28 Nisan 2013 Pazar

BİR DOST BULAMADIM , GÜN AKŞAM OLDU



- Gözlüklerim benim peçelerim,
- Nasıl yani?
- Kara gözlüklerin arkasında yalnız ben varım. Bana kimse erişemez. Kimse ile göz göze gelme riskim yok. Ben insanların gözlerinin içine bakıp onları çırıl çıplak soyabilirim , ancak kimse benim gözlerimin içine bakamaz , beni okuyamaz.
- Göz göze gelmek sence çok tehlikeli olmalı.
- Evet , gözlüklerim olmadığında kendimi anadan üryan hissediyorum. Biri gözümün içine bakacak diye ödüm kopuyor. Gözümün içine bakacak , geçmişimi , yaşadığım acıları , herkesten gizlediğim sırlarımı… İçimdeki fırtınaları okumalarını hiç istemiyorum.
- O zaman kendinle sürekli mücadele halindesin. İç kavgan hiç bitmiyor. Nasıl dayanıyorsun bunlara?
- Evet , sürekli kendimle kavga halindeyim. Geçmişte çektiklerim , hatalarım , örselenişlerim …
- Dostların , dostlukların?
- Hiç dostum olmadı ki. Bana dost olarak yaklaşan her kes benden bir şeyler aldı götürdü. Sırtıma bir çizik atmadan giden olmadı ki…
- Bence yanlış düşünüyorsun. Geçmişinle barışmadan geleceğini sağlıklı bir şekilde kuramazsın ki…
- Belki haklısın. Belki değil , kesin olarak haklısın. Ancak geçmişimle barışmam o kadar zor ki…
- Yanılıyorsun. Bence işe kara gözlükleri çıkararak başlamalısın. Senin , peçelerin arkasına gizlenmeye ne ihtiyacın ne de hakkın var. Sen kendini özgür bırakmazsan kimse özgür olmanı istemez.
- Ama geçmişim?
- Geçmişim deyip duruyorsun. Hangimizin geçmişinde ihanet , hangimizin geçmişinde istismar edilmişlik , hangimizin geçmişinde acı yok. Hangimiz geçmişimizde büyük hatalar yapmadık. Geçmişinle sürekli kavga ederek yaşayamazsın. İç barışını mutlaka sağlamalısın.
- Ama nasıl?
- Kendinle yüzleşerek. Öyle her hatanı affederek de değil. Kendini acımasızca eleştirerek . Kendini ve sana acı çektirenleri yargılarken o günün koşullarını da düşünmelisin. İnsanlar çeşitli nedenlerle hatalar yapabilir. Bir bakmışsın ailemiz ile çatışmaya girmiş , kurtuluşu başka ortamlarda aramışız. Bir bakmışsın zayıflıklarımız, yoksunluklarımız yüzünden istismar edilmişiz. Bütün bunlar insanlara olan güvenimizi dibe indirmiş. Herkes gözümüzde art niyetli , istismarcı , güvenilmez olmuş.
- Öyle değil mi? Güvenilecek kimse var mı?
- O biraz da sana bağlı. İnsanları testlerden geçirmeden güvenmeyeceksin. Bazı kişiler 15 dakikalık otobüs yolculuğunda derin dostluklar kurmaya kalkarlar. Şarap bile 40 günden sonra olgunlaşmaya başlarken  dostluklar öyle ayak üstü kurulur mu? Değişik sınavlardan , zor günlerden geçmeden büyük dostluklar kurulamaz. Zaten böyle bir dostla da sık sık karşılaşılmaz. Milli piyangoda büyük ikramiye gibidir büyük dostluklar. Yaşam boyu bir kez çıkar. Değerini bilmezsek de sonu hüsran olur.
- Böyle dostluklar kurulabilir mi?
- Neden olmasın. Bu tür dostluklar zamanla o kadar olgunlaşır ki adeta “ruh ikizi” olurlar. Kilometrelerce uzaktan birbirlerinin sıkıntılarını hissederler. Ancak yıkılmaları da kolay olur.
- O kadar büyük dostluklar da mı yıkılır?
- Evet , öncelikle nankörlüğe tahammülü yoktur . Yerine göre dostu için kendini ortaya koyan biri bir gün yalnız bırakıldığını gördüğünde yıkılır , param parça olur. Hemen bırakmaz dostluğunu , kurtarmak ister. Ancak aynı çabayı karşısından göremeyince her şey biter.
- Bence böyle dostluklar bitmemeli. Benim hiç böyle bir dostum olmadı. Olsaydı , iç kavgalarımı sonlandırır , geleceğime güvenle bakabilirdim. Beni anlayan , koşulsuz seven bir dosta sahip olmayı o kadar isterdim ki.
- O zaman etrafına dikkatli bak. Ancak önce kara gözlüklerini çıkar. İnsanlarla göz göze gelmekten korkma. Geçmişinde ne yaşamış olursan ol sen mükemmel birisin. Çektiğin acılar, yaşanmışlıkların seni olgunlaştırmış olmalı. Mutlu olmak herkesten çok senin hakkın. Bunu unutma. Geçmişte yaşadıkların yüzünden yaşamdan alacaklısın. Bundan sonra alacaklarını tahsil etmelisin.
- Bir dost bana çok yardımcı olabilir de galiba önce kedimle barışmalı , kendimle kurmalıyım dostluğu.
-Buna sen karar vereceksin…
         28 Nisan 2013  19 35   

27 Nisan 2013 Cumartesi

DENİZ VE MEHTAP



Köy çocuğuydu. 6 sene yalnız erkeklerin bulunduğu bir yatılı okulda okumuş , hafta sonları yapılan kolektif eğlenceler dışında eğlencelere , partilere de katılmamıştı. Köyünde düğünler kışın , o okuldayken yapıldığı için köy düğünlerinde oynanan oyunları da bilmezdi.
Okulunda yöresel oyun ekipleri oluşturulur , gösterilere katılırdı. O , bu oyunlara mandolini ile eşlik ettiği için yöresel oyunları da öğrenemedi. Harmandalı , Tavas Zeybeği, Geyve Zeybeği , Bilecik Karşılaması… Hemşehrisi bu oyunları olağanüstü güzellikte oynardı. Halbuki babası da imamdı.
Kızlarla beraber olamadığı ve o yıllarda dans modası da yaygın olmadığından en basit dansı bile beceremez , hep seyirci kalırdı.
Ancak gerek müziğe , gerekse danslara ilgi duyardı. Yıllarca okul korosunda yer almış , gerek çok sesli , gerekse tek sesli parçaları seslendirmişti.
Öğretmen olunca da hep köylerdeydi. Kültürlerine yabancı olduğu bölgelerde çalıştı yıllarca. Baktı ki oyunları oynayamıyor. Baktı ki dans edemiyor , o da işin kültürüne yöneldi. Her yörenin türkülerini , oyunlarını araştırdı. 9/8 lik türküler , oyunlar güzeldi de , 7/8 likler , 5/8 liklerin  onlardan aşağı kalır yanı yoktu ki. Müzik dinlerken etnik kökene bakmadı. Yunan ezgilerini dinlerken kendini Ege`de , Bulgar ezgilerini dinlerken Karadeniz`de sandı. Romanya , Macaristan müzikleri nasıl da sıcak kanlıydı. Dersin ki Trakya`nın Romanları bir araya gelmiş , çalgı cümbüş eğleniyor…
Ancak , bir şey hep içinde kaldı. İzlediği filmlerde sevgilisinin omzuna başını koymuş , kumsalda dans eden ve orkestradan an be an uzaklaşan çift. Dudaklar hiç kımıldamıyor ancak sözler , duygular sel olmuş akıyor… Zaman zaman göz göze geliyorlar. Gözler de hiçbir şeyi gizleyemez ki…
Sonra el ele tutuşup kordon boyu ilerliyorlar. Önlerini kesen Çingene kadına avuçlarını uzatıyorlar. O , çok güzel şeyler söylüyor. Cebindeki bütün bozuk paraları tüketiyorlar. İskeledeki gemi hareket etmek üzere. Nereye gittiğine bakmadan biniyorlar gemiye. Güverteden, kalanlara el sallıyorlar. Sonra ezgiyi mırıldanarak dans etmeye devam ediyorlar…
Deniz ve mehtap…
          27 Nisan 2013  16 50   

24 Nisan 2013 Çarşamba

ŞİMDİ İSTANBULDA OLMAK VARDI ANASINI SATAYIM…



Şimdi İstanbul`da olmalıydım. Keyfim tıkırında olmalıydı.Önce Eyüp Sultan`a gitmeliydim. Yok , dua etmeye değil , mezarlığın içinden Piyer Loti`ye tırmanmaya. Mezarlıkta kuş cıvıltıları. Mezarlıkta salkım salkım erguvanlar. Ancak ben eski mezar taşlarına bakmalıyım. Her biri ayrı biçimde mezar taşlarına. Genç mi ihtiyar mı , erkek mi kadın mı diye tahmin yürütmeliyim. Bazıları zenginliğini de mezarına taşımıştır. Acaba derim kefenlerine para doldurdular mı?
Tepeye yaklaşırken Haliç`e bakmalıyım. Taa Galata köprüsüne , oradan boğaza. Eski , ihtişamlı günlerini hayal etmeliyim. Derelerinde sandalla gezilen , cilveli bakışlar hayal etmeliyim peçelerin ardında… Teleferik istasyonunun hemen yanında Ahmet Kabakçı`nın mezarını görüp kıskanmalıyım. Manzarasını kıskanmalıyım , havasını kıskanmalıyım…
Piyer Loti kahvesinde oturup romanlar yazmalıyım. Pahalı da olsa bir kahve içmeliyim keyifle… Oradan Eminönü`ye geçip  Galata Köprüsünde oyalanmalı , balık tutanlara bakmalıyım. Kalkan motorlara özenip iskeleye inmeliyim. Boğaz turu motorları iki çeşittir. Biri kısa , öteki uzun tur. Ben karar vermeden balık – ekmek yemeliyim. Fesli garsonlara bakıp kıs kıs gülmeliyim. Sonra tur motorunun güvertesinde sol tarafta bir yer kapmalıyım. Çünkü sol kıyıdan, Avrupa kıyısından  kuzeye gidip , Asya kıyısından dönerler genellikle.
Karaköy , Tophane , Kabataş , Beşiktaş… Arkalarda İnönü Stadı , Dolmabahçe sarayı, Bebek Koyuna girmeden birinci köprü. Karşıda , tepede Boğaziçi Üniversitesi… Kıyıda muhteşem yalılar. Yukarılarda parça parça direnen yeşillikler…  Aşiyan Mezarlığını ve Rumeli hisarını geçince, Fatih Sultan Mehmet Köprüsünden sonra Sarıyer mi görünecek? Karşılıklı Rumeli Kavağı ve Anadolu Kavağı. Uzaklarda Karadeniz. Biz Anadolu yakasına Beykoz`a doğru dümen kırıyoruz. Bu kanat daha yeşil gibi. Yeşillikler arasından Erguvan kahkahaları.
Beylerbeyi sahilinde çay bahçeleri… El sallayanlar , kıyıda olta atanlar… Kandilli Kız Lisesi olmalı yukarıdaki büyük yapı. Hani Hababam Sınıfı Filmlerine ev sahipliği yapan mekan. Sabancıların desteği ile mi ÇYDD tarafından restore edilmişti?
Kuleli Askeri Lisesi`ne gelirken bahçelerinden denize girilen şirin yalılar… Çoğu günümüz zenginlerine ait olmalı… Üsküdar sahilinde olta balıkçıları. Hani bazı günler öğle molasında memurların gelip olta attıkları ve günlük ihtiyaçlarından fazla balık tutup dairelerine döndükleri sahil.
Dümen Avrupa yönüne kırılırken sol yanda Kız Kulesi… Manzaranın güzelliğinden Avrupa yakasındaki kazıkları kaçırdık. Adına gökdelen deseler de çirkinlik abideleri…
Gezi motorundan iner inmez Kadıköy motoruna koşmalıyım. Başımızı eğip geçmeliyiz Galata Köprüsünün altından. Sarayburnu üstlerinde Topkapı Sarayı`na bakarken artık işlevsiz kalan Haydarpaşa Gar binasına yönelmeli motor.
Kadıköy`de iner inmez sahil boyu Moda`ya doğru yürümeliyim. Moda`ya gelmeden , erguvan çiçekleri altında bir masaya yerleşmeliyim çay bahçesinde. Tavşan kanı çayı yudumlarken manzaraya dalıp gitmeliyim. Çayın soğuduğunu garson uyarınca fark etmeli , yenisini söylemeliyim. Yeni çayı yudumlarken mimoza mevsiminde Adalar gezisini planlamalıyım… Faytonla tur atarken omzuma dökülen saçların hayalini kurmalıyım…
Şimdi erguvan zamanı. Şimdi İstanbul zamanı… İnsanın gönlü rahat olmalı , keyfini çıkarmalı İstanbul`un…
          24 Nisan 2013  19 05   

22 Nisan 2013 Pazartesi

BAHÇEMDEKİ ÇİÇEKLER



Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin getirin...ve sonra öleceğim.
CEYNUN ATIF KANSU”

Geçen gün Facebookta görüşürken eski bir öğrencim “Sizi büyük bahçesi olan  bir evde oturuyorsunuz diye hayal ediyorum. Bahçenizde çeşit çeşit çiçekler var. Onları suluyor , ayrı ayrı ilgileniyorsunuz. Bahçeniz renk renk çiçek dolu. O çiçekler öğrencileriniz…” dediğinde duygulanmıştım. Akşam “Sevgili Öğretmenim” videomu paylaştım. Epey beğenen oldu. Bazı dostlarım duvarlarında paylaştı. Beni bahçe içinde yaşıyor diye hayal eden öğrencim videoları izledikten sonra “Bahçenizdeki çiçeklerden  büyüyüp açanların hayata bakışı bile farklı....” yazınca videoyu bir kez daha izledim.
Yaşamım film şeridi gibi aktı gözümün önünden. Çiçekler renk renk resmi geçit yaptı. Güzel kokanı vardı , genzimi yakanları vardı. Bazıları dikenliydi , dikkatli yaklaşılmazsa elimi kanatıyordu , bazısı mahzun duruyordu , bakmaya kıyamıyordum. Oturduğu sırada ayakları yere değmeyeninden , askerlik çağına geldiği halde ortaokul birinci sınıfa kaydolanına boy boydular. Etrafımda el ele tutuşmuş halay çekiyorlardı. Sonra “yağ satarım , bal satarım” oynuyorduk. Hep beni ebe yapıyorlardı. Göz açıp kapayana dek büyüdüler. Bazıları büyümeye fırsat bulamadan “çocuk gelin” , “çocuk anne” oldu. Baktığımda kendimi suçladım. Görevimi gereği gibi yapamamanın ezikliğini yaşadım. İşçisi Öğretmeni , Avukatı , Memuru , Doktoru , Doçenti , Profesörü çocuklarıyla sıralandılar karşıma. Gözümün içine bakıyorlardı. Ben bakışlara dayanamam. Her bakış başka şeyler anlatıyordu. Bir an gülümserken birden gözlerim buğulanıyordu. Her biri ile ilgili küçük küçük “AN” lar , “ANI” lar canlanıyordu hayalimde.
1965 yılında :
Kiminiz yaramazdır , sınıfı karıştırır ,
Kiminiz çalışkandır , kitabı karıştırır ,
Kiminiz hasta olur , aklımı karıştır.
Yazmışım öğrencilerim için . Bu gün bir dize daha ekledim :
Kiminiz yaramazdır , sınıfı karıştırır ,
Kiminiz çalışkandır , kitabı karıştırır ,
Kiminiz hasta olur , aklımı karıştır.
Çoğunuz “İNSAN” olup kalbimi karıştırır…
Bahçemdeki çiçekler tohum vermiş , rüzgar bu tohumları yurdun dört yanına savurmuş. Doğayı , çiçeği , böceği neden bu kadar çok sevdiğimi bilmem anladınız mı? İsterim ki çiçeklerim solmasın. İsterim ki çiçeklerim hep taze kalsın , güzel güzel koksun. Ne olur çiçeklerime zarar vermeyin.
       22 Nisan 2013  2025  

15 Nisan 2013 Pazartesi

BU YIL KALKSA GELSE



Samanlı Dağlarının ardı ağarırken güneşin ilk kızıllığı belirmeye başladı. Biraz sonra kıyamet kopardı oralarda. Yeni bir güne, Hıdrelleze merhaba derken adeta doğum sancısı çekerdi doğa.
Güneş burnun uzatmadan Kamberler Parkı ıp ıssızdı. Türk büyükleri heykelleri olsun kılıcı kırık kılıç kalkancıların  heykelleri olsun derin uykudaydı. Elinde cümbüşü , omzunda davulu , çantalarıyla yalnız duran heykelin göz kapakları oynadı. Sonra yüzünün rengi değişti. Allıkları daha al , dudaklarındaki ruj daha bir parlak oldu. Başını iki yana çevirirken yüzünü hüzünle buruşturdu. Ayaklarına doğru bir titreme oldu. Sağ kolunu kaldırdı ve tokmağı davula indirdi.
-Pof…
Ses çok cılızdı. Ancak davul da canlanmıştı. Derisi yenilendi , kasnağı parlamaya başladı. Cümbüşün kırık telleri yerine geldi. Çantalarının rengi canlandı.
Ayten kaidesinden yere atladı. Şimdi hiddetliydi. Eskiden evlerin bulunduğu yana koştu. Davula sert sert vuruyor ,
-Komşularım nerede. Ne yaptınız onlara…
Diye naralar atıyordu. Birden durdu. Yönünü Elmas Bahçelere çevirdi. Sessizce yürüdü. Yıkık bir evin önüne gelince saygı ile eğildi. Doğrulurken binbir gece masallarından çıkmış Şehrazat`tı. Bir yandan davuluna vuruyor , bir yandan dans ediyordu. Gözlerinden boşalan yaşlar sel sularının yamaçlarda açtığı oyuklar gibi izler açmıştı yüzünde. Boyalar karışmış , yüzü palyaço yüzüne dönmüştü. Evlerin pencerelerine üşüşenler hüzünlü bakışlarla Ayten`ì seyrederken ,
- Sevgilisinin evini unutmamış…
Diyorlardı.
Ayten dansını bitirince tekrar saygı ile eğilip selamladı hayalindeki sevgilisini. Az ötede Sevda , çiçekli elbiselerini giymiş , sürmüş , sürüştürmüş O`nu bekliyordu. Çocuklar Sevda derlerdi . Kara sevda yüzünden delirdiği söylenirdi. Ayten yanına gelince saygı ile selamladı Ecesini ve ardına takıldı. Tokmak davula düzenli aralıklarla iniyor , Ayten her zamanki mahzun bakışı ve kumandan edasıyla yürüyordu.
Komşu mahallelerin delileri ile bir ordu oluşmuştu Ayten`in arkasında. Evlerin kapılarına çiçekler bağlanmıştı. Sokak aralarında geceden kalan ateş kalıntıları , etrafa yayılan küller duruyordu.  Cumhuriyet Caddesine çıktıklarında yanık bir sesle ürperdiler. Kırlaşmış uzun saçları , bakımsız sakalı , özensiz giysileriyle mızrabını tellere vururken türküsünü seslendiriyordu. Önce Ayten , sonra arkasındakiler durdu. Yere çöküp dinlediler.
Mevlam ayrılık vermesin ,
Gökte uçan kuşa Leylam…
Türkü bittiğinde tümü ağlıyordu. Ayten ayağa kalktı. Ötekiler de kalktı. Ayten tokmağı indirdi ve yürümeye başladı. Tüm deli taifesi de doğruldu. Kimi sevda delisiydi , kimi parasızlıktan delirmişti. Bazıları ,içlerindeki deli çocuğu fazla şımarttığı için deliliğe ermişken ,  kimileri işi deliliğe vurmuştu.
Aşık da sazını omzuna attı ve kafileye katıldı. Ayten bir bakıyorsun İstanbul`u fethe giden Fatih Sultan Mehmet oluyordu , bir bakıyorsun elinde kılıcı Napolyon. Cumhuriyet Caddesini boydan boya  geçip Dayıoğlu Hamamının önüne geldiklerinde çalgı ekibinin yerini almış olduğunu gördüler. Meydancık , İncirli , Hacıseyfettin mahallelerine dağılmış olan Kamberler sakinleri de bayramlık giysileriyle sıralanmışlardı.
Ayten topluluğun ortasına gelince tokmağı son kez indirdi gergin derinin üstüne. Sonra yerlere kadar eğilip selam durdu. Arkasındakiler de onu taklit ettiler. Sonra süzülerek kaidesinin üzerine zıpladı ve donup kaldı. Önce giysileri , sonra çantaları , davulu , cümbüşü soluklaştı. Yüzünün rengi kaçarken göz yaşlarının bıraktığı izler de aynen kaldı.
Meydandakiler Ayten`e bakarken  bütün deliler süzülerek sokak aralarına dağılmıştı. Aşık sazı omzunda kala kalmış , şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu.
- Anlaşıldı bu gün oyun , cümbüş yok. Ayten Ablamız mahallemizin yıkılmasına çok üzülmüş. Biz de çalamayız bundan sonra. Bari sen çal be aşık.
Aşık bir sandalyeye çöktü. Sol eli ile mızrabı , sağ eliyle bağlamasını kavradı. Mızrabın telle buluşmasıyla sesler kesildi. Aşık gözleri yaşlı söylemeye başladı.
Yazımı kışa çevirdin
Bak gözümde yaşa leylam
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa leylam

Mevlam ayrılık vermesin 
Gökte uçan kuşa leylam

Aşkınla yaktın sinemi
Aldın gittin benden beni
Viran eyledin hanemi
Çaldın(vurdun) taştan taşa leylam

Böyle kader böyle zulüm 
Gelir garip başa leylam

Ayten`in gözlerinden süzülen damlaları kimse görmedi…
          15 Nisan 2013  12 50



14 Nisan 2013 Pazar

BEN DEĞİŞEMEM Kİ…



Bazıları sık sık bu mazeretin arkasına saklanır. “Ben değişemem ki…” Ne demek ben değişemem. Bırakın 30  seneyi , 30  ayı , 30 günü , 30 dakika önceki “ben” ile şu anki “ben” aynı olabilir mi? En azından 30 dakika yaşlandım ve ölüme 30 dakika daha yakınım. Vücudumda bir sürü hücre öldü ve yenileri doğdu. 30 dakikada gördüklerim , izlediklerim , okuduklarım , dinlediklerim duygu ve düşüncelerimde  bir sürü değişim ve dönüşüme sebep oldu.
“Ben değişemem ki” diyenler çok okuduklarını söylerler. İyi güzel de neden okuyorsun? Okudukların sende hiçbir değişikliğe yol açmıyorsa bırak okumayı. Yazıktır okurken geçirdiğin zamana.
Okuduklarımız , izlediklerimiz , dinlediklerimiz  istemesek de  bizi değiştirir , dönüştürür. Etrafımıza farklı bakmaya , olayları farklı algılamaya başlarız bu dönüşüm sonucu. O güne kadar farkında olmadığımız bir çok şey artık ilgi alanımızdadır. Bir kitap okuruz , bir film izleriz hayatımız değişir.
Yalnız kitaplar , filmler , ezgiler mi değiştirir bizi ? Bir gün birine rastlarız. Kanımız ısınır. Dost oluruz , hem de hiç kimse ile kurmadığımız bir dostluktur bu. Bir şeyler konuşur , bir şeyler paylaşırız. Günden güne olgunlaşır , bambaşka biri oluruz. O güne değin tatmadığımız duygular yaşarız. Öyle bir değişim ve dönüşüm yaşarız ki etrafımızdakiler bile hayret ederler. Ancak biz bunun farkında değilizdir. Ya da hep öyle olduğumuzu sanıp değişmediğimizi iddia ederiz. Bazı eski alışkanlıklarımızı sürdürmekteki ısrarımız , inadımızdır bunun sebebi. Bu yüzden basit konularda inatlaşır , zaman zaman dostlarımızı kırar , onları yalnız bırakırız. Sonradan pişmanlık duyarız. Bu kez de egomuz çıkar karşımıza. Özür dilemeyi küçülmek kabul ederiz. Ve sürekli “ben değişemem ki” mazeretinin arkasına saklanırız. Her davranışımızı , her sözümüzü gözü kapalı beğenip alkışlayan , yanlışlarımız konusunda bizi uyarmayan sözde dostlarımız da bunu körükler.
Böyleleri önce “değişmeleri gerektiği” ne inanmalılar. Çünkü değişmezsek hep olduğumuz yerde kalırız. Zaman geçtikçe de gerilerde kaldığımızı görürüz.
Değişmekten korkmamalı , değiştiğimizi , ancak hatalar da yapabileceğimizi kabul etmeliyiz. O zaman karşımıza çıkan engelleri de daha kolay aşarız. Unutmayalım ki dünya sürekli dönüyor. Elimize geçen fırsatları inadımız yüzünden boşa harcayıp mutsuz olmaktansa  değişmeyi kabul edip çağı ve O AN`ları yakalayabilmeliyiz.
Unutmayalım ki “mutlu olma sanatı , hayatta doğru seçimler yapabilme sanatıdır.”
                13 Nisan 2013  21 00  

13 Nisan 2013 Cumartesi

KELEBEĞİN ÖMRÜ





Önce çiğdemler uzattı burunlarını, ardından asi kardelenler. Kışa elveda diyorlardı , bahara merhaba. Kimi karların arasından uzandı , kimi erimesini bekledi. Birden kaplayıverdiler çayırları , çalı diplerini. Nazlı nazlı süzüldüler. Kardelenler beyazdı , temizliği , saflığı temsil etse de boyunları büküktü. Terk edilmişliğe miydi kırgınlıkları , vefasızlığa mıydı isyanları. “Hani sözleşmiştik , hani yalnız biz olacaktık… Hani söz vermiştin, gelecektin… Bak , ben sözümde durdum. Her karda gene burada olacağım. Vefasızlığa isyanımı dile getireceğim…” diye boşuna arıyordu hercaileri. Çiğdemler sarı , eflatun , beyaz giysileri ile gizlice bakıyorlardı kardelenlere , uzaktan. Kardelenler çalı diplerinde açardı , çiğdemler çayırlarda , kurumuş yaprakların arasında.
Sonra papatyalar , yaban nergisleri fışkırdı… Görenlerin gözünü alıyordu duruşlarıyla. Arılar kokuyu almıştı. Güneşi de görünce süzüldüler doğaya. Kilometrelerce yol aldılar. Çiçeklerin en güzellerini seçiyorlardı. Bir ona , bir ötekine. İğneleriyle gıdıklıyor , sonra öpücükler konduruyorlardı. “Bana da gel , beni de gıdıkla ki çoğalayım” diye haykırıyordu bütün çiçekler. Börtü böcek canlanmıştı. Doğa uykusundan uyanmış , göçmen konuklarını kucaklıyordu.
Leylekler yorgun geldiler yuvalarına. Biri yuvayı onarırken öteki yiyecek getirmeye uçtu dere kenarına. Ağzında solucanlarla döndüğünde kırk yıllık hasret giderircesine coşku ile karşıladı yuvadaki. Bir alkış , bir zılgıt görülmeye değer.

Sarı , beyaz , kahverengi karmakarışık. Gök kuşağının bütün renkleriyle nazlı nazlı süzüldü kelebek. Kısacık ömrünün tadını çıkarırcasına bir o çiçeğe kondu bir o dala. Biliyordu ki hayat ne kadar kısa olursa olsun yaşanmaya değerdi. Yeter ki her güzel AN`ın tadını çıkarabilesin. Kısacık ömrüne neler sığmazdı. Yeşeren çimenler , binbir renk çiçekler , çiçekten meyveye dönen dallar. Mis kokulu meyveler… Ya kuşların cıvıltıları , derelerin şırıltısı… Usulca kondu pembe giysili şeftali çiçeğine. Öpüştüler , kucaklaştılar... “Daha  çok kalmak isterdim , ancak ötekiler bekliyor” deyip kanatlandı. Serçe kıskanarak baktı kelebeğe, biraz da acıyarak. “Bu güzellik , bu ihtişam. Nasıl da narin. Nasıl da kırılgan. Kısacık ömrünü nasıl da dolu dolu geçiriyor. Neşeli , mutlu , kendi ile barışık…”
Doğa canlanmış , yeni giysilerini kuşanırken O , çimenlerin üzerine uzandı. Önce bir papatya koparıp “seviyor , sevmiyor” deyip tek tek kopardı yapraklarını. Sona gelirken “sen seversen sever , sevmezsen sevmez” deyip fırlattı. Az ileride bir küme gelincik kırmızı kırmızı ona bakıyordu. Sinekler , arılar , kelebekler… Dallarda kuş sesleri , uzaklarda süzülen yük gemisi… “Beni de alıp götürün…” diye geçirdi aklından. Doğa mahmurluğunu üzerinden atamasa da uykusundan uyanmıştı. Şimdi bütün hünerini gösterecek , güzelliklerini cömertçe sunacaktı. Sonra tekrar uyku hazırlığı ve uyku…
Hemen yakınındaki erik dalına konan kelebeğe takıldı gözü. Adeta zevkten titriyordu. Kanatları benek benek çiçeklerin birini bırakıp ötekine konuyordu. Günleri tükenmeden tüm dostları ile kucaklaşmak istiyordu sanki…
Gözleri doldu. Bir kelebeği düşündü bir kendi yaşamını. “Acaba hangimizin ömrü daha kısa?”, “Acaba hangimiz yaşamımızdaki AN`ları en iyi şekilde değerlendirebiliyoruz?” Sonra gözlerini yumdu , hayallere daldı…
                  13 Nisan 2013  10 15

12 Nisan 2013 Cuma

DOĞA ÇAĞIRDI MI GİDECEKSİN.





Bu gün hava güzel. İşleri de kısmen yoluna koyduk. Ufak bir kaçışa kimse bir şey diyemez.
Netim Uludağ`ı tavaf eylemek. Doğancı barajına kadar Keles`ten mi yoksa Orhaneli`den mi karar veremedim. Barajda trafik sağa sapmaya uygun olduğundan Orhaneli oldu seçimim.  Barajın üstünden geçip karşıda durdum. Baraj tamamen dolu. Demek ki bu yaz su sıkıntısı yok.
Buralarda meyve ağaçları çiçeklerden yaprağa dönmüş. Öteki ağaçlar da yeşermiş. Kaplıkaya boğazına doğru güzellikler arasında tırmanış. Sonra kayaların arasından geçiş ve Orhaneli yakası. Sağlı sollu köyler. Biz Keles , Orhaneli , Büyükorhan ve Harmancık`lılara dağlı deriz. Zaten onların Bursa kültürünü yaşatmak için kurdukları derneğin adı da Dağ-Der.
Güzel klibini gördükten sonra Dağgüney köyünü hep merak ederim. Onun için gözüm köy tabelalarında.  İşte , sola sapan yol Dağgüney`i gösteriyor. Yola 12 km. Hemen döndüm. Yol çok güzel. Biraz sonra Göynükbelen yolu sola , Dağgüney yolu sağa sapıyor. Çam ağaçları arasından tırmanıyorum. “Dağgüney arazisinde avlanmak yasaktır” tabelasını görünce köye yaklaştığımı anlıyorum. Sağda bakımsız bir bahçenin ağaçları gelin gibi süslenmiş. Bahçe sahibi bu güzellik karşısında utanır mı ola?
Sırtı aşınca aşağıda köy göründü. Tepeden birkaç poz resim çektim. Dar sokakta ilerlerken bakımsız oldukları halde hala güzelliklerini koruyan köy evleri. Cumalı Kızık evleri de güzel , ancak bu köyün evleri sanki daha sıcak.
Cami önündeki meydana neler sığdırmışlar. Solda köy kahvesi , yanında tuvaletler. Kenarlarda renk renk laleler açmış saksılar. Küçücük bir park ve “Cumhuriyet Meydanı” tabelası ki yerde duruyor. Arkada , boğazdan inen küçük derecik. Sağda Şehit… parkı. Çocuklar için kaydırak ve salıncak. Sonra cami…
- Hoş geldin , resim mi çekiyorsun?
- Evet , köy hoşuma gitti. Siz ne yapıyorsunuz?
- Ne yapayım , cumaya geldim.
- Köyünüz güzelmiş.
- Burası eskiden Orhaneli`nin birinci köyüydü. Şimdi viranelik oldu.
- Neden?
- Neden olacak , herkes Bursa`ya göçtü. Benim gibi sabunluklar kaldı. Biz ölünce ne olur bilmem…
Veda edip ayrılıyorum.
-Çay içmeyecek misin?
Diyorlar , ben ayrılıyorum.
İniş çok güzel. Yol boyu çeşmeler göreceğim bu gün. Köylerde gelenektir çeşme yaptırmak. Hacca gidecekler önce bir çeşme yaptırır yol kenarlarına.
Orhaneli`ye uğramadan devam ediyorum. Büyük Orhan tarafında birçok koni var. Küçük yanardağlara mı aittir yoksa Uludağ`dan fışkıran lavlar mı oluşturmuştur bilmem. Büyük Orhan sapağı sağa keskin olarak dönerken ben doğru gidiyorum. Şimdi ardıç zamanı. Bu bölgede en vefalı ağaç olan ardıç var. Solda , uzaklarda karlı tepeleriyle Uludağ.
Harmancık aşağılarda. Çam ormanı arasından ilerlerken krom madeni işletmelerini görüyorum. İşte Kütahya – Balıkesir yolu. Sağa Dursunbey – Balıkesir , sola Tavşanlı – Kütahya. Ben solcuyum.  Harmancık küçücük bir kasaba. Solda , yola doğru iniyor. Biraz sonra sağa Simav sapağı. Bursa – Simav kestirme yolu buradan geçiyor. Tarlalarda beyaz saçlı ihtiyarlara benzeyen ağaçlar. Çiçekleriyle ne de güzeller.
Sağa Tavşanlı , sola Tunçbilek – Bursa. Dedim ya ben solcuyum. Erikler, vişneler ne güzel süslenmiş. Şimdi Gediz – Simav arası da beyaza dönmüştür vişne çiçekleriyle.
Kömür sahasında açık işletme için mi taşınmış binlerce ton toprak?
Domaniç altından geçip ilerliyorum. İşte tırmanış başladı. Kocayayla geçidi 1500 rakımlı. Burada ağaçlar henüz çıplak. Yol kenarında nerede ise 20 metre ara ile çeşmeler. Birinde durup camları yıkıyorum. Su buz gibi. Az sonra da solda , yamaçlarda iri iri açmış sarı papatya mı bunlar. Orman içine tırmanıyorum. Yer yer domuz karıştırmış toprağı. Kayın ağaçları çamlarla kucak kucağa.
Kıvrılarak inerken orman içinde çiçek açmış erikler, kirazlar , elmalar… Tahtaköprü , Oylat yol ayrımı , Hamamlı ve Ankara yol kavşağı. Büyük bir köprülü kavşak yapıyorlar. Buradaki dönüşler tehlikeliydi. İleride bir köprülü kavşak daha. Bu kez Pazaryeri – Kurşunlu kavşağı.
Karnım da acıktı. Köfte öncesi getirdikleri öncüllerle nerede ise karnımı doyuracağım.
İki yıl önce Boğazköy Barajı su tutmuş , göl Hamzabey düzünü kaplamıştı. Ancak su seviyesi çabucak düşmüş , geçen yıl ise hiç su tutmamıştı. Kışın geçtiğimde de boştu. Acaba doldu mu? Neredeee… Hamzabey Barajı su koyvermiş. O kadar masraf boşa mı gitti dersiniz?
Barajın üstünden Sugurpaşa  köyüne doğru sapıyorum. Tepeden sağ taraftaki Yenişehir Ovasına bakıyorum. Tarlalar yemyeşil. Kışın bakımsızlıktan ormana dönmüş dediğimiz ayva bahçesi bir çiçek açmış ki sormayın. Hala bakımsız. Gel de Aşık Veysel`in kara toprak şiirini anma… Erdoğan – Seymen arasından Yenişehir – Bursa yoluna çıkış… Bütün ağaçları yeşillerini giymiş Kestel düzü… Zaman zaman servis yollarına giriş… İşte tur tamam. Uludağ etrafında 360 derece döndüm.
Biliyorum , doğa beni çok geçmeden gene çağıracak. “Davete icabet etmemek” olmaz…
               12 Nisan 2013  17 25  

8 Nisan 2013 Pazartesi

“AN”I YAKALAMAK,



Fotoğraflar… Yaşamımızdan, doğadan yakalayıp dondurduğumuz “AN”lar.
Bazen bir bakıştır, gülümseyen , neşe saçan. Bazen buğulu bir bakıştır hüznü gizleyen.
Bir albüm olur çıkar karşımıza. Baktığımız anda yaşam durur. Hemen o AN canlanır.
Yıllar öncesidir. Üzerimizdeki giysi gelir aklımıza. Terzisini anımsarız , üzerine düşürdüğümüz ilk yemek gelir gözümüzün önüne. Arkadaşlarımızla sek sek oynarken eteklerimizin havalanması. Sevdiğimizin uzaktan gizli bakışları ve fark ettirmeden onu süzüşümüz. Kendimizi beğendirmek için harcadığımız çaba. Bir an göz göze gelişimiz.
Okul arkadaşlarımız , öğretmenlerimiz çıkar birden. Şimdi ortaokul öğrencisiyiz. Her gün ayna karşısında geçirdiğimiz zamanlar… Eve giderken yolumuzu değiştirmelerimiz. Top oynarken düşüp dizimizi acıtmamız gelir. O “AN”  birden bir ömür olur çıkar karşımıza.
Şimdi fotoğraflar değil , film şerididir gözümüzün önünden geçen. Çocuk gelin, derken çocuk anne oluşumuz. Horlanışımız , örselenişimiz , çaresizliklerimiz… Çocuklarımızın hastalıkları , onları sağaltmak için çırpınışlarımız… Ne zaman gözlerimizin kenarlarında kırışıklıklar oluştu ? Bu yaşa ne zaman erdik?
Bu fotoğraf… Ne kadar mutlu görünüyorum. Bunlar ötekilere benzemiyor. Bana bir şeyler olmuş. Bakışlarım ne kadar değişmiş. Karşımdakinin gözlerinin içine bakamazdım ömrüm boyunca. Hep kaçırırdım başka taraflara. O da ne , bu bakış bana mı ait? Bana bir şeyler olmuş. Olgunlaştım mı yoksa? Olgunlaştım ve içimdeki çocuk yeniden canlandı gibi.
Mutluluk diye bir şey olduğunu yeni mi keşfettim? Demek ki sürekli mutluluk olmuyormuş. “Mutlu AN” lardan mutluluk adacıkları oluşturabilmekmiş marifet. Sonra da bu adacıkları bir araya getirebilmek. Mutluluk da öğreniliyormuş demek ki. Birileri bize mutlu olmayı öğretmeliymiş.
Şu fotoğraflar yok mu, her şeyi ne de güzel anlatır. “O AN” lar unutulmayacaksa fotoğrafı çekilmeli. Bu fotoğraflardan bir albüm oluşturmalı , adını da “mutlu anlarım” koymalıyız. Dönüp dönüp bakmalı , yeni “AN”lar için zaman yaratmalıyız. Günler tükenmeden , ömür bitmeden… Yoksa keşkelerimizin arasında ezilir kalırız.
                    8 Nisan 2013  20 25   

2 Nisan 2013 Salı

YAŞAMA YENİDEN MERHABA DİYEBİLMEK



Her karşılaşmamızda neşe ile gülümser , “Merhaba” derdi. 29 – 30 yaşlarında gösteriyordu. Eşi Balıkesir`de görevliydi. Kemo terapi , ışın tedavisi uzun süreceği için Görükle`de bir oda kiralamışlar , yalnız başına orada kalıyor , tedavi için TIP Fakültesine gelip gidiyordu.
- Hocanın Edremit`teki köyüne gideceğim tedavi bitince. Kaz dağlarının ter temiz havasında dinleneceğim.
O kadar neşeli , o kadar hayat doluydu ki. Onunla konuşurken insanlar her türlü sorunundan uzaklaşıyor , bambaşka bir aleme adım atıyorlardı. Radyo terapi servisine gidişimizde ev sahibi edasıyla “hoş geldiniz” diyordu.
Bizim tedavi onunkinden iki seans erken bitti. Vedalaşırken
- Kaz dağlarının kekiği , yarpuzu , çiğdemi , menekşesi ille de temiz havası iyi gelecek sana. Bol bol dinlen. Bırak hoca öğrencileri ile haşır – neşir olsun Balıkesir`de. Sen keyfine bak.
Bir kahkaha patlattı ki hala kulaklarımda yankılanır.
- Bir dinlenicem , bir keyif çatacam ki sormayın.
Birkaç ay sonra kontrole gittiğimizde biyopsi için sıra bekliyordu. Selamlaştık. Gene neşeliydi ya biraz tedirgin görünüyordu.
- Sağ memede de kitle oluştu. Hoca , onu da boşaltacağız dedi.  Operasyon ve tedaviye  baştan başlıyoruz.
- Merak etme. Sen güçlü bir kadınsın. Her şeyin üstesinden geleceksin. Bak , Kaz dağları seni bekliyor. Kardelenler uzatmıştır boyunlarını. Sarı çiğdemler açmıştır Sarı Kız tepesinde. Hasanboğuldu çağlayanı coşmuştur.
Biraz hüzünlüydü bakışları.
- Bilmem ki…
Bu son vedalaşmamızdı. Bir kez daha karşılaşmadık. Şanssızlığı hastalığın genç yaşta abanmasıydı üzerine. Gençlerde kolayca yayılıyordu. Yaşlılar bu bakımdan daha şanslıydı. Metastaz olsa da yıllar sonra oluyordu. O , daha birinci operasyondan 4 – 5 ay sonra karşılaşmıştı ikincisiyle. Biz 4,5 yıl sonra karşılaştığımızda bile daha şanslıydık. Operasyon sonucu profesör çok iyi şeyler söyledi. Gerçi kemo terapi uygulanacaktı. Ancak “metastaz olsa bile karaciğer kolay temizleniyor” diyordu hoca.
Kontrole gittiğimde sıra beklerken bilgi işlemdeki kızla bir hemşirenin konuşmasına kulak verdim.
- İki memesi de alınacakmış. Tedbir olarak. Gerçi yayılma görülmüyormuş ama hoca böylesi daha iyi dedi…
Sonra kafeteryaya geçtik. Ben bir şeyler alırken eşim masada bekliyordu. Yanına gittiğimde önünde  5-6 yaşlarında bir  kız vardı arabasında.
- Annesi bırakıp gitti. Belli ki bana güvendi.
Kız o kadar tatlıydı ki… Ancak saçları dökülmüştü. Belli ki kemo terapi uygulanıyordu. Lösemi hastasıydı. Annesi elinde yiyeceklerle geldiğinde,
-Böyle tatlı bir çocuk hiç yalnız bırakılır mı? Çaldırırsın…
Gülümseyerek teşekkür etti.
Şimdi bahar mevsimi. Kaz dağları ne güzeldir. Sarı Kız tepesine tırmanacaksın. Türbe etrafında burnunu uzatan kardelenlere . çiğdemlere zarar vermeden seke seke yürüyecek , Edremit Körfezine , beton yığınına dönen Kaz Dağı eteklerine bakacaksın. Bir gözün Midilli Adasında ise öteki Ayvalık , Cunda , Şeytan Sofrasında olacak. Kelebekleri kovalayacak , kuşlarla şakalaşacaksın. Çimenlerin üzerinde yuvarlanırken papatyalar arasında koşturan kuzuları yakalayacaksın. Hastalıkları yenmiş olacaksın. “Yeniden doğdum” diyeceksin ve yaşama merhaba diyeceksin.
Kocaman bir MERHABA.
Diyor mu acaba?
                  2  Nisan 2013 10 05