31 Ocak 2014 Cuma

OSMANLIDA OYUN BİTMEZ


Osmanlı hanedanı yüzyıllarca yoksul Anadolu halkını türlü oyunlarla yönetmiş , sömürmüş. Hiçbir hizmet götürmezken vergiyi onlardan almış , orduyu onlardan kurmuş. Azınlıklarla kucak kucağa yönetmişler ülkeyi. Zaman zaman hanedan kavgaları olmamış mı? Bu kavgaları bastırmak için de Anadolu insanını kullanmış. Burada “Alavere , dalavere ; Kürt Mehmet nöbete” sözünü de unutmayalım.
Son günlerde Osmanlı hanedanındaki kavgalara benzer bir kavga yaşanıyor ülke yönetiminde. Yıllardır iktidarı kardeş kardeş paylaşırlarken birden ikiye bölündüler. Mamayı mı paylaşamadılar yoksa iktidar iki kişiye çok mu gelmeye başladı? Kılıçlar çekildi ve bir kanlı cenk verildi. Bütün kirli çamaşırlar yerlere döküldü. Meğer ne büyük yolsuzluklar varmış da haberimiz yokmuş. ( İyi güzel de sen dini bütün adamsın. Yıllardır bu yolsuzlukları bilerek göz yumduğuna göre ortak olmuş olmuyor musun?) Meğer Cemaat devletin her kademesinde ahtapot gibi örgütlenmiş , bütün organlar cemaat imamları tarafından yönetiliyormuş , cemaate bağlı yargı düzmece deliller üretip suçsuz kişileri hapse atmış da haberimiz yokmuş. Herkesi , yatak odasına varana dek dinliyormuş da haberimiz yokmuş. (Günaydın!)
Bu kavgayı görünce Fransız İhtilali , Ekim Devrimi , Humeyni`nin iktidara gelişini anımsadım. Tümünde de iktidar ele geçirilince öncelikle ortaklar tasfiye edilmiş , kimi giyotine , kimi sürgüne , kimi hapishanelere gönderilmiş. Hiç kimse iktidarı bir başka kişi ya da güçle paylaşmak istememiş.
Peki bu kavgada hangi safta yer almalıyız? Cemaate karşı AKP`yi mi desteklemeliyiz yoksa RTE`den ne pahasına olursa olsun kurtulmak için cemaati mi desteklemeliyiz? İktidar umuduyla ellerimizi ovuşturup Cemaate şirin görünmeye mi çabalamalıyız?
Bazıları çoktan bu yolu seçti . Bir yandan iktidarın yolsuzlukları ile ilgili kıyameti koparırken , öte yandan yolsuzluk yaptığı için partiden attığı Sarıgül`ü İstanbul adayı yaptı bile. Aynı yapı bu günkü iktidar için 5-6 ay önce faşist iktidar nitelemesini yapıyordu. Baktılar bu tutmuyor , bu kez Diktatör suçlamasını getirdiler. Beyler , hanımefendiler bir takım kavramları kullanırken lütfen dikkatli olalım. Hangi faşist rejimde yayın organlarında bu kadar ağır eleştiri yapılabilir? 12 eylül faşizminde bu günün bülbülü köşe yazarları acaba neler yazıyordu? Köpeği Pako muydu o günlerdeki tek sorun? Bu gün faşizmden , diktadan söz edenler 12 Eylül faşizminde acaba nerelere saklanmıştı? Hem iktidarı dikta olmakla suçlayanlara sormazlar mı : sen partini dikta ile yönetmiyor musun? Öyle olmasa Ankara`da MHP`li , Uşak`ta MHP`li , Hatay`da AKP`li kişileri aday olarak gösterebilir miydin? Kendi partinde buralara göstereceğin aday mı yoktu da devşirme adaylarla seçime giriyorsun?
 Hem yıllarca cemaat yapılanmasına karşı mücadele edilmedi mi? 28 şubatı neden desteklediniz? İkna odaları ne için oluşturuldu? Bütün karar organlarının , Anayasa Mahkemesi , Danıştayı , Yargıtayı ile bütün yargının cemaat imamlarına bağlanmasını içinize sindirebilecek misiniz? F tipi bir parti olarak iktidara gelirseniz , valilerinizi , emniyet müdürlerinizi imamlara sorarak mı atayacaksınız? Peki siz aranızda kavga çıktığında RTE gibi dik durabilecek misiniz?
Son günlerdeki kavga çok önemli. Çok partili dönemde en fazla iktidarda kalma yarışında AKP önde. Takındığı tavır da Osmanlı`da oyun bitmez sözünü doğrular nitelikte. TSK nın anti cemaatçi yapısı iyi düşünülerek yapılıyor manevralar. Onun için tavır alınırken çok dikkatli olunmalı.  Konturpiyede kalınmamalı.
Yağlı güreş ve karakucakta “açığa düşmek” yenilgi nedenidir. Aman dikkatli olalım. Açığa düşmeyelim.  “Osmanlı`nın oyunu , biri bitse biri var” sözünü aklımızdan çıkarmayalım. Rakibi küçümsemeyelim. Küçümsedik mi sırtımızı bir yere vurur , bir daha kalkamayız.
              16 Ocak 2014  10 40    

28 Ocak 2014 Salı

LAİKLİK


Neymiş , Türkiye Laik bir devletmiş? Bilmem buna inanan var mı? Yıllardır ders kitaplarında bize ezberletilen tanıma bakalım: “Laiklik : Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”  Bu tanıma göre T.C. Laik midir? Din ile devlet birbirinden ayrılmış mıdır? Bırakalım devlet eliyle din adamı yetiştirilmesini , Diyanet İşleri Başkanlığı devasa bütçesi ile , işlevleri ile laiklik tanımı içinde yer alabilir mi? Aleviliği dışlayan , Hanefi mezhebine göre günlük yaşama dair verdiği fetvalardan din adamlarının atanmasına , hacca gidişlerin düzenlenmesinden Cuma hutbelerine kadar devlet işlerinin içinde iken din ile devlet işlerinin ayrıldığından söz edilebilir mi?
İsterseniz burada biraz gülelim : “Hacca gittim ancak ilçemiz musiki cemiyetinde keman çalmaktayım. Cemiyet konserlerinde keman çalmam caiz midir?” “El cevap : İçkili alemlerde ve  insanları cinsel yönden tahrik  edici ortamlar dışında caizdir.”  Merak edenler Diyanet İşleri sitesindeki fetvalara bakarlarsa dinin devlet işleri ve günlük yaşamımızla  nasıl iç içe olduğunu göreceklerdir.
Bu yetmezmiş gibi son günlerde bir de cemaat imamları çıktı. Cemaat mensubu yargıç herhangi bir konuda karar verirken yasa maddelerine değil cemaat imamına baş vuracak. O ne derse karar o olacak. Milli Eğitim herhangi bir konuda uygulamaya geçmeden cemaat imamına danışacak. Biz buna şeriat da diyemeyiz. Çünkü  şeriat , kutsal kitap ve din alimlerinin düşüncelerini  temel alırken , burada alimliği kendinden menkul kişilerin görüşleridir önemli olan.
Halbuki laikliğin gerçek tanımı yukarıdakinden daha derin anlamlar içerir.  Örneğin laikliğin temelinde “Tartışılamaz , eleştirilemez hiç bir kurum , kişi ya da kavram olamaz.” Kuralı yatar. Batıda Engizisyon yargılamalarına karşı yürütülen Aydınlama Hareketinin sonucudur Laiklik.  Bu mücadele sırasında  kurbanlar verilmiştir. Yani bizdeki gibi tepeden bağışlanmamıştır laiklik. Onun içindir ki oralarda “laiklik elden gidiyor” söylemine hiç rastlanmaz.  
Teknik Üniversite mezunu bir dost “cumaya giden kravatlıların sayısını artırmadıkça laiklik tehlikededir.” Anlamında bir söz söylemişti de ağzım bir karış açık kalmıştı. Son yıllarda yaşadıklarımıza bakınca o gün  söylenenin ne kadar hafif kaldığını gördüm. Sırf siyasi hırslarla inançlara saygılıyız deyip çarşaflıları aday göstermek , iktidara karşı olduğu için Cemaatle işbirliği yapmak , onun adamlarını aday göstermek…
“Ya sopa yemedin , ya da sayı sayı bilmiyorsun” derler dayakta ölçüyü kaçıranlara.  Bizim laikler de Engizisyonu bilmedikleri , laiklik için kanları pahasına mücadele etmedikleri için biraz sıkıyı gördüler mi  hemen kıvırıveriyorlar ve dindarlık yarışına giriveriyorlar. Yerine göre “laiklik elden gidiyor” deyip halkın oyunu gasp ederken ,  yeri geliyor laiklik karşıtları ile kol kola giriveriyorlar.
Ne dersiniz. Batı gibi laiklik için mücadele edelim mi? Var mısınız?
           28 Ocak 2014 20 30   

25 Ocak 2014 Cumartesi

BABAM SAĞ OLSUN



Deniz kıyısında 15 dakika soluklanıp Bursa yoluna çıktık. Güzelyalı kavşağından geçtikten az sonra dikiz aynasında onu gördüm. Üç şeritli yolun bir en sol , bir en sağ şeridine geçerek son sürat bize yaklaşıyordu. Hızımı azaltıp sağ şeride geçtim. Yanımızdan rüzgar gibi geçti.
- Böylelerinden çok korkarım. Serseri mayın gibi nereye çarpacağı , nerede patlayacağı hiç belli olmaz.
Güneş Tirilye taraflarında tepelerin ardına gizlenmiş , gökyüzünde günün son ışıkları bulutlarda renk cümbüşü oluşturuyordu. Temiz havanın verdiği dinginlikle doğaya dalmıştım ki araçların sağ şeritte sıralandığını fark ettim. Acaba polis kontrolü mü var diye karşıdan gelen araçlara baktım. Ancak hiç göz kırpan yoktu. Ben de hızımı azaltıp sağ şeride geçtim.
Araçlar yola yayılan araba parçalarından kaçıyordu. Gördüklerim az önceki yargımda ne denli haklı olduğumun göstergesiydi. Serseri mayın gibi tehlikeli şekilde şerit değiştiren gencin arabası belli ki makas yapmak için sol şeride girmiş , sol şeritten gelen bayan da yandan gencin arabasına vurmuştu. Görünüşe bakılırsa her iki araçta da hasar büyüktü. Umarım can kaybı ve ağır yaralı yoktur deyip yoluma devam ettim. Araçlara yardım edenler arasında bir tanıdığımı görmüştüm. Eve gelince onu aradım. Anlattıklarına gülsem mi , ağlasam mı bilemedim.
“Yüzü gözü kan içinde genci arabadan indirirken ,
- Bak oğlum , araban da haşat oldu. Yazık değil mi?
Dediğinde genç,
- Olsun , babam sağ olsun.
Dostum gülümseyerek devam etti. Arabasının önü büyük ölçüde hasar gören bayan, emniyet kemerinin de etkisiyle sapasağlam çıkmıştı arabadan. Etrafındakilere heyecanla anlatıyordu:
- Aşağıdan sürekli makas ata ata geliyordu. Bana yaklaşırken en sağ şeritten hızla orta şeride geçti. Baktım bana makas atacak , bastım gaza. O hızla da göbekten vurdum. Gördü makas atmanın ne olduğunu?
- Ama bayan bak az kalsın ikinizin de canına mal olacaktı. Hem araban da berbat olmuş.
- Olsun. Kocam sağ olsun , yenisini alır…
Bu kez ikimiz birlikte bastık kahkahayı.
           25 Ocak 2014   19 15   

24 Ocak 2014 Cuma

HO HO HOOOP


-Bunun hesabını sana soracağım. Çok ağır ödeyeceksin bunun bedelini…
Gören , iki  düşman arasında geçiyor sanır bu konuşmayı.  Halbuki iki dost arasında geçmektedir ve dostluk köprüsüne konan bir dinamit olmuştur. Bu tür konuşmaları gerçek dostluğun ne olduğunu bilmeyenler yapar ki zaten böylelerinin  dostları da yoktur.
Yazlıkta kocaman bir çoban köpeği vardı. Ayaklarını omzuma attı mı boyu iki karış uzun olurdu benimkinden. Çağırırım gelir ; severim , tokatlarım “haydi git” derim giderdi. Bir gün bekçinin oğlu köpeğin iki civcivlerini boğduğunu , civcivleri gömdüklerini söyledi. Acı ile gülümsedim. Belli ki köpek civcivlerle oyun oynamak istemiş. Oynarken de ölçüyü kaçırmış. Eğer amacı onlara zarar vermek  olsaydı boğduktan sonra yerdi. Civcivlere de köpeğe de acıdım.  Köpeğe acıdım , çünkü küçük dostları ile oyun oynamayı bilmiyordu.
Dostluk nedir bilmeyenler de böyledir. Belki sürekli istismar edildikleri için insanlara güvenmezler. Böylelerinin hiç dostu olmaz. Sürekli yalnızlıktır yaşadıkları. Etrafları yüze gülen insanlarla dolu olsa da hiç birine güvenmezler. Sıkıntıya düştüklerinde dertleşebilecekleri , gözyaşları ile omzunu ıslatabilecekleri, birlikte kahkahalar atabilecekleri ,yerine göre kardeş , yerine göre arkadaş , yoldaş olacakları biri yoktur yakınlarında. Böyle birini bulsalar da çoban köpeğinin civcivle arkadaşlığı gibi istemeden zarar verirler dostlarına. Çünkü dostluğu bilmezler.  Dostlukların sonsuz güvene dayandığını , yaşatabilmek için çok özen göstermek gerektiğini , en ufak bir sözün dostta derin yaralar açacağını bilmezler.  Hele “hesap sorma”ların , “bedel ödetme”lerin gerçek dostluklarda hiç yerinin olmadığını ancak onları kırıp kaybettiklerinde öğrenirler .
Gerçek dostlukları sürdürebilmek büyük özen ister. Art niyetsiz bir güven olmalıdır aralarında.  En ağır kırgınlıklara bile dayanıklı olmalıdır. Gerçek dostlar ne kadar kırgın olsalar da kıyamazlar birbirlerine. En ufak sıkıntılarında her türlü kırgınlığı bir yana bırakıp yardıma koşarlar.  Ve bilirler ki “sana ihtiyacım var” dediklerinde dostları zaman geçirmeden yanlarında olacaktır.  Bunu anlamaları bazen zaman alır. Ağır sınavlardan geçmelidir dostlukları. Ve sonunda ne olursa olsun dostlarını yanlarında bulacakları güvenci ile huzur bulurlar.
Gerçek dostlukların önündeki en büyük engel “kibir”dir , “kendini beğenmişlik”tir.  Bu yüzden kusuru hep karşımızdakinde arar , sorumluluğu ona yükleriz.  Sonra da  rahmetli amcamın durumuna düşeriz. Şöyle ki : “Çanakkale`de şehit düşen dedem üç çocuğuyla dul ninemi bırakır arkasında. Bir gün köydeki evimizde yer sofrasında yemek yerlerken küçük amcam bir şeye küsüp sofradan kalkarak sundurmaya çıkar. İçeriden gelen  kaşık seslerine dayanamayıp kapı önünde koştururken,
- Hohohooop…
Diye bağırmaya başlar. Amacı “ben buradayım , beni çağırın” demektir.
Ninem ,
- Siz yemenize bakın. O daha çok hohohop der.
Deyip  dersini verir amcamın."
Dostlarını  kıranlar  da amcam gibi durmadan “hohohooop” derler de kibirleri bir özür dilemeye izin vermez.  Çünkü onlar her şeyin kendi istedikleri gibi olmasını isterler.  Çevrelerinden hep övücü sözler duymaya alıştıklarından , en küçük eleştiride küsüp  sundurmaya çıkarlar.
            24 Ocak 2014  12 40    

21 Ocak 2014 Salı

İNSAN OLMAK O KADAR ZOR MU?


Ben anamdan insan olarak doğdum kendi rengimle. Milliyet , din , sınıf sıfatları sonradan eklendi bana. Bir başka ülkede doğsaydım bu sıfatlarım da değişecekti. Yani ırk , din ve mensubu olduğum sınıfı ben seçmedim. Türk anne babadan doğduğum için bana Türk, Ermeni ana babadan doğduğu için Hrant`a  Ermeni dediler. Oysa anamızdan doğduğumuzda ikimiz de insandık.
Ben yoksul bir köylü çocuğu olduğum için işçi sınıfına yakın buldum kendimi. Halbuki Vehbi Koç`un çocuğu olsaydım Burjuvazinin en tepesinde olacaktım. Ve Vehbi babam , Köylü Şakir babam kadar alın teri dökmediği halde zenginlikler içinde yüzecektim.
Hindistan`da doğsaydım İneği kutsal sayacaktım. Ne İncil olacaktı gündemimde , ne Tevrat ne de Kur`an. Peki ben inancıma uygun bir yaşam sürdüğümde cehenneme mi gidecektim Müslüman olmadığım için?
Tartışmalara , paylaşımlara bakıyorum hemen ırkçı yanımızı öne çıkarıyoruz. “Ben Türk`üm” dedik mi karşımızdaki de “ben Laz`ım” ya da “ben Kürt`üm” diyor. Önceden olsaydı  “Sen otur bakalım yerine, Kürt falan yok. Siz de Türk`sünüz” derdik de artık buna kendimiz bile inanmıyoruz.  Halbuki “ben insan`ım” desek ötekiler de atılacak “Ben de insanım” , “ben de” , ben de”… Ne güzel değil mi , ne ayrılık var ne gayrılık.
Hem insanım demekten neden korkuyoruz bu kadar? Biliyorsunuz , ırkçılık bizi Hitler öğretisine götürür. “Üstün Irk”, “Ari Irk” safsatalarına. Hani Saf Almanlardan bir hara oluşturmuştu da saf Alman ırkını burada yetiştirecekti. Belki de “damızlık” yetiştirmeyi düşünmüştü. Sonunda nasıl büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Harasında doğan çocuklar ya sakattı , ya da geri zekalı , deli. Harada sevgi olmadığı için bunun böyle olduğunu göremese de başarısızlığa uğradığını görmüştü.
Ben insan olarak doğdum , insan olarak ölmek isterim. Bana sonradan eklenen sıfatların hiç önemi yok.  Çünkü en yüce sıfat “İNSAN” olmak değil mi?
             21 Ocak 2014  00 12   

18 Ocak 2014 Cumartesi

BANA ESMEYİ ANLAT, BANA SEVMEYİ ANLAT


Bazıları  her ay yeni bir aşk yaşar. Böyleleri yeni bir aşka başladıklarında nasıl üzülürüm bilemezsiniz. Çünkü böyleleri için yeni bir aşk demek , yeni bir hüsran , yeni bir hayal kırıklığı demektir. Bilirim bunlar işlerini de sık sık değiştirmek isterler ya da değiştirirler.
Kadın olsun erkek olsun neden hayal kırıklığı yaşar aşk konusunda?
Öncelikle ne istediğini bilmek gerekir. Ancak hepsinden önce kendisi ile barışık olacak, fiziğiyle , alışkanlıklarıyla , dünyaya bakışıyla ilgili kavgası olmayacak kendisi ile. Sevmeden güven duyacak karşısındakine. Birbirini olduğu gibi kabul edecek ikisi de. Ne fiziki eksikliğine bakacak , ne ekonomik olanaklarına. İnsan sevdi mi bunu tüm hücreleriyle hissedecek ve karşısındakine de hissettirecek. Sevmek bir takım doyumlara ulaşmak için araç değil ,  sonunda mutluluk olan bir amaç olacak. Öyle birkaç haftada , birkaç ayda tükenmez gerçek sevgi.  Şarap gibidir , yıllar geçtikçe değeri artar.
Biri tekerlekli sandalyeye mahkum iken öteki sapasağlam , fiziğiyle etrafında hayranlık uyandıran çiftler görürüm. Bu çiftlerin birbirlerinin gözlerinin içine bakışlarından okuyacaksın gerçek  sevgiyi. Engellinin bakışlarından değil , sağlıklının bakışlarından akar minnet duygusu. “Bana verdiğin mutluluk için sana minnettarım” der bakışlarıyla. Böylelerini kıskanırım. Kapılarını çalıp:
“Bana sevgiyi anlat”
Demek geçer içimden.
Sonra toplumumuzun “Ayran Gönüllü” dedikleri gelir aklıma. Birbirlerinin bakışına , gülüşüne , saçına , boyuna hayrandırlar da iç dünyalarından habersizdirler. Karşılarına güzel görünen yanlarını gösterirler de defolu gördükleri yanlarını gizlerler. Onların aradığı gerçek sevgi olamaz. Zaten sevginin ne olduğunu da bilmezler. Bilseler , aşkları kısa zamanda tükenir mi? “Sevmek bir ömür sürer , sevişmek bir dakika” sözündeki derinliği anlasalar , sevgilerini, sevgililerini  kağıt mendil gibi çöp sepetine atarlar mı?
                 18 Ocak 2014  18 25  

16 Ocak 2014 Perşembe

GÜCÜMÜZÜ KÜÇÜMSEMEYELİM


90 yıllık cumhuriyetin büyük bölümü sıkı yönetim , olağan üstü Hal ile , yani baskı altında geçti. Aralardaki kısmen özgür günlerin ise tam tadını çıkarmaya başlarken yani bir balyoz indi tepemize.
Ana yasa ve yasalar bireye karşı devleti savunduğu için hak ve özgürlükler raftan bir türlü indirilememiştir. Çok değil , 15 yıl öncesini anımsayalım: Beyaz renkli Renoların cirit attığı günleri. Polis tarafından evden alınıp kendisinden bir daha haber alınamayan yurttaşların ailelerinin hala dinmeyen çığlıklarını yankılandığı günler. Faili ap açık ortada iken kayıtlara “faili meçhul” olarak geçen cinayetleri anımsayalım. Her gün dağlardan bayrağa sarılı kınalı kuzu tabutlarının taşındığı günler daha da yakın. Kendi döşediği mayınların olduğu bölgeye hiçbir önlem alınmadan askerlerin gönderilmesini ve param parça olan kınalı kuzuları belki anımsamazsınız , ancak Roboski daha dün yaşandı. Ne oldu? Askeri göz göre göre ölüme gönderen komutanlara madalya verdik , Katilleri devletin himayesine alıp yeşil pasaportlar verdik , kaza sonucu öldüklerinde milli kahraman muamelesi yaptık. Hiçbir kamu görevlisini ya yargı önüne getiremedik , ya da göstermelik yargılamalarla beraat ettirdik. Roboski ile ilgili mahkeme kararını veren hukukçu(!)lar belki yasalara uygun karar verdiklerini söyleyecekler. Çünkü yasalar birey karşısında devleti , devlet görevlilerini koruyor , acaba verdikleri karar için vijdanları ne diyor?
Dün , Taksim Gezi Eylemlerinin simgesi “Kırmızı Elbiseli Kız”a biber gazı sıkan emniyet görevlisinin hapis istemi ile yargılandığını , bu gün Gezi eylemleri sırasında devletin tavrını kınamak için İstanbul`da basın açıklaması yapmak isteyen avukatlara uygulanan saldırıyı kınamak için açıklama yapan Bursa Barosu avukatları için açılan soruşturmanın “takipsizlik” ile sonuçlandığını öğrendim. Son günlerde bunlara benzer örnekler çoğaldı. Çünkü Gezi olayları  iktidar da dahil herkese şunu gösterdi: Halkın örgütlü gücü karşısında durulamaz. Herkes bunu göz önünde tutmak zorundadır. Hiç kimse halkın haksız uygulamalara sessiz kalmasını beklememeli. Ancak haksızlığa baş kaldıranlar da hiçbir zaman için haklı oldukları konumdan , haksız konuma düşmemeli. Hem provokatörlerin , hem de bu eylemlerden nemalanmak isteyeceklerin oyununa düşmemeli.
“Sıçanın sidiğinin denize faydası vardır” derler. Gücümüzün farkına varalım. En basit imza kampanyasından , protesto eylemlerine; daha önemlisi seçimlerde kullanacağımız oya kadar hiçbir eylemimizi küçümsemeyelim. Demokrasi , kendi içinde demokrasiyi yaşayan ve yaşatan siyasi partiler eliyle yükselir. Tek adam diktası ile yönetilen siyasi partilerle ülkeye demokrasi değil DİKTA gelir.
            16 Ocak 2013  15 10   

ORKİDE Mİ KARDELEN Mİ?


En değerli çiçek olarak orkide bilinir. Sevgililer orkide ile pekiştirdiklerini sanırlar sevgilerini. Bilmezler ki değerini bilmeyen için orkidenin bir çalı kadar kıymeti yoktur. Eve gidince çöpe atılacaktır…
Sevgi karşılıklı ise  yol kenarından koparılıp uzatılan bir kır çiçeğinin yerini hangi çiçek tutabilir?
Benim favori çiçeğim Kardelendir , çiğdemdir. Karlar erimeye başladı mı uzatırlar burunlarını. Kardelenler çalı diplerini sever , çiğdemler ise çayırlıkları tercih eder.  Çiğdemler öbek öbek açar , bulundukları çayırın her yanını kaplar. Sarısı çok olsa da moru , beyazı da güzeldir. Baharın , tazeliğin , uzun bekleyişlerden sonra kavuşmanın muştucusudur. Ancak çok nazlıdır. Zaten fazla da dayanmaz, çabucak kaybolur.

1967 şubatı mıydı ? İlkokul öğretmenliğimin son yılı. İnegöl`e bağlı Maden Köyünde çalışıyorum. Köy yolu kış oldu mu çamurdan geçilmez oluyor. Tatil için Babamların yanına iniyor olmalıyız. Önce vadiden tepeye tırmanıp , sonra İnegöl ovasına doğru ineceğiz. Tarla kenarlarından yürüyoruz. Kızım 14 aylık ve yoruldukça yürütüyoruz. Deydinler köyü üstünde , çamlıktan çıkarken çalıların arasında gördük ilk kez. Biz kardelen olarak biliyoruz da belki de çiğdemdi. Sonra yıllarca kardelen aradık köy yollarında , Uludağ yamaçlarında , kırlarda. Hasret geçen yıl bitti ki ne bitiş… Önce Saitabat`ta rastladım siklamenler , yaban sümbülleri arasında. Çalı diplerinde korkarak uzatmışlardı bükük boyunlarını . Zayıf olsalar da hasretle kucakladım. Sonra bana taaa Gemlik Haydariye köyünden haber gönderdiler. “Biz buradayız , gel görüşelim” dediler. Siz inanmıyorsunuz , ancak bu çağrıyı gerçekten aldım ve tam kardelen mevsiminde o güne dek gitmediğim Su Düşen  Şelalesine kırdım direksiyonu. Daha yanlarına yaklaşırken bir alkış , bir zılgıt ki görülmeye değer. Kimi çalıların dibindeydi , kimi yamaçta , kayaların arasından gülümsüyordu. Coşku ile koştum yanlarına. Her birinde okuyup ekonomik özgürlüğünü kazanan bir kız öğrencimi gördüm. Onlar da kardelen gibi cesur , kardelen gibi vefalı değiller miydi? Kıştan , ayazdan yılmayıp atmamışlar mıydı bilinmezlerle dolu yaşama adımlarını…
Kardelen özlemim sona ermiş , kardelen , çiğdem cümbüşü yaşamaya başlamıştım. Artık sarı , beyaz , mor çiğdemleri ; vefanın , saflığın , aşkın sembolü kardelenleri ne zaman ve nerede bulacağımı biliyorum. Çok yakında başlarını uzatıp merhaba demeye başlarlar. O zaman ver elini Uludağ. Önce Kirazlıyaylada kucaklaşırsın renk renk çiğdemlerle. Sonra Bakacak yolunun iki yanında göz göze gelir, bir merhaba dersin. Saitabat üstünde minik kardelenler , Eski İnegöl Yolunda , Kazancı yokuşunda sarı çiğdemlerle kucaklaşırsın. Kırlarda temiz hava alayım deyip Orhaneli yoluna düşer , Kapıkaya boğazına girmeden yol kenarındaki çay bahçesinde bir çay içip , Termik Santral yanından Mustafakemalpaşa yoluna saparsın. Yol kenarında , hatta yolun içinde çıkacak çiğdem öbekleri karşına. Sevgililer gününde yolunu Su Düşen  Şelalesine düşürmeli ve kardelenlerle muhabbet etmelisin. Tepeye tırmanmadan zeytin bahçelerinde , papatyaların , yaban nergislerinin arasında yuvarlanmalısın.
Kardelen ile Hercai menekşenin öyküsünü düşünüp tercihini vefadan , sevgiden , aşktan yana , Kardelenden yana kullanmalısın. Kıymetini bileceklere bir kardelen , üç papatya uzatmalısın. İnan ki kıymetini bilmeyene sunacağın demet demet orkideden daha değerli olacaktır.  

         16 Ocak 2014  13 40   

15 Ocak 2014 Çarşamba

ANA KOKUSU




Gel canım , gel canımın içi bu gün yaylalara tırmanalım. Buz gibi suların ağaç oluklardan şırıl şırıl aktığı , Kekik kokan , keklik sesleri yankılanan yerlere gidelim. Şansımız varsa yolumuza sincaplar , tavşanlar, tilkiler , hatta geyikler bile çıkar. Arabamızı kuytu bir yere bırakıp karların arasına dalalım. Çalı diplerinde sarı , mor çiğdemler , kardelenler arayalım. İlk bulduğum çiğdemi saçlarına takayım. Akşama kadar çiğdem çiğdem kok.

Yaban mantarları arayalım açıklık yerlerde. Zehirli mi değil mi düşünmeden poşetimize koyalım. Ninemiz nasıl olsa zehirlileri ayıklayıp atar. Karların üzerine uzanıp poz poz fotoğraflarımızı çekelim. Popomuzun üzeride yamaçlardan aşağılara kayalım. Kar toplarını fırlatalım birbirimize. Biliyorum , ikimiz de hedefe değil , boşa atacak. Birbirimize kıyamayacağız. Kuşları ürkütelim ki başka dallara konup dallardaki karları yere akıtsınlar. Patikalarda yolumuzu kesen dereciklerden geçerken paçalarımız ıslansın. El ele yürüyelim ve soğuk ellerimizden aksın sıcaklığımız, bütün vücudumuzu ısıtsın.
Kuş seslerini dinlemek için küçük molalar verelim. Kimi cik , cik desin , kimi cicigey , cicigey desin. Derin derin çekelim içimize tertemiz havayı da bize dokunur. Biz kentin kirli havasına alışkınız. Bol oksijen bizi komaya sokabilir. Az ilerideki papatya öbeğinden sana üç tane papatya koparayım. Saplarını örüp kulağına koy. İleride beni unutsan da papatyalar anı olarak kalsın.
Akşam oluyor. Köye geç kalmayalım. Çobanlar sürülerini köye doğru sürmeye başlamıştır. Seni dağların tertemiz insanları ile tanıştıracağım. Gülsüm Ninenin konuğu olacağız. O bize masallar anlatacak. İntihar eden çobanlardan söz edecek. Çeşit çeşit çaylar yapacak kır otlarından. Unutturma , bu dağlarda kaç çeşit kekik yetiştiğini soracağım Gülsüm Nineye.
İşte köye geldik. Bak , çoban koyunlarını ağıla sokuyor. Köpekten korkma , o dostumuz olduğunu söyledi bile. Bak , kuyruğunu nasıl sallıyor? Bütün koyunlar girdi. Şimdi kuzular salınacak. Curcuna başladı bile. Her koyun yavrusunu , her kuzu anasını arıyor. Seslerinden değil , kokularından tanırlar analarını. İşte , melemeler bitti. Nasıl da iştahlı emişiyorlar? Anaları görüyor musun , nasıl yalıyorlar yavrularını.
Bak canım , bak canımın içi: Ana kokusu hiçbir kokuya benzemez. Bu emişme anlarında işler içlerine sevgi. Anaların memelerinden süt değil , sevgi akar çünkü…
15 Ocak 2014  17 45   

13 Ocak 2014 Pazartesi

SANAL ALEM BİR ALEM


1975 yılı mıydı Yenişehir`de siyah – beyaz televizyon izlenmeye başlanması. Hiç unutmam pazarlık gücümüz artsın diye  liseden 5 arkadaş aynı zamanda almıştık ilk televizyonlarımızı. Hani ekranda yuvarlak bir simge eşliğinde düüüüüt diye öttükten sonra İstiklal Marşı ile açılıyordu yayın. Arada arıza oluşunca maşrapa ekranda yerini alıyordu dakikalarca. Televizyonu olmayanlar olanlara “oturmaya” gidiyordu. O günlerde komşuluk ilişkileri birden canlanmış mıydı?
Sonra videolar , renkli, televizyonlar sonra da özel kanallar geldi.
Televizyonla ilk karşılaşmamızda öğrencilerime :”yakın zamanda pilli kol saatinizin ekranında karşınızdakini göreceksiniz , hem de renkli olarak.
-Oğlum , hasta mısın , rengin biraz solmuş da,
 - Açlıktan anne , yemekte ne var?
Türü konuşmalar yapacaksınız.” Demiştim de yüzüme “öğretmenimiz kafayı yemiş” modunda bakmışlardı.
Aradan çok geçmedi, önce cep telefonları , ardından yaygınlaşan internet ve görüntülü iletişim. İnternet ile “sanal alem” girdi sözlüklere. Mail , Messenger derken Facebook ve Twitter bütün dünyayı salladı. Artık aynı anda birçok kişi ile görüntülü olarak görüşebiliyor , evden dışarı çıkmadan banka işlemlerimizi , vergi ödemelerimizi yapabiliyor , hatta alış-verişimizi bile mağazaya gitmeden yapabiliyoruz. Bunun için ne fazla para ödüyoruz ( çoğu zaman mağazadan ucuza alıyoruz) ne de günlerce bekliyoruz. Aldığımız eşya çoğu zaman bir gün sonra kapımızda oluyor.  
Ancak Sanal Alem bir alem. Bir bakıyorsun şimdiye kadar görülmemiş bir hıza sahip iletişim aracı. Bir bakıyorsun kitleleri aynı anda ve aynı yönde hareketlendirmede manivela.
Ancak çok yararlı kullanım alanları olduğu gibi , tehlikeli yanları da çok.
Eğer çok dikkatli olmazsak bir anda bankadaki bütün paramız boşaltılmış üstelik kredi kartımız da limitinin son kuruşuna kadar tüketilmiştir. Dikkatli olmazsak paylaşımlarımız , fotoğraflarımız hatta ufak bir operasyonla bütün özel bilgilerimiz başkalarının eline geçmiş, kötü amaçla kullanılıyor ya da şantaj malzemesi olmuş.
Facebookta dikkat edeceğimiz en önemli konu : Gizlilik ayarları. Ancak gizlilik ayarları yeterli olmayabiliyor. Çünkü başka sayfalara yaptığımız beğeni , yazdığımız yorum görmesini istemediğimiz kişilerce görülüyor. Bu yolla görüşmek istemediğimiz kişiler yaşadığımız yeri , ne iş yaptığımızı , nerelere takıldığımızı rahatlıkla öğrenebiliyor.
Ancak bütün bunlardan daha önemlisi , işe girişlerde karşımıza çıkıyor. Önceden polis soruşturması yapılır , iyi hal kağıdı aranırdı. Bu gün bunlara hiç gerek kalmadı. Google amcaya sor , isminin geçtiği her şeyi listelesin. Kimlerle arkadaş olduğunu , özel yaşamını , siyasi eğilimini anında öğrensin.
İşin bir de eğlenceli yanı var: Birine kızıyorsun ve arkadaş listenden siliyorsun. Sildin mi o kişinin herkese açık olmayan paylaşımlarını göremiyorsun. Biraz daha kızıp engelleme yapıyorsun. Ancak eski dostunu merak etmiyor da değilsin. Hemen sahte isimle bir sayfa açıyorsun. Artık o kişinin herkese açık paylaşımlarını görebilirsin. Şayet engelleme yoksa da herkese açık paylaşımlarını görebilirsin. O kişiye paylaşımlarınla mesaj mı göndermek istiyorsun ? Paylaşımının gizlilik ayarı ile oynuyorsun.
Bir de paylaşımlarını bazı arkadaşlarının görmesini istememe durumu var. O zaman da paylaşım ayarını değiştiriyorsun. Yalnız bunun bir tehlikesi var. Arkadaşın bunu fark ederse ya üzerine bir çarpı koyar , ya da bütün paylaşımlarını senden gizler. Ne fotoğraflarını görebilirsin , ne de paylaştığı öteki şeyleri.
Anlayacağınız sanal alem bir alem…
     13 Ocak s014  21 00  

12 Ocak 2014 Pazar

DÜŞÜNMEK


Zaman zaman çok yakın dostlarımın çocukları ile matematik çalışırız. Kimi okul için takviye , kimi üniversiteye hazırlık için yardım ister. Çalışmayı hangi amaçla yaparsam yapayım öncelikle 4-5 saat temel inşaatı ile uğraşırım. Burada öğrencilerin biliyorum sanıp da bilmedikleri konulara değinirim. Bütün çalışmalarıma Ç.S. ile başlarım. Ç.S. çalıştığım bütün öğrenciler tarafından çok iyi bilinir: Ç.S. = Çikolatasına Soru. Kocaman çikolata değil , küçük bir gofret, ancak Ülker olmayacak.
Bir sorum var , sorduğum ilk Ç.S. ve hiç kaybettirmedi. Basit bir bölme sorusu. Bu güne dek hatasız çözen olmadı. ( İsterseniz yazayım: 120245 sayısını hesap makinesi kullanmadan 6 ile  böleceksiniz. Virgülden sonra hiç yürütmeden bulacağınız bölüm ile kalanın farkını bulacaksınız) Öğrenci mutlaka hata yapar. Hemen bir sonraki çalışmaya gofreti getirmesini söyleyip sağlamayı yaptırarak hatasını gösterir , çözümü anlatırım.
Sonra sayılardan söz ederim. Sıra 0 (sıfır) sayısının ne kadar netameli bir sayı olduğunu anlatmaya geldi mi karşımdakini şaşkına çeviririm. 0  sayısının trafikte nasıl davranacağı belli olmayan tehlikeli sürücülere benzetirim. Nerede , ne yapacağı bilinmez 0 sayısının. Uzun uzun konuşuruz 0 ile ilgili olarak. Sonra işlemler , sayı tabanları… İşlemleri ninem anlatır. Problemleri de nine hesabıyla ( Eskiden “koca karı hesabı” diyordum da vaz geçtim ) çözeriz. Her problem için çeşit çeşit çözüm yöntemleri uygularız. Her birine uygun da bir fıkram ya da kısa öyküm , anım olur. Değişik sayı tabanlarını uzay gezim ile anlatırım. Uzay aracımla Samanyolu galaksisinde bir başka gezegene inerim. Orada yaşayanlar 5 parmaklıdır. Yani desteyi 5 te bağlarlar. 5 sayı tabanını çabucak öğrenir , komşu gezegenlerdeki 2 parmaklılar ve 7 parmaklıların sayı tabanlarına geçerim. Yarım saatte bütün sayı tabanları , bunların birbirine çevrilmesi ve değişik sayı tabanlarında toplama , çıkarma , çarpmayı kavranmış olur. Sonra dönüş yoluna geçerim. Ancak paraşütü açmakta geciktiğim için uzay aracım yere çakılır. Gözümü bir açarım ki yataktan yere düşmüşüm. Yani ben bütün o işlemleri uykumda yapmışım.
Öğrencilerime hiç formül ezberletmem. Çarpım tablosunu bilmeyenlerden de ezberlemelerini istemem. Bir yerden çarpım tablosu kesip yanında taşımasını , sıkıştıkça ona bakmasını isterim. Ancak önce çarpım tablosunda korktukları bölümün ne kadar kolay olduğunu ve parmak hesabıyla sonuçların nasıl bulunacağını gösteririm. Bir süre sonra çarpım tablosu ile ilgili sorunun ortadan kalktığını görüp gülümserim.   
En çok da HAVUZ PROBLEMLERİNİ severim. 20 dakikada öğrencinin havuz problemi korkusu tamamen ortadan kalktığı gibi , en zor havuz problemlerini bile kolayca çözmeye başlar ve şaşırır. Çünkü problemleri çözerken denklem kurmak yerine problemin resmini çizdirip düşündürürüm.
Çalıştığım öğrenci kısa bir süre sonra :”sizinle çalışmaya başladıktan sonra bütün derslerdeki netlerim arttı.” Derler. Bunun nedeninin “DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK” olduğun bilmezler. Çünkü matematik ezbere değil , düşünerek yapılır. En zor sorular bile doğru bir düşünme yoluyla ve çok basit bilgiler kullanılarak çözülebilir. Ancak doğru düşünmeye alışabilmemiz için bol bol roman okumalıyız. Çünkü her romanda birçok olay , ilişki ve problemlerle karşılaşırız. Bu olay ve kişiler arasında ilişki kurmayı öğrendiğimizde problem çözme yönünde önemli bir aşamayı geride bırakmış oluruz.
Öğrencilerimle yıllar sonra karşılaştığımda “anlattıklarınızı hiç unutmadık” derler. Çünkü her konuyu bir anıya , bir öykü ya da fıkraya bağlamışımdır. Birini unutmaya kalksa  öteki  izin vermez.
Düşünmeyi , sorgulamayı ihmal ettiğimiz bu günlerde bol bol roman okumalı ve düşünme temrinleri yapmalıyız. Acaba yararı olur mu?
            12 Ocak 2014   19 30    

11 Ocak 2014 Cumartesi

HAKKINI HELAL ET


Aylardır kendimize bahçesi , terası ve en az 2 dairesi olan müstakil bir bina arıyoruz. Önce Heykel civarı ve Tahtakale , Tophane taraflarına baktık. İstediğimiz gibi ve kesemize uygun bir bina bulamadığımız gibi sokakların dar olması , park sorunu bizi merkezden uzaklaştırdı.
İnternetten bulduğumuz binaları görmeye gittik. Hamitler tarafında bir binayı beğendik. Önünde küçük bir bahçesi , arkada aydınlatma için 1,5 metre bahçesi , Bodrum kat ve teras kat dışında 2+1 iki katı ile hoşumuza gitti. Terasındaki dağ manzarası da bizi çekti. Sahibi ile ilişkiye geçtik. Pazarlıklar sonunda anlaştık. Kaporayı hazırladım ve vermek için sözleştik. Tam kaparo için evden çıkacaktım ki telefonum çaldı. Karşımda kaporayı vereceğim ev sahibi.
- Abi , düşündüm , taşındım , ben evi satmaktan vaz geçtim. Bu soğukta alacağımız evin elektiriği , suyu , doğal gazı ile uğraşamam. Kusura bakma.
- İyi , güzel de bu oldu mu? Bak biz evi satışa çıkardık , paranı hazır ettik.
- Ne olur kusura bakma. Hakkınızı helal edin.
- Size kolay gelsin de hiç olmadı bu.
- Hakkınızı helal edin…
Telefonu kapatıp hayal kırıklığımı ailemle paylaşıyorum. Halbuki terasa kuzine kurup kestane kavurmayı bile tasarlamıştık.
Sonra düşündüm : Adam dindar , hatta tarikatçı. Dini inanışına göre yaptığı çok ağır günah. Benden helalık almazsa “huzur-u Mahşer” de fellik fellik beni arayacak. Birden mahşer yerini düşündüm. Saçı bitmemiş yetimin hakkını yiyenler , devleti soyanlar , rüşvet alanlar helalık almak için koşuşturuyor. Biri bana geliyor :
-Senin hakkını yedim , ne olur helal et. Yoksa köprüden geçemiyorum.
Gülümsüyorum.
-Ben burada yokum.
Diyorum.
Düşünürken bilgisayarı açıp Facebooka göz gezdiriyorum: Bir dostun paylaşımı dikkatimi çekiyor:
“Atı alan Üsküdar`ı geçer de ,
Ah`ı alan Sırat Köprüsünü geçebilir mi?”
Az önce düşündüklerim geliyor aklıma. Yorum olarak :”İşimiz sırat körüsüne kaldıysa…” deyip gülümsüyorum. Haydi diyorum , huzur-u mahşerde koşturmaya bir kişi daha. Bakalım aldığı ah için helallık alabilecek mi?
         11 Ocak 2014  21 10   

10 Ocak 2014 Cuma

HAYVANLARIN NE SUÇU VAR



Dostlarım  sık sık yanlış davranışlara eşek , öküz , hayvan… gibi yakıştırmalar yapmıyor mu  çok üzülüyorum. 
Bu gün de yaya kaldırımına araçlar park ettiği için yoluna devam edemeyen engelli kardeşimizin durumunun altını çizmek için “Kaldırıma çıkan ÖKÜZ ARABALARI…” şeklinde bir paylaşımı görünce altına :” Hiç beğenmedim. Çünkü öküzlere hakaret ediyorsunuz...” yorumunu yazdım. “Siz ne önerirsiniz?” sorusuna karşılık da “Engellilerin haklarına saygı göstermenin "İNSAN" ca bir davranış olduğunu , bir yakınımızın da aynı durumla karşılaşabileceğini yazardım.” Dedim.
Bu tür nitelemelerle hayvanlara hakaret etmeye hakkımız yok. Çünkü hiçbir ÖKÜZ bilinçli olarak yaya kaldırımına aracını park edip yayaları , özellikle engellileri çaresiz bırakmaz ki.
Sık sık İNSAN  olmaktan ve İNSANİ davranışlardan söz ediyorum. Zaman zaman gururumuzun esiri oluruz ve insanca davranışlardan uzaklaşırız. Ancak o zaman HAYVANLAŞMAYIZ. Çünkü öyle söylersek hayvanlara hakaret etmiş oluruz. Onlar gurur nedir bilmezler ki. Onlar nankörlük etmezler ki? Dostluğu hayvanlardan öğrenmeli. Araba çarpan arkadaşının başından ayrılmayan köpek , ölen arkadaşının başında göz yaşı döken kırlangıç ya da sahibinin mezarı başında yıllarca nöbet tutan köpek bize dostluğun ne olduğunu anlatmıyor mu? Hangimiz böyle dostlara sahibiz? Ya da dostlarımızın kıymetini biliyor muyuz? Bütün kırgınlıklarını bir yana bırakıp bize elini uzatan dostlara karşı tavrımız haydi İNSANCA demeyeyim , DOSTÇA oluyor mu? Yoksa uzatılan eli kibrimize yenilip geri mi çeviriyoruz?  Öyle yapıyorsak üzerimize kocaman bir çarpı konmasını hak etmiş olmuyor muyuz?
Ben , hayvanların dostluğundan öğreniyorum dostluğu ve İNSANLIĞI. Yani hayvanlardan insanlığı öğreniyorum. Şimdi siz yanlış yapanlara hayvan , köpek , eşek yakıştırmasını yaparsanız onlara hakaret etmiş olmaz mısınız?
             10 Ocak 2014  23 10   

9 Ocak 2014 Perşembe

YAŞARKEN BEŞ PARA DEĞERİN OLMAZ , ÖLÜNCE KIYMETE BİNERSİN


Zaman zaman mezarlıkları dolaşırım. Mezar taşlarında orada yatanın sosyal statüsünü , cinsiyetini , yaşını çıkarmaya çabalarım. Bu konuda Edirne`de Selimiye Camii arkasındaki müze çok güzel fikir verse de ben kendim anlamlandırmak isterim mezar taşlarını.
Mezar taşı bakımından en zengini Eyüp Sultan Mezarlığıdır bence. Mezarlığın en güzel yerinden , teleferikten inince çay bahçelerine çıkarken sağ köşedeki yerinden bütün Haliç`i kuşbakışı izleyen Ahmet Kabaklı`nın mezarından söz etmiyorum. Piyer Loti`nin kahve içip yazılarını yazdığı kahveden Eyüp Sultan Camiine inerken yolun sağına , soluna serpilmiş mezar taşları zenginliğin kaynağı. Kadın mı , erkek mi; zengin mi , yoksul mu bir bakışta anlayabiliyorsunuz.
Bursa`da Emir Sultan Mezarlığı zengindir mezar taşları yönünden. İster eski , ister yeni mezarlara ait olsun size hemen bir fikir verecektir. Kimi baş ucundaki selvi ağacı gibi göğe yükselmiştir , kimi alçakgönüllüce durur. Bazı mezar taşlarında bir  sürü unvan yazılıdır , bazılarında yalnız ölenin ismi ve doğum , ölüm tarihleri. Bazıları aile kabristanı olarak düzenlenmiştir ve “Ne kadar zengin ve soylu” olduklarını adeta haykırır.
Zeki Müren ile babasının mezarlarını görünce bir burukluk hissettim. Aklıma hemen Orhan Camii ile Ulu Cami geldi. Orhan Camii alçak gönüllü ve sevimli duruşuyla insanları kendine çekerken , oğlunun yaptırdığı ve hemen 100 metre batısında yer alan Ulu Cami heybeti ile Orhan Camiini adeta ezmek istemektedir. İkisine bakarken Yıldırım Bayezit`in babasına karşı ne kadar saygısızlık ettiğini düşünürüm. Namaz kılmış olsam tercihimi Orhan Camiinden yana kullanırdım. Zeki Müren mezarı ( haydi türbe demeyelim) da bu camiler gibi. Baba , oğlunun ayak ucunda ve sığıntı gibi duruyor.

Mezarlıkta dolaşırken orada yatanlara sağlıklarında verdiğimiz değer gelir aklıma. Mezar yerine bir servet öderiz yerine göre. Öldükten sonra mermerden ihtişamlı mezarlar , türbeler yaparız. Annesine , babasına sağlıklarında hiç değer vermediği halde  öldükten sonra çeşmeler , ihtişamlı mezarlar yapanları görünce acı acı gülümserim. Hemen Ferhiye Kayaköy`e gider belleğim. Mübadelede göç etmek zorunda kalmadan önce Rumların yaşadığı bu köyü gezerken evlerin dizilişi dikkatimi çekmişti. Hiçbir ev ötekinin güneşini ve manzarasını bozmuyordu. Yani insanlar birbirlerine karşı saygılı idiler. Yaşarken birbirine bu kadar değer veren köy sakinleri , öldükten sonra ne oluyor diye merak ettim. Kilisenin hemen arkasında kapalı bir odayı gösterdiler. İçersi kafa tasları , insan kemikleri ile doluydu. Ne olduğunu sordum: Ölenlerin, kilisenin hemen arkasındaki 7-8 mezardan birine gömüldüğünü , birkaç sene sonra ise kemiklerin mezardan alınıp buraya taşındığını söylediler. Koca köyde kilise arkasındaki mezarlardan başka mezarlık bulunmuyordu.
Kayaköy`den günümüze döndüm. Ve birden içimi bir korku sardı. Mezarlıklar sürekli doluyor ve geniş geniş araziler mezarlık olarak tahsis ediliyor. Bazı yerlerde hemşeri mezarlıkları oluşmuş. İşte o zaman korktum. Çünkü yakın gelecekte mezarlıklar tüm yaşam alanımızı kaplayabilir.
            9 Ocak 2013  15 40  

8 Ocak 2014 Çarşamba

İZNİK – YENİŞEHİR YOLLAR



Ocağın ortalarına geliyoruz ne yağmur , ne kar. Bir ara kar yağar gibi oldu, geride gece ayazlarını bırakıp gitti. Gündüzler bahar. Kırlarda dolaşmak temiz havayı derin derin içine çekmek…
Bu gün Çarşamba. İznik`te Pazar kuruluyor. Bir yıldır da uğrayamadık. Dostlar fazla ihmal etmeye gelmez; unuttuk sanıp kırılırlar.Güneş de adeta ayıplıyor içeri kapanıyoruz diye. Gerçi bize değildir ayıplaması . Çünkü gün aşırı olsun hiç olmazsa Koza Handa , Yeşilde , Ertuğrul parkta, olmadı Trilye`de  , Apolyont`ta  içiyoruz çayımızı. Bu gün güneşin çağrısına uymamak olmaz.
Engürücük sonrası “Gemlik`e doğru denizi göreceksin , Sakın şaşırma. Orhan Veli ” tabelasını geçerken solda önce Ata Tepe tesisleri , sonra deniz. Adapazarı – İznik sapağından sağa dönünce yol düzenleme çalışması. Kavşak mı yoksa oto yol hazırlığı mı bilemedim. Asil Çelik bacaları zehir kusuyor. Az sonra arabanın içini berbat bir koku dolduruyor. Cargil tesisleri. Pancar üraticisinin çanına ot tıkayan şirket. Mısırdan ürettiği şeker şurubu ile toplum sağlığını ve köylülerin ekonomisini harap edenler. Her geçişimde olduğu gibi başta suç ortakları olmak üzere tesis sahiplerine dolu dolu söyledim söyleyeceklerimi.
İşte İznik Gölü. Bu gün masmavi. Zeytinlikler arasından kimi tepelere tırmanıp uzaklaşarak ilerliyoruz. Sölöz , Narlıca gölden içeride. Müşkile altında koca çınar. Göl kenarındaki çay bahçesi kapanmış gibi. Gölün suyu az. Kuraklık devam ederse bizleri su sıkıntısı bekliyor demektir. Göl en tenha dönemini yaşıyor. Yaban kuşlarından çok azı kışı da burada geçiriyor.
Göllüce`ye girmeden zeytinci bacımıza uğruyoruz. Arabadan inmeden tanıyıp gülümsüyor. Ayak üstü şakalaşıp selelik zeytinimizi alıyoruz. Yenişehir kavşağından sola dönünce az ileride solumuzda Darka Evleri. Küçük burjuvaların kurtarılmış bölgeleri.
Pazara doğru ilerlerken soğuk rüzgar şamar gibi çarpıyor yanaklarımıza. Köy peyniri , pekmez hemen alınanlar. Patates kivi ile yarışıyor. İkisini de küstürmemek gerekiyor. Bu sene her akşam birer bardak nar suyu içtik. Madem pazarda hala nar var , devam edelim.
Niyetimiz sahilde , adada birer çay içmek. Ancak belediye dört yıl beklemiş ve tam seçimlere girilirken kanalizasyon yenilemesine başlamış. Bütün sokaklarda olduğu gibi sahil yolunda da kazı var. Çini panolardan oluşan kapı numaralarına bakarak dönüş yoluna çıkıyoruz. Dönüşü Yenişehir`den yapacağım. Derbent Köyüne doğru kıvrılarak çıkarken bir köpek çıkıyor karşımıza. Her zaman olduğu gibi hazırlıklıyız. Arabayı durdurup çantadan ekmek dilimlerini çıkararak önüne atıyorum. Çekinerek yaklaşıyor. Mutlu bir şekilde yoluma devam ediyorum.
Tepeye yaklaşırken zeytin bahçeleri de bitiyor. Eşiği aşınca genişletilmiş ve düzeltilmiş yeni yol. Son baharda ekilen buğdaylar yeşermiş. Kar yağarsa kardeşlenecekler. Karşı yamaçta koyun sürüsü. Güneş iyice ısıttı. Camı açıyorum.
Görünen o ki Yenişehir`in modern yüzü İznik yönüne büyürken , Güneydoğu kökenliler dere tarafına genişliyor. Hastane oğlumun doğduğu günden sonra sanki hiç değişmemiş. Aydoğdubey okulu ve Osmangazi Lisesi. Ömrümün en uzun görev yeri. Dile kolay 7,5 yıl.
Heykel`den sağa dönüyorum. Az ileride 12 Eylülcülerin el koyduğu TÖB-DER binası. Latif`lerin evini geçince  stadyum ve salça fabrikası. Biraz sonra bölünmüş yol. Hava limanı solda. Yanında 12 Eylülde konuk edildiğimiz hangarlar. Yol şahane. Toprak Ocak sapağını sağda bırakıp giderken kavşakta  Orhangazi yön tabelası. Koyunhisar üstünden ovaya bakıp Marmaracık ve Seymen köylerine merhaba dedikten sonra Erdoğan Köyünü solda bırakıp Bacasız köy ( Turan Köy) kıyısından Ankara – Bursa yoluna giriyoruz. Gölbaşı rampasındaki çay ocağında ısmarladığımız çaylarla çam ağaçlarını sulayıp düze inmeden suyu çekilmiş göle bakıyoruz ya rüzgar üşütüyor. Alçalmakta olan güneşe “ne haber” babından bir nanik sarkıtıp ana yola çıkıyoruz.  
Eve erkenden dönüp çayı demliyoruz. Sıra zeytini su bidonuna doldurup tuzlamakta. Sonra nar suyu içilecek.
         8 Ocak 2014  16 50 

7 Ocak 2014 Salı

UTANGAÇ SOLCULAR


- Biz de solcuyuz , ancak senin gibi sola zarar vermiyoruz.
- Ben sola zarar mı veriyorum?
- Evet. İktidar dururken Ana Muhalefeti eleştiriyorsun sürekli.
- Yani Ana Muhalefet solcu , öyle mi?
- Canım tam solcu sayılmasa da solu temsil eden başka parti mi var?
- Sayenizde fırsat mı veriliyor gerçekten sol bir partiye. Her seçimde sizin gibi solcu geçinenler halkın aklını çelip gerçek sol bir partiye oy vermesini engellemiyor musunuz? Önlerine barajlar koyup parlamentoya girmeleri engellenirken  kolunuzu kımıldattınız mı?
- Olur mu , barajın düşürülmesini savunuyor.
- Çok değil , 8 – 10 yıl önce barajın düşürülmesine karşı çıkmıyor muydu?
- Ama o zaman başkaydı. Oyları bölüp sağ partilerin ekmeğine yağ sürerdi baraj indirilseydi.
- Kendisi barajın altında kalınca mı akıllandı? Hem o azıcık solcu dediğin parti seçimlerde kimlerle işbirliği yapıyor dersin?
- Orasını karıştırma. Geçen seçimde benim gibi birçok solcu da barajın altında kalmasın diye MHP yi destekledi.
- Aman ne güzel. Genel seçimde barajın altında kalmasın dediniz. Ya yerel seçimlerde neden desteklediniz?
- Canım , onlar eski MHP değil. Milliyetçi. Bayrağa , Anayasaya en az bizim kadar sahip çıkıyorlar.
- 6 oktaki ilkelerinizden bu gün yalnız Milliyetçilik kaldı galiba. Öteki okları kırıp attınız. Peki , mitinglerine de destek oluyorsunuz.
- Tabii destekleyeceğiz. Onlar da muhalefet yapıyor. Onlar da iktidara düşman.
- Yani “düşmanımın düşmanı dostumdur” mu demek istiyorsun.
- Öyle değil mi?
- İyi güzel de mecliste kanun çıkarırken sıkıştığında iktidarı kim destekliyor?
- Canım o taktik gereği.
- O zaman cemaatle yakınlaşmanız da “taktik gereği”.
- Bu iktidardan kurtulmak için herkesle işbirliği yapılabilir. Çünkü bunlar dikta rejimi getiriyor.
- Siz demokrasi mi istiyorsunuz?
- Bu ülkeye demokrasiyi getiren partiden başka bir şey beklenir mi?
- O zaman neden Evren Anayasasını savunuyorsunuz? Hem sizin partiniz demokrat mı? Parti içinde demokrasi var mı?
- Canım , şu sıkıntılı günler geçsin o da olur.
- Anladım. Önce ülkeye demokrasi gelecek , sonra sizin parti demokratlaşacak.  İyi , güzel de partinin adı “Halk” partisi olduğu halde oyu zengin semtlerden alıyorsunuz.
- Ne güzel. Önceden oyu işçilerden , köylülerden alıyorduk. Şimdi tabanımız güçlendi.  O cahiller artık iktidara oy veriyor. Hem onlara güvenilir mi ? Bir paket makarnaya oylarını satarlar.
- Oylarını size verirken de mi bir paket makarnaya satıyorlardı?
- Olur mu canım. Hem yoksulun , cahilin oyu ile zenginin , kültürlünün oyu bir olur mu?
- Yani “dağdaki çobanla üniversite mezununun oyu bir olur mu?” demek istiyorsun.
- Hay ağzına sağlık. Öyle değil mi ama?
- O zaman seçim yasaları değiştirilmeli. Yalnız zenginler , okumuşlar oy kullanmalı.
- Canım , o kadar olmasa da,
- Olmazsa Profesörlerin bir oyu 10 , Doçentlerin 8 , Üniversite mezunlarının 6 , Lise mezunlarının  4 sayılsa. Ne dersin , zenginlerin bir oyu da 1000 sayılsa , ne güzel olur değil mi?
-Sen benimle alay mı ediyorsun?
- Asıl ben sorayım: Sen benimle alay mı ediyorsun? Halkı küçük göreceksin; kan dökücülerle iş birliği yapacaksın ;  parti içinde lider sultası uygulayacaksın; askeri darbeleri savunacaksın; üstüne üstlük cemaatle işbirliği yapacaksın. Sonra da utanmadan solculardan oy isteyeceksin. Başka kapıya dostum , başka kapıya… Sizin gibi muhalefet varken bu iktidardan sittin sene kurtulamayız.
                9 Aralık 2013  23 30  

6 Ocak 2014 Pazartesi

KIRGIN BEKLEYİŞ: 4


Yaşlı adam iki gün sonra gene geldi. Ancak bu kez zaman zaman selamlaştığı  orta yaşlı , bakımlı ve genellikle yalnız oturmayı tercih eden beyin masasına yöneldi. Gülümseyerek selam verdi.
- Oturabilir miyim?
Adam bir an çok şaşırdı. Yaşlı adamı yıllardır görüyordu. Birisinin masasına oturmayı bırakın , konuştuğu bile görülmemişti. Ayağa kalkıp
- Tabii , memnun olurum.
Diyebildi.
- Masanıza oturmama şaşırmış olmalısınız. Yıllardır aynı masaya ve aynı sandalyeye oturduğumu bildiğiniz için hayret etmekte haklısınız.
Yaşlı adam hiç ara vermeden sürdürdü konuşmasını.
- Yıllar önce büyük bir tartışma yaşamıştık o masada. Birbirimize çok ağır sözler söyledik. Kızım ardına bakmadan istasyona koştu ve ilk trenle ayrıldı. O günden sonra yıllarca dönmesini bekledim. 4 ay kadar önce geldi. Akşama kadar göz göze bakıştık. İkimiz de gururumuzu yenemedik. O gün bir kez daha kırıldım ve beklemeye son verdim.
Nefeslenmek için duraklayınca ,
- Olanları hepimiz gördük. Kızınız  o günden sonra her ay gelip bekledi. Üçüncü aydan sonra onu da görmedik. Ta ki geçen gün ikiniz de dönünceye dek.
Yaşlı adam garsonlara doğru bakınca ,
- Hay Allah , ne içersiniz diye bile soramadım heyecandan. Kahveniz az şekerli miydi?
- Evet , ama ilk kahveler benden. Çünkü mutluluğumu kutlamam gerek.
Garsonlar bakışı görüp koşmuşlardı. Kahveleri ısmarladılar.
- Bu kadar ayrı kalmanıza yol açan kırgınlığınızın nedenini öğrenebilir miyim?
- Bu gün her şeyi sormak serbest. Hemen anlatayım: Ben , yaşlıların çocuklarının yanında kalmasını onaylamam.
- Ama neden ? Evlatlar yaşlanınca anne – babalarına bakmak zorunda.
- Bütün mesele de orada ya. Yani “bakmak zorunda” olmalarında.  Çocuklarım neden bana bakmak zorunda olsun? Evlat büyütmeyi  geleceğe yatırım gibi görmüyor muyuz ? Çıldırıyorum.  Çocuklarımız kendilerini hep borçlu mu hissedecek bizlere karşı?
- Ama , yaşlananlara bakmamız gerekmez mi?
Bu arada kahveleri gelmiş , bir yandan höpürdeterek içerlerken . bir yandan da konuşmalarını sürdürüyorlardı.
- Hayır efendim. Kızımla kıyamet de bu yüzden koptu. Ben huzur evinde kalmak istediğimi söylüyorum , onlar “başkaları ne der , bizimle kalmalısın. Olmazsa bir bakıcı tutarız, ayrı evde kalırsın.” Diyorlar. Dikkat ediyor musun , mazeret “başkaları ne der?”
- Haklı değil mi? Toplumumuzda büyüklerine bakmayanlar ayıplanmaz mı?
- Onlara ne efendim. Yaşlı anne – babalarına bakanlar sanki çok mu isteyerek yapıyor bunu?
- Canım , yaşlılara bakmak zor olur. Hem evin düzeni de bozulur.
- Gördün mü? Onun için değil mi çocuklar bir ay birimizde  kalsın , bir ay ötekimizde deyip futbol topu gibi gezdirirler yaşlıları. Bu şekilde gezen biri o evleri kendi evi sayıp benimseyebilir mi? Ne yaşlılar rahat edebilir çocuklarının yanında , ne de çocukları rahat olabilir. Gezmelerini , tatillerini kısıtlamak zorundadırlar. Evlerinde rahatlıkla konuk ağırlayamazlar. Birbirlerine seslerini bile yükseltemezler. Yani doya doya tartışamazlar bile.
- Evet, haklısın aslında.
- Ya yaşlı rahat olabilir mi? Şöyle istediği gibi uzanabilir , istediği zaman yatağa girip , istediği zaman kalkabilir mi? Adam rahatlıkla yellenemez bile.
- Size hak veriyorum da çözüm ne?
- Huzur evi.
- Oralarda yaşlılara iyi davranılıyor mu?
- Maaşının belli bölümünü vererek kaldığın huzur evlerinde çok iyi davranıyorlar.  Yoksullar yurdu denen yerlerde kalanlara çok kötü davranılıyor.
- Söylediklerinize bakılırsa siz huzur evinde kalıyorsunuz ve halinizden memnunsunuz.
- Evet. Çocuklarım şiddetle karşı çıktıkları halde ısrar ettim.  Kızımla tartıştıktan sonra huzur evine başvurdum. Yıllardır orada kalıyorum. Arada ufak tatiller yapıyor , turlara katılıyorum. Ayrıca sürekli katıldığım etkinlikler de var. Sanat Müziği koromuz  her ay konser verir. Arada ben de solo yapıyorum. Yürüyüş , ping pong oynamak ,  tabii konken partileri de var.
-Anlattığına bakılırsa orada yaşam güzel. Ancak yalnızlık zor olmalı.
- Laf aramızda insan yalnızlık çekmiyor. Orada herkes ikinci baharını yaşıyor.
- Yani son bahar aşklarını…
Başını önüne eğdi. Sonra mahcup bir yüz ifadesi ile devam etti sözlerine:
- O da yaşanıyor.  Nedense sonbahar aşkları bir başka oluyor. Çok yoğun duygular yaşıyor insan. Buna tutku da diyebilirsiniz.
- Kızınız sizi huzur evinde mi buldu?
- Evet. Burada karşılaşınca hep bana gelmesini , boynuma sarılmasını bekledim. Aslında benimkisi kör inattan başka bir şey değildi. Bencillik de diyebiliriz. Üstelik alınganlık gösterip onları beklemekten de vaz geçmiştim.
- Huzur evinde nasıl karşılaştınız?
- Bir anons duydum. Kafede ziyaretçim olduğu söyleniyordu. Merakla gittim. Beni kapıda görünce yerinden fırladı ve boynuma atıldı. Aralıksız “özür dilerim babacığım , bencillik ettim. O gün hemen sana koşmalıydım” diyor , sel gibi akan gözyaşlarıyla gömleğimi ıslatıyordu.
- Siz ne yaptınız?
- Ne yapabilirdim ki. Kokladım , saçlarından , yanaklarından öptüm , öptüm… “Tamam , her şey bitti.” Diyebildim. Sonra bahçede bir bank üzerine oturup uzun uzun konuştuk. Orada çok mutlu olduğumu söyledim. O da torunlarımdan , kardeşlerinden söz etti. O gün sözleştik. Her ayın ilk pazarında kavga edip ayrıldığımız masada buluşacağız. Arada yanlarına ziyarete de gideceğim.
- Huzur evinde kalmanızı kabul edebildi mi?
- Mutlu olduğumu görünce o da mutlu oldu. Hatta bir ara “bizim huzurumuzu düşündüğünüzü biliyoruz. Bunun için size minnettarız” gibi bir şeyler söyleyecek oldu da  biraz kızdım.
- Geçen gün ilk buluşmanızı gerçekleştirdiniz. İkiniz de bulutların üzerinde gezer gibiydiniz.
- Ben hala yere inmiş değilim ki…
O gün akşama kadar sohbet ettiler. Konuştukça rahatlıyor , mutluluğunu başkalarıyla paylaşınca bulaşıcı hastalık gibi etrafa yayılacağını düşünüyordu. Akşam olurken vedalaştılar. Kente doğru diri adımlarla uzaklaştı…
            6 Ocak 2014  23 50