , Erbaa türküleri , yayla havaları Kelkit vadisine götürür beni.
Gezilerimde zor yolları seçerim genellikle. Köylerden , kasabalardan geçmek ve her seferinde farklı yerleri görmek…  Yanlışlıkla girdiğim yollarda karşıma o kadar harika yerler çıkar ki yanlış yapmanın ödülü sayarım. Yol boyu köylülerden alış – veriş yapmak ; onlarla sohbet etmek çok hoştur.
Fethiye – Marmaris arasında tam Köyceğiz önlerinde sağda satıcılar sıralanmış. Mandalina takviyesi gerekli de ben nar suyu içeceğim. Çünkü Güney Adana`dan batıya doğru nar bahçeleri ile bezeli. Bir satıcıya yaklaşıp soruyorum.
-Bende yok. İleriki tezgahların hepsinde bulabilirsiniz. Bana sorarsanız en sondaki kadından alın. Çünkü nar sıkacağını yeni aldı ve parasını çıkaramadı.
Hemen çocuğu ile satış yapan genç kadına yönelip şişeleri nar suyu ile dolduruyoruz. Ekonomik özgürlüğü için çabalayan kadına katkımız olsun. Bir torba da mandalina alıyoruz. Böyle durumlarda genellikle pazarlık yapmam.
Bazı güzergahlarda uğramadan geçemeyeceğim mekanlar vardır. Gökova`daki eski Marmaris yolu , öteki adıyla Okaliptüslü yol bunların başında gelir. Manavgat , Düden Şelaleleri de öyle. Akçay sahilindeki çay bahçelerinde bir çay içmek , Küçükkuyu üzerinde Ege`ye , Midilliye bakarak Gözleme yemek için yolumu uzatırım.
Ege`den itibaren Akdeniz sahili boyunca yerel yönetimler çeker dikkatimi. Salihli , Turgutlu , Alaşehir… MHP bayrağı taşır. Bulvarlarda genellikle “Alpaslan Türkeş” adını görürsünüz. Manavgat , Alanya , Gazipaşa , Anamur , Bozyazı , Aydıncık ,Tarsus , Mersin , Adana , Dörtyol… Cadde adı değişmez. Bir tek Kırıkhan`da değişti ana cadde adı : Devlet Bahçeli oldu.
Anadolu insanı saftır , içi neyse dışı da odur. Kentlere inildikçe başlar yozlaşma.
Ermeni kırımı ile ilgili kitaplar okurken Musa Dağı direnişi ilgimi çekmişti. Kadını , erkeği , çocuğu yaşlısıyla 4-5 bin ermeni Musa dağı sırtlarında sürgüne direnmiş , tepede açtıkları bayrağı gören Fransız gemisi tarafından kurtarılıp Mısır`a götürülmüşler. Daha sonra Hatay ve İskenderun Fransızlara verilince geri dönmüşler. Ancak 1939 da Hatay`ın ilhakından sonra tekrar yurt dışına göç etmişler.  Bir tek Vakıflı Köyü kalmış. O da Türkiye`nin tek Ermeni köyü. Etrafında Hrıstiyan , Sünni , Alevi köyleri ile barış içinde yaşıyor.
Yolum Hatay`a düşünce ilk işim Vakıflı Köyünü görmek oldu. Hatay – Samandağı arasında yol inşaatı var. Bir yerleşkede su almak için uğradığım markette satılan suyun Vakıflı Köyünde üretildiğini , üstelik 25 kuruşa satıldığını görünce Vakıflı köyünün yerini sordum.
- Samandağı üzerinden daha yakın , ama siz oradan bulamazsınız. En iyisi az ileriden sağa sapın. Sonra tepelerden … köylerini geçip Vakıflı`ya inin.
Anadolu insanı temizdir. Ancak bunlar kentlileşmiş olmalı. Galiba milliyetçi yanları ağır basıyordu ve bizi Ermeni sandılar. Musa Dağı`na doğru tırmanmaya başladık. Birkaç gün önce yağan yağmurun getirdiği kumlar yollarda yer yer bozulmaya yol açmış. 3-4 köyden geçtik ve Vakıflı Köyüne indik. Yazları epey kalabalık olsa da Eylülde köy tenhaydı. Şirin kilisesine bakıp 5 dakika sonra Samandağı`na indik. Anlaşılan “Men Dakka dukka” sözü boşa söylenmemişti. Yıllar önce Danimarkalı turiste tatlı niyetine kuru fasulye yedirme şeklinde yaptığım şakanın bir benzerini milliyetçi vatandaşlar bize yapmıştı. Aslında iyi de yapmışlardı. Çünkü Musa Dağı`nı başka türlü göremezdim ki…
              13 Mayıs 2012  17 15

12 Mayıs 2014 Pazartesi

SİYASET YAPMA


Anayasa Mahkemesi Başkanı ülke sorunlarına mı değiniyor konuşmasında çığlıklar göğe yükseliyor: “Siyaset yapma , siyaset yapacaksan cübbeni çıkar.” Barolar birliği Başkanı iktidara eleştiri mi yöneltiyor konuşmasında , kıyamet koparıyorlar :” Siyaset yapma. Siyaset yapacaksan cüppeni çıkar…” ( Kaldı ki bildiğim kadarıyla  Barolar Birliği Başkanı seçilmeden önce CHP Parti Meclisi Üyesiydi , yani siyasetin yabancısı değil.)
A dostlar , yaşamın hangi alanı vardır ki siyasetle ilgili olmasın. Hani fıkrada olduğu gibi (Bir kişi ülkesinin Başbakanına küfür ettiği için yargıç karşısına çıkarılır. Yargıç “sen Başbakanımıza küfür etmişsin” deyince “Hayır hakim bey ben Pandispanya Başbakanına küfrettim “ der. Yargıç Hulusi Kentmen edasıyla “Biz hangi ülkenin başbakanına küfür edileceğini biliriz ya , yaz kızım beraat” der) Küfretmenin bile siyaseti yok mudur? Politikacılar siyaset yerine kavgayı tercih ettiklerine göre , söyler misiniz siyaseti kim yapacak?
Oldum olası siyaset yasaktır. Özellikle memurların siyaset yapması külliyen yasaktır. Öyledir diye memur siyaset yapmaz mı? Yetkilerini partizanca kullanan memur ya da iktidara kızıp  vatandaşın işini geciktiren memurun yaptığı siyaset değil midir? Bakmayın o buna muhalefet ediyorum diyecektir. İyi , güzel de vatandaşın işini geciktirerek muhalefet yapılmaz ki…
“Öğretmenlik yıllarımda defalarsa sürgün edildim. İnanır mısınız en verimli çalışmalarımı sürgün edildiğim okullarda yaptım. Çünkü benim çelişkim çocuklarla ya da onların aileleriyle değil ki. Benim çelişkim işverenler , yani Devletle.”
Memur sendikalarına bakıyorum, her biri sırtını bir siyasi partiye dayamış. Seçim öncesi başkanlarının  aday  olmasını sağlamış. Seçim sonrasında da taraftarı olduğu partinin Belediye Başkanlarını ziyaret yarışındalar. Yani işvereni ziyaret ediyorlar. Öteki partili başkanları da ziyaret etseler “nezaket ziyareti” diyeceğim de yalnız yandaşı oldukları partiye mensup başkanları ziyaret ediyorlar. Yani işçi – işveren kol kola kuzu sarması…  Sloganları “direne direne kazanacağız” olsa da gerçeği “işveren verdiği kadar kazanacağız” olmaz mı? Destekledikleri parti seçimi kaybedince  işyerinde çoğunluğu yeni seçilen partiyi destekleyen sendikaya bırakmaz mı  böyle sendikalar?
Dedim ya siyaset yasak , ancak politikacılar dışında siyaset yapmayan yok. Ekolu mikrofonu kapan ( ya da kubbeli hamama giren) başlıyor nutuk atmaya. Durdurabilene aşk olsun. Ah diyorum , hamamda şarkı söylemek kolay , sahnede söylemeli ve dinletmeli şarkıları. Olağan Üstü dönemlerde küçücük çocuklar yaşı büyütülüp idam edilirken sesini yükseltmeyip saklanacak köşe arayanlar , hatta darbecilere brifing verenler ortam normalleşince nasıl da kahramanlaşıyorlar… Yüksek yargı organlarımızın insan hakları ve demokrasi konusunda  karneleri çok kötü. Anayasa ortadan kaldırılırken darbecilere akıl verenler , onların kararlarını destekleyenler onlar. Bu gün yaptıkları çıkışlara  yalnız belli bir kesim dışında destek bulamamalarının nedeni de bu olsa gerek.
İmamın dediğini yap da gittiği yoldan gitme.” Derler.
Bu sözü duydum mu çıldırırım. Çünkü imamın dediği doğru olsa önce kendisi uymalı. Yok gittiği yol yanlış , söylediği doğru ise sözü ile ameli uymayan birinin sözüne nasıl güvenirim?
“Siyaset yapma” diyenler de bu imama benziyor. Siyaset kötü ise sen neden siyaset yapıyorsun? Yok , siyaset iyi bir şey ise benim siyaset yapmama neden karşı çıkıyorsun? Yoksa siyaseti yalnız siyasi tahsili olanlar mı yapmalı? Ama siyasetçilerimizin hiç birinin böyle bir tahsili yok ki?
             12 Mayıs 2014  17 15  

8 Mayıs 2014 Perşembe

TAM O AN


-Aniden bırakıp gitti işte. Kalp iflas ettiği halde gizli gizli sigara içiyordu. Ne olurdu biraz olsun sağlığına dikkat etseydi? Bizi böyle bırakmaya hakkın yoktu. Şimdi , yalnız başıma ne yapacağım? Bu işleri de bilmem. Cenaze işlemleri nerede ve nasıl yapılır hiç anlamam ki. Bu işlere hep sen bakardın.
Hastaneden ölüm raporu alınıp belediyede mezar yeri satın alınacak , defin işlemleri ve cenazenin yıkanması , caminin belirlenip sela verilmesi , eşe dosta haber vermek… Telefonu çalınca “tam sırası” diyerek isteksizce açtı. Arayan arkadaşıydı.
- Neredesin , hemen geliyorum…
Yerini tarif ederken birden hafiflediğini hissetti. Arkadaşı az sonra yanındaydı. Gerçi o da bu işlerin acemisiydi , ancak sora ede hallederlerdi.
Büyük acıları , yalnızlıkları ancak böyle dostluklar giderebilirdi. En azından hafifletirdi.  Arkadaşı tam zamanında yetişmişti. Arkadaşına tekrar tekrar sarıldı.
- Ne mutlu bana senin gibi dostlarım var
Derken gözlerinden boncuk boncuk dökülüyordu yaşlar.
“Acılar unutulur , ancak dostluklar unutulmaz.” Diye geçirdi aklından.
Arkadaşı ayrılınca doğru babasına koştu. O acıyı tam da yüreğinde hissetmişti. Babasına sarıldı, vedalaşırken :
- Ne olur sağlığına dikkat et. Ne olur yaptığımız uyarılara kızma. Sizi kaybetmek istemiyoruz…
Dese de bir gün arkadaşının acısını kendisinin de yaşayacağını biliyordu…
            8 Mayıs 2014   19 10