31 Mart 2014 Pazartesi

KURTARILMIŞ BÖLGELER


12 eylül öncesi kurtarılmış bölgelerimiz vardı. En önemlisi Fatsa idi. Sonra Kars , Artvin… Kentlerde de mahalleler adeta parsellenmişti. Bursa`da Hürriyet , Ertuğrul Gazi devrimcilerin kurtarılmış bölgesiydi. Ancak Sıra Meşeler , Değirmenli Kızık Ülkücülerin kontrolündeydi. Hürriyet minibüsleri Sırameşeler`de , Mesken dolmuşları da Değirmenli Kızık`ta adeta gümrük kontrolünden geçerdi. Mesken ve Hürriyette oturan devrimciler  Heykel`e giderken büyük korkular yaşarlar , zaman zaman saldırıya uğrarlardı.
Sonra 12 eylül oldu. Evren Anayasasına en yüksek oranda evet oyu Kars`tan çıkınca bazıları hayret etmişti. Dün yapılan seçim sonuçlarını görenler , hele Kars`ta MHP `nin kazandığını görenler acaba ne düşündü?
Yerel seçim sonuçlarına bakıp “Oh , ben Nilüfer`de yaşıyorum” , “Ben İzmir`liyim” deyip halinden memnun olanları görünce o günler geldi gözümün önüne. Ne mutlu ki o dostlarımız Nilüfer`de , İzmir`de yaşıyor. Ya kurtarılmış bölgelerde yaşamayanlar? Acaba diyorum kurtarılmış bölgelerde yaşamayan Kent soyluları da kurtarılmış bölgelere taşısak. Böylece gelecek seçimleri de garanti altına almış olmaz mıyız?
Birkaç yıl önce Uzun bir geziye çıkmıştım. Manisa , Salihli , Eğirdir , Manavgat , Alanya , Mersin , Adana , Hatay , Kırıkhan caddelerinde hep Alpaslan Türkeş Bulvarı yazılarını okumuştum de Kırıkhan`da “Devlet Bahçeli Bulvarı” yazısını okuyunca bir oh çekmiştim. Bu seçimlerde de özellikle Mersin ve ilçeleri MHP`ye boyandı. MHP- CHP ittifakı Burdur , Isparta , gibi buralarda da sonucu etkiledi.
Ege ve Akdeniz sahili Antalya ve Balıkesir dışında CHP- MHP kurtarılmış bölgesi. Buralarda denize istediğimiz gibi girebilir , içkimizi rahatlıkla içebiliriz. Oh be… Ancak ben ne Akdeniz , Ege sahilinde , ne de Nilüfer`de yaşıyorum. Hiç benim halimi düşünen var mı? Sahilde , Kadıköy`de , Bakırköy`de içki içip vatan kurtarmak , hükümet kurup , hükümet devirmek kolay. Ya Hocaköy`de , Çeltik Köy`de, dağ köylerinde yaşayanlar ne yapacak.  Küçük Burjuva rahatlığı bizi kurtarılmış bölgelere çekebilir. Ancak gerçek mücadele gerçek köylerde. Kimliğini gizlemeden , buralarda laikliği , demokrasiyi, insan haklarını savunabilmek marifet.
12 Eylül sonrasının sıkı günlerinde örgü dükkanıma bir genç dadandı. Tabakhanelerde çalıştığını , Artvin`li devrimci olduğunu söylüyordu. Zaman zaman ördüğüm kazaklardan verdiğim oldu dayanışma uğruna. Bir akşam yanıma geldi. Benden yurt dışına çıkış için yardım istiyordu. Daha önceden kuşku duyup dikkatli olsam da bu kadar açığa düşmemişti. Açtım ağzımı , yumdum gözümü: “Beyimiz yurt dışına kaçıp keyif çatacak ; biz burada onun yerine mücadele edeceğiz. Hiç utanmıyor musun?...” Kuyruğunu eğip çıktı. Bir daha da uğramadı. Arkasından Mitteki amirinden yiyeceği fırçayı düşünüp kahkahayı patlatmıştım. Bazıları öyle yapmıyor mu? Kapitalist ülkelere yasal ya da yasa dışı yollardan kapağı atıp oradan bizi kurtarmaya çabalamıyor mu? Gülüp geçiyorum.
Ancak “iyi ki kurtarılmış bölgelerde yaşamıyorum. İyi ki herkesin aşağıladığı , küçük gördüğü HALK ile iç içeyim.” Diyorum. Ardıç ağacı bulunduğu mekanı en son terk eden ağaçtır. Onun için ardıç ağacına saygım büyüktür. Ne mutlu ardıç olabilenlere…
           31  Mart  2014   12 30   

25 Mart 2014 Salı

DOSTU OLMAK


Toplumumuzda  çok önemli kavramlar nedendir bilinmez yozlaştırılır , bu kavramlara olumsuz anlamlar yüklenir.
Örneğin : Bir konuyu derinlemesine irdeleyen birini gördük mü “Felsefe yapma” deriz. Böylece felsefe yapmayı olumsuzlaştırıp toplum önünde değersizleştiririz. Halbuki keşke felsefe yapabilsek. Felsefeye değer vermediğimiz için düşünmeyen insanlar topluluğuyuz.
Bir konu ile ilgili uzun uzun konuşan , tezler ileri süreni gördük mü : Politika yapıyorsun deyip politikayı aşağılarız. Belki politikacılarımızın  politikayı kirletmeleridir bunun nedeni. Ancak politikasız başarıya ulaşılamaz ki. Örneğin bir ülkenin tarım politikası yoksa ,  ekonomi politikası yoksa , enerji politikası yoksa, eğitim politikası yoksa… o ülke kalkınamaz ki. Mutluluğun bile bir politikası yok mudur? “Politika yapma” deyişi halkı politikadan soğutmak için dikta heveslileri tarafında empoze edilmiş olamaz mı? Ya “felsefe yapma” sözü? Kime hizmet eder dersiniz. Düşünmeyen , kolayca güdülen toplum heveslilerine değil mi?
Yozlaştırdığımız kavramlardan birisi de “dostluk” üzerine olandır. “Dost tutmak” , ya da “dostu olmak”  bu kavramı ne kadar gözden düşürüyor değil mi? Acaba derim , insanların birbirleri ile dost olmalarını çekemeyenler , kıskananlar mıdır bu kavramı olumsuzlaştıranlar? Yoksa kadın – erkek arkadaşlığına hemen olumsuz anlam yükleme hevesi midir? Halbuki insanların en büyük sıkıntısı gerçek dostlara sahip olmamalarıdır.  Böyleleri yalnızlıklarını kara gözlüklerle saklama çabasındadır. Sıkıntılı anlarında dertleşebileceği , sevinçli anlarında sevincini , mutluluğunu paylaşabileceği bir arkadaşa ne kadar ihtiyaç duyarız. Dertlerimizi , mutluluklarımızı paylaşabileceğimiz , sonuna kadar güvenebileceğimiz dostlarımız , sırdaşlarımız olsa depresyon , intihar olayları azalmaz mı? Ancak toplum olarak karşı cinsten iki kişinin arkadaş , dost olmasına tahammül edemeyiz. İlk sözümüz “ateşle barut bir arada olmaz” olur.  Ardından bu yakınlaşmaya başka anlamlar yükleyiveririz.
Bu günkü nesil bizden çok farklı.  Çevremde gözlüyorum , bazı gençler kız arkadaşı ile birlikte seyahate çıkıyor  ve akıllarından cinsellik geçmiyor bile. Yerine göre aynı evi , aynı odayı paylaşan kız ve erkekler var ki birbirlerine kardeşten daha yakınlar. Bunu bizim nesle anlatmak çok zor. Hele çikolata reklamındaki “hiç aklımdan çıkmıyor ki” yi cinselliğe uygulayanlara bunu anlatabilmek olanaksız. İşin içine bir de “inanç” girdi mi sözünü bile edemezsiniz.
Ben , böyle gençleri gıpta ile izliyorum. İtiraf edeyim , biraz da kıskanıyorum. Hayır , benim de dertleştiğim , yerine göre sırlarımı paylaştığım dostlarım var. Kimileri tükeniyor, kimileri devam ediyor. Onların yanında kendimi o kadar rahat hissediyorum ki. Ancak öyle zamanlarda gerçek ben olabiliyorum.
                25 Mart 2014   23 05  

23 Mart 2014 Pazar

GERÇEK DOSTLARIM VE DOST BİLDİKLERİM


Ömür gelip geçerken geride neler bırakıyoruz? Yanılgılarımızın , hatalarımızın toplamı olan ve adına tecrübe dediğimiz birikim nasıl oluştu? “Her toplum hak ettiği şekilde yönetilir” sözünü “Herkes , hak ettiği şekilde yaşar” şeklinde de söyleyebilir miyiz?
Galiba en doğrusu son söylediğim. Bazılarımız “kader” dese de insanlar yaşamlarını yaptıkları tercihlerle belirlerler.
Örneğin ortaokul sıralarında dersler zor geldiği için okulu bırakan , daha sonra da bunu telafi etmek için hiç adım atmayan bir kişi “kaderim böyleymiş” diyebilir mi? Bu gün bile kendini geliştirmek için fırsatlar bulunurken kolunu kıpırdatmayıp kaderim böyleymiş demede ne kadar haklı olur?
En belirleyici tercihlerimiz ilişki içinde olduğumuz insanlardır. Yaşam boyu çeşitli insanlarla karşılaşırız. Bazıları ile yakın dost da oluruz. Ancak çoğu ile ilişkimiz yüzeyseldir. Ne sevgi , saygı vardır ne de güven. Zaten güvenebileceğimiz kişiler de kolay kolay çıkmaz karşımıza. Çıksa da değerini bilmeyiz. Kendini beğenmişliğimiz yüzünden bu tür dostlarımızdan kolayca uzaklaşırken , bazı yalancı dostlara ise sıkı sıkı sarılırız.
Benim de böyle dostlarım oldu. Sıkıntılı zamanlarımda adeta beni teselli ediyorlardı , ya da ben öyle sanıyordum. Biri ile daha ortaokul öğrencisi iken tanıştım. Bana “sen büyüdün , kocaman adam oldun” diyordu. Ben de çocuk kalmanın değerini bilmediğim için ona dört elle sarılıyordum. Yaşım biraz ilerleyince öteki ile tanıştım. Önce rahatlatıyordu , ardından kendimi dev aynasında görüyordum. Zaman ilerledikçe önce ikinci dostumla aram açıldı. En koyu dost toplantılarında 200 gramdan fazla almadığım için öteki dostlarım gibi kırıldı bana. Daha fazla alırsam zıvanadan çıktığımı , ne konuşulanları anladığımı ne de anlamlı bir şekilde konuşabildiğimi söyledim. “Olsun , sen devam et” dedi. O zaman anladım ki o gerçek dostum olamaz. Zamanla iyice açtım arayı. Alkoldü o…
Birinci dostum , daha doğrusu yıllar yılı dost bellediğim sigara idi. Takılan serum damarlarımdan geçemeyip kolumda şişlik oluşturunca onun da gerçek dost olmadığını , sinsi sinsi kuyumu kazdığını anladım. Hemen terk ettim.
Acaba yalnız mı kaldım diye düşünürken beni hiçbir zaman terk etmeyen dostlarım olduğunu gördüm. Hiçbir zararları olmadığı gibi yararlı olmak için çaba içindeydiler. Ne zaman karşılaşsam sevgi ile kucaklıyorlar , yaralarımı sarıyorlardı. Bütün özürlerimle beni olduğum gibi kabul ediyorlar , yaptıkları yardımı gözüme sokmuyorlardı. Onların yanında , onların kucağında ne kadar mutlu oluyordum. Ne kendini beğenmişlikleri vardı ne de kinciydiler. Kendilerine istemeden zarar versem de çabucak affediyorlardı beni. Yıllarca karşılaşmasak da hiç ayrılmamışız gibi karşılıyorlardı .
Hayvanlar ve doğadan söz ediyorum. Sevgilerini , güzelliklerini nasıl da cömertçe sunarlar. Bütün gerginliğimi , yorgunluğumu kucaklarına bırakıp mutlu , dingin bir şekilde dönerim evime. Çayırlarda yuvarlanır , çiçeklerle öpüşüp koklaşır , derelerle konuşurum. Kuşlar en güzel ezgilerini sunar , köpekler sevmemi bekler. Bazıları tanımayıp üzerime gelirse azarlarım. Nasıl utanırlar , nasıl özür dilerler bilemezsiniz. Ah derim , insanlar neden vefasız. Neden kendini beğenmiş. Birine yardım etse bunu herkesin gözüne sokar. Yanında çalışanlara , başkalarına tepeden bakar. Etikete değer verir de sevgiyi unutur. Bunların hayvanlardan , doğadan öğreneceği ne kadar çok şey var…
Dost görünüp sinsi sinsi altımı oyan sigarayı bırakalı 20 yıl oldu.  Yalancı mutluluklar sunup zaman zaman herkese rezil olmama yol açan alkole sınırlama getireli ise 35 yılı geçti. Bunlar gibi birçok yalancı dostumu da terk etmek zorunda kaldım. Dinçlik , atiklik , ataklık gibi bazıları da beni terk etti. Kimi dostlarım benden sürekli kendilerini övmemi bekledi. Gerçek dostluğun övmek kadar eleştirmekten geçtiğini , “dost acı söyler” sözünün bunun için söylendiğini anlayamadılar. Bu durum beni çok üzdü.
En mutsuz zamanımda , desteğe en çok gereksinim duyduğumda yardımıma koşan gerçek dostlarım var. Ve her zaman beni kucaklayan dostlarım. Zaten en büyük zenginliğim de dostlarım değil mi?
               23 Mart 2014   20 50   

22 Mart 2014 Cumartesi

TAM ZAMANINDA


Tam zamanında gideceksin Aşağı Karaağaç Köyüne. Sen gittin mi leylek yuvaları dolmuş olacak. Takırtılarıyla karşılamalılar seni. Uzun yol yorgunluğu üzerlerine çökse de yeniden kavuşmanın mutluluğu yansıyacaktır bütün hücrelerine.
Tam zamanında çıkacaksın Uludağ`a. Ne bir hafta önce gidip çiğdemleri toprak altına gizlenmiş bulacaksın , ne de bir hafta sonra gidip solmuş göreceksin. Tam zamanında gidecek , Eflatunuyla , sarısıyla , beyazıyla kucak kucak sarılacak , bir yılın özlemini gidereceksin. O kadar mutlu olacaksın ki “Oh” diyeceksin , “tam zamanında gelmişim.”

Su Uçtu şelalesine , Saitabat piknik alanına tam zamanında gideceksin. Gittiğinde  bükük boyunlarıyla seni bekler bulacaksın kardelenleri öbek öbek.  Bileceksin ki senin gelmeni bekliyorlar. Hercainin oynadığı oyunu düşünüp iki elin kanda olsa koşacaksın yanlarına. Sevgilinle buluşur gibi , küs dostunla barışır gibi kucaklaşacaksın. Her sene aynı zamanda görüşmek üzere söz vererek vedalaşacaksın. Arkandan hüzünle bakarken bir sonraki yıl mutlaka geleceğine güvenmenin mutluluğunu yaşayacak.
Tam zamanında gideceksin Apolyont Köyüne. Sen gittiğinde pelikanlar  gölün ortasında toplanmış  seni bekliyor olmalı. İki gün önce gitsen gelmemiş , iki gün sonra gitsen balıkçılar tarafından Uluabat taraflarına kovalanmış olacaklar. Ancak sen tam zamanında gideceksin.
Gemlik – Armutlu taraflarına tam zamanında gideceksin. Yol kenarları , zeytinlerin dipleri bembeyaz papatyalarla süslenmiş olacak. Bileceksin ki bir hafta öncesinde onlar tomurcuktu ve bir hafta sonra solmuş olacaklar. Aralarında tek tük gelincikleri de görecek , buluşmaları senin mutluluğunu artıracak. Beyaz papatyaların üçünün sapını örüp  bakacaksın. Birbirini saran kollar, tertemiz sevgiler ve beyaz saflığı göreceksin. Yapraklarının hemen solup döküleceğini bilsen de birbirini saran kolların ayrılmayacağını bileceksin.
Sevdiklerine kavuşmaya tam zamanında gideceksin. “Gözden ırak olanın gönülden de ırak olduğunu” bilip fazla naz yapmayacaksın.  Doğa çok cömert. Ne kin biliyor ne de intikam peşinde. Bu gün beni hayrete düşürdü.  Uçan Su şelalesine kardelenlerden kalan var mıdır diye uğradım. Doğa beni hayal kırıklığına uğratmadı. Sevgili kardelenlerimin yerinde karşıdan tıpkı kardelenlere benzeyen beyaz çiçekler açmıştı. Onları da kardelenler kadar sevdim. Ancak kardelenleri özlemeye başladığımı da anladım.
Anladım ki Kardelenlerle , çiğdemlerle , papatyalarla , leyleklerle , pelikanlarla buluşmaya tam zamanında gideceğim.  Onları unutmadığımı , ne kadar çok sevdiğimi ve vefasız olmadığımı kanıtlayacağım…
               22 Mart 2014  20 40    

18 Mart 2014 Salı

ÇİÇEKLERİN ZAMANI


Yıllarca kahvelerde oyun oynayıp akşamlarken arabası olan arkadaşları ayıplardım. Güzel havalarda neden kırlara , deniz kenarlarına gitmezler de kahvede, sigara dumanı altında akşamlarlar. O günlerde arabam olmadığı halde sık sık küçük kaçışlarımız olurdu. En favori güzergahımız Gemlik – Kumla- Karacaali – Narlı arasıydı. Ya minibüsle Narlı`ya gider oradan Kumlaya yürürdük , ya da Kumla – Karacaali- Kumla yürüyüşü yapardık. Her mevsime ait değişik kır çiçekleri toplardık. Kışın en soğuk günlerinde çiçek açmış aslan ağzını neredeki kuytuda bulacağımı çok iyi bilirdim.
Araba alınca kaçışlarımız kolaylaştı. 4200 km lik uzun turlar yanında 100 , 150 km lik menzillerimiz oldu. Beni en çok kırların her mevsim değişen güzellikleri çekiyordu. Son yıllarda bu merak bende olağanüstü bir yetenek geliştirdi. İki yıldır doğa beni adeta çağırıyor. Kardelen hangi günlerde nerelerde açar , çiğdemlerin açma zamanı nerede ve ne zamandır adeta seziyorum. Sakın kırklara karıştığımı söylemeyin ve beni dinleyin:
Geçen yıl ocak sonunda Saitabat`a gittim. Kadınlar derneğinin üst yanındaki piknik alanına hiç uğramazdım. Merakla ağaçların arasına tırmandım. Önce sıklamenler , yaban sümbülleri , dağ laleleri çıktı karşıma.  Ancak bunlar yetmemişti. Çalıların arasında merakla dolaştım. 40 yıldır arayıp da bulamadığımız kardelenlerle ilk kez orada karşılaştım. Sonra eski İnegöl yolundan gidip Kazancı bayırında çamların arasında sarı çiğdemlerle kucaklaştım.
Aradan bir hafta geçmişti. Bu kez Kumla – Karacaali arasında papatyaları kontrol edeyim dedim.  Gördüklerim yetmemişti. Kardelen bulurum umuduyla Narlı`dan Hayriye yoluna saptım. Hayriye yakınlarında eflatun ve sarı çiğdemler gördüm. Niyetim Armutlu`dan Yalova tarafına geçmekti. Ne oldu bilmiyorum sahil yolundan geri döndüm. Her zaman Karacaali`ye sapıp bir çay içer , sonra Kumla sahilinden dönerdim. Bu kez çevre yolunu seçtim. Kumla`da Haydariye – Küçük Kumla sapağından sola sapıp Haydariye yoluna girdim.  Kıvrıla kıvrıla tepeye çıkarken Gemlik Körfezi , Kumla , Karacaali ve Karşıda Mudanya harika görünüyordu. Haydariye`nin Gürcü köyü olduğunu biliyordum. Belli ki Alamanya`da çalışanlar birikimlerini konaklara yatırmış. Yolda Su Düşen Şelalesi diye bir tabela görmüştüm. 7 km ileride olduğunu öğrenince dere kıyısından yaprakları dökülmüş ağaçların oluşturduğu orman içinden ilerledim.  Mucize de orada gerçekleşti : Kardelenler , hem de özel yetiştirilmiş gibi gürbüz beni bekliyordu.
15 – 20 gün sonra bu kez Uludağ`a kırdım direksiyonu. Milli park girişinden 2 km kadar sonra çamların yanındaki açıklıkta sarı çiğdem öbeğini gördüm. Adeta özel olarak dikilmiş gibiydiler. Kirazlı Yayla piknik alanında ise gördüklerime inanamayacaktım. Eflatun bir halı serilmiş gibiydi. 2 li , 3 lü , 5 li , 10 lu öbekler. Az ileride ise sarıları ve arada beyazları duruyordu. Otellerden Bakacak`a inerken yolun kenarında da sarı ve eflatun açmışlardı. Bu günlük bu kadar yeter demiştim. Ancak yetmezmiş. Sarıalan`da da coşku ile karşıladılar sarı sarı , eflatun eflatun.
Daha sonra Orhaneli – Mustafakemalpaşa arasında çıkacaklardı karşıma. İlk kez geçtiğim bu yolda bana sarısıyla , eflatunuyla sürprizler hazırlamışlardı.
Bütün bunlar tesadüf deyip geçiştirdim. Ancak bu yıl da Gerek Saitabat , gerek Düşen Su kardelenleri tam da coştukları günlerde beni çağırınca ; bir de bu sabah dağlardan gelen sese uyup Uludağ yolunda çiğdemlerle kucaklaşınca doğanın bir sesi olduğuna ve bu sesi ancak doğayı çok sevenlerin algılayabildiğine inandım. Bu gün gözlerimiz bayram etti çiğdemlerle. Karlar üzerinde yuvarlandım. Takvim yapraklarını geri takıp önce bir ay öncesine , eriklerin çiçek açmadığı günlere gittim. Sonra yaprakları tek tek koparıp eriklere çiçek açtırarak günümüze geldim.
Ben bunu her zaman yapıyorum. Ya siz? Kahve köşelerinde mi yapıyorsunuz akşamı ? Boş zamanlarınızı sürekli aynı havayı devreden kapalı mekanlarda , alış – veriş merkezlerinde mi geçiriyorsunuz? Bakın , Uludağ 35 km , Apolyont 30 km , Tirilye 35 km. Uzak mı diyorsunuz ? Misi bir adım , Botanik Park evinizin kenarı. Yeşili , çiçekleri , temiz havayı , kuş seslerini hiç mi özlemiyorsunuz? Öyleyse ne duruyorsunuz?
            18 Mart 2014  18 30    

17 Mart 2014 Pazartesi

NEREDE HATA YAPIYORUZ, BUNU BİZ HEP YAPIYORUZ…


Berkin Elvan ile ilgili  olarak “Ötekilerin Postası” adına yapılan paylaşımı okuyunca aklım başıma geldi. İlk kez Berkin Elvan`ın yüzü kapalı fotoğrafı için “foto montaj” ya da “sahte” yerine “evet , o fotoğraf Berkin Elvan`a aittir denmiş.
“Oh be” dedim. Yok “ekmek almaya gidiyormuş” da , “eylemlerle ilgisi yokmuş da” söylemleri ile bir yandan duygu sömürüsü yapılırken öte yandan eylemcilere uygulanan şiddeti meşrulaştıran tavırdan kurtulmuş olmanın sevinciydi benimkisi.  Yüzü kapalı , elinde sapan olunca öldürülmeyi hak etmiş mi oluyor insan? Neden sorunların özünü bırakıp yanlış yerden yapıyoruz muhalefeti? Gezi olayları sırasında hangimiz eylemcilerin arasında olmak istemedi?
Burada sorun ekmek almaya giden bir çocuğun öldürülmesi değil. Hatta , bir çocuğun öldürülmesi bile değil. “SORUN BİR İNSANIN ÖLDÜRÜLMESİ” Demokratik bir eyleme insan haklarına aykırı şekilde müdahale edilmesi.
Bunu hep yapıyoruz dedim ya , açayım: Bir zamanlar laikliği baş örtüsüne indirgeyenler , yani gerçek laiklik için savaşmaktan kaçıp bir takım simgelerin arkasına sığınarak toplumdaki kutuplaşmayı körükleyenler; haydi açıkça söyleyelim : AKP oylarının kemikleşmesine yol açanlar bu gün baş örtülü belediye başkan adayları ile övünmüyorlar mı , çıldırıyorum. Adama : “Bu ne perhiz , bu ne lahana turşusu” demezler mi? Ya yıllarca telefonların dinlenmesinden , haberleşme özgürlüğü ihlallerinden yakınıp da bu gün kanunsuz dinlenen telefonlardan elde edildiği söylenen tapelerin arkasına saklananlar? Hele , o dinlemeleri yapanlarla kol kola girenler? Ben sana nasıl güveneyim? Bu adamlar ve sen iktidar olursanız herkesi dinlemeyecek misiniz? Bu günkü dinlemeleriniz , yarın yapacağınız dinlemelerin teminatı değil mi?
Muhalefet yaparken , bir fikri savunurken zoru gördük mü arazi olmamalıyız. Konu laiklik mi? Laiklik karşıtları ile orta çağda aydınların verdiği mücadeleyi ortaya koyabilmeliyiz. Şayet o kadar cesaretimiz yoksa hiç olmazsa ortamı germekten vaz geçmeliyiz. Yoksa bu halka yazık ederiz.
Tekrar ediyorum: Söz konusu olan “ekmek almaya giden 14 yaşındaki bir çocuğun” ya da “yüzü poşulu bir eylemcinin öldürülmesi değil. Bir insanın öldürülmesi. Polisin görevi suçlu varsa yakalamaktır. Ceza kesmek ve infaz etmek yargının görevidir. Hiç kimse , ama hiç kimse yüzü poşulu da olsa bir insanın öldürülmesini meşru gösteremez.
             17 Mart 2014  20 40   

TUVALİME YANSIYAN


Tuvalinin başına heyecanla oturdu. Bu kez aklındakini yansıtacaktı. Son günlerde ne zaman resim yapmaya niyetlense fırçalar ona ihanet ediyordu. Her seferinde hayalinde canlandırdığı ile tuvale yansıyan  farklı oluyordu. Duvarlar orkide resimleri ile dolmuştu. Halbuki o papatlayarı resmetmek istiyordu, boynu bükük kardelenleri yansıtmak istiyordu tuvaline. Ancak bir bakıyor orkide. Hem de her seferinde kırmızı orkide. Hiç olmazsa beyaz orkide olsa diyordu. Ancak fırça hiçbir zaman için beyaza gitmiyordu.
Bu kez fırçasına bir oyun oynamaya karar verdi. Paletine hiç beyaz renk sıkmadı. Kırmızı ve yeşile ağırlık verdi. Obje kafasında capcanlı duruyordu. Yeşil yaprakları arasından boynunu uzatmış kıpkırmızı bir lale. Alev alev yanıyor… Mağrur , bir o kadar da alçakgönüllü. Kollarını açmış tüm evreni sevgi ile kucaklamaya hazır. Ortasında antenleri sevda türküleri söylüyor. Fırçası ile ilk darbeleri vururken  ortaya çıkacak sonucu heyecanla beklemeye başladı. Önce topraktan uzanan yapraklar, sonra bir sap… Eyvah dedi , gene orkideye benzeyecek. Sapın ucuna kırmızı laleyi oturttu da ne alev alev yanıyor , ne de mağrur duruyordu. Alçak gönüllülüğü ise hiç konduramazdı laleye. Çünkü o alçak gönüllülük nedir bilmezdi ki? Gerçi tek başına duruşu cesaretini gösteriyordu. “Olamaz” dedi. Fırça kendiliğinden kırmızı boyaya kondu. Sap üzerine bir , bir daha, bir daha. O tek olamazdı. Tek olan kendisiydi. O tek başına ayakta durabilirdi. Başarının en üst  basamaklarına tırmanabilirdi.
Tablo bittiğinde hayretle baktı. Bu lale  olmamıştı. Çünkü lale böyle aynı sapta üç- dört çiçek durmazdı. “Gene mi orkide?” diye haykırdı. Hıçkırmaya başlamıştı. Etrafta kimseler yoktu. Göz yaşlarını silerken ellerini temizlemediğini fark etti. “Neden yalnız olan benim? Neden başımı omzuna koyabileceğim bir dostum yok? Etrafıma her gün kendimi kanıtlamak zorunda mıyım?” Aniden ürperdi. Bir ses duymuştu. Dikkat etti. Evet , tanıdık bir sesti duyduğu. Ancak ses içinden geliyordu.
Hiç kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Herkesle barışık olmak zorunda da değilsin. Önce kendinle barış. Sonra başkaları ile yarışmayı bırak. En yakın dostun , sana acı da olsa doğruyu söyleyendir. İnsanlara etiketlerine göre değer vermekten vaz geç. Kendini yanında mutlu hissettiğin kimselerle dost ol, yüzüne gülenlerle değil. Bak , fırçana bile hükmedemiyorsun. Şimdi önce aynaya bak , sonra yüzünü temizle. Ardından yeni bir tuval üzerinde çalış. Ancak en çok isteyip de gururun yüzünden baskı altında tuttuğun şeyin resmini yap…”
Ses birden kesildi.  Yerinden kalkıp aynanın karşısına geçti. Kırmızılar , yeşiller , sarılar bulaşan yüzü onu palyaçoya çevirmişti. “Palyaço değil miyim? Bütün acılarımı , bir maske ile gizlemiyor muyum?” Tinerli bezle boyaları silip yüzünü sabunladı. Yeni bir tuval alıp palete bol bol beyaz sıktı. Fırça darbeleri art arda palete iniyor , hiç ara vermeden çalışıyordu. Son darbeyi indirince derin bir soluk alıp tuvale baktı. Gözlerine inanamadı. Papatyalar , gelincikler arasında mutlulukla koşan kendisi değil miydi? Saçlarının arasındaki  sapları örülmüş üç tane papatya nasıl da yakışmıştı.  Resme dakikalarca baktı. Ancak bir eksiklik vardı. Çalıların arasında , ağaç gövdelerinin Ardında aradı , bulamadı. Gözlerinden iki damla yaş yuvarlanırken birden fark etti. Bir gölge duruyordu köşede…
              16 Mart 2014  23 55   

12 Mart 2014 Çarşamba

AH BE BERKİN…



Ah be çocuk.  Ölmenin sırası mıydı? Hani ölümlere ara vermiştik? Hani kınalı kuzlarımız sağ salim dönecekti ana kucağına? Senin yaptığına ne demeli? Barış türküsü söyleyenlerin sahtekarlığını yüzlerine vurmak zorunda mıydın?
Barış dedin mi dağda , ovada ; kentte , kırsalda her yanda olmalı değil miydi? Hoşgörü tüm yurt sathında egemen olmalı değil miydi? Sana kıyanlar barışa dinamit koymadı mı? Bak ne güzel acımasız katillerimizle bile barışıyorduk. İnsanları acımasızca kesenleri serbest bırakmıştık. Köyleri yakanları , yargısız infaz yapanları dışarı çıkarmıştık. Kahraman edasıyla dolaşmalarına bile tahammül edebilirdik. Oldu mu şimdi? Pişmiş aşa soğuk su katılır mı? Ekmek almaya gitmenin sırası mıydı? Bilmiyor musun polis amcaların kadın- erkek , çocuk-ihtiyar ayırmadan sıkarlar mermiyi… O sabah da aç kalıverseydiniz ne olurdu? Kıyamet mi kopardı? Bak , bütün dünya ayağa kalktı. İpliğimizi pazara düşürdüler. 14 yaşında bir çocuk diyorlar. Bilseler 15 yaşında olsaydın yaşını büyütüp idam ederdik hiç böyle davranırlar mıydı?
Ah be çocuk , yaptın yapacağını. Bak , sen de alevi çıktın. Yavuz sultan Selim`den bu yana sizlere reva gördüğümüz ölüm , dışlama , yok etme maceramızı bilmezler ki? Seni öldüren polis amcaların sayende ödüller alacak. Madalyalar takılacak göğüslerine. Onlara emir verenler kahraman edasıyla çıkacak toplum karşısına. Ne utanma bilecekler ne de insanlıktan nasiplerini alacaklar.
Ah be çocuk Sırası mıydı ölmenin. 14-15 yaşında katillerinin korkulu rüyası olmanın sırası mıydı? Bak , senin ismini , fotoğrafını her görüşlerinde hortlak görmüş gibi korkacaklar. Kabuslar görecekler. Bundan sonra sen değil onların çocukları olacak rüyalarında beyinlerine mermi giren. Kan ter içinde uyanacaklar. Rahat uyku görmeyecekler. GÖRMESİNLER…
        12 Mart 2014  21 50  

11 Mart 2014 Salı

KATİLLER


-Haydi oğlum , bir koşu ekmek alıp geliver. Oyalanma sakın.
Mı demişti babası Berkin Elvan`a. Gecikince,
-Gene oyuna dalmıştır.
Deyip kızgınlıkla mı fırlamıştır sokağa? Derslerinde pek başarılı olamasa da hareketli , sevecen yapısı ile nasıl da seviliyordu arkadaşları arasında. Ablalarının dalına basmayı da ne kadar severdi…
Berkin kanlar içinde yerdeydi. Başına isabet eden gaz mermisi ile yere yıkılmış yardım beklerken kendisini vuran polis kahraman edasıyla silahının namlusunu mu üflüyordu?
Olay kısa zamanda duyuldu. Tüm Türkiye Berkin için ayaktaydı. Polisler ise suç delillerini ortadan kaldırma telaşı içinde kanlı elbiselerine el mi koyuyordu?
Twitter , Facebook Berkin`in gülümseyen resimleri ile dolmuştu.  Bütün Türkiye “DİREN BERKİN” diyordu. Hastane önü kan vermek isteyenler , Berkin`e destek olmak isteyenlerle dolsa da polis yeni Berkin`ler yaratma işgüzarlığı ile saldırmaya devam ediyordu. Yaşam mücadelesi veren bir ÇOCUĞA destek olmak , teröristlik olarak kabul ediliyordu.
Berkin 269 gün direnebildi. Gezi eyleminde katledilenler kervanına katılarak  Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım ağabeylerinin yanına yürüdü.
Hangi biriniz için ağıt yakalım ? O kadar canlı , o kadar cana yakınsınız ki ölüm size hiç yakışmıyor. Sizler de ölümsüzler kervanında yerinizi aldınız.
Ya katiller ? Ya sizi katledenler? Sizin katlinize ferman çıkaranlar? Acaba çocuklarına sarılırken Berkin Elvan ve Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım`ı , onların annelerini , babalarını düşünüyorlar mı? Rüyalarında “KATİL , KATİL” seslerini duyup korku ile uyanıyorlar mı? Yoksa kameralar önünde başkaları için döktükleri göz yaşları tamamen yapmacık mı?
Siz unutmaya çalışsanız da biz unutmayacağız ve unutturmayacağız. Yüzünüze bu gençlerin kanı bulaştı bir kere. Mezara kadar peşinizi bırakmaz. Kabuslar göreceksiniz. Her gece kendi çocuklarınız geçecek onların yerine ve kafasına kendi ellerinizle mermi sıkacaksınız. O acıyı bir değil , binlerce kez yaşayacaksınız. Kurtuluş yok. Tarih sizi yazarken sıfatlarınızdan en önemlisi KATİL olacak…
            11 Mart 2014  15 20   

9 Mart 2014 Pazar

TUTMAYIN BENİ



Televizyonda Kerimoğlu Zeybeği başladı ya kim tutar beni. Gömbe yaylasından Sütleğen`e , oradan Kıbrıs deresine sapıverdim. 5-6 yıl önce yanan ulu ardıç ve  sedir ağaçlarının kalanlarından birine yaslanıp yeşeren yeni fidanlara dalıverdim. Kıbrıs Deresi Kasaba düzüne doğru akıyor. Altımdaki yün yatağa iyice yayılıp yastıklara yaslanıyorum. Ateşin üzerindeki çatalda oğlak kızardı kızaracak. Sofradaki taze yoğurdu yufka ekmeğimden oluşturduğum kaşıkla ağzıma atıyorum. Sedirler maviye çalan yeşil. Ocağın etrafında zeybekler diz vuruyor. Az ilerideki çadıra girenler , çıkanlar. Üç etekli kadınlar. Başlarındaki feslerinde altın dizileri… Gözümü yumuyorum.
Açtığımda Torosların bir başka köşesindeyim. Mut düzü gerilerde kaldı.Taa uzaklarda Akdeniz. Aydıncık da oralarda olmalı. Keçiler ağaçların tepelerindeki körpe sürgünleri koparıyor. Badem ağaçları çiçeğe durmuş ki bembeyaz. Elimde bağlama , yayla yollarında türküsünü seslendireceğim , ancak sesim çıkmıyor. Gözümü yumdum.
Gene Kaş taraflarındayım. Demek ki yayladan sehile inmişim. Okulun bahçesindeki koca taşın üstüne oturmuş elimdeki çakı ile zeytin dalından  ufak ufak parçalar kesiyorum. Aşağıda Kasaba düzü olacak da onun yerinde uçsuz bucaksız deniz. Bu nasıl denizdir ki mavi değil , beyaz. Ne dalgası var ne üzerinde gezen tekneler. O da ne deniz yükseliyor. Üzerime üzerime geliyor. İşte , beni de yuttu.  Nuh Tufanını yeniden mi yaşıyoruz? Hiçbir şey göremiyorum. Ancak nefes alabiliyorum. Etrafımdan deniz hızla akıyor yukarılara doğru.  Bir süre bekliyorum. İşte Kasaba düzü göründü. Sis denizi Akdağ tarafına çekildi. Biz bunu hemen hemen her gün yaşıyoruz. Kuş seslerinden başka ses yok. Mıstığın evi karşıda. Kambur da 300 metre arkamda , asma ağaçları arasındaki evinde. Üzümleri de bal mı bal. 15 gün öncesine ait gazeteleri nerede ise ezberledim. Birkaç gün sonra en yenisi 7-8 günlük olan tazeleri gelir. Elimde “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” İspanya iç savaşındaki enternasyonal dayanışma. Robert Jordan acaba zaferi görebilecek mi? Gözlerimi kapatıyorum.
Kerpiç ve çivit badanalı üç yataklı otel odasında açıyorum gözümü. Daha doğrusu açmak zorunda kalıyorum. Alttan tavana yani bizim odanın tahta tabanına baston ile vuruluyor.
- Halil Hoca  kalk , çayı demledim.
Gözlerimi oğuşturup çıkıyorum yataktan.
- Tamam , geliyorum.
Tütün kolcusu Ekrem amca. Hulusi Kentmen O`na benzemeye çabalıyor olmalı. Babacan , hoş sohbet. İyi anlaşıyoruz. Kaş`a her inişimde Kazım dayının Karadeniz Otelinde kalıyorum.  Dün çok hastaydım. Bir ateş , bir nezle ki grip bu olmalı.
- Bırakmıyorsun ki biraz uyuyalım.
- Oooo , hocamız iyileşmiş. Peki bunu nasıl becerdin?
- Baktım kurtulacağım yok , iki gripin yutup üstüne iki kadeh de susuz rakıyı çekince otele gelip girdim yatağa. Sızıp kalmışım. Sabah döşemeye vurunca kendimi bir yokladım ki bir şeyim kalmamış
- Helal olsun sana. Biz o ilacı ancak bu yaşımızda öğrendik. Sen bizden çok ileridesin.
Mis gibi çay ki içinde kaçak çay da var.
Kerimoğlu beni alıp nerelere götürdü. Bir baktım gözlerimden yaşlar akıyor. Burnumda bir sızı. Bu havalar beni uzaklara çağırıyor. Yaylalar , dereler , ille de uzaklar. Akdeniz , Ege… Bakalım daha kaç gün dayanabileceğim?

            9  Mart 2014  19 15  

8 Mart 2014 Cumartesi

TEN KOKUSU


Yıllarca sigara içtim. O yıllarda ne burnum doğru dürüst koku alırdı ne de yemeklerin tadını içime sindirebilirdim.  Ne zaman sigarayı bıraktım önce burnum koku almaya başladı. Ağzımın tadı geldi. Temiz havanın güzel kokusunu içime sindirmeye başladım. Yanımdan geçen bayanın parfümü ilgimi çekti o günlerde. Kozmetik sanayi ne kadar ilerlemiş , şaşırdım kaldım.
Yıllar içinde insanlar kokuları ile tanınır olmuşlar. O kadar çeşidi çıkmış ki özellikle kapalı mekanlarda birbirine karışan kokular bende alerji yapmaya başladı. Nelerden elde edildiğini bilseler yanına bile yaklaşmayacakları bu kokular insanların üzerine bir maske gibi yerleşmiş. Sabah için ayrı , gece için ayrı kokular…
Baktım , baktım hiç biri anamın kokusu, sevdiğimin kokusu kadar güzel değildi. Anamın biraz ter ,  süt  en çok da sabuna kokan teni… Ya da evlatlarımın kokusu … Katkısız , hilesiz ter temiz ten kokusu. Gurbetten dönen sevdiğinizin terli vücudunun kokusunun yerini hangi parfüm doldurabilir dersiniz?
Dedim ya kozmetik sanayi çok ilerlemiş. Kremler 80 lik nineyi 35 lik genç kadına döndürüyor. Hani
Kayserili bir erkek eşini beğenmez olur. Yüzünde kırışıklar oluşmuş , beli kamburlaşmıştır eşinin. Çocuklarına
-Bana genç birini bulun
 diye tutturur. Çocukları ne yapsa , ne dese ikna edemez babalarını. Sonunda
- Tamam baba , bulduk , yarın falanca pastanede seni bekleyecek.
Derler. Ertesi gün Babaları traş olup yeni giysilerini giyerek pastaneye gider. Kendisini çok güzel bir kadın beklemektedir. Beğenir ve o kadınla evleneceğini söyler.
Düğüne , törene ne gerek , kadın getirilir ve babası heyecanla girer yanına. Sabah kalktığında makyajını temizleyen kadının 40 yıllık eşi olduğunu görünce bir utanır ki görmeyin. Bir daha da “bana genç kadın bulun” sözünü etmez.
Demem o ki kremlerle , boyalarla yüzümüzdeki , gıdığımızdaki kırışıkları örtebiliriz. Böylece bizi beğenirler de. Hatta çok beğenen olur. Ancak onlar makyajsız halimizi gördüklerinde bizden uzaklaşırlar. Halbuki bizi seven ne parfüm kokusu arar ne de kırışıklarımızın örtülmesini. Hatta o kırışıklar bir ömre karşılık olduğundan madalyon gibi kabul eder . Yani karşısında kremlerle , boyalarla , parfümlerle maskelenmiş birini değil , tam da kendimizi görmek ister. Çünkü o parfümümüzü , kremimizi değil , bizi sevmektedir.
Not: Kadınlar gününde kozmetik ürünleri reklamlarından etkilenilerek yazılmıştır.
           8 Mart 2014  21 15    

8 Mart,


“Dünya Emekçi Kadınlar Günü” Tüm kadınlarımıza kutlu olsun.
Haydi , gene iyisiniz. Bu gün bütün televizyon kanalları sizden söz edecek. Gazeteler renk renk başlıklarla kutlayacak gününüzü. Siyasi parti yetkilileri sizlerle ilgili çok güzel sözler söyleyecek. Utanmadan “Kadınlar başımızın tacı” diyecek. Eşleriniz , sevdikleriniz belki size çiçekler , hediyeler sunacak. Ve sonra tekrar unutulacaksınız.
Aslında unutulmayacak , ezilmeye , öldürülmeye devam edeceksiniz.
“Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…” gene sizler olacaksınız.
Parti lokallerinde temizlikçi , erkeklere hizmet edip çay demleyen , mahallede broşür dağıtan , erkekleri belediye başkanı yapmak , meclislere göndermek için sizler çalışacaksınız.  Mitinglerde en fazla bağıran sizler olacaksınız. Tecavüze uğrayan , çocuk yaşta cinsel istismara uğrayıp infaz edilen de siz olacaksınız. “Karnınızdan sıpa , sırtınızdan sopa” eksik edilmeyecek. Hep sizin kan ile temizlenebilen namusunuz söz konusu olacak da “erkeğin elinin kiri”nden söz edilecek yıkanınca temizlenen.
Bunları düşünmenin tam zamanı. Bu gün başlayıp her gün bunların nedenlerini düşünmelisiniz. Bu gün sizleri göklere çıkaran siyasi parti liderlerinin en kabadayısının , neden seçimlerde kadınlara ancak yüzde dört kontenjan ayırdığını düşünmelisiniz. HDP  ve BDP kadınlara yüzde elli kontenjan ayırırken , öteki partilerin  neden kadınlara değer vermediğini düşünün. Ne olur düşünün bunları. Kadınlara seçme seçilme hakkını tanıdıklarını söyleyen siyasi yapının kadınlara neden yüzde dört yer verdiğini sorgulayın.
Ya da ezilmeye , horlanmaya , tecavüze , tacize uğramaya , köleliğe razı olun.
Bu gün 8 Mart.
“Dünya Emekçi Kadınlar Günü” Bir de benim doğum günüm.
Hepimize kutlu olsun.
         8 Mart 2014  14 40  

6 Mart 2014 Perşembe

“GÜLE GÜLE , GENE BEKLERİZ”


Bütün köyler Büyük Şehire bağlandı ya söylenenlere bakılırsa şehirde ne varsa köyde de o olacak. Gerçek öyle mi? Bir bakalım mı? Önce neler değişti , ona bakalım: İçme suyu paralı hale geldi. İnşaatlar , onarımlar  ruhsata tabi. Emlak vergisi kent kategorisine girdi. Elektrikleri yazmak için görevliler her ay köye kadar gelmeye üşendiği için , 2-3 ayda bir uğrayıp yazdıklarından köylüler yüklü elektrik faturaları ile karşı karşıya kalıyor. Çöpler haftada bir toplanıyor gibi. Ulaşım için bazı köylere özel halk minibüsleri çalışıyor. Belediyenin en önemli icraatına gelince: Her köyün , af edersiniz artık tümü mahalle oldu , her mahallenin girişine … MAHALLESİNE HOŞ GELDİNİZ ve çıkışa da GÜLE GÜLE , GENE BEKLERİZ tabelaları asıldı. Yani büyük şehir belediyesinin köylere götürdüğü en önemli hizmet bu.
Araba ile köy yollarında dolaşmayı , köylere uğramayı çok severim. Bazı köyler buz gibidir. Sokakları , evlerinin duruşu , insanlarının davranışları üşütür insanı. Bazı köyler ılık bir bahar havasında karşılar sizi. Kapı önlerinde yağ tenekelerinde çiçekler , renk renk duvarları , balkonları , balkonlarında çiçekleri , önlerinde asma ağaçları ile şirin şirin evler , ille de insanlar. Sokaktaki kedileri , köpekleri adeta gülümseyip yol verirken , karşınıza çıkan kadını – erkeği, çocuğu – yaşlısıyla “hoş geldiniz” derler. Hemen ısınıverirsiniz. Köy meydanındaki ulu çınarın altına oturup çayınızı yudumlarken kırk yıllık dostların muhabbetinde bulursunuz kendinizi.
Tirilye buz gibidir. Tarihi taş mektebi , kiliseleri , limandaki lokantaları , çarşısı , hatta Çamlı Kahvesi bile ısıtmaz içinizi. Sokaklarında dolaşırken restore edilmiş konaklarına bakıp “burada yaşamalıyım” diyemezsiniz. İnsanları size yabancı yabancı bakar. En azından ben öyle hissediyorum. Ancak Çamlı Kahvede bir çay , bir kahve içmekten ; gözleme yemekten de vaz geçemem.
Apolyont sıcacıktır. Bu yüzden midir bilmem leylekler de çok sever orasını. Gerçi henüz gelmemişler. Ancak birkaç gün sonra o sıcaklığı solumaya, gelen konukları yüksek yuvalarından karşılamaya başlarlar.
Bu sene kurak geçtiği için gölde su seviyesi iyice düştü. Köprünün altı toprak. Su kıyıdan uzaklaştı. Onbeş gün önce pelikanları görmüştüm öbek öbek. Bu gün onlar da kaybolmuş. Ya Uluabat yanlarına çekildiler ya da Manyas Gölüne göç ettiler. Göl üzerinde birkaç martıdan başka kuş kalmamış. Göl kıyısında son yıllarda birkaç tane balık lokantası açıldı. Gözleme ve kahvaltı da veriyorlar. Kadınlar da özellikle hafta sonlarında açtıkları tezgahlarda gözleme , lokma  hazırlayıp , kendi elleri ile hazırladıkları köy ekmeği , cevizli lokum , tarhana , salça , reçel gibi ürünleri satıyorlar. Ağlayan Çınarın arkasında Kadınların kurduğu dernekte de çeşit çeşit ürünler , el sanatları satılıyor.
Bu köye girerken ne “HOŞ GELDİNİZ” yazısı arıyorum , ne de ayrılırken “GÜLE , GÜLE  GENE BEKLERİZ” demelerini bekliyorum. Canım sıkıldı mı basıyorum gaza. İzmir yoluna kadar olan bölümde de asfalt harika. Çınarların altında , göl kıyısında bir masaya oturup tavşan kanı çayımı yudumlarken gölde gidip gelen balıkçılara , suda yüzen kuşlara , gökte gidip gelen leyleklere bakmak ve mis gibi havayı solumak ne güzel. Zaten kendimizi hiç yabancı hissetmiyoruz burada.
Son yıllarda sosyal medya insanları kategorize etmemize yol açtı. Arkadaş listemizde olanlar , bizi takip edenler , bizim takip ettiklerimiz. Arkadaş listelerimizi de sınıflandırdık. Bunun için farklı facebook ya da twitter  hesapları kullanır olduk. Mahalle arkadaşlarımız, sıradan tanıdıklarımız için bir hesap , elit arkadaşlarımız için bir hesap. Birindeki arkadaşlarımız öteki sayfamıza ulaşamıyor. Bazılarını ise her iki sayfadan da uzak tutuyoruz. Sonra da onların çay davetimize icabet etmelerini bekliyoruz.  Ben Apolyont`ta kendimi  evimde hissediyorum. Tirilye`de ise sığıntı gibiyim. Çünkü Apolyont arkadaş listemin başında yer alıyor. Bütün mesajlarıma anında yanıt veriyor. Tirilye`nin  ise arkadaş listesinde bile yokum. Birçok mesajımı yanıtsız bıraktı. Çamlı kahveden tepeden bakmak için uğruyorum oraya. Beni sık sık sahildeki lokantalara , köy içindeki kahvelere davet ediyor. Aslında ne kadar zengin olduğunu gösterip hava atmak istiyor. Umurumdaydı. Apolyont`un yoksul sıcaklığı bana yetiyor. Olmadı Siye ( Kumyaka) köyüne uğrarım. Bahçeli şirin evlerinin, portakal bahçelerinin arasında dolaşırım. Yol ortasındaki saksıdan bir dal ıtır çalıp evimdeki saksıya dikerim. Köy kahvesinde limonlu bir ada çayı içerim ki mis gibi. Tirilye de burnu bir karış havada  kendini beğenerek  dolaşsın.
              6 Mart 2014  15 30

5 Mart 2014 Çarşamba

BABAMDAN MEKTUP GELDİ


Babam 1992 , annem 1993 de öldü. O günden sonra ayağım köye gitmez oldu. Evi kardeşim kiraya verdi. Kiracılar varken birkaç kez uğradım , o kadar. Üç gün önce evi sattık. Babamlardan anı olarak bir sahan , bir gaz lambası bile kalmamıştı. Evi teslim ederken köşe bucak bir şeyler aradım. Hiçbir şey yok. Tek umudum tavan. Kızlarımı büyüttüğüm ve rendelenmemiş tahtalardan çaktığım karyola oradaydı.  Ancak tavanda da bir şey görünmüyordu. Eski ve parçalanmış  sandıktan etrafa yayılan kağıtlar dikkatimi çekti. Zarfları görünce yakından baktım. Mektuplar saçılmış etrafa. Çoğu yağmur damlalarından çürümüş. Birkaç tanesini üzerime bulaşan tozlara aldırmadan aşağı indirip bir poşete koyarak eve getirdim.
Getirdiğim mektuplar kardeşlerin birbirine yazdıkları , babamın yazdıkları , arkadaşların yazdıkları… Önce tanımadığım birinin Şükrü Abime yazdığı “Yüksek bir Türk Gencine Takdimdir” başlıklı asker mektubunu okudum. Sonra bazılarını okuyup çekmeceye koydum.
Bu gün neler var diye gözden geçirirken birden heyecanlandım. Zarfın üzerinde : Gönderen Şakir Yazıcı , Alıcı olarak ise Halil Yazıcı  Taşlı İlkokulu M.  Kaş - Antalya  yazıyordu. Heyecanla açtım. İçinde üç mektup vardı da ben aşağıdaki mektubu okudum gözlerim dolu dolu. İnanın ötekileri henüz okumadım.
Mektup ve zarfın resimlerini görüyorsunuz. Belki okuyamazsınız diye mektubu bir de ben yazdım. 1961 , yani nerede ise 53 yıl öncesine ait bu mektubu okursanız lütfen aşağıdaki açıklamaları göz önünde tutun:
1. 1961 eylülünde babamı küçük kardeşimle yalnız bırakıp  17 yaşımda
annemle Antalya – Kaş Taşlı köyü okulundaki görevime başladım. Bu köy en yakın karayoluna ( ki o zamanlar topraktı ve iki günde bir posta jipi geçerdi) at sırtında  ya da yaya olarak 2 saat uzaklıktaydı.
2. Küçük kardeşim Öğretmen okulu sınavını kazanınca babam kasımda yanımıza geldi. Okul en yakın eve 500 metre uzaklıktaydı. Su , 600 metre uzaktaki kaynaktan taşınıyordu. Tuvalet okul bahçesinin dışındaydı.
3. Babam can sıkıntısına daha fazla dayanamadı ve annemi de alıp Bursa`ya dönmeye karar verdi.  O günkü koşullarda posta jipi bir gün Kaş`tan Elmalı`ya , ertesi gün Elmalı`dan Kaşa sefer yapıyordu.
4. Babamları 2 saat uzaktaki Kasaba denen köyde jipe bindirdiğimizde jipte susam çuvalları dışında 16 yolcu daha vardı.
5. Elmalı`dan Antalya`ya öğleden sonra araç bulunmazdı.
6. Antalya`dan İstanbul ve Ankara`ya galiba her sabah birer otobüs kalkıyordu.
7. Antalya`dan sabah 7 30 da kalkan otobüs Bozüyük`e yatsıda varabildiğine göre o günkü yolculuk koşullarını düşününüz.
8. Mektubu okurken Eğer yollarda fazla kalınsa üzerimizdeki para zor yetecek.” Cümlesine dikkatinizi çekmek isterim.
9. Bir de son cümleye dikkat ediniz: “Hayırlı mektuplarınıza daima muntazırım.”

İşte hiçbir harfini değiştirmediğim Babamın mektubu:
                                                                    6.Aralık. 1961
Oğlum Halil,
O gün yani sizlerden ayrılmak bana çok acıklı geldi. Nerede ise hünkür hünkür ağlayacaktım. Neyse oğlum bunların hepsi geçer, yeter Allah cümlemize vücut sağlığı versin. Elmalıya geldik vasıta yok. Otele yerleştik. Hemen gidip sizin mektupları attım.  Geldiğimde Antalyaya ufak bir araba varmış. Yirmi liraya bindik. Gice Antalyaya geldik.  Yazıhane kapanmış. Orada kaldık. Sabahleyin yedide araba var diye öğrendik. Sabahleyin yazıhane açıldı. İstanbul 30 liraya çıkmış. Pazarlık yapmak suretiyle eşya ile 57,50 liraya yola çıktık. Gice yatsıda Bozüyüke geldik.  O gice orada kaldık. Sabahlaeyin 7 30 da oradan hareket ettik , İnegöle geldik.  Bir araba ile saat 9 da  köye sağ salim geldik.  Eğer yollarda fazla kalınsa üzerimizdeki para zor yetecek.  Şükrü ağabeyin üç gün önce köyde imiş. Sıhhati iyiymiş.  Şimdi öğrendim ki  köylüler bizi hakikaten çok seviyormuş. Şimdi öğrendim çokları karşıdan koşarak gelip kucaklaştı.  Ev dolup boşalmaya başladı. Oğlum , birlikte ikinci mektup da gönderiyorum. Siz inşallah iyisinizdir.  İyi olmanızı ulu tanrıdan dileriz. Komşu Hüseyine , Homer ağaya  selamlarımı  söyle. Annen de ailelerine  çok çok  selam ediyor.  Muhtar ve kardeşine haneleri tarafına da selamlarımızı söyle.  Bizleri soranlara selam ideriz.  Şimdi buralarda havalar orası gibi. Yalnız biraz soğuk. Herkes tohumları ekmiş.
Arka sayfa
Şimdilik burada mektubuma son verirken selam ider gözlerinizden öperiz. Aljkana da selam ider gözlerinden öperiz.  Bütün komşular selam ider.  Son
Şakir Yazıcı
Bu gün İnegöle fidanları almak için geldim. Kaptanın kahvede acele yazıp gönderiyorum.
Hayırlı mektuplarınıza daima muntazırım.
           5 Mart 2014  16 45     

4 Mart 2014 Salı

ESKİ DOSTLAR


Telefon çağrısı bir yıldır görüşmediği arkadaşındandı. 3 yıl kadar önce 40 yıllık üç dost oturmuş yemek yerlerken öteki arkadaşı  yaptığı siyasi tercihi öğrenince “Bunu baştan söyleseydin yemeğin, yemezdim” demişti de başından kaynar sular dökülmüştü. “ Dostluk bu kadar ucuz mu?” diyebilmişti. O günden sonra o arkadaşı ile görüşmemiş , ikincisi arada bir arayarak bir anlamda arkadaşı adına da özür dilemişti. Arayan gene oydu.  Aslında onun kusuru yoktu da sessiz kalmasına üzülmüştü. Çünkü bazı durumlarda sessiz kalmak  yapılanı onaylamaktan daha ağır olabiliyordu. Uzun uzun sohbet ettiler. “Görüşelim” deyip kapattılar telefonlarını.
Biraz sonra telefonu gene çaldı. Gözlerine inanamadı. Bu kez de 5-6 aydır görüşmediği bir eski dostundandı çağrı. Önce telefonu meşgule almayı düşündü. Sonra rahat bir şekilde açtı telefonu. O da görüşmelerinden söz etti. Az önce arkadaşı ile konuşurken daha heyecanlı olduğunu düşündü. Hiçbir şey olmamış gibi konuşup kapattı telefonu. Sonra neden bu kadar rahat olduğunu düşündü. Yıllardır başkalarının sorunları yüzünden üzülmüş,  göz yaşı dökmüştü. Daha bir yıl önce  kendi sorunlarının üstüne dostlarının sorunlarını yığınca göz zonası olmuş , büyük acılar çekmişti. Zona hala uykuya yatmamıştı. Ancak son günlerde zonada uyku hali belirmişti. Sağ yanağını yokladı. Hiç uyuşma yoktu. “Demek ki rahat olmak gerekiyormuş” dedi içinden. Kendisi başkaları için üzülürken onlar keyiflerini sürüyor , hiçbir şeyi dert etmiyorlardı.
“Değmezmiş” dedi. Az önce “görüşelim” diyen eski dostunu düşündü. Ufacık bir özrü çok görmüştü. Halbuki kendisi küçük , büyük kalbini kırdığını düşündüklerinden hep özür dilemişti. Bir kez daha “değmezmiş” dedi.
Birden gözünün önünden Buzlar Çözülmeden filmindeki bir sahne geçti. Eşini aşağılayan erkeği kırbaçlayan deli kaymakama aşağılanan kadın karşı çıkıyordu.  Ne kadar üzülmüştü kadının aşağılanmasına , bilinçsizliğine. “O cahil , onun için değer de bunlar için değmez.” Deyip televizyona döndü.
“Beklerim her gün bu sahillerde
Mahzun böyle ben…”
Daldı gitti…
            4 Mart 2014  21 45   

3 Mart 2014 Pazartesi

PARSAYI TOPLAMAK


Yağlı güreşte özellikle finalde yenilen güreşçiler , şampiyon güreşçi ile seyircileri dolaşıp para toplarlar. Her ikisi de ellerini önce yağlı kıspetlerinin dizi üstüne vurup sonra selam alır gibi başlarına götürdükten sonra avuçlarını açarlar. Şampiyon ödülü aldığı için para yenilen güreşçiye verilir. Şampiyon da onu teşvik için dolaşır yanında. Buna “PARSA TOPLAMAK” denir. Genellikle toplanan parsa hiç de küçümsenmeyecek miktarlara ulaşır. Onun için “emeği biz verelim , parsayı sen topla” diye yakınmalarla çok karşılaşılır.
Bazı sanatçıları görünce o güreşçileri anımsıyorum.
Örneğin Bir Neşet Ertaş`ı düşünelim. Yıllarca Almanya`da karın tokluğuna düğünlerde, davetlerde türküler çığırırken , onun kasetlerini hiçbir ücret ödemeden piyasaya süren yapımcılar kelimenin tam anlamıyla parsayı toplamışlardır. Bu durum , sanatçının iyi niyeti yüzünden yurda döndükten sonra  da devam etmiştir. POP sanatçıları türkülerini kasetlerinde okumuşlar ve kendisine zaman zaman bir teşekkürü bile çok görmüşlerdir.
Kemal Sunal`ı düşünün. Onun filmlerini sinemalarda , televizyonlarda izleyenlerin sayısı dünya değil kainat rekoru kırdığı halde ne kendisi ne  de ailesi bundan pay alabilmiştir.
Ancak benim derdim Kazım Koyuncu. Çernobil darbesini yemeden de Karadeniz`in özgür sesiydi. Çevreye , toplumsal olaylara  duyarlı , her zaman halkla , gençlerle yan yana yürürdü. Şenliklerde , şölenlerde hemen koşup yerini alırdı. Hiçbir zaman için popüler olmak istemedi.  Kanserdi , kemo terapi alırken saçları dökülmüştü , güçsüzdü. Ancak o gitarı elinde , başında beresi sandalyede oturarak da olsa sahnedeydi. Öyle paralar alarak değil , gençlik şöleni olduğu için , çevre katliamını protesto için , Çernobil`i protesto etmek için. Hala unutulmadı ise , hala parçaları dinleniyorsa bu yüzdendir.
Şimdi birileri O`nun parsasını toplama uğraşında. İki Kazım ezgisi , iki güzel söz , bir de Nazım Şiiri koydun mu araya izleyici bayılıyor. Hele Tahir ile Zühre ise okuduğu şiir, deymeyin izleyenlerin keyfine. Tam anlamıyla “mest olma” durumu…
Bunlar zaman zaman  kocaman laflar da ederler de eylemlerde pek görünmezler. Kazım`ın stilini taklit ederler de Kazım`ı Kazım yapan değerlere pek önem vermezler. Yani bunların amacı popüler olmaktır , “PARSAYI TOPLAMAK”tır. Gerisi laf-ı güzaf…
                   3  Mart 2014   22 30   

2 Mart 2014 Pazar

HAYAL KURAMAMAK


-Ne kadar güzel hayalleriniz var. Ben de gözlerimi yumuyorum ve hayaller kurmak istiyorum. Ancak olmuyor. Bir türlü hayal kuramıyorum.
- Evet , senin en büyük yaran bu. Romantizm yok…
Bir dost ile sohbetimizden aldım bu satırları. Ve düşünmeye başladım:
Bu nasıl bir düzendir ki insanların hayallerini bile çalıyor. Çocuk yaşta omzuna ağır yükler yığıp ne çocukluğunu ne de gençliğini yaşamasına izin veriyor. İçindeki çocuğu daha koşmaya başlamadan öldürüyor.
Güzel de ben erkenden ağır sorumluluklar yüklenmedim mi? Tütün tarlalarında geçen uykusuz geceleri yaşayan ben değil miydim? Yatılı okullarda göz yaşları ile ıslattığı yastığa sarılıp uyuyan kimdi? 17 yaşımda bir köyün ilkokulunun sorumluluğunu yüklemediler mi omzuma? Nasıl oldu da içimdeki çocuğu diri tutabildim?
İşin sırrı kişilik yapımda olmalı. Küçük yaştan itibaren kendimle ilgili kararların alınmasında başkalarının müdahalesine izin vermedim , daha doğrusu bu konuda bir bakıma özgür  bırakıldım.  Kişiliğime saldırıya bedeller ödeyerek karşı koydum. Anarşist yapım da bunu kolaylaştırmış olsa da üzerime aldığım bütün sorumlulukları başkalarının müdahalesine olanak tanımadan yerine getirmemdir esas neden. Bir de yakın dostlarım kitaplar…
Ancak biri var ki hepsini geri plana itiyor: Babamın  tavrı. Ne kuran kursuna gönderdi , ne de köy hocasına. Namaz surelerini Annemden öğrendim. Dini konuları babamla küçük yaştan itibaren özgürce tartıştım. Ne  ibadetime karıştı babam ne de ideolojime. Ben laikliği , demokrasiyi , özgürlüğü yaşayarak öğrendim. Ne günahla , cehennemle korkutuldum ne de cezalar alıp sürgünlere gönderildiğimde eleştirildim.
Böylece içimdeki çocuk , içimdeki delikanlı çocukluğunu , delikanlılığını yaşayamasa da dip diri kaldı. Daha ilk okul öğrencisi iken bu dünyanın dışında başka dünyaları hayal ederdim. Yani hayallerim daha o yıllarda dünyanın çok ötelerine uzanıyordu. Gerçek yaşamda yaşayamadıklarımı hayallerimde  yaşamayı seçtim.
-Biliyor ve seziyorum ki yazdığınız hayaller kurduğunuz hayaller yanında okyanusta bir balık olmalı.
Demişti dostum.
O zaman anladım ne kadar haklı olduğunu. Bunları okuyunca hayal aleminde yaşadığımı sanacaksınız. Keşke bunu yapabilsem. Keşke gerçeklerle hiç yüzleşmesem. Keşke kendimin ve yakınlarımın sorunları üstüne dostlarımın sorunlarını da yığıp taşımaya çabalamasam. Onlar için dertlenip üzülmesem. Ancak olmuyor. Tek yapabildiğim zaman zaman kurduğum hayallerle yaşam gücümü tazelemek. Yoksa , inanın çabucak yok olurum.
Ben bu satırları yazarken doğum tarihleri ile ilgili yorumları paylaştı bir dost. Bakın benim payıma ne düştü:
Salkım söğüt : (Melankoli) Güzel ve çok melankoliktir.Etkileyicidir. Güzel ve zevkli şeylere meraklıdır. Seyahat etmeyi sever. Hayalperesttir.Kaprisli ama dürüsttür.Başkalarının duygularına önem verir.Çabuk etki altında kalır ama beraber yaşanması zordur. Talepkardır. Sezgileri de kuvvetlidir. Aşıkken acı çeker ama demir atabileceği birini bulabilir.
Gördünüz mü?
           2 Mart 2014  23 30