30 Aralık 2013 Pazartesi

KIRGIN BEKLEYİŞ 2


Yaşlı adam çay bahçesinden uzaklaşırken kısa boylu kadın yerinden doğruldu. Sanki peşinden koşacakmış gibi bir hamle yaptı. Sonra başı ellerinin arasında sandalyesine yığıldı . Karanlık basarken yerinden doğruldu. Çay paralarını ödeyip istasyona doğru yorgun adımlarla uzaklaştı.
Kadın bir ay sonra ve iki ay sonra gene geldi. Hep aynı masaya ve ilk gün oturduğu gibi oturdu. Karanlık basana dek umutsuz bakışlarını tonton dedenin boş sandalyesinden ayırmadı. Karanlık basarken ayaklarını sürüyerek istasyona yürüdü.
Bu dördüncü gelişiydi. Gene aynı sandalyeye  bakıyordu. Bu bakışları garsonlar çok iyi biliyordu. Sanki birini bekliyordu da neyi ya da kimi beklediğini unutmuştu. Zaman zaman çantasından çıkardığı mendil ile gözlerini siliyor , arada ihtiyar adamın uzaklaştığı yöne göz gezdiriyordu.
Garson çayı uzatırken ,
- O günden sonra hiç gelmedi,
Dedi usulca. Kadın başını kaldırdı,
- Hiç mi?
- Evet. Oysa yıllardır her gün gelip o sandalyeye oturur , gelip giden vagonlara tanıdık birini arar gibi bakardı.
- Oturur musun ,
Garson tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Büyülenmiş gibi kadının göz yaşları ile buğulanmış renkli gözlerine bakıyordu. Kadın bir süre suskun bekledi. Sonra buğulu gözlerini garsonun  gözlerine odakladı.
- Yıllar önce o sandalyede otururken veda etmiştim. Birbirimize çok kırılmıştık. Kalkıp istasyona gittim. İlk trene bindim. Geçerken O  dalgın dalgın vagonlara bakıyordu. El salladım , görmedi , ya da tepkisiz kaldı. O an pişman olmuştum. İmdat frenini çekip trenden inmek , koşarak boynuna sarılmak istedim. Ancak yapamadım. Bir güç beni engelliyordu. Aynı güç geri dönmemi de engelledi. Tam onu yendim diyordum , bu kez de peşinden gitmemi engelledi.
Kadın başını önüne eğdi. Yorulmuştu. Garson araya girdi.
- Yıllardır gelir , bekleyen bakışlarla gelip geçen vagonları süzer. Kimse ile konuşmaz. Her gün aynı masaya ve aynı sandalyeye oturur. O masaya kimseyi oturtmazdık. Hala boş tutarız.
- Nerede oturduğunu biliyor musun?
- Kimse bilmez kim olduğunu , nerede oturduğunu.
- Onu mutlaka bulmalıyım.  Ellerini öptürmez ama ben ayaklarına kapanırım. “Babacığım , ne olur beni affet” derim.
Kadın birden sustu. Sanki söylememesi gereken bir şey söylemişti. Çayı soğumuştu. Masanın üzerine parasını bıraktı, kalktı. Bu kez bir şeye karar vermiş gibiydi. İstasyona değil , kent merkezine doğru seri adımlarla uzaklaştı.
              30 Aralık 2013  19 35   

29 Aralık 2013 Pazar

KIRGIN BEKLEYİŞ


İstasyon çıkışındaki çay bahçesinde  her zamanki masaya oturmuş , dalgın gözlerle önünden hızlanarak ya da yavaşlayarak geçen vagonlara bakıyordu. Vagon pencerelerinde bir tanıdık arar gibiydi. Her gün sabahtan gelip aynı masaya ve aynı sandalyeye oturuyor , hiçbir şey yapmadan tren vagonlarına bakıyordu.
Birini  bekler gibiydi de sanki kimi beklediğini unutmuştu. Beklediği bir an karşısına dikilse tanıyamayacak , yabancı yabancı bakacaktı. Beklediği ile ayrılalı yıllar olmuş gibiydi. Vagonlarda gördüklerinden bazıları heyecanlandırıyor , raylara doğru koşacak  gibi ayağa kalkıyor , sonra ümitsizce yerine oturuyordu. Garsonlar varlığına alışmış , çağrılmadıkça yanına yaklaşmıyor ve ne zaman isterse çayını sessizce önüne bırakıp uzaklaşıyorlardı. O masaya oturmak isteyen oldu mu kibarca uyarıyorlar , “orası tonton amcanın” diyorlardı. Bir gün gelmese herkes merak ediyordu.
Birçok kişi masasına oturup konuşmak istemiş , ancak o hemen dikenlerinin arkasına gizlenen kirpi gibi büzülmüştü. Söylenenleri karşılıksız bırakıyor , geçen vagonlara bakmaya devam ediyordu.
Günler , haftalar , aylar , mevsimler geçiyor , hava çok soğuk olmadıkça masadaki yerini terk etmiyordu. Ta ki O`nun geldiği güne kadar. Kırlaşmış saçları , kısacık boyuyla istasyon tarafından doğru çay bahçesine girdi. Hiç tereddüt etmeden tonton amcanın tam karşısındaki masaya ve yüzü O`na dönük olarak  oturdu. Gözünü O`ndan ayıramıyordu. Zaman zaman göz göze gelseler de O hiç istifini bozmuyordu. Bu şekilde saatler geçti. Gözlerinin çevresinde  kırışıklar belirmiş olan bayan bir an hıçkırmaya başladı. Kendi kendine ve alçak sesle bir şeyler mırıldanıyor ve hala O`na bakıyordu.
O zaman Tonton dedenin de için için ağladığını gördüler. O da kadına bakıyordu. Bu bakışlar büyük bir kırgınlığın izlerini taşıyordu. Bir an kadına doğru hamle yapar gibi yaptı. Sonra masadan kalktı ve hızla uzaklaştı.
O günden sonra Tonton Dedeyi gören olmadı. Ancak masasını hep boş tuttular. Kim bilir, belki gene gelir ve beklediği ile tekrar karşılaşırdı. Belli mi olur , kucaklaşırlardı ve kırgınlıklarına son verirlerdi.
               29 Aralık 2013  22 20

24 Aralık 2013 Salı

BU NASIL SEVDA?



Geçti bizden sevdaluk,
Al cebimden saçlari…”
Kazım Koyuncu – Şevval Sam ikilisini dinlerken bu dizelere takılır  kalırım.  Anadolu`da genç kız sevdalandı mı  saçından bir tutam kesip sevdiğine verir.  Erkek bu saçı kutsal bir emanet gibi saklar. Ta ki sevdalısı ile arası açılana ya da kavuşma umudu sona erene dek. Kavuşma umudu sona erdi mi saçlar geri verilir. Artık her şey bitmiştir.
Sabah Altıparmaktan Zafer Plaza`ya doğru yürürken , önümde telefonla konuşan genç dikkatimi çekti. Konuştuklarını ister istemez duydum.
- Kızım , gelmeyeceğim. Ne Cuma , ne cumartesi , ne de Pazar. Gel-me-ye-ce-ğim. Sen beni Face hesabından sildin mi? Sildin. Üstelik beni engelledin mi? Engelledin. Bunun özrü olmaz. Her şey bitti.
Genç , “Al cebumdan saçlari” diyor ya bunu face dilinde söylüyor.




Halbuki az önce Sıcaksu`da üst geçitten geçerken bir gencin yazdıklarını fotoğraflamıştım. Genç , aşkını ifade edebilmek için neler yazmamıştı ki üst geçide? En çok da imza olarak “PİS KÖYLÜN” yazmasına takıldım. “Acaba sevdiğinden bir tutam saç alabildi mi?” diye geçti aklımdan. Sonra sevdasını dışa vuruş şekline takıldım. Şimdiki gençler ne kadar açık sözlü. Sevgi ve nefretlerini ne kadar net ifade ediyorlar. Öyle yüz yüze gelmelerine de gerek yok. Facebook ne gününe duruyor? Birinden nefret mi ediyorsun? Hemen arkadaş listenden silip engelliyorsun. Böylece karşındaki ile bütün bağlarını koparmış oluyorsun. Hele karşındaki “PİS KÖYLÜ” ise , boynunu büküp çekilir köşesine. Telefon açıp “Neden?” diye bile soramaz.  Oturur , Kazım Koyuncu – Şevval Sam ikilisini dinler:
“…
Geçti hayli zamanlar,
Görmedum sevduğumi…”
Dizelerinde gözyaşı döker.
“…
Geçti bizden sevdaluk,
Al cebumdan saçlari…”
Dizeleri ile anılarını kalbine gömer.
                  24 Aralık 2013  14 45   

19 Aralık 2013 Perşembe

HİÇ DOSTUM YOK Kİ


-Sevmeyi bilmezsin ki aşkı anlayasın…
-Ben gerçek aşkı da bilirim , sevmeyi de.
- Sen dostluğu bilir misin? Hiç gerçek dosta sahip oldun mu?
- Doğru söylemek gerekirse gerçek dostum hiç olmadı.
-Peki gerçek dost deyince ne anlıyorsun?
- Yanında huzur bulacağım birini ,
- Başka?
- Sırtımı hiç çekinmeden dönebileceğim , başımı omzuna koyup göz yaşı akıtabileceğim , en sıkıntılı zamanımda yardımıma koşan , ne kadar uzakta olursa olsun duygularımı hisseden , birlikte aynı hayalleri  kurabileceğim, yerine göre arkadaş , yerine göre kardeş, yeri gelince anne – baba , ihtiyaç duyduğumda sevgili, sırdaş…
- Böyle bir dostun olsun ister miydin?
- Hem de çoook. Ancak böyle birini bulmak olanaksız.
- Nedenmiş o?
- Çünkü insanlar çıkarcı.
- Tüm insanlar mı?
- Evet. Hiç birine güvenilmez.
- Peki sana güvenen kimse var mı? Sana güvenip derdini paylaşan , sırlarını açıklayan…
- Yok. Aslında böyle biri vardı , bana çok özel sırlarını bile açmıştı…
- Yani sana güvenmiş ve her şeyini seninle paylaşmıştı.
- Evet.
- Sonra ne oldu?
- Güvenimi kaybetti.
- O mu seni terk etti?
- Hayır , ben …
- O sana çok güvenmiş olmalı ki sırlarını açmış,
- Evet , ama ben ona güvenemedim. Çünkü o da öteki insanlar gibi iki yüzlü göründü bana.
- Sen de ona sırlarını anlattın mı?
- Evet.
- Peki , sen uzaklaşınca anlattıklarını koz olarak kullanıp üzerine geldi mi?
- Yok. Anlattıklarımdan hiç söz etmedi.
- Başkalarına anlatmış olabilir mi?
- Sanmıyorum.
- Sen uzaklaşınca ne yaptı?
- Gördüğüm kadarıyla çok üzüldü.
- Peki sana mesaj falan gönderdi mi?
- Evet , mailler , mesajlar yazdı. Hiç birini yanıtlamadım.
- Sonra ne yaptı?
- Sessizce köşesine çekildi. Hatta kabuğuna çekildi bile diyebiliriz.
- Ve sen bu insana güvenmedin, öyle mi?
- Evet. Hala da güvenmiyorum.
- Bak kardeş , böyleleri milli piyangoda büyük ikramiye gibidir. Kime çıkacağı hiç bilinmez. Bir kişiye de ömrü boyunca bir kez denk gelir. Bir kere kaçırdın mı kaderine küs.
- Kimden söz ediyorsun?
- Gerçek dosttan. Hani yerine göre sırdaş , yerine göre kardaş , yerine göre anne – baba , yerine göre sevgili olandan.
- Eeee , ne olmuş gerçek dosta ?
- Avucundan kaçırmışsın. Sakın bir daha hiç dostum yok diye dert yanma.
             19  Aralık  2013   23 51    

12 Aralık 2013 Perşembe

ATLAMA TAHTASI


Bazı sivil toplum ve meslek örgütleri siyasete atılmada tramplen olarak kullanılmıyor mu, tepemin tası atıveriyor. Kişi sendika başkanıdır. 20 sene başkanlık yapmıştır. Belediyeler sosyal demokratların elinde iken çoğunluk sendikası olduğu için havasından yanına varılmaz. 1992 yılında Burhaniye Ören`deki bir panelde gençliğinin de etkisiyle esip gürleyince, sakin olmasını söyleyen yaşlı sendikacıya “ben şimdi neysem 40`ımda da öyle olacağım” deyip çıkışmış , belediyeler tek tek AKP nin eline geçince iş kolunda azınlığa düştüğü halde başkanlığı bırakmamıştır. Tam siyasete yelken açacakken tekerine taş konunca yıllarca başkanlığını yaptığı sendikadan istifa edip yeni bir sendika kurmuştur. Bilmekteyiz ki siyasete atılırken işgal ettiği makam pazarlıkta önem taşımaktadır. Yoksa sendika başkanları , baro başkanları nasıl milletvekili , belediye başkanı adayı olabilir?
Kişi bir ilin baro başkanıdır. Üyeler , kendisine güvenmiş ve belli bir süre için başkanlığa seçmiştir. Süresinin dolmasına 10 ay varken bir bakıyorsunuz başkan istifa etmiş. Neymiş , halkına daha iyi hizmet edecekmiş. Yani bulunmaz Hint kumaşıymış.  Oy verenleri yarı yolda bırakıp başkanlığı atlama tahtası olarak kullanarak belediye başkanlığına ya da milletvekilliğine konacak. O partide yıllarca mücadele etmiş partililere karşı ayıp olmuyor mu? En büyük ayıp ise kendisine oy veren arkadaşlarına olmuyor mu? 27 Mayıs sonrasında Harp Okulunu bitiren her teğmenin Cumhurbaşkanlığı hayali kurması gibi her sendika ya da baro başkanı da milletvekilliği , belediye başkanlığı hayali kuruyor.
Birkaç yıl önce böyle biri baro başkanlığından istifa edip milletvekilliğine aday olmuştu. Seçilebileceği bir yerden aday olamayınca da hüsrana uğramıştı. Haydi o hayal kırıklığını hak etmişti diyelim. Ya yenilenen seçimlerde baro başkanlığını karşı grup adayına kaptıran arkadaşlarının haline ne demeli? Neyse ki olağan genel kurulda arkadaşları toparlanmış ve yönetimi yeniden kazanmışlardı. O seçimde eski başkanın hiçbir organa seçilmemesine nasıl sevinmiştim…
Ben avukat olsam , arkadaşlarını yarı yolda bırakan böyle birine seçimlerde kesinlikle oy vermem. Çünkü böyleleri kendisi için daha iyi bir pozisyon yakaladığı anda yeni makamını da bırakır ya da parti değiştirir.
              11 Aralık 2013  23 55    

11 Aralık 2013 Çarşamba

YALNIZLIK SENFONİSİ


Nefes almakta güçlük çekmeye başladığında hemen hastaneye kaldırdılar. 4- 5 yıldır tedavi görüyordu. Ancak nöbetler son günlerde daha sık yoklamaya başlamıştı. Bir dostu “tatminsizlik” demişti, “hırslı olmak , her şeyin mükemmelini istemek ve en kötüsü kendini mükemmel görmek.” Karşı çıkmıştı. Ancak son günlerde dostunun ne kadar haklı olduğunu görüyor , ancak bir türlü doyuma giden yollarda ilerleyemiyordu.
Bütün ömrü kendini kanıtlama çabasıyla geçmişti. Fiziki ve ekonomik yetersizliklerini değişik alanlarda başarılı olarak gidermeye çabalıyordu. Gerçi ekonomik olarak epey rahatlamıştı , sosyal çevresi de genişlemişti. Hiç kimselerin cesaret etmediği alanlara el atıyor , sürekli ön planda görünmeye çabalıyordu. Sosyeteden olsun , bürokrasiden olsun bir sürü tanıdığı vardı. Ancak hiç dostu yoktu. Çocukluğundan beri başını omzuna koyacağı birini aramıştı. Ne annesi , ne kardeşleri ile yakınlık kurabilmişti. Kendini sürekli onlara bir şeyler kanıtlamak zorunda hissetmişti. Adeta onlarla rekabet halindeydi. O kadar yalnızdı ki…
Doktorlar kalp , beyin , dolaşım sistemi dememiş her yanını incelemişti. Ancak o rahatsızlığının biyolojik değil psikolojik olduğunu biliyor , ancak bunu bir türlü kabul etmiyordu. Etrafına mutlu görünmekten o kadar yorulmuştu ki… Kimselere güvenemiyor , herkese kuşku ile bakıyordu.
Bir ara , bir omuz bulur gibi oldu. Yanında o kadar rahat hissediyordu ki kendini , ne nefes darlığı kalmıştı ne sıkıntı. Ancak kuşkuculuğu hemen su yüzüne çıktı. O`na da güvenememişti. Kendisinden yararlanmak için yakınlık gösterdiğini sandı. Ağır sözler söyleyerek  uzaklaştı. Kendine yeni oyuncaklar aldı. Ama olmuyordu. Acaba beni arar mı diye uzun zaman bekledi. Halbuki beklemesi boşunaydı. Önce öç almaktan söz etmişti. Hatanın tamamını karşısındakine yüklemişti. Telefon ve mail adresine gelen mesajları yanıtsız bırakmış , son mesajında da “sana mutluluklar diliyorum” demişti. Çok kırıldığını bilse de “beni çok kırdı” deyip hep kendisini haklı görüyordu. Eli sık sık telefona gidiyor , gururu O`nu aramasına izin vermiyordu. Burnu bir karış havadaydı…
Doktor yakınlarına “depresyon” dedi. Yakınları “olamaz , ne istediyse yerine getiriyoruz. “ diye yanıtladı doktoru. Doktor “bir süre dinlendireceğiz” deyip hemşireye “diazem” dedi. Hemşire serumun içine diazem şırınga etti. Saçları yastığa dökülmüş tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında elinde şarap şişesi kumsalda yürüyordu. Yalnızdı. Yanında birisi olmalıydı ya yoktu. Hıçkırmaya başladı. Hemşire “biraz sonra rahatlar” dedi. Yakınları onu öylece bırakıp eve döndü…
           11 Aralık 2013  17 39   

8 Aralık 2013 Pazar

ANADOLU MOZAİK


Dün bir ara çocukluğuma gittim. 1950 yılında Dede Bayırı eteğindeki evimizi satıp derenin kuzey yanındaki eve taşınmıştık. Alt katın bir bölümünü kahvehane , bir bölümünü de Demokrat Parti  Ocak Ve Bucak Başkanlığına ayırmıştı babam. Biz üst kattaki üç küçük odada oturuyorduk. Evin arkasında geniş bir bahçe , bahçenin en uzak köşesinde tuvalet bulunuyordu. Yaz , kış oraya taşınırdık. Bahçemiz meyve ağaçlarıyla doluydu. Üç çeşit elma , papaz eriği , kızılcık , kara hurma ilk aklıma gelenler. Daha sonraları annem bahçemizi çiçeklerle süslemişti. Adeta cenneti andırırdı.
Evin önünden Uludağ yamaçlarındaki köylere giden toprak yol geçerdi. Yolun hemen ötesi dereydi. Söğüt ve çınar ağaçları gölgesine müşteriler için masalar koyardık. Toz kalkmasın diye yolu sık sık sulardık. Kahvede önce akü , sonra batarya , daha sonra da pil ile çalışan bir radyomuz olurdu. Bütün köy Ajans haberlerini bu radyodan dinlerdi. Gramofonumuzdan da şarkılar , türküler dinletirdik. O günlerde Hamiyet Yüceses , Safiye Ayla , Hafız Burhan , Münir Nurettin Selçuk , Ahmet Üstün vardı. Akşamüzeri fasıl heyetinin konseri ile başlanırdı. Bir saat süresince bazen aynı makamdan , bazen değişik makamlardan şarkılar meşk edilirdi.
Kahvemize genellikle Demokrat Partililer gelirdi. Halkçılar öteki kahveye çıkardı. Özellikle kış gecelerinde sigara dumanından göz gözü görmezdi. Masalarda kağıt , tavla , domino , dama oynanır , muhabbet , dedi – kodu gırla giderdi. En güzeli de yapılan şakalardı. Tekerleme şeklindeki takılmalara bütün kahve gülerdi. Sık sık tekrarlanan tekerleme ise “yelle oğlum Adil , yelle…” olurdu. Ramis dayı çok kızardı buna.
Bizim mahalle derenin kuzey yanında kuruluydu ve yukarı köylere giden yol kenarına tespih tanesi gibi dizilmiş evlerden oluşuyordu. Alt tarafta iki muhacir , bir gürcü , üç Boşnak, sonra biz yani muhacir , gürcü , Yörük , Boşnak , muhacir , gürcü , Dersim sürgünü Kürt , Arnavut , gürcü ve Yörük. Tam bir mozaik. Ufak tefek kavgalar eksik olmasa da kardeş kardeş yaşar , birbirimizi hiç ötekileştirmezdik.
“Yelle oğlum Adil, yelle” tekerlemesi de böyle küçük bir komşu kavgasından sonra çıkmıştı ortaya. Arnavut ve gürcü komşular kavga ederler. Gürcü ailenin hanımı , Arnavut ailenin tuvaletindeki ibriğe acı kırmızı biber döker. Zavallı Ramis Dayı tuvalette taharetlenmeye kalkınca olanlar olur. Her yanı cayır cayır yanmaktadır. Hemen eve koşup oğlunu çağırır. Bağırarak :” Adil , oğlum yelle. Süpürgeyle yelle. Yelle oğlum Adil , yelle…” Bağırtıyı ve olayı bütün köy duyar. O günden sonra hem Ramis dayı , hem de oğlu köylünün diline düştü…
Anlayacağınız yüzyıllardır Anadolu bir mozaik. Renk renk , desen desen… Bu güzelliği bozmalı mı? Yoksa yerleri değiştirilmiş taşlar yerli yerine oturtulup o güzel desen yeniden mi oluşturulmalı?
              8 Aralık 2013  9 50   

6 Aralık 2013 Cuma

MANDELA`NIN ARDINDAN





Medeniyet getirmek için gelmişlerdi. Önce misyonerlerini gönderdiler. “İNANÇ” dediler. Beyinlerinizi tutsak ettiler. Onların silahları vardı. Siz saftınız. Tertemiz yüreklerinizle nasıl da kandınız…
Gemilere doldurup köle pazarlarında sattılar. Kara talihiniz , kara derilerinizden mi geliyordu ? Tecavüz , istismar , aşağılama… İnsan yerine konmanız için daha çok ölmeniz mi gerekiyordu. Halbuki kutsal kitaplarda aynı anne babadan geldiğimiz yazılıydı. Yani siyahıyla , beyazıyla , kızılderilisi , sarı derilisiyle hepimiz kardeştik.
İnsanca yaşama istekleriniz nasıl olumsuz karşılanmıştı. Ezilen , horlanan , ötekileştirilen bütün halklar gibi ayaklanmak zorunda bırakıldınız. Seni önder kabul ettiler. Hapislerde çürüdün. Topraklarınıza sonradan gelip işgal edenler kendilerini efendi sayıyorlardı. Onlara göre sen vatan hainiydin. Zaten insan bile sayılmıyordunuz. Her türlü kötülüğe müstehaktınız.
Dünyanın dört yanında egemenler mazlum halkları ezmedi mi? Kızıl Derililer nasıl yok oldu? Sizleri yokluğa , yoksulluğa mahkum edenler olimpiyatlara temsilci olarak göndermiyor muydu sizleri? Hitler nasıl rezil olmuştu Berlin Olimpiyatlarında… Ya birincilik kürsüsündeki kara selamınız ? Nasıl muhteşemdi…
Sen hapiste iken halkın ayaklanmasını sürdürdü. Efendiler pes etmek zorunda mı kaldılar sonunda? Devlet Başkanlığına seçildiğinde hapiste değil miydin? Sizleri aşağılayanların , seni hapislerde süründürenlerin ağa babaları daha sonra sana ödüller vermedi mi? Hiç utanmadılar değil mi?
Ne mutlu sana dolu dolu yaşadın. Görevini yerine getirmenin mutluluğuyla gözlerini kapadın. Ya kendini efendi sananlar… Irkçılığın pis çamurunda boğulmadılar mı?
Anılarının önünde saygı ile eğiliyorum…
            6  Aralık  2013   12 25    

O BAKIŞLAR


Öğretim yılı başıdır. Girdiğin sınıftaki öğrencilerle ilk karşılaşman.  Herkes ayakta. Gözler üzerinde. Kürsüye ilerlerken sınıfı süzüyorsun. Yeşil gözler , ela gözler , kara gözler… Bakışlar yüreğini ısıtıyor.
- Günaydın çocuklar…
- Sağ ol…

- Buyurun , oturun…
Ders defterine “öğrencilerle tanışma, dersle ilgili genel bilgilendirme.” Yazıp imzalıyorsun. Öğrenciler heyecanlı. Nasıl heyecanlı olmasınlar. 5 yıl aynı öğretmende okumuşlar. Şimdi her derse ayrı öğretmen giriyor. Üstelik dersleri de Matematik. Herkes önce matematik notunu soruyor .
Sandalyeye oturup bir süre sınıfa bakıyor. Sonra ,
- Şimdi sıra ile adınızı , soyadınızı , hangi okulu bitirdiğinizi , annenizin ve babanızın tahsil durumunu ve ne iş yaptığını , kaç kardeş olduğunuzu söyleyeceksiniz. Böylece tanışmış olacağız…
Kapı yanındaki sıradan başlayarak ayağa kalkıp sıra ile tanıtıyorlar kendilerini. Çoğu köylü çocuğu. Kalanlar da yoksul ailelerden geliyor. İçim ısınıyor. “Bu öğrencilerle çok başarılı bir çalışma yürütmeliyim. Selin önünden kütük kaparcasına ne kadar çoğunun yaşamının değişmesine katkı sağlarsam o kadar karlıyım.” Diyorum. Çünkü ben de köy çocuğuyum.
En son kürsünün hemen önündeki renkli gözlü iki kız tanıtıyor kendini. Göz göze geliyoruz. Nedense o bakışları hiç unutamıyorum. Yıllar sonra karşılaştığımızda aynı sıcaklıkla bakıyorlardı.
       -                           -                           -                           -
Kızını ziyarete gidinceye dek kediden , köpekten korkmasa da onlara karşı özel bir ilgi duymazdı. Ne zaman kızının kedilerinden biri yatağına gelip boynuna sarıldı , ne zaman başını öte yana çevirdiğinde patileri ile incitmeden kendine çevirdi , tır , tır sesler çıkararak sabahladı… İşte o zaman bir şeyler değişti. Eve döndüğünde “bir kedim bile yok, anlıyor musun” derken çevresinden yavru kedi aramaya başladı.
Evinin yakınındaki pet shopa da öylesine uğradı. Kucağına koyu kurşuni yavruyu uzattıklarında çekinerek aldı. Ancak yavru ile göz göze geldiklerinde , onun sıcaklığını hissettiğinde birden çarpıldı. Yarım saat sevdi , sevdi… Eve dönerken sanki yavru arkasından ağlıyor gibi geldi.
Ertesi gün ayakları o tarafa gidiyordu. Gene sevdi , ancak bu kez bırakmadı. Parasını ödeyip eve götürdü. Ertesi gün de veterinere götürüp aşılarını yaptırdı.Satış sözleşmesinde belli süre içinde ölürse yerine başka bir yavru kedi verileceği yazıyordu ya önemsemedi.
Bir hafta birbirlerine kopmaz bağlarla bağlanmaları için yetmişti. Sabah işe giderken gözleri doluyor , akşam döndüğünde uzun yollardan gelmişçesine kucaklaşıyor , hemen oyunlara başlıyorlardı. Shumi`nin en sevdiği oyun saklambaçtı. Durmadan fotoğraflarını , kliplerini çekiyordu. Ta ki hafta sonuna kadar. Hafta sonunda birden yerinden kalkamaz oldu. Hemen veterinere götürdü. Anne sütü emmediği , aşıları da yapılmadığı için enfeksiyon kapmıştı. Veteriner yoğun bakıma aldı. Serumla besleniyor , hiçbir şey yemiyordu. İkinci ziyaretinde sanki biraz canlanır gibi mi olmuştu?
Tedaviden olumlu sonuç alınmıyordu. Pet Shop garanti süresinin dolduğunu ,  sahibi yavruyu toptancıya geri göndereceğini  söyleyince Shumi`yi kaptığı gibi eve götürdü. Gece kolunda yatırdı. Sabaha karşı saldırganlaştı ve sonra hareketsiz kaldı. Rahatsızlanınca bir gözü kapanmıştı. Şimdi iki gözü de kapalıydı.
Hıçkırıklara boğuldu. O bakışları tekrar karşısında görmek için neler vermezdi? Resimlere , kliplere bakarak akıttı göz yaşlarını. Shumi , duygularının yepyeni bir yönünü harekete geçirmişti. Bundan sonra hayvanlara , yalnız hayvanlara mı , çiçeği , ağacıyla bütün canlılara hatta dağa , taşa bir başka gözle bakacaktı.
Ah o bakışlar… Yüreğimize akan , ısıtan bakışlar. Bizi değiştiren , dönüştüren bakışlar…
             6 Aralık 2013  10 15   Halil Yazıcı