29 Nisan 2014 Salı

MANDIRA FİLOZOFU



Bunların tahsilsiz olanlarına “Çarıklı Erkanı-ı Harp”  derler Anadolu`da ya bu tahsilli. Hem de İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirmiş. Yani gerçek filozof. Tek kusuru Beşiktaş`ın Çarşı Grubu gibi her şeye karşı olması.
Öncelikle Kapitalist Üretim ve Piyasa İlişkilerine karşı. Paraya karşı , ihtiyacından fazla üretim yapılmasına karşı , mülkiyet hakkına karşı. Film boyunca soruları da bunlar üzerine.
Arazisini satın almak istediğini söyleyen fabrikatör Cavit Bey`e sorduğu:
- Neden?
Sorusu film boyunca beynimizde yankılanıyor öteki soruları ile birlikte.
- Biz yoksul bir aileydik. Babam bizi okutmak için çok sıkıntılar çekti. İş hayatına atılınca kendime hedefler koydum. Gerçekleştirdikçe yeni hedefler. Ve bir gün gördüm ki koyduğum hedefler beni esir etmiş…
İşte Cavit Bey`in açmazı.
Halbuki Mustafa Ali  şirin koydaki arazisinde Afrodit`i ( İneği) , onun yavrusu , tavukları , horozları ve sincabı bir de küçük teknesi ile ne kadar mutludur? Doğa ona ihtiyacı olan her şeyi karşılıksız, haydi karşılıksız demeyelim de çabalarına karşılık olarak bol bol sunmaktadır. İnsanın tek amacı mutluluk değil midir? Mutluluk olmamalı mıdır?
Mustafa Ali de arazisinden ancak birilerinin mutluluğu söz konusu olunca vaz geçer.       ( Mi? )
Dedemin İnsanları  ve Babamın Mektuplarından sonra sinemaya uğramamıştım. Özellikle Recep İvedik serileri beni sinemadan iyice uzaklaştırmıştı. Bu gün cesaretimi topladım ve biletimi aldım. Ve gördüm ki sevdiklerimi , dostlarımı seçerken olduğu gibi film seçerken de çok doğru kararlar veriyorum.  Harika manzaralar , bayıldığım Ege şivesi , sıcacık insan ilişkileri. İnce eleştiriler ve yinelendikçe beni rahatsız eden küfürler…
Facebook , Tiwitter da baş rolde. Delikanlı sevdiği kızın fotoğrafına beğeni yapan akrabasına çıkışırken  aklıma  ilgilendikleri bölümünde “Kadınlar” yazan erkekler ve bunlarla arkadaşlığını sürdüren kadınlar geldi. Kadınların sevdikleri de bu arkadaşlıklardan değişik anlamlar çıkarır mı diye geçirdim aklımdan. Belki de o kadınlar ilgi ihtiyacı duyuyordur, kim bilir?
Facebookta sık sık paylaşılan ünlülerin sözleri film boyunca filozofumuz tarafından dillendiriliyor. Bunlarla ilgili sorular soruyor. Giderek insanlar kendilerine sormaya başlıyor aynı soruları. Her soru insanlarda değişim ve dönüşümlere yol açıyor.
Final sahnesinde oynanan “gari de gari gari…” oyununda nerede ise ben de ellerimi kaldırıyordum. Sinemadan çıkınca çocukluğunda sıkıntı çekip de sonradan ekonomik olarak güçlü pozisyon kazananları düşündüm.  Çocukluğunu , çocukluk arkadaşlarını unutanları , arkadaş listelerinden silenleri. Acaba dedim “Mandıra Profesörü” filmini izleseler biraz olsun yararı olur mu? Maldan , mülkten daha önemli şeyler olduğunu görürler mi?
             29 Nisan 2014  15 20    

26 Nisan 2014 Cumartesi

BİR ÖPÜCÜK DEYİP GEÇMEYİN


Hayvanlar yaralarını yalayarak sağaltır.  Kendi yaralarını ve sevdiklerinin yaralarını.
İnsanların yaraları ise sevdikleri öpünce geçer , acıları azalır.
Bir annenin , bir babanın , bir dostun öpücüğünün yerini hangi ilaç tutabilir ki? Her öpüş sevgi yüklüdür , bağışlama yüklüdür , hasret yüklüdür. Biraz da acı, hüzün yüklüdür. Gurbetten gelen sevdiğimizin yanağımıza , alnımıza kondurduğu öpücüğün yerini ne tutabilir. O öpücük ki özlem kokmaktadır , o öpücük vuslat öpücüğüdür.
Bir yeri acıyan çocuğa annesi “gel , öpeyim de geçsin” der. Çocuk daha annesine koşarken unutmuştur acısını . Bir öpücük , bütün acıları sonlandırır. Çünkü bütün acıların , kırgınlıkların ilacıdır sevgi ve sevgi en güzel bir öpücükte anlam kazanır.
Kırgınlıklarımızı da bir öpücükle sonlandırmaz mıyız ? Büyüğümüzse elini öperiz. Küçüğümüz ise alnına kondururuz öpücüğü. Sevgilimizle kırgınlığımızı dudağına konduracağımız tatlı bir öpücükle sonlandırırız.  Bu öpücüklerde bağışlama vardır , Bu öpücüklerde af dileme vardır. Bu öpücüklerde çok üzgünüm vardır.
Ancak bazen ufacık bir öpücüğü bile esirgeriz sevdiğimizden. Ta ki sevdiğimizin alnına konduracağımız veda öpücüğüne kadar. Buna “veda busesi” derler kimi zaman. Ancak sevdiğimizin soğuyan bedenine kondurduğumuz öpücük pişmanlıklarla doludur.  Keşkeler sıralanır beynimizde. Ve nedense kaybetmeden bilmeyiz kıymetini sevdiklerimizin.
1961 yılında ilkokulda bir öğrencim vardı. Babasına hiçbir zaman için “Baba” demezdi. Diyelim eşeklerini aramaya çıktılar. “Eşek sahibi” diye seslenirdi babasına. 40 sene sonra o köye tekrar uğradım ve ilk öğrenmek istediğim Adem`in babasına hiç “baba” deyip demediğiydi. Hayır , ölünceye kadar “baba” dememişti.
Bu inadın nedeni nedir öğrenemedim. Ancak daha sonraları da yakınlarından sevgi dolu sözcükleri esirgeyenleri çok gördüm.  Böyleleri hep kendilerini haklı görürlerdi. Onların gözlerinde bir tek sevdiklerinin soğuyan bedenlerine sarıldıklarında gördüm pişmanlığı. Ancak o zaman sıcacık öpücükler konduruyorlardı sevdiklerinin alnına , yanağına , dudağına. O öpücükler pişmanlık , o öpücükler keşkelerle doluydu. Kim bilir ,
“Alnıma koyarken veda buseni,
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın”
Şarkısı da böyle bir pişmanlık sonrası bestelenmiştir.
           26 Nisan 2014  20 15   

25 Nisan 2014 Cuma

HANGİSİ KÖYLÜ?


Yazıma bir soru ile başlamak istiyorum: “50 kişi içinde yalnız birisi köylüdür. Hepsi aynı şekilde giyinmiş olan 50 kişi arasından köylü olan kişiyi nasıl ayırt edersiniz?”
Sorumun yanıtını aşağıya gizledim. Bakalım bulabilecek misiniz?
Ben köylü çocuğuyum. Zaten köylülüğüm her yerde sırıtır. Ne dans etmeyi bilirim , ne yemekte bıçak kullanmayı. Tavuğu , balığı hala ellerimle yerim. Yer sofrasında oturup aynı kaba kaşık sallamayı hiç yadırgamam. Zaten kalabalık ailede aynı kaba kaşık sallamam yüzünden ve yatılı okuldan gelen alışkanlığımla yemeği çok çabuk yerim. Hazım işini tamamen mideme bırakırım. Çünkü , çorbadan iki kaşık alınca üçüncü kaşık için bana sıra gelmeyecek sanırım.
Kırlarda çayırların , taşların , ağaçların üzerine teklifsiz otururum. Ve köylülük alışkanlığı ile ayağa kalkınca arkamı silkelerim…
İnsanların beni bu halimle kabul etmelerini severim. Söyleyeceğim sözü hiç eveleyip gevelemeden söylemeyi severim. En acı ilaçları , tatlı kılıflar içinde sunmaları gibi hayır diyeceksem bunu dolaylı olarak değil , direkt olarak söylerim. Ne babamın köylü oluşundan, ne de kendimin köylü oluşumdan hiç utanmadım.
Bazı dostlarım içinden çıktıkları aileye , topluluğa çabucak yabancılaşırlar. Ekonomik güce ya da bir makama eriştiklerinde çevrelerine tepeden bakarlar. Yanlarında çalışanları aşağılarlar. Çevrelerine etiketlerine göre değer verirler.
Yıllar önce , Sıcak Su`da bir örgü ve tuhafiye dükkanım vardı. Orada , PASSAP makinemde kazaklar , montlar , yelekler , etekler örüp satardım. Gündüzleri çoğu zaman dükkan önünde ziyaretime gelen dostlarımla sohbet ederdim. Gelenler arasında Fabrika Müdürü bir mühendis de vardı. Bu Mühendisin kapıcısı , Keles`te sürgün iken çalıştığım köydendi ve sık sık ziyaretime gelirdi. Mühendis aynı zamanda apartman yöneticisi idi.
Bazen ikisi aynı anda uğrardı yanıma. Ben ikisi ile de ilgilenir , ancak ağırlığı kapıcıya verirdim. Mühendis ilk günlerde bozuluyordu. Aradan bir süre geçince ve kapıcı yokken:
- Hocam. Burada insan olduğumun farkına varıyorum. Ben de köy çocuğuyum. Bunu , sizin yanınıza gelmeye başlayınca anımsadım. Burada çok şeyler öğrendim…
Deyince ve kapıcıya daha saygılı davranmaya başlayınca çok mutlu olmuştum.
Bazı dostlarım içinden çıktıkları mahalleyi , köyü , aileyi çabucak unutuyor. Hatta bunları başkalarından gizleme yolunu seçiyor. Böylelerine yardım etmeyi o kadar çok isterim ki… Ancak bunlar gururlarının esiridirler. Alçakgönüllü olmak onların lügatinde yer bulamaz. Doğal olarak bunlar hep yalnızlığa mahkumdur.
Gerçi maddi olanakları ile çevrelerine birçok kişiyi toplayabilirler. Ancak , etraflarına toplananların çoğu onu istismar etmekten , olanaklarından yararlanmaktan öteye geçemezler. Çıkarları devam ettiği sürece çevresindekiler Kral , Kraliçe muamelesi yapar dostlarımıza. Ancak çıkarları zedelenmeye görsün , en büyük düşman onlardır.
Aslında bu dostlarımız da hala köylüdür. 50 kişi ile birlikte sandalyeye oturtulup kalkmaları istendiğinde ilk yapacakları şey arkalarını silkelemektir. Böylece köylülükleri hemen anlaşılabilir. Ancak köylülüğü bir türlü kabul etmedikleri gibi köylü dostlarından da uzak durmaya ve onları tanımıyormuş gibi  davranmaya devam ederler.
             25 Nisan 2014  21 00  

UMUTLARI , HAYALLERİ OLMALI İNSANIN


Umutları , hayalleri olmalı insanın. Hedefleri , tutunacak dalları olmalı. Umudunu kesmemeli yaşamdan. Hani iki kurbağanın öyküsündeki iyimser kurbağa gibi:
“İki kurbağa gezerlerken bir mandıraya girerler ve zıplayıp süt dolu bir fıçının içine düşerler. Birinci kurbağa biraz çabaladıktan sonra umudunu yitirir ve boğulur. İkinci kurbağa çabalamaya devam eder. Bir süre sonra mandıra  çalışanlarından biri kurbağaları görür ve yere atar. Birinci kurbağa atıldığı yerde kalırken ikinci kurbağa zıplayarak uzaklaşır. Çünkü o , çabaları sonucu oluşturduğu krema tabakası üzerinde bitkin düşüp uyuya kalmış ve kurtulmuştur.”
Demem o ki yaşamda daima umutlarımız olmalı.
Babam 70 li yaşlara geldiğinde bütün çocukları okullarını bitirip meslek sahibi olmuş , evlenmişler , hatta torunları dünyaya gelmişti.  Bir de hacıya gidince bu dünyadan beklentisi kalmamış olmalı ki kendini koyuvermiş. Köye , ziyaretine gittiğimde yaşamdan beklentisi kalmamış olduğunu görünce moralim bozuldu. Hemen en zayıf yanından vurmaya karar verdim:
- Hayrola , çocuklar okudu , meslek sahibi oldu , evlendi, sen de hacıya gittin. Yapacak bir şey kalmadı değil mi?
Yüzüme mahcup mahcup baktı.
- Oh ne ala , kendini düşün , koyuver kendini. Ya ben ne yapacağım. Tek maaş , üç çocuk. Hep sen desteklersin diye umuyordum , sen de bırakıverdin kendini. Bak , sürgünlük var , hapis var. Bu çocukları kime emanet edeceğim?
Birden bakışları canlandı.
- Doğru söylüyorsun be Halil. Sen nasıl kalkacaksın bu kadar yükün altından?
- Gördün mü? Haydi bakalım sırtlan ilaç tulumbasını doğru bağı ilaçlamaya…
O günden sonra 10 yıl daha yaşadı. Desteğini hiç kesmedi. Onu en zayıf yerinden , evlat sevgisinden vurmuştum. Amacım da bu değil miydi?
Sizin de umutlarınız , hayalleriniz olmalı geleceğe dair.
Örneğin  emeklilik hayalleri kurmalısınız:
Şöyle bir kıyı kasabasına yerleşiyorsunuz. Bahçenizde  sebzeler , meyveler yetiştiriyorsunuz. Pencere önlerinde , kapı önünde çiçekler , güller açıyor mis kokulu. Her mevsim başka başka kokular yayılıyor etrafa. Bir bakıyorsunuz yasemin , bir bakıyorsunuz şebboy , leylak kokuyor. Mis kokulu güllere dadanan arıları kovalamaya kıyamıyorsunuz. Terastaki yuvasında güvercinler yavru çıkarırken , serçeler yere serpiştirdiğiniz ekmek kırıntılarını atıştırıyor.  
Arada arabanıza atlayıp yurdun görmediğiniz köşelerine kaçıyorsunuz. Karadeniz mi olur , yaylalar mı? Tarihi evleri ile Göynük , Beypazarı , Taraklı , Safranbolu derken Abant , Yedi göller, Sünnet Gölüne merhaba diyorsunuz. Bir kardelen , çiğdem mevsimi koşuyorsunuz doğaya ; bir iğdeler , ıhlamurlar , kestaneler çiçek açtığında… Akdeniz`i boydan boya kat ederken muzları , mandalinaları atıştırıyorsunuz. Hatay`da tepsi kebabı , künefe ; Gömbe`de tahinli piyaz , saç kavurma ; Konya`da etli ekmek yemeden geçmiyorsunuz.
Sırf gün batımını görmek için Edirne`de Meriç kıyısına , Erdek`te Öğretmen Evi önüne,  Ege`de bir sahil kasabasına , Datça`da Bodrum feribot iskelesine uğruyorsunuz. Zamanınız olursa Nemrut`tan izliyorsunuz gün doğumunu.
Dedim ya hayalleriniz , hedefleriniz olmalı yaşamda. Her “AN” ın tadını çıkarmasını bilmelisiniz. Gözlerinizi kapattığınızda  gerçekleştiremediğiniz hayaller için üzülmeyeceksiniz. Çünkü dolu dolu yaşadınız.
                 25 Nisan 2014  13 10  

24 Nisan 2014 Perşembe

DOST DEDİĞİN


Can dost, şunu hiç çıkarma aklından : Sana , senden büyük düşman ; sana senden güçlü dost yok. Sen teksin ve bir eşin daha yok. Kimseye , ama kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Ve sen ne isen “O”sun.
Ana karnında başlarız yarışmaya. Bir an önce dünyaya merhaba demek için bazen erken doğarız. Sonra bitmeyecek öteki yarışlar: Konuşmayı öğrenmek , tay tay durmak , yürümek , okuma yazma öğrenmek… O güne kadar genellikle kendimize karşı yarışırken , başkaları ile yarıştırmaya başlarlar. “Sınavlarda arkadaşlarını geçmelisin.” , “en güzel şiiri sen okumalısın” , “en yüksekten sen atlamalısın” , “en zor problemi sen çözmelisin”… Gücün yetiyor mu , yeteneğin var mı ? Hiç kimse umursamaz. Sen artık “yarış atı” sın. Her an , birilerine kendini kanıtlamak zorundasındır.
Önce aile içinde kardeşlerinle yarışırsın. Büyük kardeşin başarılı ise sen daha başarılı olmak zorundasındır.
“Yıllar önce oğlumun bir arkadaşının büyük kardeşi Üniversite Sınavında Türkiye Birincisi olmuştu. İlk tepkim:
- Eyvah , arkadaşın için hiç iyi olmadı.
Olmuştu. Çünkü kardeşinin aynı başarıyı yakalaması olanaksızdı ve Onun başarısı altında ömür boyu eziklik hissedebilirdi.
Halbuki her bireyin kendine özgü yeti ve yetenekleri var.  Önemli olan bu yeteneklerini olumlu olarak kullanabilmesidir.
Dostlarıma “Başkaları ile yarışırsanız birinci olabilirsiniz. Halbuki kendinizle yarışırsanız rekor kırabilirsiniz.” Derim sık sık. Bence üzerinde düşünülmeli…
Bazı kişiler kendilerini kanıtlamak için çırpınır dururlar. Her alana el atarlar ve tümünde başarılı olmaya çabalarlar. Bunlar , sürekli didinme , didişme içindedir. Mutluluk , tatmin nedir bilmezler. Halbuki mutlu olmalarının önündeki tek engel  bu “tatminsizlikleridir.” Kendileri ile barıştıkları ; başkalarına kendilerini kanıtlama zorunluluğundan kurtuldukları an  mutluluğu da yakalayacaklardır.
Bir kişinin her alanda başarılı olması olanaksızdır. El attığı bazı alanlarda başarısızlığa uğraması ise o kişide hayal kırıklığı yaratır , mutsuzluklarına zemin hazırlar. O zaman adımlarımızı atarken dikkatli olmamızda yarar vardır. Adım atarken bacaklarımızı ne kadar büyük açarsak , yani adımımız ne kadar büyükse gövdemizi taşımamız da o kadar güçleşir. Bu bakımdan adımlarımız gövdemizi taşımaya uygun olmalıdır. Ancak , attığımız adımda başarısız olsak da bu yaşamın sonu değildir. Başarısız değil , başarılı olduğumuz alanlardır önemli olanlar. Ayrıca bizim başarılı ya da başarısız olmamız hiç kimseyi ilgilendirmez. Gerçi çevremizdekilerin çoğu başarısız olmamızı sevinçle karşılarlar. Böylelerini dost sanırız. Onlar , çıkarlarına uygun davrandığımız sürece yüzümüze gülerler. Ayağımız tökezlemeye görsün ; zil takıp oynamak isterler. Bunlar , insanları kullanmaktan hoşlanırlar. Hatalarımızı görseler de bizi uyarmazlar. Söyledikleri hep gururumuzu okşayan sözlerdir.
Gerçek dost , acı da olsa gerçeği söyleyebilmeli ; yanlışlarımızı gördü mü bizi uyarabilmelidir.
“Yıllar önce bir okulda koridor nöbetçisiydim. Ortaokulda dersine girdiğim öğrencilerden bir kaçı yanıma yaklaştı.
- Öğretmenim , lütfen bizi dikkatle dinleyin. Siz , öğrencilerinizin bütün sorunları ile ilgileniyorsunuz ve kendinizi adeta onlara adıyorsunuz. Ancak kendinizi dinlemiyorsunuz. Lütfen sağlığınıza dikkat edin. Kaç gündür gözlüyoruz , hastasınız. Lütfen bir an önce doktora gidin.”
Öğrencilerimin bu tatlı fırçasını unutamam. Çünkü bir insanın sahip olabileceği en değerli şey : sevgi ve dostluk gizliydi içinde. Böyle bir uyarıyı ancak en iyi dostlarım yapabilirdi.
(O günlerde depresyondaydım. Hastaneye gittim. Önce beyin tümöründen kuşkulandılar. Sonra birkaç ilaç ve her zaman olduğu gibi irade gücümle yendim depresyonu.)
Böyle dostlar kolay bulunmuyor.  Küçük Prens der ki : “Kendini beğenmiş adamlar övgü sözleri dışında bir şey duymazlar.” Bence kulağımızı bu tür sözlere kapatıp , bizi eleştiren , hatalarımızı yargılamadan söyleyenlerin sözlerine kulak vermeliyiz.
                24 Nisan 2014  15 40   

23 Nisan 2014 Çarşamba

ULUSAL EGEMENLİK


Türkiye parlamento tarihi incelense , gelmiş – geçmiş en kaliteli dönemin 1960 lı yılların başına denk geldiği görülür.  O yıllar seçim sistemindeki milli bakıye uygulaması ile nerede ise bütün oylar parlamentoya yansımış , Türkiye İşçi Partisi bu yolla parlamentoya girip grup kurmuştur. “Ulusal Egemenlik” bu dönem dışında hiç tecelli etmemiştir.
Sosyalist düşünce ile yeni yeni tanışan toplum Türkiye İşçi Partisinin ortaya koyduğu muhalefet ile gerçek muhalefetin nasıl yapılacağını görmüştür. Sosyoloji Profesörü Behice Boran Meclisi adeta Üniversite Anfisine çevirmiştir.  Boran ve öteki TİP milletvekillerinin konuşmaları  can kulağı ile dinlenir olmuştur.
Egemen güçler buna tahammül edememiş , seçim sisteminde yaptığı değişikliklerle ve koyduğu barajlarla gerçek solun parlamentoya girmesini dolayısıyla Milli İradenin  tecelli etmesini engellemiş ; ancak tek kale maça izin vermiştir.
12 Eylül Faşizmi işçi sınıfı ve müttefiklerinin üzerinden silindir gibi geçmiş , ellerindeki demokratik hakları tamamen budadığı gibi örgütlerini de kapatarak tamamen savunmasız bırakmıştır. Faşist cunta uygulamaya koyduğu anayasa ve yasalar ile sermaye sınıfı için adeta “köpeksiz bir köy” yaratmıştır. Bu dönem işçi , köylü , esnaftan sermaye sınıfına büyük transferlerin yapıldığı dönemdir. Acımasız sömürü sonucu sermayedarlarımız uluslar arası platformda oyun oynar hale gelmiş , büyük ihaleler alacak makine parkı ve sermaye birikimine ulaşmıştır.
12 Eylülcüler tarikatçılarla kurduğu işbirliğini anayasa oylamasında destek olarak kullanırken , cemaat örgütlenmeleri de yaygınlaşmıştır. Laiklik adına baş örtüsüne karşı çıkmaktan öteye geçilemezken ekonomik uygulamalara göz yumulmuş , hatta Kemal Derviş örneğinde olduğu gibi destek verilmiştir.
Kendisini sosyal demokrat olarak isimlendiren CHP halktan tamamen kopmuş , hatta halkı karşısına almıştır. Bu yolla önce AKP tabanının genişlemesine , sonra da bu tabanın kemikleşmesine zemin hazırlamıştır.
Son seçimler CHP`nin tuttuğu yolun çıkmaz olduğunu kesin olarak gösterse de parti yetkilileri ve fanatik yandaşları bunu görmek istememektedir.
CHP Doğu ve Güneydoğuda tamamen tükenmiştir. İç Anadolu`da da  yok olma sürecine girmiştir. Bunu , CHP nin en az oy aldığı 51 ilin oy toplamının Ankara Çankaya`dan aldığı oy sayısının altında kalmasından da görebilmekteyiz. Ayrıca İstanbul , Ankara ve İzmir illerinde aldığı oy toplamı bütün yurtta aldığı oy sayısının %46 sı kadardır.
CHP 2011 seçimlerinde aldığı 11 212 000 oya karşılık 2014 yerel seçimlerinde 11 483 000 oy almıştır. Halbuki bu dönemde seçmen sayısında 2,5 milyonluk bir artış olmuştur. Bunun üzerine son seçimlerde seçime katılma oranının rekor düzeyde olmasını ve önceki seçimlere gitmeyenlerin genellikle tuzu kurulardan oluştuğu ve bunların çoğunun CHP ye oy verdiği düşünüldüğünde son seçimler CHP için çok büyük bir başarısızlığa işaret eder.
Anadolu`da CHP oyları Sözcü yazarlarının ısrarlı propogandası sonucu birçok yerde MHP`ye kaymıştır. Bazı yerlerde de MHP destekli CHP kazanımları görülmektedir. Tam da burada CHP bir konuda kesin kararını vermelidir. Ya İP , MHP  ve öteki sağ partilerle birleşip dürüst davranacaktır , ya da gerçek sosyal demokrat kimliğe kavuşup kendi solundaki güçlerle işbirliği yolunu seçerek işçi sınıfı ile , halk ile kopan bağlarını onaracaktır. Ancak bunun için halkı küçük görenlerden , aşağılayanlardan bir an önce kurtulmalıdır. Seçkinlerin değil , halkın partisi olamadığı sürece belki Şişli , Kadıköy , Çankaya , Nilüfer , Trakya gibi kurtarılmış bölgelerde egemenliğini sürdürebilir. Ancak bu durum giderek ülke çapında bölünmelerin meşruluk kazanmasına yol açmaktan başka işe yaramaz.
Kurtarılmış bölgelerde rakısını rahatlıkla içip ahkam kesmek kolaydır. Ya da yurt dışına kapağı atıp yol göstermek. Ya benim gibi halkın içinde yaşayanlar ne yapacak? Biz de kurtarılmış bölgelere mi taşınmalıyız? “Hattı müdafaa mı , sathı müdafaa mı?” Ne dersiniz?

23 Nisan 2014  10 10   Halil Yazıcı 

13 Nisan 2014 Pazar

BEBEK AĞIDI



Bu gün Yaşar Kemal`in 1940 lı yılların başlarında Toroslardan derlediği  ağıtları okurken aşağıdaki ağıt hem tanıdık , hem de öğretici geldi bana.
Tanıdıktı , çünkü Ruhi Su`dan yıllar önce hüzünlenerek dinlediğimiz ağıdın öyküsü ve tamamı ile karşı karşıyaydım.
Öğreticiydi , çünkü Anadolu kadınını ve kör olası töreleri acı bir olayla anlatıyordu. Gelinler eşlerinin Ana , Baba ,kardeşleri ve büyükleri ile konuşamazlar , çocuklarını kucağına alıp sevemezler.
Her biri yaşanmış bir olaydan sonra  yakılan ağıtların hiç olmazsa birini sizlerle paylaşmak istedim.
Önce öyküsünü Ağıtlar kitabından aynen alıyorum:
Bebek Ağıdını kimin söylediği, hangi tarihte söylendiği, söyleyenin hangi köyden olduğu bilinmiyor. Fakat bir Çukurovalı kadın tarafından söylendiği muhakkak gibidir.
Bebek Ağıdındaki vaka şöyledir: Bir bey oğlunun, evlendikten sekiz sene sonra, bir çocuğu oluyor. Çocuk altı aylık kadarken yaylaya göçülüyor. Yolda, bir devenin üstünde bağlı bulunan beşik, çam dallarından birine takılıp kalıyor. Beşiğin çam dalında kaldığını, çocuğun anasından başka kimse görmüyor. O da önünde giden kayınbabasına bu vaziyeti söyleyemiyor. Çünkü onunla konuşmuyor. Anadoluda "gelinlik" adeti vardır. Gelin, kayınbabası, kaynanası ve kocasının akrabaları ile konuşmaz. Onların suallerine baş işaretile (Hayır) veya (evet) der. Gelinin yukarda saydığımız akrabalarla konuşması, bir terbiyesizlik addolunur.
Sonra, beşiğin çamda kaldığını kocası, gelinden haber alıyor. Geri dönüp beşiği buldukları zaman bebeğin gözlerinin yırtıcı kuşlar tarafından oyulmuş olduğu görülüyor. Bu ağıdı, bebeğin anası orada yakıyor.”
Ve ağıdın tamamı:
Deveyi deveye çatdım
Örkünü üstüne atdım
Alamadım bebek seni
Gay'nbabamdan hicab ettim

Harmancığın gayaları
Nen çalıyor mayaları
Berk mi değdi ağ bebeğim
Garaguşun sayaları

Harmancıkdan çıkdım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Şimdi emmilerin gelir
Kimi atlı kimi yayan

Garaguş döner havada
Yavrusun gomaz yuvada
Ora gedek ağ bebeğim
Bir gönnüm Çukurovada

Göğde bulut gar havası
Işgın yayılır devesi
Silini silini ağlar
Bebeğin tülü mayası

Bebek beni del'eyliyo
Garşı daldan el'eyliyo
Bebeğin uyhusu gelmiş
Gel de beni bele diyo

Harmancıkda tütün tüter         
Çıngırdaklı goşum öter
Derdeyleme ağ bebeğim
Benim derdim bana yeter

Garagoyun garagoyun
Ciğerinen olmaz oyun
Meler m'ola benim gimi
Guzusun aldıran goyun

          12 Nisan 2014   23 55  

6 Nisan 2014 Pazar

HAYALLERİM OLMASA…


“Baharı görmeden yaz geldi geçti…” 
Ne güzel anlatır bizim neslin öyküsünü.  Bizim nesil çocukluğunu , gençliğini yaşayamadan büyümek zorunda kaldı. 17   yaşımızda dağ başında bir köy okulunun bütün sorumluluğunu yükleyiverdiler gencecik omuzlarımıza. Romantizmi okuduğumuz kitaplardan öğrendik.  Öyle hayaller kuramadık, gelecekle ilgili, beklentiler içine giremedik.
Örneğin 62 yaşıma kadar “bir arabam olsa” diye hiç düşünmedim bile. Bütün hayallerimizi ertelemek , ötelemek zorundaydık. İdealisttik. Kendimizden önce toplum geliyordu. Bize hep devlete karşı görevlerimiz öğretildi. Birey olarak haklarımızdan söz eden olmadı hiç. Toplum için kendini feda eden bir nesildik.  Deniz`ler , Mahir`ler bu ruh haliyle çıktılar mücadeleye.
Rahata erdiğimizde , birey olarak haklarımızın bilincine vardığımızda  yaşlanmıştık. Biz yaşlanmayı ihtiyarlamak olarak algılamadık.  Ertelediğimiz hayallerimizi gerçekleştirmek için bir fırsat olarak algıladık. Kendimizi gerçekleştirmek için büyük bir fırsat.
Onun için 62 yaşımda sürücü belgem , 63 yaşımda arabam olduğunda yılların açığını gidermek için bir fırsat doğmuştu. 8 yılda 200 bin kilometreden fazla yol aldım. İnanıyorum ki dostlarımdan pek azı bu kadar yol yapmıştır. Yaşamdan alacaklarımızı tahsil etmek için çıkan bütün fırsatları değerlendirmeye çabalıyoruz. Zaman zaman deliliğe varan bir ataklıkla dağ , bayır  demeden bilmediğim köy yollarında dolaşıyorum. Dağ başında çamura saplanıp güçlükle çıktıktan sonra ıssız vadilerde toprak yollara girmekten korkmadım. Ödülüm de yedi göllerin yeşilliği , şirinliği oldu.
Yaşamım kiralarda geçti. Emekli olana dek sobalı evlerde oturdum. Emekli ikramiyemle küçük dairemizi aldık. Yaşlılık , hastalıklar dördüncü kata tırmanmamızı zorlaştırınca kendimize yeni bir ev bakmaya başladık. Önce bahçeli evler üzerinde durduk . Bulup pazarlığını bile bitirdiğimiz ev hem bahçe hem de terasa sahip olunca satıcı caydıktan sonra isteğimiz : Bodrumlu , teraslı , bahçeli iki müstakil daireye sahip bir eve dönüştü. Derken arsa alıp inşa ettirmeye karar verdik. Arsa alındıktan sonra inşaat için gerekli evraklar için koşturdum. Ardından proje aşamasına geldik.
Biz sanıyorduk ki mimar projeyi çizecek , kalfa işçiliğini yapacak , biz de hazır eve gireceğiz.  Neredeee…Önce odaların , banyonun , balkonların yerleştirilmesi ve sığdırılması. Ardından dış görünüş , ısıtma sistemi… Ancak bunlar beni pek ilgilendirmiyor. Benim hayallerim terasın arka kısmına kuracağım sera , ön tarafında yetiştireceğim minyatür meyveler , çatıya koyacağım güneş panelleri ile üretip gündüz devlete satıp gece satın alacağım elektrik enerjisinde. Bir de ön bahçeye gömeceğim büyük beton yağmur suyu sarnıcında. Ön bahçeye dikeceklerim de belli: Misket üzümü asması , asma gülleri , hanımeli , leylak ve kokulu güller. Duvar dibine dikeceğim çiğdem ve kardelen soğanlarım da hazır.
Hayal kurmamı kimse engelleyemeyeceği için terasa kuracağım salıncakta güneşin doğuşunu , ayın Uludağ üzerinden burnunu uzatışını , yıldızları , kayan meteorlara bakarak dilek tutmaları, terasta yakacağım kuzine üzerinde ekmek kızartıp tereyağı sürerek yemeyi , kuzinede kestane patates pişirmeyi hayal edebilirim. Sakın dereyi görmeden paçayı sıvama deyip moralimi bozmayın. Bırakın benim de hayallerim olsun. Ömrüm yeter gerçekleştirebilirsem yaşamdan bir alacağımı daha tahsil etmiş olacağım.
Lütfen hayallerinizi ertelemeyin. Geç kalabilirsiniz. Benim gibi aceleden iki ayağınız bir pabuca girebilir.  Ben selin önünden kütük kapar gibi doğadan , yaşamdan tahsilata devam ediyorum. Kocamaaan hayallerim de cabası…
              6 Nisan 2014  20 30    

5 Nisan 2014 Cumartesi

SEVGİ BULAŞICIDIR


Kedilere karşı hiç ilgisi yoktu. Ta ki kızının ziyaretine gidinceye dek. Kızının  iki sokak kedisi beslediğini facebooktaki paylaşımlarından biliyordu. İçeri girdiğinde pek ilgilenmedi. Ancak yatağa girdiğinde kedilerden biri davetsiz misafir misali gelip koluna yattı. Yatmakla da kalmadı , küçük patisiyle başını tutup tutup kendine çevirdi. Önce ilgi göstermedi. Ancak kedi sıcacık sokulmuş , tır , tır tırlarken yüreğinde bir şeylerin değiştiğini gördü. Parmakları kendiliğinden kedinin tüylerinde gezinmeye başladı. Kedi daha da sokuldu. O gece mutlu bir uykuya gömüldü.
Evine dönünce daha ilk günün iş çıkışı soluğu yakınlarındaki pet shopta aldı. Kucağına tutuşturdukları yavru o kadar sıcaktı ki , yarım saat sevdi. O gece ve ertesi gün hep gri renkli yavruyu düşündü. İş çıkışı evine minik kedisiyle döndü. Kumu , yemek kapları , taşıma sepeti , oyuncakları evde uygun yerlere yerleştirdikten sonra  veterinere götürüp aşılarını yaptırdı.
Bir hafta birbirlerine alışmaları için yetmişti. Sabah alıp iş yerine götürüyordu. Çalışan kızlar ve iş arkadaşı kedilerden korktukları halde yavru kediye yavaş yavaş alıştılar. Ancak anne sütü emmediği ve aşıları geç yapıldığı için hafta sonunda hastalandı ve veterinerde bir gün yoğun bakımda kaldıktan sonra getirdiği evde uyudu.
O bundan sonra kedisiz yapamazdı. Hemen minik yavrusuna benzeyen bir yavru ardından sokakta bulunup sahiplenecek bir aile arayan ikinci kedisi gelince acısı biraz olsun azaldı. Artık geceleri  yatağında boynuna sarılan dostları vardı. Artık sokakta gördüğü kedilere karşı da ilgisiz değildi. Site içinde yürürken gördüğü üç kediye mamalar taşıyor , zaman zaman birlikte yürüyorlardı.
İş arkadaşı da kedi korkusundan kurtulup kedisever olmuştu. En kısa zamanda evine bir kedi almaya karar vermişti.
Babası kızındaki dönüşümü ilgi ile izliyordu. Biliyordu ki sevmeyi bilmeyen sevilmeyi de hak etmez. Herkese önce sevmeyi öğretmeli. Doğayı , hayvanları ve insanları sevmeyi öğretmeli. Sevgi bulaşıcıdır. Hızla yayılır. Kinin , nefretin panzehiridir sevgi. Yeter ki ayak diremeyelim. Yeter ki bize sevgi ile uzanan elleri karşılıksız bırakmayalım. Bu el minik bir kedinin patileri olsa bile…
              5 Nisan 2014  23 35   

2 Nisan 2014 Çarşamba

MAHFEL ÖLMÜŞ


1960 lı yıllardan beri Mahfel`de oturur çay içer, dostlarımla sohbet ederim. Zaten Bursa deyince ilk akla gelen yerlerdendir Mahfel. Özellikle yaşlıların , emeklilerin uğrak yeridir. Denk getirilebilirse dere ya da yol kenarında bir masaya oturup çay , kahve eşliğinde sohbet etmek, eski günleri yad etmek ne güzeldir.
Bir ara satışa çıkarılmıştı da bütün sivil toplum örgütleri ve halk ayağa kalkmıştı. Büyük Şehir Belediyesi alıp işletmesini de üstlenince derin bir nefes almıştık. “Oh”  demiştik “eskisi gibi dostlarımızla oturup uzun uzun sohbet edecek , lafı uzatıp karnımız acıkınca hemen önündeki tezgahtan bir simit , bir açma alıp sohbeti sürdürebilecektik.
Yanıldığımı bu gün gördüm.Kültür Parkta içtiğim çaydan sonra yolda bir poğaça alıp “nostaljik takılmak” için Mahfel`de boş bir masaya oturdum. Gelen garsona “bir çay lütfen” deyip telefonumda çektiğim fotoğrafa “Ben Mahfelden Vaz Geçmem” yazıp paylaşacaktım ki garson :
-Beyefendi , dışarıdan yiyecek getirip yemek YASAK…
 dedi. Yasakları oldum olası sevmem. Hemen bir yetkili sordum. Verdiği karttan “şef garson” olduğunu öğrendiğim yetkiliye
-Sizde peynirli – zeytinli poğaça var mı?
diye sordum.
-Yok”
deyince
-Ben de öyle bildiğim için dışarıdan alıp masaya oturdum. Ancak garson “YASAK”  dedi.
-Beyefendi , bizde simit , açma ve kahvaltı var. Dışarıdan  yiyecek getirilmesi yasak.
-Nasıl olur, burası belediye tarafından işletilmiyor mu? ,
-Evet , ama ticari bir işletme. Ticari kaygılarla yasakladık.
-Bakın , burası ticari değil sosyal bir tesis. Sosyal tesislerin ticari kaygısı olmaz. Kaldı ki ticari kaygınız olsa kasayı taaa içeri değil de çıkış kapısının önüne koyarsınız. Bu konuda defalarca uyarım oldu.
-Beyefendi , buyurun , poğaçanızı yiyebilirsiniz.
- İzinle poğaça yendiği nerede görülmüş. Şimdi eve gidip internette bütün dostlarıma “Mahfel Ölmüş” diyeceğim. Bir daha da buraya gelmeyeceğim.
-Beyefendi , her zaman bekliyoruz.
Anlayacağınız , bizim dostlarımızla oturup sohbet ettiğimiz , acıkınca dışarıdan bir şeyler alıp atıştırdığımız Mahfel ölmüş. Bir şeyler atıştırmak isterseniz ellerinde ne varsa razı olacaksınız. Ötesi “YASAK”. Lütfen bütün dostlara duyuralım ki benim gibi mahcup olmasınlar.
Not: 2 Nisan akşamı bu yazımı BURFAŞ`a mail olarak gönderdim. 3 Nisan öğle üzeri arayıp personelin özensiz davranışından dolayı özür dilediler. "Bazı kadınların böreklerini , pastalarını getirip özel günlerini de Mahfel`de yapmaya başladıkları için bu yasağı koymak zorunda kaldıklarını , kasanın en kısa zamanda dışarı alınacağını , ancak mevzuat gereği bahçe girişine konamayacağını söyleyip uyarılarımdan dolayı teşekkür ettiler.

2 Nisan  2014  14 10  Halil Yazıcı