27 Şubat 2014 Perşembe

VEDA ZAMANI


Bir yakınınızı kaybedersiniz. Ancak bunu bir türlü içinize sindiremez , ölümü o yakınınıza bir türlü yakıştıramazsınız.  Sanki her an karşınıza çıkıverecek sanırsınız. Sanki uzun bir geziye çıkmış da dönecek sanırsınız. Yıllar geçer , beklentiniz devam etmektedir.
Benim öyle yakınlarım var. Yıllar oldu toprağa gireli. Ancak ben bunu bir türlü kabul edemedim. Örneğin babam sanki hala köydeki evimizde yaşıyor ve yolumu gözlüyor.
Dün yaşadıklarım kafama balyoz gibi indi. Köydeki evimizi sattık. Bundan sonra ev kalmadığına göre orada beni bekleyen babam da yok. Akşamdan beri “babam” la vedalaşma çabasındayım. Bunun için çeşitli formuller kuruyorum , ancak denklem bir türlü çözülmüyor. Facede dolaşırken formul ayağıma geldi. “Babam” , sevgilisiyle , yani annemle buluşmuştu. Bundan sonra onun için üzülmeme gerek kalmamıştı. Tek dileğim , orada mutlu olmalarıydı. Yoook , mutlu olamazlarsa benim hiçbir kusurum olamazdı. “Kendi düşen ağlamaz” derdim hallerinden şikayetçi olurlarsa.
İyi , hoş da acaba orada buluşabilirler miydi? Gerçi “Babam” karda yürüyüp izini belli etmemiş , bana oraya gideceğini hiç söylememişti. Ancak bakışlarından “her an gidebileceği”ni okuyordum. Başında yeller estiğini seziyor , elimden bir şey gelmiyordu. Bu gün kesin kararımı verdim. “Babam” artık yaşamıyor. Bunu kabul etmek zorundayım. Hem belki annem de onu bekletmemek için peşinden gitmişti. O da az” yere bakan , yürek yakan” değildi hani.
Bunu kabul ettim ya yüreğimde bir şeyler oynadı. Yıllar önce  koca kayadan uçuruma atlayan   gelinin çığlığı geldi aklıma. Sevgilisine kavuşmak mı istemişti acaba?
“Babam” bu gün veda etti benimle.  Gözleri ıslaktı i buğuluydu. Kıyamadım. Sessiz çığlıklar gördüm bakışlarında. Kıyamadım. Arkamı döndüm ve hızla uzaklaştım.
              27 Şubat 2014  22 40  

22 Şubat 2014 Cumartesi

DAMAK TADIMIZ


Göçebe toplumların yemeklerinin fazla emek gerektirmesini bekleyemeyiz. Çabuk hazırlanmalıdır göçebenin aşı. Koyunu devir , temizle ;  ateşi yak , bir şişe geçirip nar gibi köz üzerinde çevir ki kızarsın… Ağzınız sulandı değil mi? Kızaran koyunun , oğlağın yağları alttaki tepside birikir. Arada tahta kaşıkla bu yağdan kızaranın üstüne dökersin. Hiç yakmamalısın. Nar gibi kızarmalı her köşesi. Sonra parçalayıp dağıtmalısın. Yumuşacık yufka ekmeğine sarıp ısırmalısın ki ağzında eriye.
Yufka ekmeği de göçebe ekmeğidir. Oba bir yerde konakladı mı  bir yandan çadır kurulurken öte yandan ocaklar hazırlanır. Kadınlar hamur yoğurup saç ayağı ateşin ortasına , sacı da saç ayağın üstüne yerleştirdikten sonra yufkaları açarlar. Sacın üstü hafif yağlansa da olur ya buna zaman olmaz. Acele pişmelidir yufka ekmekleri. Bu ekmekler katlanıp üst üste dizilir. Gün boyu bunlar yenecek , tükenmeye yüz tuttu mu ateş yeniden harlanacaktır.
Göçmen kültüründe yemekler fazla malzeme istemez. Domates , biber , patlıcan közde kızartılıp kebaba katık edilir.
Göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçildikçe damak tadı da değişir. Örneğin kuzu çevirmenin yerini “tandır kebabı” ya da “kapama” alır. Ekmek de tandırda giderek fırınlarda pişirilir olur.
Emek isteyen yemekler yerleşik yaşam ürünüdür. Malzemeyi tek tek bulacak , ayıklayacak , değişik aşamalarda pişen aşa katacak , lezzeti artırmak için değişik soslar hazırlayacaksın. Sonra da törenle yiyeceksin , öyle yangından mal kaçırırcasına değil. Göçebe yaşayanın buna ne zamanı vardır ne de buna uygun kültürü.
Köfte de Anadolu`ya Balkanlardan gelmiş. Bir gelmiş , pir gelmiş. Anadolu köfteye değişik lezzetler katmış. Tekirdağ`da ince uzun , İnegöl`de yuvarlak. Akçaabat`ta sarımsaklı olurken Hatay`da “tepsi kebabı” olmuş. Her biri ötekinden çekici , ötekinden lezzetli.
Bursa göçebe kültürünü yerleşik kültüre o kadar güzel aktarmış ki , bütün dünya parmağını ısırmış. Kuzu çevirmeden “döner kebap” ı üretirken , döner kebap ile köfteyi birleştirip “pideli köfte” denen olağanüstü lezzeti sürmüş piyasaya.
Bizim ailede pideli köfte 1930 lardan beri konuşulur. Bu gün “Gürsu Kebapçısı” olarak hizmet veren işletme o yıllarda şimdiki yerinden 30 metre kadar batıdaki dükkanında hizmet veriyormuş tek tabanca olarak. Babam 1930 larda Acemler`de askerlik yaparken hafta sonları çıkıp yermiş.
Ben 1950 li yılların ortalarında tanıştım “pideli köfte” ile. Dostluğumuz 60 yıldır devam ediyor. Son yıllarda burgerler, kolalarla  damak tadımızı ve sağlığımızı bozmaya başladıklarında eski lezzetlerimize daha bir sıkı sarıldım. Dondurma niyetine sattıkları  kremaları gördükçe Geye , Maraş , Kafkas dondurmalarına; Kolaları gördükçe ayranımıza ; burgerleri gördükçe köfte ve kebaplarımıza , hatta lahmacunlarımıza sarılır oldum.
Ancak pideli köfte bizim favorimiz. Hem döner , hem de köfte tadının muhteşem bileşimi. Son yıllarda Kayhan çarşısında pideli köfte yapanların sayısı hızla arttı. Artık Pazar günleri de açıklar. Biz her hafta bir kez dostluk tazelemeye uğruyoruz. Bol tereyağlı olması da korkutmuyor bizi. Çünkü verdiği haz , kolesterolümüzün yükselmesini engeller. İsterseniz siz de deneyin…
             22   Şubat 2014  18 00   

18 Şubat 2014 Salı

KÂĞIT

                                 
Ambar alabildiğine sıkışıktı. Yük kâğıt olduğundan kapalı bölümdeydi. Rulo haline getirilmiş  kâğıt  topları üst üste yığılmıştı. En altta gazete kağıdı ruloları , en üstte ise para yapımında kullanılan  kâğıt  ruloları duruyor , gemi sallandıkça rulolar birbirine sürtünüyor ,bu sürtünmeden çıkan gıcırtılar bütün sesleri yutuyordu. Bu gıcırtıların arasında söyleşiyi epey ilerletmiş olan iki rulonun konuşmalarını duymak olanaksızdı.
Gazete kağıdı rulosu , çok gururlu olsa da , canını acıtsa da sıkıntıdan  patladığı için  para kağıdı rulosu ile ahbap olmuştu. Para kağıdı durmadan kendini övüyor , çok değerli olduğunu söylüyordu. Bu, gazete kağıdı rulosunun canını sıkıyordu. Ancak dostluğu biraz ilerletince bu davranışın nedeninin üyesi olduğu sosyal katman olduğunu anladı. Ne yapsın , ailesinden , çevresinden bunu görmüştü. Halbuki kendisi kim olduğunu , nereden gelip nereye gittiğini çok iyi biliyordu. Evet , para kağıdı değerliydi , ancak göreceliydi  onun değeri. Esas değer ne işe yaradığındaydı , hangi amaçla kullanıldığındaydı nesnenin.
-Biz her zaman saygı görürüz. Her kes bize saygı gösterir. Bizim için insanlar  nelere katlanmazlar ki? Her şey bizimle ölçülür. Biz , kimin elinde çok bulunursak , o kişi de saygı görür  sayemizde. Onun için hep el üstünde tutuluruz. Görmüyor musun , daha şimdiden en üstteyiz. Bir de para olunca gör bizi...
-Size gösterilen saygı değil , iki yüzlülük. Birçok insan size sahip olabilmek için ne çileler çekiyor. Ancak , bazen de çok kolay elde edilebiliyorsunuz. Özellikle kalabalık bulunduğunuz eller çok kolay ele geçiriyor sizi. Sizi değerli kılan , uğrunuza dökülen alın teri olmalı. Ancak bu böyle değil.
-Konuyu ideolojik zemine çekme. Ben değerli olduğumuzu söylüyorum ve bunda haklıyım. Bak benim bir karışım , yarın senin koca topunu almaya yetecek. Benden elde edilecek paralarla , bu gemideki gazete  kâğıtlarının on katı , yüz katı alınabilir. Haksız mıyım.
- Nesneyi değerli kılan ne işe yaradığı olmalı , hangi amaçla kullanıldığı olmalı. Bu sözlerimi unutma. Her el değiştirişinde bu sözümü anımsa. Belki karşılaşırız. Belli mi olur? Karşılaşırsak esas değerini söyleyeceksin bana ve hak vereceksin bu sözlerime. Şimdi ne söylesem boş.
-Kafamı karıştırıyorsun. Yani senin değerin , benimkinden yüksek olabilir mi? Buna olanak var mı ?
-Tabii var. Bazen seni o denli kolay ele geçirecekler ki , şaşıracaksın. Tomar tomar taşınacaksın elden ele. İnsanlar hiç emek harcamadan sahip olacaklar sana. Ben ise zor elde edilebileceğim bazı kişiler tarafından. Beni alabilmek için günlerce çalışmak zorunda kalacaklar.
-Buna inanmamı bekleme benden...
Gemi limana yanaşmış , yük boşaltılmaya başlamıştı. Para rulosunu  vince bağlarlarken gazete rulosu seslendi:
-Söylediklerimi unutma. Nesneyi değerli kılan uğruna dökülen alın teri ve kullanılış amacıdır. Seninle tekrar karşılaşırız umarım. Görüşmek üzere.
-Hoşça kal. Düşüncelerin hoşuma gitmese de iyi arkadaştın. Hoşça kal... Umarım gö....
Son sözcükleri duyamasa da anlamıştı gazete kağıdı rulosu. Bir süre sonra da gazete kağıdı rulosunu taşıdılar. Taşındığı yer loş bir depo idi. Etrafında neler yoktu ki. İçki , sigara, çeşitli makineler , elektronik aletler ... Aklına ne gelirse.
        *        *        *        *        *        *        *        *        *
Para kağıdı rulosunu önce gümrük deposuna , oradan da  banknot matbaasının deposuna taşıdılar. Burada çok beklemedi. Çünkü son yıllarda çok hızlı çalışıyordu matbaa. Kaldığı kısa sürede  çeşitli paralar olduğunu, en değerli paranın değeri düştüğü için daha bol sıfırlısının kalıplarının hazırlandığını , şansı varsa bu paraya dönüşeceğini , o zaman daha uzun ömürlü olacağını öğrendi. Küçük paralar daha kolay el değiştirdiğinden çok çabuk yıpranıyor ve fırına gönderiliyormuş. Fırını duyunca ürperdi. Birilerinden bir zamanlar insanların fırınlarda yakıldığını duymuştu da hiç etkilenmemişti. Kendisinin sonu da fırın mı olacaktı ? Sonsuza dek yaşayamaz mıydı?
Bir ara ruloları makinelere taşıyan işçiler üzerine oturup konuşurlarken öğrenmişti bütün bunları.
-Ah felek diyordu işçilerden biri. Şu kağıdın değeri ne ki. Onu ulaşılmaz değere yükselten biz değil miyiz? Biz basıyoruz , ancak biz kullanamıyoruz. Ürettiğimiz nesnelerin kölesi oluyoruz. Her gün bizim alın terimizin değeri de paranın değeri gibi düşüyor. Okullar açılacak yakında. Kayıt parası, kitap parası , kılık kıyafet parası ... Önümüz de kış . Çıldıracak gibi oluyorum. Ürettiğimiz şu paçavraların kölesiyiz.
Paçavralar nitelemesi canını sıktıysa da üzüldü işçinin haline. Gazete kağıdı haklı mıydı yoksa ?
Makinelere yaklaşınca çalışanların bakışlarından ürktü. Nasıl düşmanca bakıyorlardı paraya dönüşen  kâğıtlara. Baskı kalıplarının altından geçerken mutluluktan uçuyordu. Para kalıbı yepyeniydi. Demek ki yeni çıkarılacak olan paraya dönüşüyordu. Kontrolü yapan görevli bazı tabakaları yırtıp atınca ödü koptu. Ancak sınavdan başarılı çıkmıştı. Hatalı basılanlarmış atılanlar.
İşte o zaman gazete kağıdını anımsadı. Nasıl kolayca yırtıp atmıştı görevli. Gerçekten boşuna mı gururlanmıştı bu güne değin. Baskı hatası olsaydı kendisi de atılacaktı demek ki. Otomatik makinelerde destelenirken hala tasalıydı. Büyük kutulara doldurulup yola çıkınca unuttu olanları ve her yanını heyecan kapladı. Nereye gidiyordu ? Nelerle karşılaşacaktı ? Gazete kağıdını görebilecek miydi bir daha? Ah bir görseydi de değerini gösterebilseydi. Konuşmalar duyunca kulak kesildi. Koruma görevlileri idi konuşanlar.
-Şimdi anarşistler kesse yolumuzu , silahlarını doğrultsalar ne yapardın ?
-Buna olanak var mı? Eskidendi o. Hani 5 kişiye falan bir emniyet görevlisi düştüğü günlerde. Şimdi anarşist - manarşist yok. Çok geliştik şükürler olsun. Kişi başına bir emniyet görevlisi düştüğü gibi , özel görevliler , özel çeteler de cabası. Olmaz , olmaz da hani birileri yolumuzu kesse hiç bir şey yapmam doğrusu. Kaç para kazanıyoruz ki canımızı tehlikeye atalım. Hem hiçbir sosyal güvencemiz de yok. Bize bir şey olsa çoluk çocuğumuz rezil olur.
-Al benden de o kadar. Bankaya girerken epey maaş verirler sanıyordum. Ne sigorta , ne de sendika hakkı olmadığını biliyordum da ücretlerin bu denli düşük olduğunu bilmiyordum. Bağlı olduğumuz şirket bankadan epey para alıyormuş oysa...
Bu konuşmalar bol sıfırlı paranın moralini bozdu. Sanıyordu ki koruma görevlileri kendisi için canlarını tehlikeye atacaklar. Ülkenin en değerli parası değil miydi?
        *        *        *        *        *        *        *        *        *        *  *        *
Bankanın kasası matbaanın deposundan küçüktü. Yeni desteleri raflara yerleştirirken görevli hayran hayran seyrediyordu. Hele son çıkan paralara bakarken ağzının suyu akıyordu.
Bir süre sonra başka destelerle birlikte raftan aldılar. Yeni yeri küçük , çelik bir kasaydı. Etrafında daha az  sıfırlı - çok az sıfırlı , az yıpranmış - çok yıpranmış , temiz - kirli birçok para destesi duruyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı.
-Hiç dinlenmek de yok. Elden ele dolaş dur. Bir de hor kullanmıyorlar mı , deli oluyorum.
-Sorma kardeş. En zor olanı da bozuk para olmak. Hiç değer vermiyorlar. Kirli elleri ile kıvırıyorlar , büküyorlar. Geçen gün bir arkadaşım yere , çamurların içine düştü de bakan bile olmadı. İlk kez kullanılmaya başladığımızda değerliydik. El üstünde tutuyorlardı. Cüzdanlarına itina ile yerleştiriyorlar, her türlü saygıyı gösteriyorlardı. Bazı kişiler “abi , bunu bozacak para olsa bu işi yapmam “ demiyor muydu , yere - göğe sığamıyordum gururumdan. Ah , bu günleri göreceğimi bilseydim öyle mi bakardım öteki paralara.
-Bizim de olacağımız o. Şundaki kuruma bak. “Alçak dağları ben yarattım “ havasında. Başına gelecekleri bilse gururlanacağına oturup ağlar.
-Kardeş , insanlara bir yandan kızıyorum , bir yandan da üzülüyorum. Ne çileler çekiyorlar bize sahip olabilmek için. Geçen gün kömür ocağında çalışan bir işçinin elindeydim. “Ah” diyordu ,” sağ olsaydı , göçükten sağ çıkabilseydi alacağı maaşla çocuğunu doktora götürecekti. “  Bir yandan ağlıyor , bir yandan kendi kendine konuşuyordu. Bir süre önce arkadaşı ile göçük altında kalmışlar, kendisi kurtulmuş, arkadaşı ise ölmüştü. Hizmet yılı yetmediği için emekliliği hak edememiş , bu yüzden çoluk çocuğu sokakta kalmıştı. Ne yaptı biliyor musunuz? Evdeki çocuklarının rızkından kesip yiyecekler aldı ve arkadaşının çocuklarına bıraktı. Böyle işler için kullanılmıyor muyum , bir işe yaradığımı anlıyorum.
-Ya benimkine ne dersin. Adam beni haraç olarak almıştı bir esnaftan. Doğru pavyona yöneldi. İçti , içti. Rezilcesine sarhoş olmuştu. Cebinden çıkardığı gibi dansözün göğüslerinin arasına soktu. Paralığımdan utandım. Neyse ki dansöz iyi bir kızdı. Bir süre dinlendirdi beni. Sonra da bankaya götürdü. Gelecekte rezil olmamak için para biriktiriyormuş. Acıdım kızcağıza...
Konuşmalar daha uzayacaktı kasanın kapısı açılmasaydı. Bir el önce bol sıfırlı desteye yöneldi. Sonra vazgeçti. Daha az sıfırlılardan birkaç  deste alıp kapıyı kapattı. Biraz sonra kapı tekrar açıldı. Veznedarın eli kendisine uzanmıştı.
-Beyefendiye saygılarımı iletin. Bakın , tedavüle yeni çıkan paraları ilk kez size veriyorum. Biraz önce  para çekene eskileri verdiğimi gördün.
Fabrika mutemedi paraları alışkın ellerle çantaya doldurdu , teşekkür bile etmeden uzaklaştı vezneden.
-Yağını da çekmesen olmaz. Adam , teşekkür bile etmedi.
-Ne yaparsın , arada bir hediye geti...
Mutemet bankadan çıktığı için sonunu duyamadı. Esas macera şimdi başlıyordu. Bakalım ilk kez  hangi amaca hizmet edecekti? Araba ile kısa bir yolculuk ve kasaya yerleştirilmesi. Sanmıştı ki hemen birilerine verilecek. Hala matbaadaki  destesinde arkadaşları ile birlikteydi ve hiçbir macera yaşamamıştı.
Bir süre sonra kasanın kapısı açıldı ve kıllı bir el kendisininki ile birlikte üç desteyi kavrayıp bir zarfın içine koydu. Zarfta birtakım evraklar vardı. Görebildiği kadarıyla bir arazinin işe yaramayan, tarıma elverişsiz olduğu ile ilgili kararlardı evraklar.
-Bak oğlum. Beyefendi ile görüştüm. Bu zarfı kendisine vereceksin ve yarım saat sonra gidip geri alacaksın. Bütün evraklar onaylanmış olacak. Biz de fabrikamızın inşaatına başlayacağız. Ben arazideki elma , şeftali ağaçlarını kesecek işçileri ayarladım bile. Sakın unutma , zarfı bizzat beyefendiye vereceksin.
Konuşma biterken zarfı alıp çantasına koymuştu daha önce kendisini bankadan getiren görevli. Dışarı çıkıp bir araçla yola koyuldular.
-Bizim patron işini biliyor doğrusu. Sen- ben olsak bir kulübe bile yapamayız. Yörenin en iyi elması, şeftalisi yetişiyor bu topraklarda. Akşama işe yaramayan arazi olacak göreceksin. Genel Müdür kolay razı olmadı tabii.
-Ne kadar götürüyorsun?
-Son çıkanlardan üç tane yüzlük deste.
-Yapma yahu.
-Yaptım bile.
Şofördü ağzı bir karış açık kalan her halde. İlk görevi rüşvet oluyordu demek ki. Yani , gazete kağıdı söylediklerinde haklıydı. Arkadaşlarının anlattıklarını duyunca anlamıştı gazete kağıdının haklı olduğunu.
Araba durup görevli çantayı eline alınca soluksuz bekledi. Bakalım nasıl el değiştirecekti.
-Genel Müdür beni bekliyor. Bu evrakları onaylaması gerekiyor.
-Bir dakika efendim, kendisine sorayım. Beyefendi , bir bey sizinle görüşecekmiş. Birtakım evrakları onaylayacakmışsınız. Peki beyefendi. Özür dilerim efendim. Bir daha olmaz efendim. Beyefendi , buyurun. Genel Müdürüm sizi bekliyor. Hem beklettiğim için özür dilerim. Lütfen bağışlayın.
Bir kapı açılmış ve birisi kapıda karşılamıştı mutemedi. Karşılayan Genel Müdür`dü.
-Kusura bakmayın. Sizi tanıyamamış. Lütfen rahat olun. Beyefendi nasıllar.
-Selamları var efendim. Bütün evraklar zarfta. Ben yarım saat sonra uğrayacağım.
-Bir şeyler içseydiniz.
-Bir başka işim var. Dönüşte içerim.
Kapı kapanınca Genel Müdür zarfa uzandı. Heyecanla açtı. Desteleri okşayarak , ancak masanın altında çıkarıp cebine yerleştirdi. Sonra evrakları okumadan imzalayıp mühürledi. Düğmeye basıp sekreterini çağırdı.
-Biraz önce gelen bey yarım saat sonra gelecek. Bu zarfı kendisine verirsin. Bakan falan ararsa bir iş için il dışına çıktı dersin. Ben birkaç gün il dışındayım.
-Peki efendim.
Genel Müdür asansörden çıkarken şoförü kapıda bekliyordu. Arabaya binerken gideceği yeri söyledi. Şoför bıyık altından gülümsedi.
-Bak oğlum birkaç gün buralarda olmayacağım. Dönüşte yengenlere uğra da bir ihtiyaçları var mı öğren. Ne isterlerse alıver.
-Emredersiniz beyefendi.
Bir süre konuşma olmadan yol aldılar. Daha önce indiği yere yaklaşınca Genel Müdür.
-Şu köşede dur da ineyim.
-Beyefendi , ıslanacaksınız. Emredin , gideceğiniz yere kadar götüreyim.
-Nereye gideceğimi nereden biliyorsun ?
-Bilmiyorum da , Genel Müdür Muavininin şoförü geçen gün sizi görmüş. Bana, Genel Müdürümüz  pembe apartmanda mı oturuyor ?” diye sordu.
-Peki , sen ne dedin ona?
-Yok , orada oturmuyor , bir ahbabına uğramıştır dedim.
-Aferin. Şimdi ilerle öyleyse. İki sokak ötedeki pembe apartmanın önünde dur.
Şoför kurnaz kurnaz gülümsüyor ve dikiz aynasından Genel Müdür`ü izliyordu. Sevgilisi ile buluşmaya giden liseli gençler gibi heyecanlıydı. Şoförün kendisini izlediğini görecek halde değildi.
Şoför , pembe apartmanın önüne gelince arabayı durdurdu. Şoförün kapıyı açmasını bile beklemeden fırladı arabadan. Şoför , özellikle ağırdan alıyordu besbelli.
-Yengenlere uğramayı unutma, haydi oyalanma.
Deyip apartmandan içeri girdi. Alışkın ellerle otomata bastı , asansöre yöneldi. Çağrı düğmesine basar basmaz geri döndü. Binadan çıkıp az ilerdeki çiçekçiye yöneldi. Heyecandan unutmuştu. Büyük bir buket hazırlatıp geri döndü. Az ilerde şoförün kendisini izlemekte olduğunu görecek halde değildi.
Asansör kendisini bekliyordu. 5. kat düğmesine bastı ve cebindeki para destesini çıkarıp önce kokladı, sonra hafif hafif okşadı. Bunların sayesinde ne güzel günler geçirecekti. Ah , bir de aksiliği olmasaydı sevgilisinin.
Asansör durur durmaz fırladı , anahtarı çıkarmıştı bile. Kapıyı açıp girdi içeri. Çiçekleri ileri uzatmış, yüzüne en güzel gülümsemesini takmıştı.
Oturma odasına yöneldi. Sevgilisi , ayağında terlikleri , üzerinde sabahlığı ile sere serpe oturmuş televizyon izliyordu. Kapıya doğru şöyle bir bakıp yüzünü ekşitti. Hiç bir şey görmemiş gibi televizyona döndü tekrar.
-Sevgilim , ben geldim. Hoş geldin demeyecek misin?
- ...
-Bak , güzel çiçekler getirdim sana , al da vazoya yerleştir.
-...
Sevgilisine yaklaşıp omuzlarından öpmek istedi. O , kaçırdı omuzlarını ve ters ters baktı kendisine. Oysa çıldırıyordu omuzlarına. Her zaman omuzlardan başlardı sevişmeye.
-Gene neye kızdın , haydi söyle minnoşuna.
-Bilmiyor gibi soruyorsun bir de. Arabanın anahtarı ile ruhsatını hazırlamadan gelme demedim mi sana.
-Tamam sevgilim , alacağız.
-Cağız , ceğiz . Sen de bakanın gibi konuşmaya başladın. Ben senin için nelere katlanıyorum , sen hala ceğiz , cağızlardasın. Koca dairede sabahtan akşama yalnız başıma sıkıntıdan patlayayım , beyimize güzel görünmek için o kuaför senin , bu kuaför benim dolaşayım , kilo almamak için jimnastik salonlarında ter dökeyim ; o hala ceğiz desin , cağız desin. Hiç çabalama , elini süremezsin.
-Peki bunlara ne diyeceksin ?
Genel Müdür cebinden gıcır gıcır iki deste para çıkarıp halının üzerine fırlatınca sevgilisinin yüzü birden değişti. Para destesini eline alıp üzerindeki yazıları okur okumaz yere fırlattı. Yüzü eskisinden korkunç bir hal almıştı.
-Sen çocuk mu kandırıyorsun. Oyuncak para ile hovardalık etmek de yeni moda oldu galiba.
-Ne oyuncak parası , yeni tedavüle çıkan bol sıfırlılar bunlar. Destenin şeridindeki mühürlere baksana. Bankanın kaşesine baksana.
Mühürden , kaşeden anlamazdı da Genel Müdürün ne zaman yalan söylediğini çok iyi bilirdi. Bu kez doğruyu söylüyordu. Para destesini yeniden eline aldı ve kokladı.
-A , gerçekten oyuncak değilmiş bunlar. Ne zaman çıktı , hiç görmedim.
-Yeni çıktı. Bizimkiler enflasyona para dayandıramıyor. Altı ay geçmeden bunun da pabucu dama atılır , görürsün.
Parfüm ,pudra , krem ve bakımlı bir kadının kokusu kapladı paranın her  yanını. Bayılacak gibi oluyordu. “Bu kadın deli eder karşısındakini.” diye geçirdi. Genel Müdür yumuşamayı fark etmiş , omuzları öpmeye başlamıştı bile. Elleri göğüslere yönelince kadın uzaklaştı.
-O kadar ileri gitmek yok. Arabanın anahtarını elime almadan daha ileri geçemezsin.
-Yapma bunu bana , bak  kulun kölen oluyorum. Boynuma tasma takıp köpeğin gibi gezdirmene katlanıyorum.
-Bunu kendin istiyorsun. Hem çok hoşuna gittiğini bilmiyor muyum sanıyorsun.
-Bak parası hazır. İstersen koy çantana. Çıkar çıkmaz alırız arabanı. Hem iki - üç günlük tatil de ayarladım . Güzel güzel eğleniriz.
-Arabam alınmadan bir yere gitmem.
Genel Müdür tanıyordu sevgilisini. Nuh dedi mi Peygamber demezdi. Daha fazla ısrar etmeyip taktik değiştirdi.
-Hay hay  sevgilim. Minnoşun , köpeğin buna da katlanır. Hemen çıkalım , alalım arabanı. Sonra da senin arabanla çıkarız tatile.
-Gerçekten alır mısın?
-Kız , görmüyor musun ölüyorum senin için. Ciğeri beş para etmeyen insanlara yağ çekiyorum senin yüzünden. Biraz önce imzaladığım evrakları çocuklarım görmüş olsa, yüzüme tükürürdü.
Sevgilisi işveli işveli yaklaşıp dudaklarına bir öpücük kondurdu. Hafifçe sürtünmesi kontrolden çıkmasına yetmişti. Kollarını beline dolayıp kendine çekmek istedi. Hızla uzaklaştı kollarının arasından.
-Bak , sözünde durmuyorsun. Şimdi banyo alıp giyineceğim. Sonra da çıkıp arabamı alacağız. Bütün hevesini tatile sakla. Ben hazırlanırken sen televizyon izle. İstersen videoya film koy onu izle. Yalnız film izlerken tahrik olup saldırmak yok.
Genel Müdür videoya koyacağı filmi seçerken sevgilisi banyoya yönelmişti bile.
        *        *        *        *        *        *        *       
Gazete kağıdı, günlerini etrafını izleyerek geçiriyordu. Burası hiç hoşuna gitmemişti. Depoya girip çıkanlar iyi bir izlenim bırakmamıştı üzerinde. Çevresindekilerle de konuşulmuyordu. Birkaç kez denemiş, başarılı olamamıştı. Her biri kendi havasındaydı. Depodaki hareket can sıkıntısını biraz olsun azaltıyordu. Bir yandan içeri , bir yandan dışarı durmadan taşınıyordu . Yanında bir buzdolapları , çamaşır makineleri görüyordu ; bir oyuncaklar , saatler , çakmaklar. Bir gün ortasındaki boşluğa  gizledikleri torbaların eroin olduğunu  konuşulanlardan öğrenmişti.
Buradan bir an önce ayrılmayı o denli istiyordu ki. Burada kaldığı her gün yeni yeni kötülüklere tanık oluyor , hatta eroin işinde olduğu gibi kötü amaçla kullanılıyordu. Para için söyledikleri kendisi için geçerliydi burada. Her gün kirleniyordu.
İçindekileri çıkarıp yuvarlamaya başladıklarında sevinçten uçacaktı. Hem içindeki pislikten hem de bu bataklıktan kurtuluyordu. Yazıhanenin önünde bir bey  patronun eline paraları sayıyordu. Onu hemen tanıdı. O da kendisini tanımıştı. Önce para selamladı gazete kağıdını.
-Nasılsın ? Gerçekten karşılaştık seninle. Ben demedim mi biz çok değerliyiz diye. Bak ülkenin en değerli parası oldum. Sen ise hala bir işe yaramamışsın. Karaborsacının deposunda çürüyorsun.
-Görünüşün değişmiş ama sen değişmemişsin. Hala eski kafanı taşıyorsun. Anlaşılan başına daha bir şey gelmemiş.
-Daha neler gelsin istiyorsun. Senden ayrılınca gümrük deposuna götürdüler. Oradan alel acele matbaaya taşıdılar. Kısa sürede de baskı makinesindeydim. Makineler durmadan para basıyor. Kısa sürede ülkenin en değerli parası olarak banka kasasına , oradan da fabrikatörün kasasına taşındım. Fabrikatör hediye olarak beni Genel Müdüre gönderdi , o da sevgilisine bir araba aldı benimle. Galeri sahibi beni döviz bürosuna götürüp döviz aldı. Seni satın alan kişi de borç olarak aldığı dövizi bozdurup beni aldı buraya getirdi.
-Bakıyorum da epey gezmişsin. Ancak bu daha başlangıç. Değerin günden güne düşecek ve değerin düştükçe elden ele geçiş hızın artacak. Bu hız başını döndürecek. Öyle günler gelecek ki nerede , kimin elinde olduğunu bile anlayamayacaksın
-Bunları biliyorum. Banka kasasındaki arkadaşlar konuşurken duydum.
-Peki , daha şimdiden kirlenmeye başladığını da biliyor musun?
-Neden kirleneyim. Hala tertemizim. Üzerimde ufak bir leke bile yok.
-Sen öyle sanıyorsun. Pislik yapışmış bile üzerine. Genel Müdüre  rüşvet olarak verildin. Kim bilir hangi olmaz işi olura çevirdin. Belki de bu yüzden yüzyıllarca lanetleneceksin .
-Suç benim mi ? İyilik için kullandılar da itiraz mı ettim. Bıçak bitkilere aşı yapmak için de kullanılıyor, hayvanları kesmek için de . Hani dinamiti bulan bir insan varmış . Adı neydi , unuttum. Amacı insanları öldürmek değilmiş . Değilmiş ama bomba yapımında kullanılınca alıcısı çoğalmış , buluş sahibi de çok zengin olmuş . Sonra da gelirinin bir kısmı ile vakıf kurup edebiyat , tıp , hatta barış ödülleri vermeye başlamış. Bu ödülü almak da çok önemseniyormuş. Demek ki önemli olan olumlu amaçlar için kullanmak . Adam olumsuzu bile olumluya çevirmiş.
-Nobel derler o adama. Pişman mı olmuş , adını temize mi çıkarmak istemiş bilinmez, dediğin gibi gelirini vakfa bağışlamış. Her yıl verilen Nobel Ödüllerinin geliri dinamit satışlarından kaynaklanıyor.
-O halde beni suçlamayı neden sürdürüyorsun?
-Çok gururlusun da ondan. Biraz olsun düşünmeni istiyorum. Etrafındakileri görmeni , olanlarla ilgili kafa yormanı istiyorum da ondan.
-Peki benim de senin gördüklerini görüp görmediğimi nereden biliyorsun?
Gazete kağıdı yanıt veremeden bir makine kaldırıp kamyonetin kasasına yerleştiriverdi. Yalnızca
-Kendine iyi bak. Diyebildi. Kamyonet hızla uzaklaşıyordu çünkü.
Ön tarafta , şoförün yanında oturan sevinçten uçuyordu. Nihayet çok sevilen düşünürün “... Olmak” isimli eserini basabilecekti. Bu kitabın yayınından kâr etmeyi düşünmüyordu. Hatta biraz zarar etmesi bile kaçınılmazdı. En azından borç olarak aldığı Samanya paralarının değer artışı cebinden çıkacaktı. Ne olursa olsun buna değerdi. Birileri de iyi işler yapmalıydı. Halkın yararını gözetenler de bulunmalıydı ülkede.
Yıllar öncesini anımsadı. Henüz Kofulya yöneticileri Küçük Samanya olma hevesine kapılmamışlardı. Kofulya halkı bir yandan verdiği kurtuluş savaşının yaralarını sarmaya çabalarken bir yandan da cahillikten , karanlıktan kurtulma savaşını sürdürüyordu. Bir arkadaşından dinlemişti. Babası o yıllarda okumayı çok seviyormuş. Kasabalarında her hafta kurulan kiralık kitap tezgahından elindeki paraya göre 2-3 kitap kiralarken , 2-3 ünü de gizlice sokarmış cebine ve ertesi hafta onları da değiştirirmiş. Köyde de okuduklarını çevresindekilere anlatırmış. Daha sonraları köyde çocuklarını ilkokuldan sonra  okutan ilk kişi olmuş.
Dalıp gitmişti yayınevi sahibi. Şoför ise radyodan  ağır, hüzün dolu müzik yayını yapan kanallardan birini açmış dinliyordu.
Yayıncı biraz daha yakın tarihi anımsadı. Bütün ülkelerde gençler akademik , demokratik haklarını almak için ayaklanmışlardı. Kofulya`da da öğrenci gençlik eylemlere başlamıştı. Öteki ülkelerde devleti yönetenler öğrencilerle , gençlerle karşılıklı oturup tartışmış , haklı istemlerini yerine getirmişlerdi. Kofulya`da ise hem öğrencilerin -gençlerin , hem de işçilerin istekleri hiç dikkate alınmamıştı. Kofulya`yı o gün yönetenler , (ki daha sonra da hatta bu gün bile yönetenler olacaktı) “yollar yürümekle tükenmez” deyip “iti ite kırdırma” taktiğine başvurmuşlardı. Gençlerin , öğrencilerin arasına kışkırtıcı ajanlar sokulmuş , “sağcı gençlik “  - “solcu gençlik” ikilemi yaratılarak bunlar birbirine düşürülmüştü. Sokaklarda kan gövdeyi götürürken  Kofulya ordusu da zaman zaman demokrasiyi kurtarmak için , gericiliğe dur demek için deyip yönetime el koyarak var olan demokratik hakları da ortadan kaldırmıştı. Yalnız demokrasiyi ortadan kaldırmamış , gericiliğin de kökleşmesine , devlet kadrolarını eline geçirmesine yardımcı olmuştu. Son günlerde Kofulya ordusu yeniden sesini yükseltmeye başlamıştı. Bu durum bütün aydınları ürkütmüştü. Çünkü yaşayarak öğrenmişlerdi ki  ne zaman ordu yönetime gelse faturayı kendilerine kesiyordu. Onun için kaygılıydılar.
“... Olmak”  yayınlanmak üzere kendisine verildiğinde bu yüzden borç - harç  yayınlamaya karar vermişti. Bir şey yapmalıydı elinden gelen her kes. “Bi şey yapmalı , ... Bi şey yapmalı ..” diye  sessizce mırıldandı son günlerin aydınlar arasında çok tutulan parçasını.
Farkında olmadan sesini yükseltmiş olacaktı ki şoför irkildi.
-Bir şey mi dedin bey abi.
-Yok , yok  kendi kendime mırıldanıyordum.
-Bi şey yapmalı  gibi şeyler söylüyordun da ,
-Kofulya`nın haline üzülüyorum da bir şeyler yapmalı diyorum.
-Sorma abi , her gün her şeye zam geliyor. Lastiğe zam , benzine zam. Allah seni inandırsın kışlık odun kömür yok evde. Havalar da soğudu. Eve gitmeye utanıyorum.
-Sen neden utanıyorsun? Utanması gerekenler utanmıyor da sen mi utanıyorsun?
-Çoluk-çocuktan utanıyorum bey abi . Bir de okul için , giyim kuşam için bir şeyler isteyecekler diye korkumdan gitmek istemiyorum eve.
-Peki , bunların sebebi ne. Kim bu pahalılığı yaratan.
-Kim olacak bey abi , işçiler  esnaflar tabii. İşçiler durmadan ücretlerine zam isterken, esnaf tüccar da her gün zam yapıyor sattıklarına.  
-Sen de zam yapıyorsun ama.
-Ne yapalım , mecburiyetten.
-İşçilerinki de mecburiyetten olamaz mı?
-Olur mu bey abi dünyanın parasını alıyorlar. Allah gözlerini doyursun.
-Kaç para kazandıklarını biliyor musun işçilerin , esnafın?
-Nereden bileyim bey abiciğim.
Konuşma uzayacaktı yayınevinin önünde durmasalardı. Konuşulanları dinleyen gazete kağıdı çok sevinçliydi. Demek ki kitap olacaktı. Böylece ömrü de daha uzun olacaktı. Gerçi rizikolu olduğunu biliyordu Kofulya`da kitap olmanın. Çünkü pek de seyrek olmayan aralıklarla kitapların toplatılıp yakıldığını duymuştu. Özellikle düşünmeye yönlendiren kitapların ömrü pek uzun olmuyormuş. Üç gün bile olsa işe yarayan bir kitap olmak gurur vericiydi. Gazete olacağını düşünüyordu da morali bozuluyordu günlerdir. Gerçi Kofulya`da gazete patronları karaborsa`dan almazlardı kağıdı. Her biri yöneticilerle iyi geçinmeye bakardı. Zaman zaman yöneticilerle çelişkiye düşseler , bazı yazarlarına bu yöneticilerin yolsuzlukları , ahlaksızlıkları ile ilgili  yazılar yazdırsalar da bir süre sonra bu yazarları gazetelerinden kovarak , ya da övücü yazılar yazdırarak aralarını düzeltirlerdi. Kofulya`da gazetelerde yazar olmak bir yandan rizikolu olurken öte yandan da çok kazançlı işti. Kaleminin gücünü kullanarak köşeyi dönen bir sürü yazar vardı. Kimi iş takibi yaparak , kimi eline geçirdiği belgeleri şantaj aracı olarak kullanarak zengin olmuşlardı.
Gazete olmadığı , üzerine bu yazarların yazıları basılmadığı için gerçekten şanslı buluyordu kendini. Bir de birtakım fotoğrafların altlarına uygun yazılar hazırlanarak basılan gazeteler vardı. Seks , cinayet , dedikodu , şiddet ne ararsan bulunurdu da bu gazetelerde halkı aydınlatan bir satır bile bulunmazdı. Ayrıca Kofulya`da gazeteler bir takım tüketim maddelerinin pazarlamasının da yardımcısı idi. Yani Kofulya`da tencerenin , televizyonun yanında promosyon olarak gazete kağıdı veriliyordu. Bu  kâğıtların üzerinde bir şeyler yazılı olsa da bunları gazete saymak olanaksızdı. Her biri bir holdingin kontrolünde , zaman zaman öteki holdinglere söven , ancak daima kendilerini öven  kâğıtlardı bunlar.
Depo içinde yuvarlanırken bunları düşünüyordu  gazete kağıdı.
        *        *        *        *        *        *        *
Bol sıfırlı para karaborsacının kasasındaki yerine kurulurken gazete kağıdını düşünüyordu. Ne çok şey biliyordu gazete kağıdı. Kendisi ise gerçekten etrafındakilere hiç dikkat etmemişti bu güne değin. Genel Müdür`ün fabrikatörün mutemedinin karşısında iki büklüm oluşunu doğal karşılamıştı. İmzaladığı evrakların nelere yol açacağını bildiği halde aldığı rüşvet yüzünden bunları imzaladığını görmezden gelmişti. Sevgilisine araba alırken de bir işe yaradığını sanıyordu. Kadının güzelliği , kokuları mı etkilemişti , gururu mu engellemişti gerçeği görmesini ?
Ne olursa olsun bundan sonra daha dikkatli olacaktı. Etrafında olup bitene karşı duyarsız olmayacaktı. Gerçi elinden pek bir şey gelmezdi , ama gerçekleri görürdü hiç olmazsa.
-Pek derine daldın arkadaş. Yoksa bizimle konuşmaya tenezzül etmiyor musun?
Yalnız olmadığını , çevresinde değerli-değersiz bir sürü Kofulya parası ile bir yığın da Samanya parası  bulunduğunu sesleri işitince fark etti. Kendini toparladı ,
-Bulunmaz kumaş değilim. Ben de sizin gibi elden ele gezen Kofulya parasıyım. Bu gün burada , yarın başka bir yerde.
-Samanya paralarının tafralarından yanlarına yaklaşılmıyor da , bol sıfırların yüzünden sen de havalanıyorsun sandım.
-Daha önce olsaydı belki , ancak bundan sonra asla gururlanmam. Bir işe yararsam sevinirim yalnızca.
-Peki bu Samanya paralarına ne oluyor?
-Adamlar haklı arkadaş. Dünyanın jandarması sayıyorlar kendilerini. Tüm insanlık için zararlı da olsa kendileri için yararlı olan yararlı sayılmalı. İtiraz edersen yandın. Ölümlerden ölüm beğen. Bombalanmak mı istersin , hükümet darbesi mi? Ambargo mu istersin yoksa? Beğen beğendiğini.
-O denli güçlü mü bunlar yahu?
-Belki değiller , ancak  bizim gibi “Küçük Samanya “ olma hevesindeki ülkeler el pençe divan durunca karşılarında bir şey sanıyorlar kendilerini. Karşı çıkanları da bizlerin desteğiyle eziyorlar. Ekonomisi savaşa dayanınca bir ülkenin, kan emmeden yaşayamayan vampir gibi oluyor, mutlaka gerginlik istiyor , savaş kışkırtıcılığı yapıyor. Kofulya gibi ülkeleri de birbirine düşürüp silahlandırıyor. İki taraflı ballı börek. Bir yandan silahlarını satıyor , bir yandan da kendine bağımlı hale getiriyor.
-Senin dilin biraz fazla uzamış. Solcularla düşüp kalkıyorsun herhalde. Samanya`ya dil uzatanın başına neler gelir , O`na uzanan diller ne olur biliyor musun?
Konuşan Samanya parasıydı. Demek ki dinliyordu kendilerini. Oysa hiç ilgisiz görünüyorlardı. Hatta görenler, konuşulanları anlamıyorlar bile diyebilirdi.
-Bilmez olur muyum ? En azından değerimi düşürürsünüz , benden değerlisinin  çıkartılması için yöneticilere baskı yaparsınız.
-Baskı yapmak değil , tavsiyede bulunuruz.
-İyi biliriz sizin tavsiyelerinizi.
-Biliyorsanız ona göre konuşun. Hem söyleyin kaçınız bizim bir tanemiz ediyor?
“Buyurun bakalım. Bir Kofulyalı dünyaya bedel diyorduk. Ne hale geldik. “ diye düşünerek  seslerini kestiler. Samanya paraları konuşan olmayınca iyice coştular.
-Siz ne işe yararsınız be. Kofulya`da her şeyin değeri bizimle ölçülmüyor mu ? Kiralar , borç vermeler bizimle olmuyor mu ? Para biriktiren bankaya mı yatırıyor , bizi mi alıyor. Bize yatırım yapan kazanmıyor mu? Haydi konuşun. Konuşsanıza be...
Kofulya paralarının söyleyecek sözleri kalmamıştı. Pula dönmüşlerdi. Hele bunlar serbest hale gelince yüzlerine bakılmaz olmuştu nerede ise. İyi ki işçiler , memurlar vardı. Onlar biliyordu  değerlerini. Para olduklarının ayrımına onların eline geçince varıyorlardı.
Sessizlik uzun sürdü. Kasanın kapısı açılınca hepsi gözlerini uzanan ele doğrulttu. El  Samanya paralarına yöneldi. Bir tomar alıp kapıyı itti. Kapı iyice kapanmadığından dışarıda konuşulanları duyabiliyorlardı.
-Bize yamuk yapmayın dedik. Her işinizi yapıyoruz. Dışarıdan mal getirilmesi , bunların dağıtımı , alacaklarınızın tahsili , esrar- eroin bulmak , pazarlamak ... Her işinizi biz yapıyoruz. Arkadaşlarımız olmasa bu depo nasıl dolup boşalacak. Kentin göbeğinde kimse neden rahatsız etmiyor sanıyorsunuz? Her hizmetin bir bedeli var. Bedelini ödemedin mi ödetmesini biliriz.
-Yerden göğe haklısınız. Yanlış anlaşılma var. Ben ödemenin gelecek hafta yapılacağını sanıyordum. Yoksa geciktirir miydim.
-Bizi kandıracağını sanıyorsun her halde. Arkamızdan neler konuştuğunu bilmiyor muyuz sanıyorsun ? Bitin kanlandı değil mi sayemizde. Bize kafa tutmak kimin haddine.
-Bakın yapıyorum ödemeyi , bu seferlik hoş görün , cahilliğime verin.
-Bunu önceden düşünecektin. Saydın mı paraları? Tamam mı? Öyle ise ver dersini.
-Köpeğiniz olayım kıymayın bana. Bakın alacağınızı da aldınız.
Susturucudan çıkan mekanik bir ses ve karaborsacının iniltisi. Sonra uzaklaşan ayak sesleri, yaklaşan ayak sesleri.
-Patronu ayaklarından vurmuşlar. Polise haber verelim.
-Durun , sakın haber vermeyin.
-Hastaneye götürelim o zaman.
-Olmaz. Kendimiz hallederiz. Sargı bezi falan getirin. Olanları da unutun. Kimse ağzından bir şey kaçırmasın sakın.
Bir el kapıyı kapatınca içerdekiler baş başa kaldı yeniden.
-Kofulya`yı da Samanya`ya döndürdüler  nihayet. Samanya´lılar haklıymış. Gördünüz , haraç bile Samanya parası ile alınır oldu.
Kimsede konuşacak hal kalmamıştı. Her biri buradan bir an önce kurtulmaya bakıyordu. Bu pislikte daha fazla kalmak istemiyorlardı.
Kasanın kapısı tekrar açıldığında yerlerinden fırlayacaklardı ellerinden gelse , öne atılacaklardı. El bol sıfırlının destesine uzandı ve kasadan çıkardı .
-Gümrüktekilerin ödemesini de geciktirdik. Onlar da bunların arkadaşı. Tahsilata gelmeden götürün paralarını.
Deyip destenin yarısını bir zarfa , öteki yarısını da başka bir zarfa yerleştirdi. Patrondu. Demek ki yarası ağır değildi.
-Bu zarfı Amire , bunu da  kapıdakine vereceksin. Arkadaşlarına dağıtmasını söylemeyi de unutma. Burada olanlarla ilgili hiç bir şey kaçırma sakın ağzından. Unutma , tamam mı?
-Anladım patron. Çocuk değilim .
Zarfları cebine koydu ve arabada şoförün yanına oturdu.
-Gümrüklere.
-Hayrola , gene ödeme mi var?
-Acele et. Gecikti zaten.
Araba hızla fırladı yerinden. Sarsıntıyı tümü hissetti. Dur-kalk , karşılıklı  küfürleşmeler ve gürültü, uğultu. Trafik çok sıkışık olmalıydı. Motor durunca  gümrüklere geldiklerini sandılar. Yanılmışlardı. Her iki kapı hızla açıldı ve dışarı fırladılar. Küfürler , yumruklaşmalar .
-Nasıl durursun aniden ulan.
-Kırmızı yandı beyefendi.
-Bu şehirde ne zamandır araçlar kırmızı ışıkta duruyor. Bize kastın mı var. Ya fren tutmasaydı da arkadan vursaydık sana. Suçlu biz olacaktık değil mi?
-Beyler , bırakın kavgayı. Trafik tıkandı iyice. Lütfen bırakın kavgayı.
-İyice dağıtırdım suratını ya , şunlara dua et.
Araba yeniden hareket etti.
-İyi benzettik değil mi.
-Patronun fırçası kafamı bozmuştu zaten. Adam fren yapmaz mı kırmızı yanınca . Tepem attı vallahi.
-Anladım niyetini , ben de fırladım. Adamcağız neye uğradığını şaşırdı. Ağzı - burnu kan içinde kaldı zavallının.
-Neden dövdük adamı yahu? Hiç kırmızı ışıkta durdu diye adam dövülür mü? Sinirlerimiz harap olmuş be.
Bir süre sonra arabayı durdurup sakin sakin indiklerinde gerçekten gümrüklere vardıklarını anladılar. Parayı taşıyan Amir`i  sordu . Telefonla haber verdiler.
-Amirim  “karşı kahvede beklesinler” dedi. Hemen gelecekmiş.
-Tamam. Şunu da sen al da arkadaşlarla paylaşın.
-Ne yapıyorsun. Herkesin önünde verilir mi? Hem ne kadar var içinde ? Eksik falan değil ya ?
-Tamam  tamam. Her zamanki gibi. Hem fazla uzatma.
-Ben lafı da uzatırım , sizi de ama dua edin milletin içindeyiz.
Kahveye girip birer  gazoz söylediler. Köşedeki masaya oturmuşlardı.
-Şu amir de köşeyi iyice dönmüş diyorlar.
-Nasıl dönmesin. Kaçak eşyadan eroine her şey kontrolünde.
-Üç villası varmış sahilde. Çocuklarının üstüne yapmış tapusunu. Son zamanlarda bir de kooperatife girmiş kendi üzerine. Patronu sıkıştırırken kaçırdı ağzından.
-Geliyor. Buyur Amirim. Nasılsın ?
-Eh , iyi olmaya çalışıyorum. Siz nasılsınız. Patronun işleri nasıl ? Duyduğum kadarıyla başına bazı işler gelmiş sabahleyin. Aman kendine dikkat etsin. Bu seferlik ucuz atlatmış ya , bir sonrakinde  postu yere sermesin. Aman , kimseye yamuk yapmasın. Böyle gecikmeler de olmasın. Herkesin kendine göre hesabı var  , kitabı var.
-Kusura bakma Amirim. Cahillik de , ihmalkarlık de  ne dersen de oluyor arada bir.
-Olmayacak. Hele bize , hiç olmayacak. Az leşimiz yok bilirsiniz.
-Buyur Amirim, güle güle harca.
-Tabii güle güle harcayacağım. Siz de kazanıyorsunuz biz de kazanacağız. Ne demişler : “Men dakka dukka”.
Amir zarfı alıp cebine koymuş ve hızla uzaklaşmıştı. Arkasından söylenenleri işitecek durumda değildi. Son villanın taksitini bir an önce yatırmalıydı. Yoksa bakanlığa şikayet ederim demişti müteahhit. Şikayetin ne olduğunu gösterirdi göstermesine de o da Amirin takımındandı. Hani ne demiş ağaç “baltaya değil , sapına yanarım. Ne de olsa benim cinsimden.”
Önce bir tuvalete girip paraları saydı. Biraz da cebinden ekleyip zarfa yeniden yerleştirdi. Müteahhit yakınlarda olmalıydı. Çünkü araca falan binmemişti Amir. İtiş-kakış uzun bir yürüyüş sonrası bir odaya girdiğini anladı bol sıfırlı Kofulya parası.
-Getirdin mi parayı. Bak ödemeleri geciktireceksen satalım hisseni başkasına. Müşteri çok. Ödediklerini eksiksiz veririm eline. Görüyorsun ödemeler yüksek. Tek maaşla maaşının üç katı olan taksitleri nasıl ödeyebiliyorsun bilmiyorum. Benden söylemesi. İstersen hemen geri veririm paranı.
-Olur mu canım. İlk kez iki gün geciktirdik. Hem bir daha olmayacak. Parayı nasıl ödediğime , ödeyeceğime de karışma artık. Öderiz evvel Allah.
-Alınma canım. Ben bi teklif edeyim dedim. Bildiğim kadarıyla ihtiyacın da yok bu villaya.
-Kim demişse halt etmiş . Bana müsaade. Hoşça kal.
-Güle güle.
Zarfla birlikte iç cebine  yerleştirdi paraları. Sonra telefonu çevirdi. Ceketinin düğmelerini ilikleyince önemli biri ile konuştuğunu anladılar.
-Müsteşarım , benim. Bizim arsanın durumunu konuşacaktım. ... Biliyorum efendim. Evet efendim. Zor olacağını biliyorum. Ancak olmayacak iş değil biliyorsunuz. Sayın Müsteşarım , biz de üzerimize düşeni yerine getireceğiz tabii. ... Hayır efendim . Otel değil efendim. Pansiyon yapacağım. Turizme hizmet için. Hem kredi falan da istemiyorum. ... Tamam efendim. Ziyaretinize hemen geleceğim. Uçağa bir saat sonra binip mesai bitmeden yanınızda olacağım efendim. Tamam efendim. Lokum kutusunun altına yerleştireceğim efendim. Sekreterinize bırakırım. ... Unutmam efendim. Saygılar sunarım efendim.
Derin bir nefes bırakınca konuşmanın sona erdiğini anladılar. Hemen düğmesini çözdü ve ilk uçaktan yer ayırtıp yola koyuldu. Yalnız, bir ara durup bir kutu lokum aldı. Arabasını hava alanının otoparkına  park edip tuvaletlere yöneldi. Hızlı bir şekilde lokumları gazeteye döküp  kucağına koyduğu  paraları kutunun altına yerleştirerek lokumları üzerine sıraladı. Kutu kapanmıyordu. Lokumlardan bir kaçını ağzına atıp paketi eski haline getirdi. Hediyelik lokumdu elindeki.
Biletini alıp çıkış kapısına yöneldi. Son anda binebildi uçağa. Hostes çok hoştu. Ama aklı yeni sahip olacağı arsadaydı. Denizin kıyısında büyük bir tarlayı çok önceden satın almış , ancak bir türlü inşaat izni koparamamıştı. Ne otel ne kumarhane , hiç birine izin yoktu. Tatil köyü dedi o da tutmadı. Halbuki bakan hanımın kocası, koca adaya inşaat izni çıkartmıştı. Çiftliği de hizmetçisi üzerine tapulatmamış mıydı. Herkes biliyordu ki orası bakan hanımların. Hem yemyeşil çiftlik  kısa zamanda havuzlu villalarla dolacak. Yeşili ara ki bulasın. Kendisi bu kadarını beklemiyordu tabii. Ama devlete bu kadar hizmet etmişti. Vur demişler vurmuş , yurt dışına çık demişler yurt dışına çıkmıştı. Hapse gir dediklerinde tereddüt bile etmemişti. Biliyordu ki kısa sürede çıkaracaklar ya da kaçıracaklar. Çok beklememiş , kaçırmışlardı. Bir sürü pasaportu vardı. Kimi diplomatik , kimi yeşil , kimi renksiz.
Derdini sonunda anlatabilmişti anlatmasına da biraz pahalıya oturmuştu kendisine. 20 bin Samanya parasından bir kuruş aşağıya inmemişti. Bu günkü kur üzerinden Kofulya parası ile yapacaktı ödemeyi. Hani bir de bu olmasaydı harika olacaktı. Daha önce hep hatır gönül ilişkisi ile bitirmişti işleri. Bakan hanımın kocası iş yapmaya başlayınca olan  onlara olmuştu. Enişte beyden rüşvet alamayanlar onlara yönelmişti. Hiç kimse rüşvetsiz , hediyesiz iş yapamaz olmuştu.
“Lütfen kemerlerinizi bağlayınız.” Anonsu ile elini beline attı. Çözmemişti ki kemerleri. Hava alanına iner inmez bir taksiye atladı. Mesai biterken yetişti. Müsteşar kendisini bekliyordu. Öteki memurlar ve amirler de ayrılamıyordu bu yüzden. Başka günlerde önce Müsteşar ayrılırdı. Sonra Genel  Müdür , Genel Müdür Yardımcıları.  Sonra da sırası ile daire müdürleri , memurlar.  Mesai saati bitimine 15 dakika kala hizmetlilerden başkasını ara ki bulasın. Bu yüzden bütün personel sinirliydi. Koridorlardan telaşla ilerlerken ters ters bakıyordu her kes. Önce sekretere kutuyu bıraktı  Müsteşar beye ikram edersiniz diyerek. Sonra odasına girdi saygı ile. Müsteşar paltosunu falan giymiş kendisini bekliyordu.
-Tamam mı ? Dediğim gibi hazırladın değil mi ? Eksik falan çıkarsa karışmam. İmzalamam evrakları. Tamamsa bir hafta sonra elinde olur evraklar.
-Minnettar kalırım efendim. Lütfedersiniz beyefendi...
-Şimdi çık ve kimseye bir şey söyleme. Soran olursa evrakları bıraktım dersin.
-İyi günler efendim.
Müsteşarın acelesi vardı anlaşılan. Kapıyı açmış sekreteri çağırmıştı bile.
-Getir bakalım ne varmış içinde . Hem gören gözün hakkı vardır derler. Aç da birer tane tadalım.
Sekreter kutuyu itina ile açtı. Belli ki bu tip kutuları nasıl açacağını çok iyi biliyordu. Müsteşara uzattı önce. Bir tane lokum alıp ağzına attı.
-Kızım birkaç tane de kendine ayır da kalanları yengene götüreyim. Epeydir eve lokum almamıştım.
Sekreter  kutunun altındaki kabarıklığın farkındaydı besbelli.
-Ben almayayım efendim siz kalabalıksınız.
-Sen bilirsin kızım. O zaman kutuyu kapat da çantama koy. Tamam mı. Haydi iyi akşamlar.
Müteahhit , daha müsteşar kapısını açıp sekreterine seslenirken fırlamıştı dışarı.
Çantasını alan Müsteşar da asansöre yöneldi. Arkasından memurların “gene lokum yemeye gidiyor” dediklerini duymazdan geldi. Ne yapacaktı yani . Şurada kaç yıl daha kalabilirdi ki? Bu gün Müsteşar iki gün sonra kızak. Fırsat varken doldurmalıydı heybesini.
Asansörde acele paraları çıkarıp  lokumları kutuya yerleştirdi. Alel usul paketledi yere dökülenleri topladıktan sonra.  Şoför kapıda bekliyordu. Kapısını açıp çantasını elinden alarak yerine oturmasına yardımcı oldu. Kapısını kapatıp arkadan dolanarak direksiyona geçti.
-Eve mi efendim?
-Hayır oğlum, çarşıda bırak. Kulübe uğrayıp bezik oynayacağım.
Şoför biliyordu bezik oynamaları. Demek ki lokum paketi beklenmişti mesai sonuna değin. Şimdi önce döviz bürosuna uğranacak , sonra da otelin kumarhanesine. Kumarda kazanılacak , sonra da bankadaki hesaba yatırılacaktı. Bazen de totoda , lotoda kazanırdı . Oysa toto oynadığını , loto oynadığını hiç gören yoktu Müsteşar beyin.
Şehir kulübünün önünde inerken 3 saat sonra gelip almasını söyleyerek içeri girdi. Az sonra da  yakındaki döviz bürosundan Samanya parası aldı tüm Kofulya parası ile.
Otelin kapısında güler yüzle karşılandı. Jetonlar alıp makinelere yöneldi. Kısa sürede herkes kendisine bakmaya başladı. Hangi makineye yaklaşsa içini boşaltıyordu.
-Ne şanslı adam , her zaman kazanıyor. Ne zaman gelse cebini doldurup çıkıyor. Adam Müsteşar. Demek ki işini dürüst yapıyor. Allah da karşılığını veriyor.
Hiç kimse Allah’ın kumar işlerine karışmayacağını , o işlere şeytanın karışması gerektiğini düşünemiyordu. Bir kimsenin bu makinelerden sürekli kazanmasının olanaksız olduğunu , bunda bir “bit yeniği” olması gerektiğini düşünen de yoktu.
Bol sıfırlı Kofulya parası gene üzgündü. Şöyle yararlı bir iş için ne zaman kullanılacaktı acaba? Gece yarısı otelin kasasına , sabahleyin de bankaya taşındı. Henüz dinlenmeye başlıyordu ki veznedar alıp yaşlı bir adama uzattı. Bu kez emekli bir öğretmenin cebindeydi. Ancak , cebe inmeden önce defalarca sayılmış , parçalara ayrılıp ceplere dağıtılmıştı. Bir yandan hesaplar yapıyor,  bir yandan da ceplerine sokuyordu paraları. Bankadan çıktıktan sonra kasap , mahalle bakkalı , hatta berbere uğrayıp ödemelerde bulundu. Anlaşılan saç tıraşını da veresiye oluyordu. Pazara uğrayıp en ucuzlarından sebze ve meyveler aldı. Birkaç kez önlerinden geçtikten sonra yarım kilo da hamsi balığı aldı. Emekli öğretmenin cepleri yavaş yavaş boşalıyordu. Ancak arkadaşları çok mutluydu bol sıfırlı Kofulya parasının. Para olmanın tadını doyasıya çıkarıyorlardı. Gerçekten bir işe yaramak ne güzel şeydi. Aynı zevki kendisi de alıyordu. Demek ki para haraç , rüşvet , kumar , hovardalık dışında da kullanılabiliyordu. Gazete kağıdı bunları da görmeliydi.
Emekli öğretmen her elini cebine sokuşunda ödü kopuyordu sıra kendisine geldi diye. Buradan ayrılmayı hiç istemiyordu. İlk kez mutluydu , huzurluydu çünkü. Neyse ki o gün de daha sonraki 20 gün de korktuğu başına gelmedi. Alış-verişten sonra eve geldiğinde herkes heyecanla karşıladı yeni sahibini. Hemen poşetlere saldırdılar.
-Anne , elma da almış dedem.
-Bey iyi etmişsin de balık almışsın. Ne zamandır içim çekiyordu.
O akşam herkes mutluydu. Arkadaşlarını da çağırmışlardı. Bol sıfırlıyı ise elbiselerin arasına bir mendilin içine yerleştirmişlerdi. Burada hem dinleniyor , hem de etrafta olan bitene kulak veriyordu.  Ne hoş kokuyordu giysiler. Her biri yıllarca kullanılmıştı besbelli . Sabuna sabuna ve hafif de tere kokuyorlardı. O ne güzel kokuydu . Genel Müdürün sevgilisinin parfümünün , kreminin, pudrasının ve vücudunun kokusunu anımsadı. Yüzü kızardı utancından. Ter kokusunu hiç bir şeye değişmezdi. Hele alın teri kokusunu. Mendiller alın terine kokuyordu. Kokular , yorgunluk derken dalıp gitmişti.
-Hayırsızlar , çağırmasak gelmeyeceksiniz. Bir de meslektaş olacağız.
-Öğretmenim , çıkamıyoruz dışarı. Akşam oldu mu haberler , diziler bir bakıyoruz gece yarısını geçirmişiz.
-Hani haberler habere , diziler de diziye benzese. Bir kaçı dışında izleyecek dizi yok ki. Filmler de öyle. “Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze sürüyorlar.” Bizler de yiyoruz işte.
-Çaresizlik , ne yapalım. Ya onu izleyeceğiz ya da ötekini.
-Canım ille televizyon izlenecek diye ayet mi var ?
-Yook.
-Öyleyse.
-Televizyon yokken ne güzeldi. Söyleşirdik , kitaplar okurduk.
-Şimdi de oku efendim.
-Olmuyor öğretmenim. Kötü alıştık televizyona.
-Alışkanlık ise senin dediğin gibi, çok kötü bir alışkanlık. Sigara tiryakiliği , içki düşkünlüğü kadar kötü bir alışkanlık. İnsanlar bundan kurtulmayı bilmeli.
-Sigarayı bırakalı kaç yıl oldu öğretmenim.
-İki yılı geçti.
-Nasıl başardın ? Ben bir türlü bırakamıyorum.
-İstemiyorsun da ondan.
-İstemez olur muyum hiç. Bak , bu meretin yüzünden merdivenleri zor çıkıyorum. İlerde ne olacağım belli değil.
-Seni sigaraya silah zoruyla mı başlattılar?
-Yoo. Kendim başladım.
-Yani , kendin karar verdin değil mi ?
-Evet.
-Öyleyse bırakmaya da kendin karar vereceksin.
-Olmuyor ki.
-Nasıl olmaz kardeşim. Gün geliyor Kofulya`yı , hatta dünyayı yönetmeye kalkışmıyor muyuz ?
-Eh .
-Nasıl eh? Masaya oturduk mu ya al papazı ver kızı , ya da hükümet kur , hükümet düşür. Değil mi ?
-Orası öyle.
-Yani beyimiz Kofulya`yı yönetmeye talip , ancak kendisini yönetemiyor. Kendisini yönetemeyen kimi yönetebilir ki ? Öğrencilerime sürekli yinelerdim. “Kendi çalışma programınızı kendiniz yapın ve buna mutlaka uyun.  Kararlarınıza önce kendiniz saygılı olun ki başkaları da saygılı olsun. Kendinizle ilgili kararları siz verin. Sizi , başkalarının yönetmesine izin vermeyin. Siz sizi yönetemezseniz , başkaları yönetir. O zaman da hiç bir  şeyden şikayetçi olamazsınız.”
-İşin bu yönünü hiç düşünmemiştim. Doğru yahu. Kendimi yönetemezsem , kimseyi yönetemem.
-Bu kadar değil. Başkalarından saygı bekliyorsak , önce kendi kendimize saygılı olmalıyız. Bir kimse için en kötüsü kendine olan saygısını yitirmesi. Bir kere kendine olan saygını yitirmeye gör. Hiç kimseden saygı göremezsin. Herkesin oyuncağı olursun. Ben , kendime olan saygımı yitirmemek için bıraktım sigarayı. Alkolü de çok ölçülü alırım.
-Hanımlar da kaynatıyorlar maşallah.
-Ne yapalım , siz derine dalınca biz de aramızda konuşuyoruz.
Bol sıfırlı söyleşiye kendini kaptırmıştı. Ne samimi idi bu insanlar ? Yüzlerine söyleyemeyecekleri hiç bir şeyi arkalarından da söylemezdi bu tür insanlar. Bu insanlarla günler değil , yıllar geçirilmeliydi ki ...
İçilen çaylar , tartışılan konular ... Vaktin nasıl geçtiğini anlayamadan komşuları uğurladılar ve her kes odasına çekildi. Emekli Öğretmen ve eşi  bu odada yatıyorlardı demek ki. El ayak çekildikten sonra fısıltı ile sürdürdüler konuşmalarını. Başka ilde okuyan çocuklarını düşünüyorlardı.  Ne yapıyordu ? Rahat mıydı ? Başarılı olacak mıydı ?
-Yarın hesabına biraz para yatırayım. Gerçi parası var ama ne olur ne olmaz. Gurbette insanın her şeyi para.
-Nasıl , yetirebilecek miyiz maaşı ? Epey borcumuz vardı.
-Yetiririz, yetiririz.
-Üstümüze , başımıza da bir şey alamıyoruz. Senin ceketin , benim mantom kaç yıllık. Utanıyorum dışarı çıkarken.
-Neden utanıyorsun hanım. Devlet bunca yıl hizmet etmiş emeklisine bu kadar maaş vermeye utanmıyor da sen mi utanıyorsun. Anımsıyor musun , yirmi yıl önceydi. Çocuklar küçüktü daha ama gene yetiremiyorduk. Göz karartıp bir kravat almıştım kendime. Yeni kravatla sınıfa girince bütün sınıf hayret etmişti. Alkışlamışlardı da gözlerim yaşarmıştı. Gözyaşlarını devlet adına akıtmıştım. Devlet adına utanmıştım. Eski giyiyorsam , yenisini alamıyorsam neden ben utanayım hanım. Sen de utanma sakın. Vergi kaçıranlar utansın , rüşvet yiyenler utansın , “benim memurum işini bilir” deyenler utansın. Sen neden utanacakmışsın. Boğazından bir yudum haksız kazanılmış para ile alınan lokma geçti ise utan. Sakın utanma emi tatlım.
Bol sıfırlı bunları işitmişti. Gözleri doldu. Şimdi gazete kağıdı burada olmalıydı da kendisinden özür dilemeliydi. Demek ki tek emekli maaşı ile bir de üniversitede çocuk okutuyorlardı. Konuklarla konuşurlarken üniversitede okuttuklarının en küçük çocukları olduğunu işitmişti. İkisi daha önce üniversiteyi bitirmişler. Ve adam hala boğazından bir yudum haksız kazanılmış para ile alınmış lokma geçmedi diyebiliyor. Mendillerdeki alın teri kokusunu bir daha , bir daha çekti içine. Dünyanın en kaliteli  parfümüydü ter kokusu. Şişelere doldurulup satılmalıydı. Ve Genel Müdür sevgilisine bu parfümden götürmeliydi. Ne yapardı o zaman sevgilisi acaba?
Odadakilerle birlikte uykuya daldı. İlk kez huzur içinde uyuyabiliyordu. Rüyasında çok güzel şeyler gördü. Çok mutlu uyandı.
        *        *        *        *        *        *        *
Gazete kağıdının kitaba dönüşmesi öyle kolay olmadı.  Sonunda beklenen gün geldi ve baskı makinesinden geçmeye başladı gazete kağıdı rulosu. Önce birçok sayfa birlikte basılıyor , sonra bunlar katlanıp fasikül haline getiriliyor , fasiküller bir araya getirilip zımbalanıyor, üzerlerine kapak yapıştırılıyor , en sonunda da kesilip kutulara yerleştiriliyorlardı.  Artık kitap olmuştu. Karton kapağın arka yüzünde yazar ile ilgili bilgiler vardı. Defalarca yargılandığı ve  yıllarca hapiste yattığı yazılıydı.
Yayınevi sahibinin acelesi vardı. Kesilen kitapları kutulara dolduruyor ve hiç bekletmeden ambara gönderiyordu. Neden acele ettiği sorulduğunda ,
-Hiç belli olmaz. Bakarsın polis gelir , kitaplara el koyar. Hiç olmazsa bir kısmını onlar gelmeden okura ulaştırayım.
Bizim kitap da kutuya konmuş ve yola çıkmıştı. Önce bir ambara bıraktılar. Ertesi gün eski bir kamyonla bir başka kente taşındı. Daha kitapçının vitrinine konuyordu ki ,
-Geldi mi ? Onu koymayın vitrine , ben alacağım.
Deyip ilk sahibinin çantasına girdi.
Eve gider gitmez okumaya başladı sahibi. Bir öğretmendi sahibi. Bazı satırların altını çiziyordu okurken. Zaman zaman da notlar alıyordu bir ajandaya. Sayfaların kenarlarına da birtakım notlar karalıyordu. Kitabı okuyor mu , yeniden  mi yazıyor  belli değildi.
“İnsan Olmak” başlıklı yazının bir yerinden ok çıkarmış ve okun ucuna “Düşünmeye ilk başlayan yaratığa binlerce teşekkür” yazmıştı. En çok notu “Aydın Olmak” yazısına düşmüştü. Bir takım isimler yazılıydı , bir takım tanımlar eklemişti sayfaların kenarına. Bir yerinde “belki aydın olmak o denli zor değil , zor olan aydın kalabilmek” yazılıydı notlarının. Kitabın okunması da  çantada taşınması da kısa sürdü. Raftaki kitapların arkasına saklarken,
-Hemen yasaklamışlar ve yazarı tutuklamışlar. Aydınlığa düşmanlık kaç yıl sürecek. Hep bizler mi bedel ödeyeceğiz ? diye söyleniyordu kızgın kızgın.
Kitap eve konuklar gelince bulunduğu yerden çıkarılıyor , gittiğinde tekrar yerine konuyordu.
Bir gün gene arkadaşları gelmiş , kitap da yerinden çıkarılmıştı. Sahibi gelenlere kitaptan bölümler okuyor ve kendi düşüncelerini söylüyordu. Daha sonra tartışıyorlardı. Konukların bir kısmı yetersiz buluyordu yazarı. Bazıları ise fazla ileri gittiğini , adeta hapse girmek istediğini söylüyordu.
-Tartışma başlıyor.
Deyip televizyonu açtıklarında kitabı sehpanın üzerine bıraktılar. Ekranda renkli gözlü , ablak suratlı bir bey ile sunucu tartışıyordu. Ablak suratlı bey kentin eski yöneticilerinden olmalıydı. Durmadan benim  zamanımda şu şöyleydi, benim zamanımda bu böyleydi deyip duruyordu. Sunucu
-Yüksek yapılar kentin tarihi görüntüsünü bozuyor. Onun için gökdelenlerin yapılmasına izin verilmemeli deniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Dediğinde herkes nefesini tuttu.
-Bak , köprüler için de aynı şeyleri söylemişlerdi. Bir tane yaparsanız bir tane daha , bir tane daha yapmak zorunda olursunuz. Ne oldu? Birincisi yapıldı. Sonra ikincisi. Şimdi de üçüncüsü yapılacak. Beşincisinin, onuncusunun yapılmasının kime zararı var? Yüksek binalar da öyle. Bundan bin sene sonra bu kente gelenler hiç yüksek bina görmeseler “ ne kadar geri kalmışlar , gökdelen çağını bile yaşayamamışlar” demezler mi. Bunu söyletmeye hakkımız var mı?
-Öteki kanalı açıyorum. Yoksa aklımı oynatacağım. “Bu kadar cahillik ancak tahsil ile mümkündür” mü ne derlerdi ya , tam bu adam için söylenmiş.
Öteki kanalda da tartışma vardı. Konu hapse atılan yazardı. Konuşmacılardan birisi,
-Siz buna sanat mı diyorsunuz. İçine tükürürüm böyle sanatın ben.
Derken , bir diğeri,
-Ben , onun yazdığından on kat daha mükemmel kitaplar yazarım. Hem ben yaparım dedim mi yaparım netekim. Herkesin hayran olduğu ressamın resimlerinden daha güzelini yaparım dedim , yapmadım mı. Hem istersem zurnayı da en iyi ben çalarım.
Diyordu.
Konuşmacılardan birisi ise yazarı savunmaya çabalıyordu,
-Adamın yazdıklarında hiçbir şey yok. Ne yapmış , düşündüklerini yazıya dökmüş. Düşünmek suç mu?
-O kadar uzun değil. Düşünce var , hoş görülür , düşünce var yasaklanır. Örnek vereyim. Benim düşüncem hoş görülür , senin düşüncen yasaklanır. Çünkü zararlıdır. Neden mi dersen babam öyle diyo.
-Babasını sevmesem de doğru düşünüyor derim netekim. Öyle herkesin , her şeyi düşünmesine izin veremezsiniz. Aykırı düşünenlerden birkaç tanesini asarsınız. Olur biter. Ha çocuk mu , yaşı mı tutmuyor, doktorlar ne güne duruyor. Verirsiniz emri yaşı 18 dir raporunu imzalarlar 15 yaşındaki çocuk için. Siz de asarsınız çocuğu. Sonra da vatana hizmet etmenin verdiği huzurla rahat rahat uyursunuz yatağınızda.
-Arkadaşlar , televizyonu kapatıyorum. Bir yazar bir kısmı için aptal demişti Kofulyalıların. Ne kadar haklı olduğunu görüyorsunuz değil mi. Bu adamlar konuşturuluyor ve bu programlar izleniyor. Size çok bilinen bir öykü anlatacağım. Yeri geldi de ondan. “Adamın biri pazara gider. Satıcının önünde büyük bir hindi , kafeste canlı bir keklik ve yerde başları kesilmiş keklikler. Sorar bunlar kaçar para diye. Satıcı başları kesik keklikleri gösterip tanesi on para der. Hindiyi sorar adam, satıcı o da kırk para der. Şaşırır adam. Daha pahalı olması gerekmez mi diye sorar satıcıya. Satıcı pişkin pişkin sırıtır. Aslında der daha ucuza veririm , hatta bedava bile verebilirim hindiyi. Adam iyice şaşırır. Hasta falan mı der. Keşke hasta olsa diye yanıtlar satıcı. Hasta olsa keser yeriz. Bunun derdi daha kötü. Durmadan düşünüyor ve biz fazla düşüneni sevmeyiz”.
Herkes kahkahayı patlattı.
- Nasıl da oturdu.
-Durun , öykü daha bitmedi. “…Adam satıcıya kafesteki kekliğin fiyatını sorar. Satıcı  on bin para der. Adamın ağzı bir karış açık kalır. Kendini toparlayıp sorar. Peki , bunu bu kadar değerli kılan nedir? Bu mu der satıcı.  Buna sahip olan avcı alıp çalıların arasına salar. Bu da ötüşleri ile öteki keklikleri başına toplar, sonra da sessizce uzaklaşır yanlarından. Avcı da hepsini vurur. İşte yerde başı kesik olanlar kafestekinin yardımıyla avlandı. Adam hızlı hızlı soluyarak cebinden cüzdanını çıkarır. Önce kırk para verir satıcıya ve hindiyi alır. Daha sonra on bin para çıkarıp satıcının eline sayar. Sonra da kekliği kafesinden çıkarıp kafasını koparır.” Satıcı şaşkınlıkla ne yaptın der. Adamın cevabı ilginçtir. “Kendi cinsine ihanet edenler ancak buna layıktır.”
Salondakiler önce sessiz kaldılar. Sonra kır saçlısı konuştu,
-Biz senin öldürmelere , idamlara karşı olduğunu sanıyorduk. Verdiğin örnek biraz çelişmiyor mu düşüncelerinle.
-Ben kafa koparmayı öldürmek anlamında algılamıyorum. Öyküde söylenmek istenen işlevsiz kılmak, etkisiz hale getirmek bence. Şu televizyondakiler de kafesteki kekliğe benzemiyorlar mı ? Ya televizyon sahipleri ? Pazardaki satıcı ile çakışmıyorlar mı ?
-Çok acımasız oldun son zamanlarda. Hiç hoşgörün yok. Uzlaşma diye bir şey var.
-Hoş görü karşılıklı olur. Uzlaşmada her iki taraf da uzlaşmak ister.  Ödün tek taraflı verilmez. Uzlaşmaya evet , ancak teslimiyete hayır. Yıllardır bizlere karşı acımasız davrananlara , çok fazla acıyamam doğrusu. Konuşulanları  duydunuz. Adamlar çağ dışı düşüncelerini  kusmaya devam ediyorlar. Uzlaşma yanlışlarda değil , doğrularda olur. Bu adamlarla nasıl uzlaşacağız? Onların düşüncelerini benimseyerek mi?  Bu , teslimiyet olmaz mı?
-Çok doğru söylediklerin . Çok doğru da geçerli değil ?
-Yasaklanabilen düşünce- özgürce savunulabilen düşünceden sonra  şimdi de geçerli olan düşünce- geçerli olmayan düşünce mi? Yani , benim düşüncem aut mu? Peki İn olan hangisi?
-Alay etmesen olmaz. Demek istemiştim ki  son yıllarda karşı taraf o kadar mesafe aldı , bizi o kadar köşeye sıkıştırdı ki bize manevra alanı bırakmadı. Bu durumun ortaya çıkmasında teslimiyetçilik de egemen oldu. Bu yüzden senin gibiler kolayca dışlanabiliyor.
-Gördün mü? Teslimiyetçilik senin dediğin gibi bütün  kayıplarımızın nedeni. Bir takım aydın geçinenlerimiz , sürekli ödün vererek manevra alanımızı daralttılar. Bizler düşünce suçlusu olarak yargılanırken kollarını kıpırdatmayanları , bırakalım kol kıpırdatmayı olanları alkışlayanları zor duruma düşünce destekledi bizimkiler. Evet , aydın olmak bunu gerektiriyordu belki , iyi de hiç olmazsa yaptıkları yüzlerine vurulamaz mıydı?  Daha sonra da tutarsızlıkları teşhir edilemez miydi?
Kitap , nefesini tutmuş dinliyordu konuşmaları. Ev sahibine hayran olmuştu. Ne çok şey biliyordu. Kendi düşündükleri ile ev sahibinin düşünceleri birbirine çok benziyordu. Ancak o , çok güzel ifade ediyordu düşüncelerini. Çok okuyordu besbelli. Kitaplığın raflarında kaybolurdun , o kadar çok kitap vardı. Ancak , söyledikleri kitaplardakilerin tekrarı değildi. Evet , kitaplardan çok şey  öğrenmişti; ancak  ezberlememiş , özümsemişti bu bilgileri. Şimdi de kendi düşünceleri ile birleştirerek konuşuyordu. Söyledikleri , kendine ait düşüncelerdi. Kitaplarda yazılanlar , onunkine benziyor olabilirdi.
Çevresinden saygı görmek ne güzeldi. Saygı görmek ve sevilmek. Ev sahibi bilgisi ile , kültürü ile saygı görüyordu çevresinden. Biraz da çekiniyorlardı kendisinden, eziklik duyuyorlardı karşısında. Bu , kolayca anlaşılıyordu. Belli ki kendilerinin düşünüp de söyleyemediklerini ulu orta ifade edebilmesiydi bunun nedeni.
-Aman kendine dikkat et. Hiç olmazsa mesleğinin son yıllarında başına bir şeyler gelmesin.
-Aman soruşturma geçirmeyeyim , aman ceza almayayım , aman sürgün etmesinler , aman ceza evine girmeyeyim , aman ... Doğru bildiğim gibi yaşayamazsam , düşündüğümü söyleyemezsem insan derler mi bana? İnsan  nasıl İNSAN olur? Ben İNSAN olarak yaşamak istiyorum.  Ucuz kahramanlık değil yaptığım , ne denli tedbirli, dikkatli olduğumu bilirsiniz. Düşünmeden ne bir şey söylerim , ne de bir eyleme katılırım. Bunun ötesi hoş geldi , sefalar getirdi.
-Sen adam olmayacaksın.
-Anlayamıyorsunuz. Ben adam olmak değil İNSAN olmak istiyorum.
Konuklar yerlerinden kalkmışlar , kapıya yönelmişlerdi. Gülüşerek uzaklaştılar.
Kapıyı kapatıp kitabı rafta , öteki kitapların arkasına koydu ve eşyaları yerlerine yerleştiren eşine yardıma koyuldu. Bir yandan da konuşuyorlardı.
-Baskılar , tehditler başlıyor mu yoksa?
-Ne zaman bitti ki?
-Birkaç yıl soluk aldık. Tam kendimizi toparlarken soruşturma , yargılama tekrar başlayacak diye korkuyorum. Hem sen biraz sesini kısamaz mısın. Bak , çoluk-çocuk rezil oluyoruz. Başkaları gibi ol demiyorum. Her şeyi kendine sorun yapmasan diyorum. Bak , sağlığın da bozuldu.
-Biliyorum , biliyorum da sabredemiyorum işte. Size bu çileleri çektirmeye hakkım yok. Ancak hak etmiyorum verilen cezaları. Haksızlıklara karşı çıkıyorum sadece. Başıma gelenlerin tek nedeni bu. Biliyorsun , isteseydim köşeyi dönerdim kolayca. Müdür, Genel Müdür olurdum  ödün verseydim ilkelerimden. Olurdum da o zaman ben , ben olmaktan çıkmaz mıydım. Bir başkası olmaz mıydım? Aynaya nasıl bakardım o zaman?
Kadıncağız söyleyecek söz bulamadı besbelli. Ses soluk kesildi az sonra...
        *        *        *        *        *        *        *
Bol sıfırlı , bir aya yakın yaşadı mutluluğu. Çok sıkıntı çekiyordu evdekiler. Sanki parayı getiren başkasıymış gibi , sanki eve değişik yemekler yapacak sebzeleri , balıkları ,etleri getiriyormuş da eşi yapmıyormuş gibi yakınıyordu emekli öğretmen,
-Gene mi çorba? İçimiz dışımız çorba oldu.
-Getirdin de pişirmedik mi?
Tartışma hemen bitiyordu.  Ancak bunlar bile çok tatlıydı , insancaydı. Bir gün çekmece açıldı ve mendilin içinden bol  sıfırlımıza uzandı bir el. Evin hanımıydı elin sahibi. Çünkü para eve girdi mi hanıma verilir , o da özel eşyalarının arasına koyardı. Bunu herkes bilirdi. Ancak oradan parayı her zaman evin hanımı alırdı. Yıllardır evde saklı - gizli para yoktu. Günlük kullanım için bir miktar para meydanda olur , haber vererek gereken , gerektiği kadarını alırdı. Bitti mi evin hanımından istenirdi. Bu kez de öyle olmuştu.
-Bana para ver biraz , çarşıya çıkacağım.
Hiçbir şey sormamıştı  eşi. Dolabın çekmecesinden parayı almış uzatmıştı. Bir tek ,
-Ekmek almayı unutma.
Dedi. Şimdi emekli öğretmenin cüzdanının içindeydi yalnız başına.
Evden çıktılar. Vitrinlere baka baka yürüyordu. Bir ara kuş sesleri işitti bol sıfırlı. Demek kuşçunun önündeydi. Epey oyalandı vitrinin önünde. Sonra ayrıldı oradan.
-Bunlar güneşi sever yenge. Bol güneş ve bol su. Besini de eksik etmeyeceksin.
-Benimkiler pek zayıf. Çiçek de açmıyor.
-Gölgededir de ondan. Bir de şu vitaminlerden vereceksin her hafta.
Demek ki şimdi de çiçekçilerin önündeydiler. Görmüyordu , ama hissediyordu  gözleri ile konuşuyordu çiçeklerle  emekli öğretmen. Kalbinin atışı bile değişmişti çiçekleri görünce. Biraz oyalanıp ayrıldı çiçekçiden de. Her çarşıya çıkışında uğramadan geçmezdi  çiçekçilere. Küçücük dairelerinin her tarafı çiçeklerle doluydu.  Bol sıfırlı bunları bilemezdi ki .
-Hocam hoş geldin. Buyur , otur. ..Oğlum çay söyle bize , kendine de ne istersen onu  söyle. Epeydir uğramadın. Özlettin kendini.
-Kitapçılara uğrayacak hal mi bıraktılar bizde.
-Siz de uğramazsanız , kapatalım dükkanı biz. Zaten sattığımız okunmuş kitap.
-Kitapçıların önünden geçerken gizli gizli bakıyorum yeni çıkan kitaplara.  Utanıyorum , eziliyorum. Bakamıyorum yüzlerine. “Bizi neden terk ettin “ diyorlar gibi geliyor.
-Üzülmeyin hocam. Sizin kusurunuz değil , biliyoruz. Kitapları ne kadar çok sevdiğini bilmez miyiz. Okuyan mı kaldı günümüzde.
-Vardır , vardır okuyanlar. Gençleri görmüyor musun ?
-Çoğu okunmuş ders kitabı arıyor. Yenileri ateş pahası. Birini benden , ötekini komşudan tamamlamaya çabalıyor zavallılar.
-Halbuki yeni kitapla daha zevkli olur okul değil mi?
-Gençlerden kaliteli kitaplar alanlar da var. Pırıl pırıl gençler. Ancak , neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Kendileri ile ilgilenen, doğru dürüst yol gösteren kimse yok. Şimdiki öğretmenlerin çoğu okuma düşmanı. Alınmayın ama , gerçek bu.
-Neden alınayım. Doğru söze ne denir. Öğretmenliğin Ö`sünden anlamayan , çocuk psikolojisinden , gençlik pedagojisinden habersiz  öğretmen olarak görev yapanların çoğu.  Bir düşün , veteriner diploması olmayan hayvanlar için reçete yazabilir mi?
-Olur mu hocam, yazamaz tabii ki.
-Peki , doktor diploması olmayan muayenehane açsa ne olur?
-Hapse atılır.
-Bunca yıl öğretmenlik yapmış , üniversite diploması da olan biri olarak  tutup eczane açabilir miyim? Ya da beni müftü yaparlar mı?
-Olur mu hocam ?
-Öğretmenlikle ilgili hiçbir formasyonu olmayanlar , ziraat mühendisleri , veterinerler , ilahiyatçılar öğretmenlik yapabiliyorlar ama. Hele ilahiyatçılar, Okulları yönetenlerin çoğu onlardan. İlahiyat neyi gerektirir? İtaati , büyüklerinin söylediklerini  itirazsız kabulü , birtakım  buyrukları düşünmeden , akla uygun mu değil mi tartışmadan kabul etmeyi değil mi?
-Hocam, çok doğru söylüyorsun. Bu insanlar Kofulya`mızın geleceğine yön veriyorlar bir de.
-Bir örnek vereceğim. Bunlardan biri , hem de teknik eğitim veren bir okulun müdürü olmuş. Geçenlerde tüm öğrencileri toplamış konuşuyor: “ Eski adamlar nerede.  ... Peygamber 25 metre boyundaydı. Şimdi gösterin böyle birini bakalım.” Bir tek öğrenci de çıkıp “bunların kemiklerine neden rastlanmıyor? Ya da dengesini nasıl sağlıyormuş , nasıl taharet yapıyormuş bu peygamber ?” Diye soramıyor.
-Nasıl sorsun ki? Vatan haini , bölücü diye iftira edip polise teslim etmez mi onu. Göreceği işkence , yatacağı hapis ne olacak. Alimallah gizli örgüt şefi deyip idam bile ederler çocukcağızı.
-Sindirildik hepimiz. Öğretmenimiz ne ki öğrencimiz cesaretli  olsun. Bunlardan birine geçen gün sordum  “nasıl, geçinebiliyor musun?” diye.  Ne dedi biliyor musun? “Çok şükür , geçiniyoruz”  Bu maaşla mı ? deyince , “yok be hocam , geceleri de bir dolmuşta şoförlük yapıyorum.”. 
-Ne yapsın zavallı. O maaşla geçinmek olanaksız tabii.
-İyi , güzel de bu arkadaşımız sendikasına da üye değil. Nasıl kurtulacak açmazdan. Yorgun , yorgun yapacağı öğretmenlikten hayır gelir mi ?  Çözüm ikinci bir işte çalışmak mı, yoksa haklarını almak için örgütlenmek mi?
Sorunun yanıtını  almadan ayağa kalktı.
-Ooo....Vakit geç olmuş.  Aslında sana bir kitap alayım diye uğradım. Bakalım değişik neler var?
Raflara yöneldi. Bol sıfırlı, gazete kağıdının yakında olduğunu hissediyordu. Bir an önce karşılaşmak, en azından haklı olduğunu söyleyebilmek için can atıyordu. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Çok yakındaydı mutlaka.  Az sonra kokusunu  aldı. O da hissetmişti  bol sıfırlı paranın yakınında olduğunun.
-Biliyorum , buralardasın . Nasılsın ?
Bu  O`ydu.
-Evet sensin. Deminden beri hissediyordum. Ben iyiyim. Hem de çok iyi. Çok da mutluyum. Bir aydır bu beylerdeydim. İyilik , güzellik nedir öğrendim. Halbuki öncekiler paralığımdan utandırmıştı beni. Sen ne kadar haklıymışsın. Ben ise aptalın , düşüncesizin biriymişim.
-Öyle söyleme. Herkes hata yapabilir. Mutlu  olmana çok sevindim.
-Sen nasılsın. Nasıl oldu da eski kitap satılan bu dükkana düştün?
-Sorma. Gazete değil de kitap oldum diye çok sevindim. Hem de çok değerli bir yazarın kitabı olmuştum. Beni ilk alan bir öğretmendi. Çabucak okudu , etrafındakilere de ya okuttu , ya da bölüm bölüm kendisi okudu. Tekrar tekrar okunmak bilemezsin nasıl mutlu eder kitapları.
-Seni anlayabiliyorum artık. Bir işe , hem de olumlu bir işe yaramanın ne demek olduğunu ben de öğrendim.
-Buna çok sevindim. Neyse, lafı uzatmayayım  bir süre sonra öteki kitapların arkasına sakladı sahibim. Yöneticiler arkadaşlarımı toplatıyormuş. Yazarımı da hapse atmışlar.
-Peki , neden toplatıyorlar kitabı?
-Zararlı düşünceler varmış içinde.
-Nasıl zararlı düşünce? Yani mikrop falan mı yayıyormuş? Benim öyle arkadaşlarım vardı ki pislik yuvasıydı , mikrop saçıyordu her yana , ama onları kimse hapse atmıyordu.
-Canım öyle değil. Halkı  isyana teşvik ediyormuş?
-Kim yapıyormuş bunu? Kitap mı? Kitap halkın eline silah falan verip isyan edin mi diyormuş?
-Olur mu canım.  Nasıl anlatayım bilmem ki?
-Ne sen anlatabilirsin , ne de  kitabı , yani seni yasaklayanlar anlatabilir bunu. Zararlı düşünce , yasaklanacak düşünce , hapse atılacak düşünce olur mu? Hiç düşünce yasaklanır mı?
-Canım yasaklanan düşünce değil. Düşüncenin yazıya dökülmesi , kitap haline getirilip yayınlanması.
-O daha kötü ya. Başkaları ile paylaşılmayan düşünce düşünce olmaz ki? Olsa olsa hayal olur kafamın içinde kalanlar. Düşünür diyorlar. Kime denir düşünür?
-Kendine özgü düşünceleri olana tabii.
-Biz nereden biliriz o adamın  düşüncelerini?
-Canım nereden bileceğiz ? Kitaplarından tabii.
-Gördün mü? Kitabı olmayana  , ya da düşüncelerini sözle , yazıyla başkalarına aktarmayana düşünür denmiyor, denemez de.  Hindi de düşünüyor kim bakarsa. Şimdi hindiye düşünür denir mi?
-Denmez , denmez de ona bile tahammül edemiyor bazıları. Yılbaşında satılmasını yasaklamışlar geçen yıl. Bizim inancımıza ters düşüyor yılbaşında hindi kesilmesi demişler. Aslında düşünmeyi çağrıştırmasına dayanamıyorlarmış.
-Konuyu dağıtmayalım. Bence bir tek zararlı  düşünce olabilir. “ Her türlü düşüncenin yasaklanması düşüncesi.”
Para ile kitap konuşurlarken emekli öğretmen kitabı eline almış inceliyordu. İçindeki notlar dikkatini çekmişti.  Uzun uzun inceledi. Hatta bazı bölümleri  okudu.
-Ne zaman eskicilere düştü bu.
-Buraya düşmezdi de şans işte. Sizin meslektaşlarınızdan birinindi. Geçenlerde bilmem kaçıncı kez sürgün edildi. Biraz zorunluluktan , biraz taşıma güçlüğünden kitaplarının bir kısmını  satmak zorunda kaldı. İyi konuşurduk  O yüzden ben aldım ve fazla zarar ettirmedim hocayı. Bu da onların arasında ve sanırım yanlışlıkla geçti elime. Farkına varınca çok üzülmüştür?
-Şimdi yenisinin parasını istersin.
-Sen olmasaydın satmazdım. Kendime ayırmayı düşünüyordum.
-Bırak pazarcı konuşmalarını da kaç para ? Söyle.
Kitap ile para ayrılık zamanının geldiğini sezmişti. Halbuki daha ne çok şey vardı konuşacakları.
-Gerçekten çok değişmişsin. Ve buna çok seviniyorum. Yalnız kendine dikkat et. Senin gibi düşünenlere iyi gözle bakmıyorlar?
-İşte şimdi yanıldın. Senin gibi züğürtler için o. Unutma , ben Kofulya`nın en değerli parasıyım hala. Bizler ne söylesek alkışlanırız ancak.
-Sen gene de unutma söylediklerimi.
-Bir daha karşılaştığımızda görürsün. Bana kolay kolay bir şey olmaz.
        *        *        *        *        *        *        *
Kitabın bu kez de haklı çıkacağını  bilmiyordu. Kendine güveniyordu. Son günlerde bilinçlenmişti. Ortaya çıkacak sorunları kendisi halledebilirdi. Gerekirse kavga ederdi , dövüşürdü. Emekli öğretmen parayı kitapçıya bırakıp kitabı ve para üstünü alarak çıkınca  önce kendini çok yalnız hissetti.  Bir gün sonra bir doktorun cüzdanındaydı. Kitapçı ,  göğüs ağrıları çeken eşini muayeneye götürmüştü. Elektro , reçete, haydi sekretere ödeme. Kendisi gibi  sekiz - on tane daha vardı çekmecede. Yıpranmışlar ve kirlenmişlerdi. Biri turşu , öteki  soğan kokuyordu. Bazılarından ise hafif parfüm kokusu yayılıyordu.
-Nasıl , birikti mi ödemeye yetecek para? Ne zaman geliriz demişlerdi?
-Az sonra gelirler herhalde.
-Müşteri olmasa bari geldiklerinde.
Sekreter biriken paraları sayarken düşünüyordu. “Hastalarına müşteri demiyor mu , bırakıp gideyim diyorum.”
-Sizde hiç yok mu. Bunlar yetmiyor.
-Ver şunları. Geldiklerinde de bekletme sakın. Müşteri gelirse bir saat sonra gelmelerini söylersin.
Paraları eline alıp odasına girdi. Koltuğuna otururken saymaya başladı.  Birkaç parça da ceplerinden çıkarıp tekrar saydı. Tamamlanmıştı. Derin bir soluk aldı. “Nereden aldım şu aleti. Biraz ucuza gelecek diye bu adamlara bulaşmam hiç de iyi olmadı. İyi olmadı değil , çok kötü oldu. Ne sıkıntılar çekiyorum. İki ay sonra bitecek borcum. İki ayı nasıl geçireceğim? Arabayı satayım diyorum. Millet ne der sonra. Allah’tan vergiyi fazla ödemiyorum. Taksiti toplayamayacağım diye ödüm patlıyor. Geçen gün nasıl da vurmuşlar ayaklarından dişçiyi. Senetleri bunlara vereceğini nereden bileyim? ...”  daha sürdürecekti düşünmeyi kapı açılmasaydı.
İki  kişiydiler. Daha öncekiler gibi sarkık bıyıklıydılar. Selam falan vermediler odaya girince. Boyu kısa olanı konuştu:
-Hazır değil mi para? Sakın hazırlayamadım deme. İşimiz başımızdan aşkın son günlerde. Bu gidişle mahkemelere iş kalmayacak. Her devirde  vatanımıza hizmet ediyoruz. Bir yandan mahkemelerimizin yükünü hafifletirken , öte yandan vatandaşlarımızın işlerini hallediyoruz. Her türlü anlaşmazlığa kesin çözüm getiriyoruz. Öyle bu gün git , yarın gel yok. Anında ve kesin çözüm.
-Buyurun , hazır paranız.
-Ne surat asıyorsun babalık. Bak , tafraya da gelemeyiz. Vatan- millet hizmeti yapıyoruz burada. Saygılı olacaksın , tafra yapmayacaksın öyle.  Ah parası hazır olmasa da nallasak diyordum gelirken. Son günlerde nereye gitsek para hazır. Namlumuz paslanacak. Çıkıp rasgele adam öldüreceğim nerede ise. Bereket daha tükenmedi listedekiler.
-Ulu - orta nasıl konuşuyorsun böyle. Başına bir şey gelmesinden korkmuyor musun?
-Başıma ne gelecek ki? Vatana hizmet edenlere madalya verilir ancak. Onu da vermiyorlar ya. Aferin deyip sırtımızı sıvazlıyor ağabeylerimiz.
Parayı alıp saymadan cebine koydu.
-Saymadın , tamam mı ?
-Tamamdır , tamamdır. Haddine mi düşmüş eksik para vermek.
Doktorun, soğuk terler boşandı  her yanından. İyi ki defalarca saymıştı. Ne kadar ucuzdu insan. Kolayca vuruluyor , öldürülüyordu. Gerçi  hak ediyordu çoğu , ancak bu kadar kolay olmamalıydı insanları öldürmek. Ne yapalım böyleydi , elinden ne gelirdi ki ?
-Hoşça kal. Haftaya gene geleceğiz. Unutma söylediklerimizi.
Korku içinde bırakıp çıktılar doktorun odasından. Merdivenlerden inerken , uzun boylusu kahkahayı patlattı,
-Altına kaçıracaktı adamcağız.
-Korkutmazsak altından kalkamayız. Hem konuştuklarım yalan değil ki . Bu vatana hizmet veriyoruz yıllardır. Herkes bilsin istiyorum bunu. Yıllarca solcularla savaştık , şimdi de arkadaşlarımızın bir kısmı Kırtistan kurmak isteyenlerle savaşırken biz de buralarda asayişi düzene sokuyoruz. Karşılığında maaş da almıyoruz. Bundan kutsal görev olur mu?
-Emniyetteki , hükümetteki ağabeylerimizin yardımını da unutma.
-Onların görevi. Kim getirdi onları oralara. Bütün partilerde kim yükseltti kendilerini.  İstesek mecliste çoğunluğu sağlar hükümet kurarız.
-Ne iyi olurdu. Neden kurmuyoruz?
-Deli misin? Kolay mı bir ülkeyi yönetmek. Akıl lazım , fikir lazım. Bizde savaşacak , adam öldürecek insan çok da düşünecek insan yok. Bizimkilere emir verirsin yerine getirirler.
-Biz de öyle yönetiriz ülkeyi.
-Olur mu  sersem. Kimden alacağız emri.
-Samanya yöneticilerinden.
-Oğlum herkes onlardan alıyor emri de, usulüne göre. Hiç olmazsa hükümet kuracaksın ve dosta düşmana kendin yönetiyormuşsun  gibi yapacaksın.
-Her şeyi  “gibi yapıyoruz “ zaten. Polisimiz , polis gibi , doktorumuz doktor gibi , sendikacımız sendikacı gibi yapmıyor mu? 
-Biz de Makarya`nlar gibi , Samanya`lılar gibi yapmıyor muyuz ? Kılık - kıyafetimizi bile onlara benzetmiyor muyuz?
-İşin raconu öyle oğlum.
Birkaç yere daha uğrayıp para aldılar. Konuşmalarını yolda sürdürüyorlardı.
-Yakında batıya yolculuk görünüyor. Baksana gene yüklü miktarda mal yakalanmış. Nasıl yakalatıyorlar o kadar malı , anlayamıyorum.
-Kafanı çalıştırmıyorsun da ondan. Oğlum , arada sırada yakalatacaksın. Kendin ihbar edip yakalatacaksın . Böylece mahallenin namusunu kurtaracak güvenlik güçleri.  Bak , göz açtırmıyoruz kaçakçılara diyecekler . Ayrıca ödül alacaklar parça başı. Sonra tekrar bize verecekler malı. Biz de pazarlayıp paylarına düşeni vereceğiz.
-Ne güzel iş .
-Eee... Ne demiş şairin biri  “Kimimiz öldü cephede , kimimiz cebini doldurdu.”
-Doğru söylemiş , güzel söylemiş.
Konuşa konuşa bir apartmanın önüne gelmişlerdi. Asansörle üçüncü kata çıktılar. Kapının zilini çaldıktan sonra biraz beklediler. Kapı önce aralandı , sonra açıldı. İçeri girerlerken :
-Ne zaman öğreneceksiniz içeri girmenin usulünü. Kaç sefer söyleyeceğiz , zili iki kez çalın , sonra da biraz geri çekilin  diye. Müneccim miyiz ki gelenin siz olduğunu bilelim. Her gelişinizde içersini toparlamak , meydandakileri zulaya taşımak zorunda kalıyoruz. Sizin yüzünüzden arkadaşlarınız tavan arasında . Bakın bir daha olmasın. Bu sonuncu ihtarım.
Ceplerini masanın üzerine boşaltıp  raporlarını verdiler. Eksiksiz toplamışlardı . Birisi hızlı hızlı saydı. Sonra ,
-Bunlar senet sahiplerine , bunlar da bize. İçerdeki arkadaşlara bu ay para ayırmıyoruz.  Durumumuz pek iyi değil. Düğün oldu , cenaze oldu , giderimiz arttı. Bu ay da idare etsinler ellerindekilerle. Hem içerisinin haracına biz karışmıyoruz.
-Sorun yaratmasınlar çıkınca. Kalleşlik ettiniz falan demesinler.
-Ne sorunu yaratacaklar. Siz de gördünüz. Ölen arkadaşımızın cenaze masrafı kaça patladı. O kadar çelenk , insanların taşınması , doyurulması. Televizyon muhabirlerinin masrafı . Ailesine verilenler.
-Bunlar daha önce de oluyordu.
-Oluyordu da bu seferki şehidimiz öncekilere benzemiyordu. Az kalsın bütün ipliğimiz pazara çıkacaktı. Bereket versin ablalarımız , ağabeylerimiz sahiplendi . Çabuk örttüler , içinden çıkılmaz hale getirdiler. Her partide adamımızın olmasının faydalarını görüyorsunuz değil mi? Her biri görevini eksiksiz yerine getirdi Allah için. Olmayacak iddialar ileri sürdüler . Tabii bunların gerçek olmadığı kolayca ortaya konabildi. Böylece fırsat bizim elimize geçti. İftira ediyorlar dedik , vatana hizmet ediyoruz dedik. Hatta  suçlananları “Kofulya sizinle gurur duyuyor” deyip omuzlarda taşıdık. Böylece can alıcı iddiaların hasır altı edilmesini sağladık.
-Ablamız da yıprandı bu arada.
-Olacak o kadar. Eniştemiz çarkı döndürürken “Bu değirmenin suyu nereden geliyor”  dedik mi? Şimdi de üzerimize düşeni yaparız. Biz üzerimize düşeni yaparız da yukarıdakiler kıvırmasın. Bu iş “kolla beni , kollayayım seni.” Sen beni ne kadar kollarsan , korursan , ben de seni o kadar korurum. Biz bir konuşmaya başlarsak yer yerinden oynar , ne “Netekim `i” kalır  , ne de “Bacı’sı” , “Baba`sı”. Gerekirse kodamanlarından birkaç tanesini feda edip  mahallenin namusunu kurtaracaklar.
-Bize dokunamazlar değil mi ?
-Anlamıyor musun, biz her zaman gerekliyiz onlara. Bize dokunurlarsa  devlet diye bir şey kalmaz ortada. İçerde, dışarıda , devlet adına yaptıklarımızı bir açıklarsak neler olur bir düşünün. Ya devlet bütün yaptıklarını kabul edecek , halkından yaptıkları için özür dileyecek ; ya da örtecek olanların üstünü. Yaptıklarını kabul etse bize bir şey yapamaz. Görev vermiş , öldürmüşüz , görev vermiş darbe düzenlemişiz dışarıda. Yani bizim için pişmanlık yasası mı çıkarır , af mı bilemem , ancak o zaman kabul eder yaptıklarını.
-O zaman bizim halimiz ne olur? Ne iş yaparız.
-Normal bir vatandaş gibi yaşamaya alışmadık ki.
-Adam dövmeden , yaralamadan , öldürmeden duramıyorum.  Biraz önce yüzüme baktı diye iyice hırpaladım birisini. Son zamanlarda korkudan herkes ödemelerini zamanında yapar oldu.  Adam evini satıyor ödüyor borcunu.
-Bütün korkumuz da bu ya.  Ödemeler zamanında yapıldıkça boşalamıyoruz. Birbirimizden alıyoruz hıncımızı. Bir de normal vatandaş gibi yaşamak zorunda kaldığımızı düşünün...  Düşünmesi bile dehşet verici. Umalım gerçekleşmesin bu sonuç.
Bol sıfırlı gözleri bir karış açık dinliyordu konuşulanları. Gazete kağıdı hep haklı  çıkıyordu.
        *        *        *        *        *        *        *
Emekli öğretmen bir servete konmuştu sanki. Bir türlü alamamıştı yayınlandığı  günlerde. Kısa süre içinde de toplatılınca umudunu yitirmişti neredeyse. Eve yaklaşınca ekmek almadığını fark etti . Kitabı cebine yerleştirip  ekmekleri aldı. Eve girdiğinde eşini mutfakta buldu. Zaten ömrü yemek , bulaşık , çamaşır , pazar alış verişi ile geçiyordu nerede ise. Doğru dürüst ne bir tatilleri olmuştu  , ne de gezmeleri. Çok sevdikleri halde sinemaya , tiyatroya da gidemiyorlardı. En büyük zevkleri güzel havalarda yaptıkları uzun yürüyüşlerdi. Gezmeyi , yeni yerler görmeyi çok seviyorlardı. Hele pazar yerlerini...
Ekmekleri bırakıp oturma odasına geçti. Cebinden çıkarıp karıştırmaya başladı kitabı. Bir kuştu da incitmeye korkuyordu sanki , öyle yumuşak tutuyordu kitabı. Sayfaları okşarcasına çevirdi. Kitabın kendisini değil , sayfaların kenarlarına yazılanları okuyordu. “Nerede o öğretmenler ?” cümlesi bastırılarak yazılmıştı. Yazının başlığına baktı  “ÖĞRETMEN OLMAK” . Hemen okumaya başladı.
“Bu kaçıncı eğitim seferberliği? Yeniden doğuş yıllarında, harf devrimi sonrasında , halk odaları uygulamasında , ordunun yönetimi ele geçirdiği her müdahale sonrasında...  Seferberlik dedin mi amaca ulaşmadan sona ermez. Ya kurtulursun seferberliği gerektiren durumdan , ya da yenilirsin. Biz ne cahillikten kurtulduk ne de cahilliğe yenildik tamamen. Olmadı bir seferberlik daha. Gören de ülkeler fethedilecek sanır. Bir seferinde sonuna kadar götürebilsek defterini düreceğiz. Ama olmuyor. Boşuna “Kofulyalı gibi başlamak “ dememişler. Başlamasını biliyoruz da sonunu getiremiyoruz...”
Adam haklı diye geçirdi içinden.
“...Öğretmen yetiştiren o uygulama sürdürülebilseydi , bu seferberliklere gerek kalır mıydı ? İlk darbeyi kuruluşun gerçekleştirilmesine destek veren iktidardan yedi. Köy çocuklarının okuması , aydınlanması ürkütmüştü gerçek iktidarı. Ne demekti yoksul köy çocuklarının okuyup öğretmen olması, sağlık memuru olması , ziraatçı olması. Hele hele de kitaplar okuyup aydınlanması, düşünmesi , düşündüklerini yazı ile , resim ile , heykel ile ortaya koyması. O ne biçim okuldu ki müdürü , öğretmeni, çalışanı, öğrencisi belli  değildi. Öğrenci çıkıp müdürü , öğretmeni azarlayacak (onlar buna eleştirmek diyorlar her ne demekse) müdür de çıkıp özür dileyecek. Neymiş , öz eleştiri yapıyorlarmış. Bu gün öğretmeni , müdürü eleştiren , yarın bir de öğretmen olunca ne yapmaz? Kaymakamın, Valinin , hepsinden önce de bizlerin başına hemi  de püsküllü bela olmaz mı? Yılanın başı küçükken ezilirdi. Öyle de oldu. “Kız erkek karışık okul mu olur? Olursa işte böyle olur. Lağımlar düşük çocuklardan tıkanmış.” Demediler mi , akan sular durdu. Hemen okulların mimarı kızağa aldırıldı. Sonra da onu destekleyenler. Kızlarla erkekler ayrı okullara yerleştirildi daha sonra. Bütün bu ödünler seçimi kazanmaya yetmeyince cenaze namazını kıldırmak yeni iktidara kaldı. Çok değil , 15 yıl ödünsüz sürdürülebilseydi daha sonraki seferberliklere hiç gerek kalır mıydı?
O kısacık uygulama bile ne ürünler vermişti. Birçok yazar , araştırmacı , sanatçı... Köy gerçeğini ilk onlar koymuştu ortaya. O güne değin temiz hava , bal , kaymak gelirdi akla köy dendi mi. Köy ağası , cahillik , hastalıklar , ulaşım zorlukları bilinmezdi. Kışın kapanan köy yollarından , toprak , su kavgalarından , kan davalarından da habersizdi insanlar. Ne zaman bu okullardan yetişen yazarlar yazdı o zaman şaşırdı okuyanlar. Öyle şey olmazdı. Bozgunculuktu bu. Köylümüz temiz hava , bal kaymak yaşıyordu. Yalandı yazılanlar. Ancak güneş balçıkla sıvanmazdı ve sıvanamadı. Gerçekler günden güne su yüzüne çıktı...”
Kitabın yazarı da  O`nlardandı. Okuyan da tabii. Okudukça gözleri doluyordu. Okul yılları geçti gözünün önünden. Yatakhane binalarını yapacaklardı. İstasyondan , yatakhanelere kadar  2 km. lik mesafeye elden ele aktarılarak taşınmıştı bir vagon dolusu kiremit. Son kiremit de yerine konulunca davullara vurulmuş, mandolinler çalınmaya başlamıştı. Yüzlerce kişi halk oyunları oynamıştı yorgunluğu unutarak. O coşku neydi? Yüzlerce el aynı anda havaya kalkıyor, dizler aynı anda vuruyordu yere. Öğretmenler , müdür , eğitim şefi , usta öğreticiler hep el ele , omuz omuzaydı. İşte de , oyunda da ...
Serbest okuma saatleri geldi aklına. Dünya klasikleri ile ilk kez karşılaşıyordu. Bambaşka ülkelere , bambaşka insanlara götürmüştü ilk okudukları. Rus bozkırını Tolstoy`dan öğrendi. Amerika´yı , Amerika`da yaşayanları London`dan öğrendi. Şaşırdı kitapların yüz yıl  önce yazıldığını öğrenince. Bizde ilk roman ne zaman yazılmıştı? Bizde  yazılı edebiyat geleneği neden yok? Resim , heykel de öyle. Fotoğrafa bile karşı çıkılmamış mıydı? Okudukça aklı karışıyordu.
Müzik eğiticilerinin dinlettiği müzikler de başkaydı. Birçok alet , birçok insan farklı ezgiler dile getiriyor , ancak tek bir müzik algılıyordu dinleyen. Çok değişik bir uyumu vardı söyleyenlerin , çalanların. “Bizim ezgilerimiz tek sesli , batı müziği ise çok sesli. Dikkat ederseniz bir keman çıkıyor ön plana , bir piyano. Bir kadın sesleri yükseliyor , bir erkek sesleri. Kim ne zaman sesini yükselteceğini , kim ne zaman sessiz kalacağını biliyor. Böyle olunca konuşmasını , dinlemesini de biliyorlar. Tartışmaları bizimkiler gibi kavgaya benzemiyor.” dediğinde ne demek istediğini anlamamıştı. Yıllar geçtikçe anlam kazandı o gün söylenenler. Gerçekten , ezgilerimiz tek sesli , oyunlarımız tek figürlüydü. Herkes aynı ezgiyi dile getiriyordu. Böyle olunca kendi sesini ön plana çıkarmak için bağırıyordu her okuyucu, tıpkı sohbetlerde , tartışmalarda olduğu gibi. Dinlemesini bilmiyorduk. Ayrıca sevmiyorduk da.
Hafta sonu eğlenceleri geldi gözünün önüne. Her hafta bir küme hazırlardı eğlenceyi. Şiir, monolog , taklit, kendi yazdıkları küçük skeçler, halk oyunları , dinletiler... Bir haftanın yorgunluğunu üzerlerinden attıkları gibi ortaya çıkan yeteneklere de hayret ederlerdi. Ne güzel şiirler yazıyordu köy çocukları. Öğretmenlerinin , çeşitli hayvanların , doğa olaylarının taklitlerini yapanlar herkesin göz bebeği idi. Ya skeçlerde rol alanlar? Herkes kendini oyuna kaptırıyor , adeta birlikte yaşıyordu canlandırılanları.
Kız arkadaşları ile birer kardeştiler. Söküklerin dikilmesinde , etüdde , derslerde yardımlaşırlardı. Sevinçlerini , üzüntülerini paylaşırlardı. Zaten en fazla zevk aldıkları paylaşmak değil miydi? Sevinçler paylaşıldıkça çoğalıyor, üzüntüler paylaşıldıkça daha kolay katlanılır oluyordu. Sevgiyi paylaşmışlardı , bilgiyi paylaşmışlardı arkadaşları ile...
-Çorba soğudu. Artık beklemeyeceğim...
Eşinin sesiydi ve epey yüksek perdeden çıkmıştı. Demek daha öncekileri duymamıştı. Arasına bir  kâğıt  koyup koltuğun üstüne bıraktı kitabı ve masanın başına geçti.
Yemekte hiç konuşmadılar. O hala eskilerdeydi. Öğretmenliğinin ilk yılları geldi aklına. Kendi köylerine yakın bir köye atanmıştı. Köylüler yadırgadılar önce. Komşu köyün sümüklüsü  değil miydi ? Ancak konuştuklarını dinledikçe değişti tümü. İşe okulun bahçesinden başladı. Okulu köylü ile birlikte yapmışlardı. Yaz tatillerinde görev yapacakları okulların inşaatında da çalışıyorlardı nöbetleşe. Her işleri İMECE ile yapılıyordu. Okul imece ile yapılıyor , su imece ile getiriliyordu. Köy yolu da imece ile kum kaplanmamış mıydı? Okulun bahçesini öğrencilerle birlikte kazdılar. Asma , şeftali , elma fidanları getirip dikti. Tümü aşılıydı. Köylerinde bu meyvelerden yok değildi , ancak tümü yozdu , verimsizdi. İkinci yıl ilk işaretlerini verince şaşırıp kaldı köylüler. O ne iri şeftali idi. Üzümlerin salkımları dalları kıracaktı nerede ise. Üçüncü yıl komşuların çoğu meyvelerin tadını almıştı. Bir çoğu  fidanlar getirmesini istemişti. Hemen getirdi. Şu köylümüz görmeden inanmıyordu hiç bir şeye. Dinlediklerine inanmış gibi görünüyor , sonra kendi bildiğini okuyordu.
Köy kahvesinde , ocak başı sohbetlerde bildiklerini anlatıyor, kitaplardan tarımla ilgili, hayvancılıkla ilgili ,  sağlıkla ilgili birçok yazı okuyordu. Dinliyorlar , anlatılanları onaylıyorlar , sonra kendi bildiklerinden şaşmıyorlardı. Açıkta toplanan hayvan pisliklerinin , açığa akan helaların  ne kadar zararlı olduğunu anlatıyor , ancak hiçbir değişiklik olmuyordu. Mikropları anlatıyordu. Ne kadar küçük olduklarını , ancak çok büyük felaketlere yol açtıklarını söylüyordu. Gülerek “Oho hocam , o dediklerin bizim kadar olana dek biz dağ kadar oluruz.”  deyip işi şakaya vuruyorlardı...
-Bu akşam  dalgınlığın iyice üstünde. Ağzını bıçak açmıyor. Doğru dürüst bir şey de yemedin. Bari çorbanı bitir.
-Yeni aldığım kitap   okul yıllarına götürdü. Bütün dalgınlığım ondan.
- Yeni bir kitap aldın mı hep böyle olursun. Gözün bir şeyi görmez.
-Bu da benim kusurum.
Kitap konuşulanları dinliyor , akıllarından geçenleri hissediyordu.  İlk sahibi eşyalarını toplamaya başlayınca ödü  patlamıştı. Hele “bazı kutuları arkadaşların odunluğuna bırakırız. Mahkeme kararı ile geri dönersek alırız. Olmazsa  emekliye ayrılıp geri dönünce alırız. Çürümezlerse tabii.” dediğinde aklı başından gitmişti. Bereket bodrumda çürümek zorunda kalmadı. Telaşla bir kutuya konup arabaya yüklendiğinde öğretmenle birlikte gittiklerini sanmıştı. Çok sevildiğine , sahibinin kendisinden ayrılmak istemeyeceğine inanıyordu. Öyle olmasaydı onca not düşer miydi sayfalarına? Gözlerini eski kitap satıcısında açınca sahibinden ayrıldığını anladı ve kahroldu. Şimdi o üzüntüden eser kalmamıştı. Yeni sahibi eskisini aratmıyordu. Hatta , daha itinalı tutuyordu elinde. Bu akşam mutlu bir şekilde uyuyabilirdi...
        *        *        *        *        *        *        *
-Ne oldu sana böyle ?
- Ya sana ne oldu ? Kitap değil miydin sen ?
- Sorma başıma gelenleri. Son görüştüğümüzde , yasaklanmış bir kitaptım. Sahibim çok hoş tuttu , hoş kullandı. Ancak çocukları kitap kıymeti bilmiyordu.
Karanlık bir depoydu bulundukları yer. Etrafta boş , dolu karton kutular ... Rutubet ve küf kokusu kaplamıştı her yanı. Çürümüş  kâğıt  kokusuna başka kokular da karışıyordu. Yerlere parçalanmış  kâğıt  paralar yayılmıştı. Elden ele  gezerken yıpranmış , yırtılmış , kirlenmiş  kâğıt  paralar. Bir zamanların en bol sıfırlı Kofulya parası da yerden kürekle kutuya konmuştu.
Konuştuğu , içine konduğu karton kutuydu.
- Çocukları diyordum. Babaları aniden ölünce babalarından kalma ahşap evi müteahhide  verdiler hemen. Evden birkaç parça eşya alıp öylece terk ettiler. Yıkım için gelen işçiler işe yarar ne gördülerse evlerine taşıdı. Kitapları da bir hurdacıya sattılar. Arkadaşlarımla birlikte günlerce yağmur altında bekletildik. Sonra presleyip bir fabrikaya götürüldük. Orada da bir süre açıkta kaldık. Sonunda karton haline geldik. Kartondan kutular yapıldı. İçimize önce silah parçaları dolduruldu. O günler ne büyük işkenceydi bilemezsin. Sana söylediklerim geldi o günlerde aklıma ve utandım , pişmanlık duydum. Şimdi iyi ki seni gördüm. Söylediklerim için af diliyorum. Silah parçası taşımak , sonra o parçalarla yapılan silahlarla bir çok insanın öldürülmesi... Düşünebiliyor musun ? Bundan daha kötü ne olabilir ?
- Bunda senini kusurun yok ki. Sen isteyerek o işe koyulmadın ki.
-Olsun. Sen de kötü amaçlarla kullanılırken isteyerek yapmıyordun. Ancak ben her seferinde “kitap”lığımla gururlanıyordum. Kısa sürede silah parçalarını boşalttılar ve buraya getirdiler. Öğrendiğime göre şimdiki görevim sizleri fırına taşımakmış.
- Demek anlatılanlar doğruymuş. Sen dememiş miydin kısa sürede kirleneceksin , kısa sürede pabucun dama atılacak diye. Her söylediğinde olduğu gibi bunda da haklı çıktın. Yıllarca seni kendime örnek aldım. Senin gibi ileriyi gören , her konuda söyleyecek sözü olan birisi olmak için neler vermezdim. Gerçi elden ele gezerken çok şey öğrendim. Tam bir şeyler öğrendim , bir şeyler biliyorum diyordum ki değerim kalmadı. Önce ceplere özensiz koymaya başladılar. İlk günlerde özenle yerleştirildiğim cüzdanlar gitti , gelişigüzel kasaya ya da önlük cebine atılmalar geldi. Benim yerimi benden daha çok sıfırı olan Kofulya parası aldığında  nedenini öğrendim horlanmamın. Gün geldi çocuklar gördüklerinde yerden almaz oldular. Demek ki hiç bir işe yaramaz olmuştum. En sonunda tedavülden kaldırıldığımı öğrendim. Çoktandır hiç bir işe yaramadan burada bekliyorduk. Bazıları  kâğıt  fabrikasına gönderileceğimizi söylüyordu , bazıları ise fırında yakılacağımızı. Demek ki ikincilerin söylediği doğruymuş.
- Kâğıt  fabrikaları kullanılmış kağıdı başka ülkelerden getiriyor. Bu yüzden ilk basıldığında hiçbir işe yarmayan Kofulya gazeteleri , daha sonra da işe yaramaz oluyor.  Bir zamanlar kese kağıdı haline getirilip domates , biber , patlıcan taşımakta kullanılıyordu,
- Sen de Şarkı söyler gibi konuşuyorsun. “Domates , biber , patlıcan...”
- Bunu özellikle sıralamadım desem  yalan söylemiş olurum. Uzun saçlı , çok yüzüklü sanatçının ölümüne çok üzüldüm. Ancak , cenaze töreninde insanların “Kofulya seninle  gurur duyuyor...” diye seslenmelerinden de büyük mutluluk duydum. Demek ki yalnız katillerle , çetelerle , hırsızlarla gurur duyulmuyormuş bu ülkede.
- Gazetelerden söz ediyordun. Ne yapıyorlar gazeteleri.
- Ben olsam özellikle toplar ve tuvalet kağıdı yapardım ya dediğim gibi eski kağıdı dışarıdan getiriyor fabrikalar. Bu yüzden de eski gazeteleri ya yakıyorlar , ya da çöpe atıyorlar. Anlayacağın hiçbir işe yaramıyorlar.
- Gemide gelirken böyle konuşmuyordun.
Bir kamyona yüklendiklerini , sonra büyük bir fırına yaklaştıklarının ayrımına neden sonra vardılar.
- Aynı sona gidiyoruz.
Yüzü kapkara olmuş bir işçi kutuyu aldığı gibi fırının içine fırlattı.
- Beş yıl önce elimde olacaktınız ki ... diye iç geçiriyordu bir yandan da.
Alev önce kutuyu sardı.
-Elveda ... diyebildi  o kadar.
Alevin paraya ulaşması uzun sürmedi.
- Bekle beni , seninle yolculuk etmek ...
Ses yükseldi , yükseldi...
Annesinin elinden tutmuş giden küçük afacan başı yukarıda annesine seslendi. 
-Anne , dumanlara bak nasıl ele ele tutuşmuşlar. Tıpkı bizim gibi ...

11. Şubat. 1999 / 21. 57