28 Kasım 2013 Perşembe

ÖMÜR BİTER YOL BİTMEZ


“Yol Uzun , Zaman Kısa” diye başlamıştım bir yazıma. Aceleciğimi de buna bağlamıştım.  Gezilecek , görülecek o kadar çok yer vardı ki… Oradan oraya koşuşturmam ondandı.
Bazen zaman yetse de insanın gücü yetmiyor. Önüne çıkan engelleri aşamıyorsun. 
Benden söylemesi : gözünüz görür , eliniz tutar , ayağınız yürürken zamanınızı iyi değerlendirin. Gezilecek yerleri gezin , görülecek yerleri görün. Bütün hayallerinizi gerçekleştirin. Hiç birini ertelemeyin. Çünkü yarın olmayabilir.
Yarın olmayabilir derken aklınıza yalnız ölüm gelmesin. Hastalıklar var ,  başka engeller var . Hiç önemsemediğiniz bir belirti yarın sizi hareketsiz bırakabilir. Bir yıl önce 10 – 15 km  yürüyüşlere bana mısın demezdim. Bir Zona bakın nelere yol açtı.  Önce halsizlik , sonra diz ağrısı… 3-5 km lik yürüyüşlerle yetinip çevremdeki güzelliklerin tadına varmaya devam edeyim dedim. Başka bir engel: Yaşlılık nedeniyle görme kalitesinde düşüş . Buna bir de işitme kalitesindeki bozulmayı ekledin mi … Bütün bunlar 70 yaş için doğal olabilir. Nüfus kağıdı eskimemiş olsa , yeni arızalar ortaya çıkmasa…
Karın ağrısı için doktora gidiyorsun , “şekerin var, gözlerinde , böbreğinde hasara yol açabilir” diyor. Bu müjdeyi içselleştirmeye çabalarken göz kontrolünde doktor “ Katarakt ameliyatı sonrası göz tansiyonun yükselmiş. Zonanın yol açtığı hasarı büyütebilir.  İhmale gelmez. Kör olabilirsin.” Amanın ne güzel haber. Ben “daha gezeceğim , göreceğim çok yer var.” Diyorum. Doktor “kör olabilirsin” diyor.  Bilmiyor ki yalnız doğa için değil , etrafımda olup – bitenler için de görmem , hem de çok iyi görmem gerekli. Bilmiyor ki üç ay sonra kardelenler , çiğdemler dağ başlarında beni bekler. Gitmezsem kahrolurlar. Küserler… Bilmez ki martta papatyalar , nergisler , gelincikler  yolumu gözler. Bademler , erikler , kirazlar çiçeklerini benim için açarlar salkım salkım. Ben görmezsem mahzun kalırlar.  Doktor bilmez ki her mevsim doğanın sunduğu güzellikler olmazsa ben yaşayamam.
Anlıyorum , alacaklarımı tahsil etmek için geç kaldım. Ancak elimden bir şey gelmezdi ki. Sürücü belgesini bile 62 yaşımda alabildim. 63 yaşımda arabam oldu. 7 yılda zamana karşı yarıştım. 250 bin kilometre yol aldım. Daha da göreceğim o kadar çok yer vardı ki… Kapadokya`ya bile gidemedim. GAP , Nemrut Dağı , Mardin sokakları , Zeugma müzesi beni bekliyordu… Karadeniz yaylalarına çıkamadım. Kurduğum hayaller vardı , bir çoğunu gerçekleştiremedim. Ege`de gün batımlarına tanıklık edip gece kumsalda şarabımı yudumlayacaktım. Neden geç kaldım? Bütün randevularına vaktinden çok önce giden ben bu kez ıska mı geçtim?
Ne olur kulak verin sözlerime. Hayallerinizi bir saniye olsun ertelemeyin. Yalnız hayallerinizi değil , sağlığınızı da ihmal etmeyin. Tıp günümüzde önemli yollar kat etti. Hastalıklar erkenden teşhis edilip tedavi edilebiliyor. Yeter ki geç kalmayın. Yeter ki etrafınızda yaşananlardan dersler çıkarın. Bayan arkadaşlar. Önümüzdeki bir haftada ilk işiniz “MAMOGRAFİ” çektirmek olsun. Şekerinizi , kan değerlerini kontrol ettirin. Doktor  sevimsiz müjdeler vermeden önleminizi alın.
Unutmayın ki bu dünya bütün olumsuzluklarına karşın yaşamaya değer. Hakem “MAÇIN BİTİŞ DÜDÜĞÜNÜ ” çalmadan tadını çıkarın…
            28  Kasım  2013   12 40    

25 Kasım 2013 Pazartesi

KÖYLÜ ÇOCUKLARI VE KRALİÇE


Bir köyde ufak tefek bir kız yaşardı. Arkadaşlarıyla oyun oynadıklarında o hep prenses olurdu , kraliçe olurdu. Köydeki erkek çocukları parmağında oynatırdı da annesi ona çok kızardı.
Yok , yok bir prenses vardı. Her gün aynaya bakar  en güzel kim diye sorardı. Ayna en güzel sensin prensesim derdi.
Galiba kraliçeydi aynaya bakan.
Yoksul bir köylünün bir oğlu vardı. Oğlu kendini çok beğenirdi. Babası ona sık sık “sen adam olmazsın.” Derdi de o  babasına çok kızardı.
Yıllar geçti. Küçük köylü kızı  zengin oldu. Son model arabalarla  gezmeye başladı.
Yok yok , prenses büyüdü ve beyaz atlı Prensle evlenip Kraliçe oldu. Aynası hala dünyanın en güzeli sensin diyordu.
Yoksul köylünün oğlu okudu , okudu ve vali oldu.
Kraliçe  bir gün pazardan eski bir ayna aldı. Eve gidince bu aynanın karşısına geçip sordu: “En güzel kim?”
Valinin çalımından yanına yaklaşılmıyordu.
Ayna gülümsedi. “Güzellik kavramı kişiden kişiye değişir. Benim için dünya güzeli olabilirsin. Ancak 90 – 60 – 90 arayan biri seni güzel bulmayabilir. Hatta başka biri seni çirkin bile bulabilir.
Vali etrafına dalkavukları topladı. “En büyük vali , bizim vali.” Sesleri arasında kurumla yürüdü.
Kraliçe eski aynasının karşısına geçti. O hala “en güzel sensin” diyordu.
Zenginleşen köylü kızı , mahalle arkadaşları ile karşılaştı. Ne iyi olmuştu. Zenginliğini görmeleri hoşuna gitmişti. Kendine yeni bir konak yaptırdı. Konağın açılışında büyük bir şölen düzenledi.
Hayır , Kraliçe yeni bir saray yaptırmış , sarayın açılışı şerefine büyük bir şölen düzenlemişti.
Valinin ünü her yanı sarmıştı.
Konak için düzenlenen şölene köydeki arkadaşlarından bir kaçını çağırdı ki ne kadar zenginleştiğini görüp  arkadaşlarına , dostlarına anlatsınlar.
Kraliçe şölene komşu krallıklardan kraliçeleri , Kralları , Prensesleri davet etmişti. Eğlenceye giderken pazardan aldığı aynanın yüzüne bile bakmadı. Eski aynasını eline alıp kalabalığın karşısına geçti.
Vali adamlarından birini babasına gönderip yanına çağırdı.
Konağın açılışı pek parlak olmamıştı. Çocukluk arkadaşları da kendisini biraz durgun bulmuşlardı.
Kraliçe topluluğun karşısına geçip güzel bir konuşma yaptı.
Vali babasını makamında oturarak karşıladı.
Konağın açılışına giden arkadaşları , öteki arkadaşlarının davet edilmediğini öğrenince çok şaşırdılar.
Kraliçe konuşmasını bitirince aynasını eline alıp “en güzel kim?” diye sordu.
Vali , babası odaya girince “gördün mü bana adam olamazsın diyordun. Bak ben vali oldum.” Dedi.
Yeni konağında yalnızdı.
Ayna ilk kez yüzünü astı. Kraliçe yokken yeni ayna ile uzun uzun konuşmuş ,çok şeyler öğrenmişti. “Kraliçe olman en güzel olmanı gerektirmiyor. Güzellik bakan göze göre değişir…” demişti ki Kraliçe aynayı yere çaldı. Ağlayarak sarayına koştu. Pazardan aldığı ayna ona gülümseyerek bakıyordu.
Valinin babası gülümsedi:” Ben sana Vali olamazsın demedim ki , adam olamazsın dedim. Adam olsaydın babanı ayağına getirtmez , köyde ziyaret edip elini öperdin.”  Vali başını utanarak önüne eğdi.
Bir masal anlatayım dedim , her şeyi birbirine karıştırdım. Affola…
            25  Kasım  2013   23 30   

16 Kasım 2013 Cumartesi

İKİNCİ BAHAR



Son baharı neden bu kadar sevdiğimi düşündüm. Yaşanmış bir ömrün sonuna karşılık geldiği için mi? Eğer öyle ise  insanın en olgun yılları olmuyor mu? Yaşanmış bir ömür. Dostluklar kurup , sırtından hançerlendiğin ; çeşit çeşit insanlar tanıyıp biriktirdiğin;  neşesiyle , kederiyle geçmiş kos koca bir ömür.
Yaşamın ustası olmuşsun. Dostla düşmanı kolayca ayırt edebiliyorsun. Sevgi nedir , nefret nedir alasını biliyorsun. Terk etmeler , terk edilmişlikler yaşamışsın ki dost kıymetini , insan kıymetini bilirsin. Her türlü zevki tatmışsın. Güzeli çirkinden ; iyiyi kötüden ayırabilirsin kolaylıkla.  En önemlisi mutlu olmayı ve mutlu etmeyi öğrenmişsin.
Bütün bu birikiminle son baharı ikinci bahara dönüştüremez misin? Belki önündeki günler az. Ancak bundan sonra yaşayacağın duygular öylesine yoğun olacak ki , koca bir ömre bedel olacak. Bir çiçeği sevmişsen , kokladığında , baktığında bütün hücrelerinle hissedeceksin onu. Doğanın en güzel yanlarını görmeyi bildiğin için bir taşa bakarken bile mutlu olacaksın. Yere düşen bir yaprağa baktığında yaşanmış bir ömür görecek , üzerindeki renklerin neler anlattığını bileceksin. Bir diken üzerinde açan çiçekte ; çiçeğe konan böcekte sevgiler , hasretler  görecek ; gün batımlarında güneşin denizde erimesini sonsuzluğa ulaşma sayacaksın.
Kelebeği düşüneceksin kısacık ömrüne büyük aşklar , mutluluklar sığdıran.  Yoğun geçen bir AN`ın , bir ömre bedel olduğunu anlayacaksın.
İçinde bir şeylerin kıpırdadığını hissedeceksin. Pastırma yazında çiçek açan ağaç misali dallarına su yürüdüğünü göreceksin. İşte o zaman yeni ülkeler keşfetme arzusu ile , yeni dostluklar , yeni aşklar yaşama tutkusu ile yelken açacaksın engin denizlere. Korkma. “Yüreğinin götürdüğü yere git.”  Kaybol. İlk gördüğün koya demir at. Orada mutlaka seni bekleyen birileri olacak. Sarıl , kırk yıllık özlem sona ersin. Gözünü kapadığında arkandan kıskanarak baksınlar. “O , dolu dolu yaşadı.” desinler. “O , son baharı kendisi için ikinci bahar yaptı. Son yıllarında yaşadıkları bir ömre bedel.” Desinler…
              8  Kasım  2013  22 05   

BEN YAŞAMI SEÇERİM


Son yıllarda çok değiştim. Ölümleri kabul edemez oldum. Gün geliyor Annemi , babamı hala köydeki evlerinde beni bekliyorlar diye düşünüyorum. Ziyaretlerine gideyim diyorum ki 20 yıl önce toprağa verdiğim aklıma geliyor. Son beş yılda ölümlerle iç içe yaşamamdan mıdır bilmem cenazelere gidemez oldum. Gözümün önünde eriyip giden dostlar , tanıdıklar mıdır bunun nedeni ? Ancak ölüm haberleri beni çok sarsıyor.
Geçen gün bir doktorla konuşuyorduk. Çernobil`in yalnız Karadeniz`de değil , Marmara`da hatta Bulgaristan`da  ne kadar çok kansere yol açtığını konuşurken aklımıza o günlerde televizyona çıkıp utanmazca , rezilce çay içenler , çayların radyasyonsuz olduğunu söyleyenler geldi. Cavit Oral , Kenan Evren görüntüleri bir film şeridi gibi aktı gözümün önünden. Sonra Kazım Koyuncu ve öteki dostlarımı düşündüm. Önce kemo terapide saçları döküldüğü için bere ile konsere çıkmasına gülümsedim. Halkı bilinçlendirmek için son nefesine kadar mücadele etmesi önünde saygı ile eğildim. Ardından  kanserden ölen öteki dostlar , tanıdıklar…
Edremit`li gelinle radyo terapi seanslarında birlikteydik. İkinci memesine ne de çabuk sıçramıştı. Bir daha karşılaşmadık. O hayata sıkı sıkı bağlı , neşeli haliyle anımsayacağım kendisini. Biz ikinci ameliyat sonrası kemo terapi alırken Yenişehir`li dostu görmüştük. Son görüşümüzmüş.
Tam beş yıldır iç içeyiz. Tam kurtulduk deyip derin bir nefes alacakken “mesastaz” ve bir başka ameliyat. Öncelikle moralini yüksek tutmak , ardından tedavinin gereklerini eksiksiz yerine getirmek. Tahliller , tetkikler hiç aksatılmayacak.  Balıkesir , Çanakkale , Adapazarı`ndan gelenler var. Bazıları her  gün , bazıları her hafta geliyor. Hastalık kadın – erkek , genç – yaşlı ayrımı yapmıyor. Lösemili çocuklar yüreğimi parçalıyor.
Sonra dönüp bakıyorum ki Mersin`e , Sinop`a nükleer santral kuruluş anlaşmaları imzalanmış. Japon gazeteciler , bilim insanları bütün dünyaya “nükleer santralardan uzak durun” diye haykırırken Sinop santralının yapımını Japonlar üstleniyor. Kapitalizmin acımasız kuralları işliyor işte.
En kötüsü insanların olayları kanıksayıp duyarsızlaşmaları. Bir zamanlar yargısız infazlara , idamlara , işkencelere karşı duyarsızlaşmıştı bu toplum. Adeta polis devletiydi mevcut düzen. Hani bir tiyatro sanatçısı SS subayı giysisiyle Taksim`de , İstiklal Caddesinde vatandaşları durdurup kimlik kontrolü yapmış , onları yerlere yatırmıştı da tepki gösteren olmamıştı. Zamanla kansere karşı duyarsızlaştık. Çernobil`i çabucak unuttuk. “Nasıl olsa bize bir şey olmaz” havasına girdik. Ta ki kanser en yakınımızda birini vurana dek.
Ben tercihimi sürekli yaşamdan yana kullandığım için ölümleri , ölüme giden yolları bir türlü kabul edemiyorum. Onun için olacak annemi – babamı hala köyde beni bekler hayalleri kurabiliyorum. Kapılarını çalsam , boynuma sarılacaklar tıpkı öteki dostlarım gibi gülümseyerek. Çünkü ben onları hep o güzel halleri ile anımsayacağım.
           16 Kasım 2013   15 10   

11 Kasım 2013 Pazartesi

“SENİ SEVİYORUM” DİYEMEMEK


Bizim nesil sevgiden payına düşeni alamadı. Daha küçücük çocukken büyük sorumluluklar yüklenmek zorundaydık. Ya çırak olarak çalışacaktık , ya da tarlalarda tütün işçisi olacaktık. Bizim payımıza tütün işçiliği düştü.  Daha 11 – 12 yaşımdayken aranan bir tütün işçisiydim. Tütün dikmek , tütün kazmak , dip sıyırmak , tütün kırmak , tütün dizmek… Kışları yatılı okul , yazları  tütün işçiliği.
Kışları anne – baba özlemi çekerdim. Gerçi biz üç kardeş aynı okulda yatılı okuyorduk. Ancak anne sıcaklığını hep arıyordum. Yazları da bu sıcaklığı hissedecek zamanımız yoktu. Şimdi anlıyorum ki annem , babam bizi hep uzaktan sevmiş.  Bir kez olsun babamın beni kucağına alıp sevdiğini , sen, “çok seviyorum” dediğini görmedim. Zaten toplumun değer yargıları da buna izin vermezdi. Büyüklerin , yabancıların yanında çocukların kucağa alınması , sevilmesi “AYIP”tı.
Ailede böyleydi de okullarda farklı mıydı? Kurallara uymamız , büyüklerimize saygı göstermemiz , görevlerimizi yerine getirmemiz dışında ne istenirdi ki? Ben , oldum olası anarşist ruhluyum. Yasaklara dayanamam. Bir şekilde yasakları , engelleri aşmak isterim. Sınıfımda hem yaş hem de bünye olarak en küçük oluşum yüzünden arkadaşlarıma fiziki üstünlük sağlayamazdım. Derslerde  çok başarılı olmak için çok çalışmaya da yanaşmazdım. Kendimi göstermenin tek yolu kuralları çiğnemek oluyordu. Bu yüzden daha 13 yaşımda sigaraya başlamıştım.
Yatılı okulda anne sevgisini okul doktorumuz Bedia Kervancıoğlu karşılıyordu. Ne zaman revire gitsem beni kucağına alır , sevip okşardı. İstediğim zaman revire yatırır , çok istediğimde de hava değişimi verip ailemin yanına gönderirdi. Son kez lise bire geçtiğimde kucağına almıştı.
Biz sevgiden payımızı alamadık da çocuklarımızı sevgiye doyurabildik mi? Onlara doyasıya “seni seviyorum” deyip sıkı sıkı sarılabildik mi? Ne gezer. Ne çocuklarımıza , ne de sevgililerimize “seni seviyorum” diyemedik. Bunun nedeni sevilmeyi bilmeyişimiz olabilir mi? Sevilmeyi bilmeyen , sevmeyi bilemez ki. Anlayacağınız sevmeyi öğrenmek gerekir. Sevmek , sevile sevile öğrenilirmiş , bunu yeni anladım.
Demem o ki çocuklarınıza , sevdiklerinize sevginizi ifade etmekten çekinmeyin. Öyle durmadan “seni seviyorum” diyerek değil , sevginizi bütün hücrelerinizle karşınızdakine hissettirerek. Zaten karşınızdaki sevginizi hissetmiyorsa ne kadar “seni seviyorum” derseniz deyin , hiçbir şey ifade etmez.
Olsun , ben  gene de haykırıyorum : “SİZİ SEVİYORUM…”
            11 Kasım 2013  21 20  

10 Kasım 2013 Pazar

KENDİ İLE BARIŞIK , ÇEVRESİ İLE DE BARIŞIK


Gezdiğim yerlerde çevremi gözlerim. İnsan davranışları , doğadaki güzellikler , hayvanlar , çiçekler , böcekler hep ilgimi çeker de küçük çocukları gördüm mü göz hapsine alırım. Bazılarını yakalayıp mıncıklıyasım gelir. Çocuğun davranışı , anne – babası ile ilgili de ip üçları verir. Örneğin bayan arkadaşı ile parkta yürüyen bir anneyi unutamam. Bisikleti ile ilerlemeye çalışan oğluna hiç yardımcı olmuyordu. Çocuk düşüyor ancak etrafından yardım beklemeden yerinden kalkıyordu. Yokuşta zorlanarak da olsa  ilerliyordu. Anne çocuğunu göz ucuyla izliyor hiçbir zaman için müdahalede bulunmuyordu.
Geçenlerde Koza Han`da otururken  4 yaşlarında tatlı bir kız ilgimi çekti. Masaların arasında koşturuyordu. Sonra 6 yaşlarında bir kızla birlikte koşturmaya başladılar. Büyük olan biraz uzaklaşınca annesi yerinden kalkıp çağırıyordu. Ben kızları kardeş sandım. Biraz sonra büyük olan annesi ile birlikte uzaklaşınca kardeş olmadıklarını anladım. Öteki bu kez yalnız koşturmaya başladı. Az ileride yaşıtı bir kız görünce yanına gitti. Belli ki arkadaş olmak , birlikte oynamak istiyordu. Ancak ilgi görmeyince uzaklaştı. Sonra tekrar gitti kızın yanına. İşte o zaman babası koşup kızının kolundan tuttu. Anladım ki kızının hayal kırıklığı yaşamasını istemiyordu. Yanlarına gidip anne babayı kutlamak istedim. Çocuklarına karşı takındıkları tavra hayran olmuştum. Başka anne babalar çocuklarının her davranışını  yasaklar koyarak kısıtlarken , karşılaştıkları her güçlükte yardımlarına koşarken bu anne baba çocuklarını özgür bırakmışlar , uzaktan kontrolle yetinmişlerdi. Ne zaman ki kızları bir başkası tarafından reddedildi , işte o zaman ikinci kez reddedilip hayal kırıklığı yaşamaması için yardımına koşmuştu. Küçük kızın kendine güvenen tavırlarla koşturması , kendisi ve çevresi ile barışık olması ne güzeldi. Ya babanın ne zaman müdahale edeceğini bilmesi…
O aileden hareketle topluma baktım. Kurallarla , yasaklarla dolu bir yaşam. Doğduğunda “kundak” cenderesine sokulup hareketlerini kısıtlamakla başladığımız yasakları ailede , okulda ve toplumda şiddetini artırarak sürdürüyoruz. Ailede olsun , sınıfta olsun düşüncesini özgürce ifade etmesine izin vermediğimiz bireyleri devlet olarak daha da kısıtlıyor , ağır cezalarla tehdit ederek davranışlarına sınırlamalar getiriyoruz. Bir yandan 18 yaşındaki , hatta yaşını büyütüp daha küçüğünü idam ederken ; aynı yaştakilerin kız – erkek  bir arada kalmalarına bile kısıtlama getirmeye çalışan bir “terbiye ve ahlak” anlayışı… Ve doğa kanunu yürürlüğe giriyor; baskı , patlamalara neden oluyor.
O küçük kızın anne – babası gibi bir devlet düşünüyorum. Bireyler özgürce hareket edebiliyor. Hiç kimse başkalarına kendini kanıtlamak zorunda değil. Kendileri ve çevresi ile barışık bireylerden oluşan mutlu bir toplum.
Ne dersiniz , çok şey mi istiyorum?
           10 Kasım 2013  15 00

UĞURLAR OLSUN FUAT YOLDAŞ


Seni hep bıyıklarını kemiren halinle anımsayacağım. Hani İşçi Kültür lokaline girmiştin öğleyi geçerek. 9 Ekim 1978 Pazartesiydi. Ben Ankara`dan getirdiğim evrakları düzenlerken sen bıyıklarını kemirerek volta atmaya başlamıştın. Anlamıştım olağan üstü bir şeyler olduğunu. Çünkü bir sosyalist bıyıklarını kemirmeye başladı mı çok öfkelidir.  Önünde durulmaz.
- Ne oldu Fuat
dediğimde kendini yerlere atmıştın.
- Latif , Efraim , İbrahim Uzunların da aralarında bulunduğu 7 arkadaşımızı faşistler katletmiş…
Şaşırma , öfke sırası bendeydi.
- Nasıl olur , dün birlikteydik , Behice Hanımı beraber dinlemiştik.
- Gece kaldıkları evi basmışlar. Radyodan dinledim , partiden de doğruladılar…
Birbirimize sarılıp gözyaşı dökmüştük.
Seni o halinle anımsayacağım. Bir de düğününü unutmayacağım. Hani Sinema salonunda idi düğününüz. İşçi Kültür korosu da türküler mi söylemişti ? Tam sohbet ederken bir büyüğünüz çıkmıştı konuşma yapmaya da seni uyarmışlardı. Konuşmayı sonuna kadar ayakta dinlemiştiniz.  Bir bakıma damadım sayılırdın. Asuman , Kamuran , Nalan benim kızlarım gibiydi.
Facebooktan böyle zamanlarda nefret ediyorum. Çok sevdiğimiz kişilerin ayrılık haberini anında duyuruyor. Daha Reha`nın acısı taze iken şimdi de sen.
“Yaşam çok narin, incecik kelebek yapısında...” demiştim geçenlerde.
Ancak “Ufacık bir esinti kelebeği savurabilirken , param parça olan hep bizleriz nedense.” Bunlara da dayanacağız. Geride kalanlar olarak nelere dayanmadık ki. Seni kıskanıyorum Fuat. Her gün daha da yaşanmaz hale gelen bu dünyadan kurtuldun. Şimdi yoldaşlarınla berabersin. Selamlarımızı iletirsin değil mi? Bizlerden soracak olurlarsa gücümüzün yettiğince direniyoruz işte.
Aslında sen işin kolayını seçtin. Sorumluluğu omuzlarımıza yükleyip ayrıldın aramızdan. Arkanda gözü yaşlı bir sürü dost , yakın bırakarak çekip gittin. Gülümseyen gözlerini , sakin duruşunu unutmayacağız.
Yolun açık olsun Fuat Yoldaş
           10  Kasım 2013  11 10   

BENİM MÜFETTİŞLERİM


“Benim müfettişlerim öğrencilerimdi.”
İdari amirlerimin , bakanlık müfettişlerinin teftişlerinden hiç çekinmezdim.  Çünkü onların değerlendirmeleri hiçbir zaman içim objektif olamazdı. Ya hakkımda sahip oldukları sübjektif görüşlerinin etkisi altında kalırlar , ya da girdikleri iki saatlik derste edindikleri izlenime dayanarak değerlendirme yaparlardı. Halbuki beni esas değerlendirecekler öğrencilerim olmalıydı. Çünkü onlarla sürekli karşı karşıyaydım.
Ancak , öğrencilerimizden de objektif bir değerlendirme  bekleyemeyiz. Öncelikle “büyüklerini saymak” kültürü ile yetiştiklerinden öğretmenlerini eleştiremezler. Aileler de buna izin vermez. Bu sözümde ne kadar haklı olduğumu yıllar sonra öğrencilerimle sohbet ederken daha iyi görüyorum.
Örneğin Yenişehir Osmangazi Lisesinde ortaokula yeni kaydolan öğrenciler yabancı dil olarak İngilizce ile Fransızca arasında seçim yapmak zorundaydı. Çoğunluk İngilizce istediği için de yabancı dil kura ile belirlenirdi. Ancak çok acıdır , zengin çocukları , ilçenin ileri gelenlerinin çocukları , öğretmen çocukları hiç Fransızca sınıfına düşmezlerdi. Onlar torbadan hep İngilizce  çekerlerdi. Bu nedenle ekonomik ve kültürel alt yapısı daha üst düzeyde olan İngilizce şubeleri , Faransızca şubelerine göre daha başarılı olurdu.
Bir de seçkin ailelerin çocuklarından oluşturulan özel sınıflar olurdu. Bu şube alfabenin kullanılabilecek en son harfinde olurdu. Hiç unutmuyorum böyle bir 6-H şubesi vardı. Koruma derneği başkanının , okul Müdür baş yardımcısının ve okuldaki öğretmenlerin , ilçenin zengin ailelerinin çocukları hep bu sınıfta toplanmıştı. Ancak sınıfın en başarılı öğrencisi nasılsa bu sınıfa düşmüş yoksul bir aile çocuğuydu. Matematikten yalnız benden değil , okul yaşamı boyunca sürekli on alan bir kızdı. İtiraf edeyim bu durum beni çok mutlu da ediyordu. Ve söylemeden geçemeyeceğim , bu sınıfta okuttuğum öğrenciler  olanların farkında değiller.
Esas anlatacağım başka bir şube. 6-A şubesi. Yabancı dili Fransızca olan sınıfta öğrenciler köy kökenli ya da ekonomik durumu parlak olmayan ailelerden geliyordu. Bu sınıftaki ilk dersimi ömrüm boyunca unutmayacağım. İlk derste öğrencilerim isimlerini , hangi okuldan geldiklerini , annelerinin ve babalarının isimlerini ve mesleklerini söyleyerek kendilerini tanıtır, ben de sınıf hakkında genel bir bilgi sahibi olurdum. Bu sınıfın aynı zamanda  sınıf öğretmeniydim. En son cadde tarafında en önde oturan renkli gözlü iki kız öğrencim kendilerini tanıttı. Birinin yeşil gözleri fırıl fırıl dönerken , öteki kısacık boyu ile utangaç bakışlar yayıyordu çevresine. Daha sonraki günlerde bu öğrencimi dilini dışarı çıkarmaması konusunda çok uyardım. Yazarken dilini dışarı çıkarırdı.
Bu sınıfla üç yıl boyunca çok başarılı bir çalışma yürüttük. Üç yıl boyunca yabancı dilinin Fransızca olmasına karşın okulun en başarılı şubesi oldu. Üç yıl ve daha sonraki üç yıl boyunca okul birincisi de o sınıftan bir öğrencimdi ki daha sonra bu öğrencimin kız kardeşi de öğrencim oldu. En büyük başarım derslerindekinden önce kız – erkek arkadaşlığı konusunda kazandıkları davranışlardı. Bazı öğretmenlerin karşı çıkmalarını öğretmenler kurulunda püskürtüp kız – erkek karışık oturma konusunda ikna etmiştim öğrencilerimi.  O öğrencilerimi daha sonraki yıllarda sürekli izledim. Onlar son sınıftayken ben Keles – Kocakovacık köyü ortaokuluna sürülmüştüm. Bu grup Yenişehir`den her hafta sonu Bursa`ya dershaneye gelirdi. Erkekler kızları adeta kanatları altına alırdı. Birlikte kaytarırlardı. Hani kaytarmak dedimse Kültürparkta gezmek , eğlenmek. Dershaneye uğrar , durumlarını izlerdim.
Bu öğrencilerimden değişik mesleklerde çalışanlar , emekli olanlar var. Hemen hepsinin öz güveni dorukta. Yıllardır bir araya gelip eski günleri yad ediyorlar. Fotoğraflarında eskimeyen dostluklarına gıpta ile  bakıyorum.
Öğrencilerimle karşılıklı konuşmalarımızda o yıllarda yaptığımız rehberlik çalışmalarını unuttuklarını görüyorum. Öz güvenlerinin , kız – erkek arkadaşlıklarının kaynağını anımsamıyorlar. Yani müfettiş olarak onların bilgilerine baş vurulsa  objektif bir yargıya varmaları, beni objektif yargılamaları beklenemeyecek.
Ancak , o dilini çıkaran kızımla ne zaman karşılaşsam ilk tanışmamızdaki bakışlarını  yakalamıyor muyum , bu bana yetiyor. Ötekiler unutsa da bakışlardaki sevgiyi , samimiyeti hiçbir zaman unutmayacağım…
           9  Kasım 2013  21 50 

3 Kasım 2013 Pazar

SON LİMAN

          

Küreklere son gücü ile asıldı. Sığınabileceği son liman görünmüş, yaklaşmakta nazlı davranıyordu. Nazlanan kollarıydı. Kürekleri bırakıp sandalın içine çekti. Biraz dinlenmeliydi. Bir yudum su içip gözlerini kapadı. Yorgunluk  göz kapaklarını ağırlaştırmış , gözlerini açamaz olmuştu. Kendini koyverdi.
       *                 *                 *                 *                 *
Bir tahta sandalyede öne arkaya sallanıyordu. Hemen yanında küçük bir fıskıye. Babası müşterilere çay , kahve su taşıyordu. Masaların çoğu doluydu. Babası az önce sallanmaması için uyarmış , o kendini kaptırmıştı. Birden dengesini yitirdi ve yüzü koyun yere düştü. Babası kaldırırken burnundan kanlar akıyordu. İlk kez o an , 5 yaşında bir çocukken düşündü ölümü.
İlkokula  köyünde başladı. Sınıfın en küçüğüydü. Bir sene önce başlamıştı okula. Okumayı , yazmayı çabucak öğrendi. Annesi pek okur yazar olmasa da ders çalışmasında yardımcı oluyordu. En çok da gece yatarken okuyacağı duaları ezberletmek için çaba harcıyordu. “Yattım sağıma , döndüm soluma, sığındım süphanıma. Yetmiş iki melek şahit olsun dinime imanıma.” … “Yattım Allah kaldır beni , nur içine saldır beni.eğer vadem geldiyse , iman ile gönder beni …” Bu duaları ezberletirken cinlerden , şeytanlardan da söz ederdi. Ve yatağa girdi mi cinlerle boğuşurdu. Sonraları gökyüzünü , yıldızları , yıldızların ötesini düşünür oldu. Acaba yıldızların arkasında neler vardı?
Üç kardeş aynı odada yatarlardı. Küçük kardeşleri annelerinin yanında yatardı. Büyüğü 6 , küçüğü 3 yaş büyüktü kendisinden. Ancak ikisi iyi anlaşır , Onu önemsemezlerdi. Sorunlarını birbirleriyle paylaşır, senin ne derin var diyen olmazdı.
Yalnızlığı ölümle birlikte düşünmeye başladı o yıllarda. Ölüm gidip de gelmemekti. Gidilen yer neresiydi , dönüş neden yoktu? Cennet diyorlardı, cehennem diyorlardı. Madem giden gelmiyordu , nereden biliyorlardı cenneti , cehennemi? Kafasına takılan bu soruları ağabeylerine soruyor o zaman kendisini tersliyorlardı. Babası daha anlayışlıydı. Yaşının küçük olduğunu söylüyor , büyüyünce her şeyi anlayabileceğini söylüyordu.
       *                 *                 *                 *                 *
Okulun en başarılı öğrencisiydi. Keşke olmasaydı. Keşke  okul birincisi diye Cumhuriyet Bayramında o şiiri okumasını istemeselerdi.  Okul ve cami yan yanaydı ve caminin önünde köy meydanı vardı. Bütün köy meydanı doldurmuş , bayrama katılıyordu. Kürsü armut ağacının önündeydi. Şiiri ezberlemek için günlerce çalışmış , evde annesine defalarca okumuştu. Ancak hep korku içindeydi. Çünkü  namaz surelerini de ezberleyememiş , annesinin bütün çabalarını boşa çıkarmıştı. Gerçi Fatihayı , gulhüvallahiyi , subhanekeyi biliyordu. Ancak alla hümmelerde şaşırıyordu.
Kürsüye bu korku ile çıktı ve olan oldu. İlk dörtlük su gibi aktı ağzından. Sonra bir şey oldu , şiirin devamı uçup gitti. Yeniden baştan aldı. Iııh , olmuyordu. Hıçkırarak indi kürsüden. O an gidilip geri gelinmeyen yere gitmek istedi. Ölmeyi düşündü…
       *                 *                 *                 *                 *
Sandal içinde kimse yokmuşçasına sallanıyordu. Bir ara kararlı olarak süzülmeye başladı. Akıntı  sandalı kıyıdan hızla uzaklaştırıyordu.
Yüzünde bir gülümseme belirdi. “Büyümeliyim. Gidilip gelinmeyen yerde neler var öğrenmeliyim…”
              15  Ağustos  2013  20 45   

YORGUNLAR LİMANI

“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli mavi bir liman. Beni o limana çıkaramazsın!” Nazım Hikmet Ran
Şimdi bir küçük kıyı köyünde olmalıydım. Yaşlısı – genci , kadını – erkeği tanıdık olmalı. Sabah küçük evimden çıktım mı kime rastlasam ismi ile hitap edip GÜNAYDIN demeliyim. Sonra kıyıdaki meydanda koca ağacın gölgesine, her zamanki yerime oturup  kitabımı açmalı okumaya başlamalıyım. Arada uykum gelmeli , başımı omzuma düşürüp çaktırmadan kestirmeliyim. Herkes işinde , gücünde olmalı. Kediler , köpekler tembel tembel dolaşmalı etrafımda. Ben çağırınca yanıma gelip sevdirmeliler kendilerini.
Öğle olurken  eve gidip bir şeyler atıştırmalı , ardından uykuya yatmalıyım. Ter içinde uyanmalı , sahile inmeliyim. Ali dayı sandalında beni bekliyor olmalı.  Birlikte balığa çıkmalıyız. Bereketli bir yerde durmalıyız. Ali dayı oltasını atarken ben radyodan karşı yakanın ezgilerini bulmalıyım. Akdeniz, Ege  ezgilerine yer yer Ali Dayı da eşlik etmeli. Bana eski günlerden söz etmeli. Evlerin eski sahiplerinden , mübadelede göz yaşlarıyla kopup gidenlerden söz etmeli.  Rumlarla Türklerin komşuluğunu anlatmalı. Bayramlarını , yortularını ortak kutlamalarını , birbirlerine aşık olmalarını anlatmalı. Lafa dalıp oltaya vuran balığı kaçırmalı. Akşam olurken denizin yüzünde kırışıklıklar başlamalı. Serin esen rüzgarla köye doğru kürek çekmeliyiz. Bu gün de boş dönmüş olalım , ne çıkar.
Bak , meydandaki kahvenin önü de dolmaya başlamış. İlle de ada çayı içilir bu vakitler. Zeytinlerden , askerdeki oğullardan söz edip , eskilere motor sesi olmayan , gaz lambalı günlere gidilir. Ve dönüp dolaşıp laf sana gelir.
- Hocam , kaç yıl oldu köye yerleşeli. Ayda bir kez kasabaya inmek dışında köyden  dışarı çıkmadın. Gelenin , gidenin de yok. Ne televizyon izlersin ne de telefon kullanırsın. Küçücük bahçende meyvelerinle , sebzelerinle , çiçeklerinle çabalar durursun. Boş kaldıkça kitap okur , çocukların derslerine yardımcı olursun. Nedir yıllardır seni burada tutan?
- Yorgunluk be dostlar. Yaşam beni çok yordu. İnsanlar çok yordu. İnsanların iki yüzlülüğü , acımasızlığı , duyarsızlığı… En çok da sevgisizlik yordu, çıkarcılık yordu. Geldiğim yerde bir selamı bile karşılık bekleyerek verir insanlar. Bir de bölük bölük bölünmüşlerdir ki sanırsın birbirlerinin kanlılarıdırlar. Havasını soluyamaz , sebzesinden , meyvesinden tat alamazsın. Ne gözleri kendilerinindir , ne gülüşleri . Milyonların içinde yalnız yaşarsın.  Dostluk , güven ara ki bulasın. Ekmek aslanın midesinde. Herkes birbirini ezecek ki karnını doyura. Bir yarış , bir telaş… Dayanamadım. Hep huzur evi hayali kurardım. Bir gün yolum buraya düştü. İnsanların gözleri gülüyordu.  Çocuklarla konuşurken sanki kırk yıldır burada yaşıyorum sandım. Hele fırından yeni çıkmış somundan bir parça uzatıldığında , tereyağı sürülmüş mis kokulu ekmek dilimini yudumlamaya başladığımda buraya ait olduğumu anladım. Neyim var , neyim yok sattım ya da birilerine dağıttım. Şu ev de düşeş oldu. İstediğim gibi onarıp yaşanacak hale getirdim. Bahçesi beni yeniden toprak insanı yaptı. Çocukluğum tarlalarda geçse de sonraları toprak işini unutmuştum. Aşı yapmayı , ağaç budamayı sizlerden öğrendim. Sabah kuş sesleri ile uyanmak , bahçeden kopardığım domates , biber , salatalık ile kahvaltı etmek… Ne tansiyon kaldı ne de şeker. Bütün hastalıklarım yok oldu. Doğru dürüst uyku uyuyamazdım. Burada her şey düzene girdi. Arada kasabaya inip tıraş olmak , bir şeyler almak , kitaplar ısmarlamak dışında köyden ayrılmak istemiyorum. Burada bir şeye alışamadım. Balık tutmak. Oltayı denize atıp saatlerce beklemek , kendinle yüzleşmek , oltaya vuran balığı çekmek… Hep özenirdim. Ancak deniz insanı olmadığım için beceremedim. Sağ olsun Ali dayı ile çıkıyoruz balığa. Saatlerce onu izliyorum güneşin altında. Yakalanan balıklar da ortak. Bana nasıl temizleneceğini , nasıl pişirileceğini öğretti. Balık hevesimi böyle gideriyorum.
- Çocukların , dostların…
- Onlar iş güç sahibi. Bana ihtiyaçları yok. Çoluk , çocuk , torun kovalıyorlar. Benim burada çok mutlu olduğumu biliyorlar. Sizlerin arasında huzurlu olduğumu biliyorlar. Bir gün uyanamazsam cenazemin kokmayacağını , mezarlığınızın bir köşesinde bana da bir yer ayıracağınızı biliyorlar.
Akşam olmuş , çocuklar babalarını yemeğe çağırmaktadır. Sessizce kalkıp evin yolunu tutacaksın. Önce bahçeyi dolaşıp her birinin hatırını sormalı , birkaç salatalık , domates , biber koparmalısın. Sonra kara tavuğun yumurtası ile bir melemen… Ağustos böcekleri , tarla fareleri , köpek sesleri , martı seslerine karışmalı. Bir şarkı tutturmalısın.
Akşam oldu , hüzünlendim ben yine ,
Hasret kaldım gözlerinin rengine…
Sabah komşular sedire uzanmış , hareketsiz bulmalılar seni. Yüzünde mutlu bir gülümseme ile…
               4 Temmuz 2013     14 25   

1 Kasım 2013 Cuma

DAVULGA


Tam bu mevsimlerde görünürdü pazarlarda. Plastik tabakların içinde epey pahalıya satılırdı. Çileğe benzer görüntüsü yabancım olmasa da tadını bilmezdim. Yazlık yolunda görüp tadınca ismini merak ettim. Davulga dediler. Hemen Google amcaya sordum. Dağ Yemişi , Dağ Çileği de deniyormuş. Meyveleri C  vitamini bakımından zengin olup  ishal ve öksürük giderici etkisi varmış. Demek ki yararlı bir şey.
Tadı hoşuma gidince etrafıma daha dikkatlice bakmaya başladım.  Önce İhlas tatil köyü üstündeki ağaçlar dikkatimi çekti. Ancak Mecidiye , Hayriye üzerinden yaptığım yolculuklarda yol boyunca  çok davulga ağacı görünce hemen bir kaba toplayıp marmelatını yaptım.  Posalı yapısıyla bağırsakları çalıştırıyor gibi geldi bana.
Sonraki yıllarda marmelat yapmaya devam ettim. Bu arada Küçük Kumla`dan Haydariye köyüne, Düşen su Şelalesine giderken tepede ve M. Kemalpaşa`da Suuçtu Şelalesine giderken yol boyunda da davulga bolluğu ile karşılaştım. Eşkel – Eğerce arasında da epey var.
Davulga bütün meyveler olgunlaşıp toplandıktan sonra olgunlaştığı için bence çok önemli bir bitki. Önemli çünkü genleriyle oynanmamış , hormonsuz yani tamamen doğal , tamamen organik.  Önemli çünkü yaban hayvanlarını açlıktan kurtarıyor. Arılar için bütün çiçeklerin yok olduğu bir mevsimde çok güzel uğrak yeri.  Önemli çünkü orman içlerinde , sahipsiz , herkese hizmete hazır. Ancak yaz – kış yeşil kalan yaprakları yüzünden çiçekçiler tarafından talan ediliyor. Bu yüzden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.
Bu gün Armutlu dönüşünü Mecidiye – Hayriye üzerinden yaptım. Davulgalar bu yıl cömert. Halbuki geçen yıl hiç denecek kadar azdı.  Ancak henüz olgunlaşmamışlar. Şöyle 15 – 20 gün sonra gidip toplamalı.
Bu davulga muhabbeti de nereden çıktı diyeceksiniz. Siyaset dünyası karma karışık… 2013 yılında , yani 21. yüzyıldayız insanlar hala kurtarıcı peşinde koşuşuyor. Dün “yolsuzluk yaptığı” gerekçesiyle ihraç ettiği Sarıgül`ü , bu gün kurtarıcı diye geri çağırıyor , büyük büyük törenler düzenliyor… Tutarsızlık , ileriyi görememe rekorlarına yenilerini ekliyor.  “Bizim Cumhurbaşkanımız değil” deyip yıllardır katılmadığı Cumhuriyet resepsiyonuna bu yıl katılıyor. İyi de ediyor. Ancak yıllardır sürdürdüğün tavır yüzünden toplumda ortaya çıkan kutuplaşmanın hesabını kim verecek?  Laikliği türbana indirgeyip yıllarca türbanlı avı yapıyorsun; Merve Kavakçı`yı meclisten  kaçmak zorunda bırakıyorsun; Sonra çarşaflı bayanlara parti rozeti takıyorsun ; en son olarak da meclise türbanla gelen milletvekillerine sesini çıkarmıyorsun. İyi de yapıyorsun. Ancak yıllardır türban yüzünden yaşanan gerginlikler , ötekileştirmeler ; türban kozu ile seçim kazanıp 10 yıldır tek başına ülkeyi yönetmelerine zemin hazırlamanın bedelini kim ödeyecek?
Son yaşananlar  bence doğru olan. Ancak doğruları bulmak için bu kadar bedel ödemek zorunda mıydık? Halka böyle mi kılavuzluk ediyorsunuz? Aptal olan halk mı yoksa siz mi öğrenme güçlüğü çekiyorsunuz?
Gördünüz mü? Davulga konuşmayayım da ne yapayım? Konuşsam bir türlü , konuşmasam bir türlü. En iyisi ben size davulga  marmelatı tarifi yapayım :  Davulgaları sapsız olarak toplayıp yıkıyorsunuz. Üzerine bir miktar şeker döküp kaynatıyor , kaynatırken de ağaç kaşıkla iyice eziyorsunuz. C vitamini deposu ve bağırsakları çalıştırıcı etkisiyle şifa kaynağı. Üstelik doğal , yani organik. Kurtarıcı olmasa da yararlı.
Haydi yarasın…
           1  Kasım  2013   19 00