30 Ekim 2013 Çarşamba

MÜBADELE İNSANLARI


Kemal Yalçın`ın Emanet Çeyiz anı romanını okuyuncaya dek derin bilgi sahibi değildim Mübadele hakkında. O roman tıpkı 6-7 eylül olaylarındaki , tıpkı Ermeni soykırımındaki , tıpkı Dersim kıyımındaki gibi nasıl bilgisiz olduğumu yüzüme şiddetli bir şamar olarak indirdi.  Şaşkına dönmüştüm. Hemen araştırmaya başladım.
Mübadele ile ilgili gerek Yunanistan , gerekse Türkiye`de yayınlanan birçok kitap okudum. İnsanlarla fırsat buldukça sohbet ettim. Bu konudaki bilgim çoğaldıkça küçüldüm , küçüldüm.
Olayı kısaca özetleyeyim. Lozan Antlaşması gereği İstanbul ve Adalardaki Rumlar dışında Anadolu`da yaşayan bütün Hristiyan halk zorunlu olarak Yunanistan`a , Batı Trakya dışında Yunanistan ve Yunan adalarında yaşayan bütün Müslüman halk da Türkiye`ye zorunlu göçe tabi tutuluyor. Böylece Anadolu Müslümanlaştırılırken , Yunanistan da Hristiyanlaştırılıyor.  Anadolu Türkleştiriliyor diyemiyorum , çünkü Müslüman olmak ön planda. Ve Anadolu`ya gelenlerin ana dili Rumca , Yunanistan`a gidenlerin ana dili ise Türkçe.
Ne acıdır ki Türkiye`ye zorunlu göçle gelenler Türkçe bilmedikleri için “Yunan tohumu” denerek ; Yunanistan`a zorunlu göçle gidenler de Rumca bilmedikleri için “Türk Tohumu” denerek yıllarca aşağılanıyor ve dışlanıyor. Mübadele sırasında yükte hafif , pahada ağır çok az eşyayı yanlarına almalarına izin verildiği için Türklerin Yunanistan`daki , Rumların Anadolu`daki taşınamaz mallarına devlet tarafından  mübadillere dağıtılmak üzere el konduğu halde bu mallar “ileri gelenler” tarafından talan edilmiş , mübadiller ise büyük sıkıntı çekmişlerdir.
Mübadele ile ilgili okuduklarım yanında dinlediğim öyküler var. Biliyoruz ki Mudanya (Montanya ) , Gemlik , Zeytin Bağı ( Trilye ) , Kumyaka ( Siye),  Gölyazı ( Apolyont ) hep eski Rum yerleşkeleri.  Birinci öyküm Trilyeden:
Trilye`nin rum halkı zorunlu göç için gemilere bindirildiğinde geride bıraktıkları bütün malları , bir gün dönersem umuduyla Türk komşularına emanet bırakmışlar. İskelede vedalaşırken birbirlerinden kopamamışlar. Türk komşuları da Tekirdağ limanına kadar Rumlara eşlik etmiş ve orada güçlükle ayrılabilmişler.  Yunanistan`a varınca yerleşmek için deniz kıyısında Trilye`ye çok benzeyen bir bölgeyi seçmişler ve orada Trilye`yi adeta yeniden inşa etmişler. Adını da Neo Trilye , yani yeni Trilye koymuşlar tıpkı Yeni Mudanya , Yeni İzmir gibi. Kahvesi , Taş mektebi , kiliseleri , hamamları… Düşünüyorum , acaba Çamlı Kahveye uygun bir yer bulabildiler mi?
Eski Rum yerleşkelerine yakından bakarsanız sokakların denize dik olduğunu ve bütün evlerin denizi gördüğünü fark edeceksiniz. Mudanya , Gemlik ve Apolyont bunun en güzel örneği. Ancak daha güzeli Fethiye`de , Babadağ ve Ölü Deniz yakınlarındaki Kayaköy`de. Zaten ikinci örneğim de Kayaköy olacak.
Deniz ile arasına bir tepeyi siper eden bu köy I. Dünya savaşı öncesinde 15 bine varan nüfusu ile Fethiye`den daha büyük bir yerleşke. Eczanesi , doktoru , veterineri , terzisi ve öteki zanaatkarlarıyla oldukça gelişmiş bir yer. Evler , yamaç üzerine o kadar güzel yerleştirilmiş ki hiçbir bina ötekinin güneşini ve manzarasını engellemiyor. Birkaç kilisesi var. Binalar , alt katları taş , üst katları ahşap iki katlı tipik yapılar. Yazları kadınlar , çocuklar yaylalarda Türk Yörüklere konuk oluyor. Birbirlerinin bayramlarına , düğünlerine , acılarına ortak oluyorlar.  Emperyalist güçler tarafından teşvik edilen Yunan ordusu İzmir`e çıktığında Kayaköy ve yörede yaşayan Rum halkı büyük bir protesto mitingi düzenliyor. Yani , bu toprakları çok seviyorlar.  Mübadelede zorunlu göçe tabi tutulduklarında şaşkına dönüyorlar. Çaresiz göç ediyorlar. Yerlerine gelenler Rum evlerine yerleşmeyip köyün alt yanındaki düzlüğe yeni bir köy kuruyor. Evlere 1974 yılına kadar kimse zarar vermiyor. Ancak 1974 Kıbrıs harekatından sonra Milliyetçi damar kabarıyor ve talan ediliyor. Yolunuz Fethiye`ye düşerse mutlaka görün bu köyü. Bazı evleri restore edilmiş.  Kiliseleri yıkılmak üzereydi.
Anadolu şarap ülkesidir. Bunda üzümün ana vatanının Anadolu olması yanında bir kültür etkili olmuştur. Güzel Atlar Ülkesi Kapadokya, Likya , Trakya , boydan boya Ege ve Bursa`da Misi Köy , Mudanya köyleri. Kokulu misket üzümünden üretilen Misi Şarabı dünyaca ünlüdür. Ancak izlenen politika sonucu Anadolu`nun bu zenginliği yok olma noktasına gelmiştir. Şimdi taşıma suyla değirmen döndürme uğraşı veriyoruz. Misi , Trilye şaraplık üzümünü başka diyarlardan getiriyor. Bu konuda bir köy var ki adını duymamış olamazsınız. Hani Aralık ayında kopacak olan ancak bir türlü kopamayan kıyamet`in uğramayacağı Ege köyü: Şirince. Burası da eski bir Rum köyü. Selçuk, yazları burasını Rum komşularına konuk olup yayla olarak kullanıyor Osmanlı döneminde.  Mübadele öncesi tıpkı öteki Rum yerleşkeleri gibi hiçbir bina ötekinin görüntüsünü engellemeyecek şekilde kurulmuş çok şirin bir köy. Bağları , şarabı ünlü. Sokakları tertemiz. Mübadele sonrası gelenler de burasını hor kullanıyor. Bağlar yozlaşıyor. Şarapçılık yok oluyor. Ta ki köy birileri tarafından keşfedilip turizme açılana dek. Ne zaman ki turizmden nemalanmaya başlıyorlar , köy içine adım başı şaraphane açıyorlar. Şarabın envai çeşidi. Kavunundan , elmasına , çileğine , armuduna , ahududusuna…  Tatmak serbest. Nasıl olsa birkaç şişe alacaksınız.
Mübadele dendi mi Emanet Çeyiz gelir aklıma. Erbaa taraflarında çoluk , çocuk Topal Osman korkusundan bir mağaraya sığınan Rum köylüler gelir. Ağlayan çocuğunu  çetelere yakalanmamak için ağzını kapatarak boğmak zorunda kalan gelini düşünürüm. Bir avuç Anadolu toprağı ısmarlayanları düşünürüm. Atina`da Ulusal Parkta oturup aile fotoğrafımızı çekmeye çabalarken bize  yardımcı olan kadının Annesi Sultana`nın Trilye doğumlu olduğunu söyledikten sonra bize sıkı sıkı sarılmasını düşünürüm. Kemal Yalçın`ın emanet çeyizi sahiplerine ulaştırmak için çabaları gelir aklıma. Gözlerim dolar. Suyun öte yanına bir ezgi sarkıtırım. Nasıl olsa aynı denizin çocuklarıyız…
Emanet Çeyiz romanını  okursanız beni daha iyi anlarsınız…
            30 Ekim 2013  21 30  

28 Ekim 2013 Pazartesi

“SAVAŞTA NE YAPTIN BABA?”


1970  li yılların ortaları olmalı. Yeni bir Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmuş olmalı ki Bakanlık yeni bir genelge göndermiş. Genelgeyi Öğretmenler Kurulu toplantısında Okul Müdürü İzzettin Atik okudu. “Bundan sonra öz Türkçe adı altında uydurukça kelimeler kullanılmayacak , Anayasa dili esas alınacaktır.” Öğretmenler odasında kimseden ses çıkmıyor. İstiyorum ki Türkçe ve Edebiyat Öğretmenleri düşüncelerini söylesin. Ancak söz alan yok. Dayanamayıp söz alıyorum.
- Mustafa  Kemal Atatürk`ün  öncülüğünde kurulan Türk Dil Kurumunun kabul ettiği sözcüklerin kullanılması da yasaklanıyor mu bu genelgeye göre?
Okul Müdürü hiç kimsenin beklemediği bir çıkış yapıyor.
- Arkadaşlar , şu anda Okul Müdürü değil Türkçe öğretmeni olarak konuşuyorum. Atatürk`ün açtığı yoldan ilerlememizi hiçbir güç engelleyemeyecektir.
Ben amacıma ulaşmıştım. Bu gün bir çoğu muhalefet adına paylaşımlarda bulunan arkadaşlarımı düşünüyorum. Acaba o gün ve daha sonra neden susmuşlardı? Gerçi hiçbir ceza almadan emekli oldular. Ancak o gün tepki göstermeleri gerekmiyor muydu?
       *                 *                 *                 *                 *                 *
Gene o yıllardaydı. Fransızca şubelerinin matematik dersine giriyorum. A  şubesinin sınıf başkanı Ülkücü Memurlar Derneği Başkanının oğlu . Okul yönetimi de ülkücülerin elinde. Müdür Baş Yardımcısı Özgen Keskin. Bir gün A şubesinin benden alınıp yeni mezun bir ülkücü öğretmene verildiğini öğreniyorum. 2 ay kadar bu öğretmen giriyor derslere. Ve iki ay sonra Okul Müdürü A şubesinin tekrar bana verildiğini söylüyor. Sınıfa girdiğimde tanıyamıyorum. Derse katılan yok. Öğrenciler ölü gibi. Ders anlatırken “Örnek” diyorum , bütün sınıf  “Misal” diye yüksek sesle söylüyor. Defterlerine bakıyorum. Benim kullandığım bütün Öz Türkçe sözcükler çizilip Osmanlıcası yazılmış. Hayretim iyice artıyor. Sınıfa soru soruyorum , herkes başını önüne eğiyor. Bu sınıf böyle değildi. Cıvıl cıvıldı. Herkes derse katılır ve yanlış yapmaktan korkmazdı. Sınıfı eski haline getirmek için çok çabaladım.
12 eylül sonrası Keles Kocakovacık Köyü Ortaokuluna sürgün edildiğimde dersine girdiğim şubelere veda ediyorum. Öğrencilerim hediyeler almış anı olarak. Göz yaşlarımı içime akıtarak alıyorum hediyeleri. A şubesinde hediyeyi önümüzdeki seçimlerde MHP den Yenişehir Belediye Başkan Adayı olması beklenen sınıf başkanı veriyor. Bu hediyeyi hala saklıyorum. Kahve rengi bir tükenmez ve dolma kalem , kahverengi bir kravat. Sınıf başkanı hediyeyi verirken ,
- Öğretmenim. Bize çok yararlı hizmetlerde bulundunuz. Lütfen bizi unutmayın.
Dediğinde
- Bu hediyeyi özellikle senden almak çok önemli. Babana selamlarımı söyle…
Bilmiyorum Sağlık Memuru olan ve sürülmem , ceza almam için büyük çaba harcayan  babasına selamımı iletti mi?
       *                 *                 *                 *                 *                 *
Her öğretmen öncelikle Türkçe Öğretmenidir. Derslerde Türkçe`yi en iyi şekilde kullanmak ve öğrencilerine kullandırmak zorundadır. Onun için anlatım dilime çok özen gösterirdim. Terimlerin Türkçelerini kullanmaya çabalardım. Atatürk tarafından yazılan Geometri Kitabı her zaman elimin altında bulunur , öğrencilerime Üçgen , Beşgen , Açı , Açıortay ve öteki geometri terimlerinin Atatürk tarafından Türkçeleştirildiğini söyler, kitabı gösterirdim.
Şimdi düşünüyorum , bütün öğretmenler yalnız dil konusunda değil , devrim karşıtı tüm tavır ve uygulamalarda aynı duyarlılığı gösterselerdi acaba Türkiye bu hale gelir miydi? Nazım :
“Sen yanmasan ,
       Ben yanmasam
Nasıl çıkar
                 Karanlıklar  aydınlığa…”
Derken acaba tam da bunu mu demek istiyordu?
       *                 *                 *                 *                 *                 *
Düşünüyorum : Başbakan , CHP`nin aydın din adamı yetiştirme amacıyla açtığı İmam Hatip Okulunu bitirmedi mi? Bu iktidar mensuplarını ve daha önceki iktidarlarda yolsuzluk yapanları , halkı aldatanları biz okutmadık mı? Ya beğenmediğimiz yüzde elli bizim öğrencimiz değil miydi? Hangimiz masum olduğumuzu söyleyebiliriz? Sıkışınca “sarı öküz” örneğini veririz de meslektaşlarımız tek tek sürülüp kıyıma uğrarken biz ne yaptık? Özelleştirmelere , zorunlu din derslerine , taşeronlaştırmalara karşı tavrımız neydi? Yoksa özelleştirme, taşeronlaştırma  işçilerin , zorunlu din dersleri velilerin sorunu deyip seyirci mi kaldık?
Bu gün Devletin en üst kademelerinde yer alanlar gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar. Onların yalanlarına biz de gerçek olmayan sözler , fotoğraflarla mı karşılık vereceğiz? Biz gerçeği , yalnız gerçeği söylemeliyiz ki inandırıcılığımızı katbetmeyelim. Yapacağımız her hata , iktidar tarafından büyütülerek ve bütün medya olanakları kullanılarak suratımıza çarpılacaktır. Muhalefet ediyoruz diye kişilerle uğraşmaktan vaz geçmeliyiz. Çünkü A ya da B  başbakan olmakla sömürü , haksızlıklar son bulmayacaktır. Çünkü sorun sistem sorunudur. Kişilere değil sisteme karşı sürdürmeliyiz mücadelemizi. A  partisinin iktidar olması belki bazılarımıza geçici ayrıcalıklar getirecektir. Ancak sistem değişmedikçe ezilmekten , horlanmaktan kurtulamayız. Küçük Burjuva kolaycılığı değil , sisteme karşı muhalefet…
           28  Ekim  2013  20 20    

SON BAHAR DÜŞLERİ







Bir güz daha geldi canımın içi , bir veda mevsimi daha. Bak , göçmen kuşlar toplanıp terk etti evlerini. Bizlere nasıl da güveniyorlar değil mi canım. Her şeyi bıraktıkları gibi bulacaklarını sanıyorlar. Yuvalarını , doğayı , ağaçları , dağları… Bilmezler ki yuvalarını dağıtacak , ağaçları yerle bir edeceğiz. Dağı – taşı köstebek yuvasına çevireceğiz ki bir ot bile bırakmamasıya. Madenler çıkaracağız siyanürlerle , birilerinin kesesi para ile , yer altı suları , toprak zehir ile dolacak.
Gülüm , göçmen kuşlar bilmezler ki geldiklerinde ağaçların yerinde otobanlar , ormanların yerinde köşkler , konaklar olacak. Dalına konacak bir ağaç bile bulamayacaklar. Bilmiyorlar ki gözünü para bürümüş , hırs bürümüş yöneticilerin. Rant peşinde koştuklarını bilmezler ki.
Gel canım biz onların elinin erişemeyeceği yerlere gidelim. Ağaçlar kesilmeden , çiçekler yok olmadan dağlara çıkalım. Şimdi Mezitler güzeldir. Ağaçlar renk cümbüşü , yerler rengarenk halı. El ele tutuşalım ve deredeki balıklara bakalım. Sonra dereyi taşlardan atlaya atlaya geçip ağaçların arasından tepelere tırmanalım. Mantar toplayalım ,  yaylacılara “haydi git” diyen mor çiğdemler koparalım. Birkaçını saçına tak ki çiğdem kokasın. Bir ağacın altına oturalım ve düşen yapraklara bakalım. Niyet tutalım yaprakların rengine bakıp. Sarılar senin , kızıllar benim olsun. Sonra yapraklardan birini alıp ölüme güzellemeler yakalım. Yeşilin yani yaşamın ,kızıla , sarıya nasıl aktığını görelim. Aralarda yemyeşil çamlara , köknarlara , ardıçlara bakıp ölümsüzlük düşleri kuralım.
Gel canım , gel canımın içi doğa bizi çağırıyor. Uludağ yolunda ilerleyip Elma Çukuruna direksiyon kıralım. Sonbaharı neden bu kadar sevdiğimi anlatayım sana. O güzelliği görünce bana hak vereceksin.
Sonra  seni alıp Göynük Çubuk Gölüne , Sünnet Gölüne , Abant Gölüne kaçıracağım. Düşen yaprakların üzerinde yuvarlanacağız. Baharda saçına taktığın üç papatya gelecek aklına. Sonra Yedi Göllere , Amasra`ya , Cide`ye uzanacağız. Başına Sarı yazma bağlayacağım Cide`de . Buralara gelmişken devam edelim deyip doğuya , güneşin doğduğu yöne akacağız. Amasya`da , Yeşil Irmak kıyısında çay içip Kelkit Vadisine dalacağız. Radyomuzda Niksar türküsü
Başındaki yazmayı da
Sarıya mı boyadın ,
Neden sararıp soldun da ,
Sevdaya mı uğradın…
Yaylalardan Ordu`ya ineceğiz. Sonra bir yayla , bir sahil taaa Hopa`ya , Sarp Sınır Kapısına gideceğiz. Dönüşte Hopa`dan Artvin`e sapacağız. Borçka Baraj suyu altında kalan köylerden , camilerden söz edeceğim. Kalmışsa Çoruh üzerindeki derme çatma asma köprüleri göstereceğim. Varagelleri görünce durup merakla izleyeceğiz…
Doğa bizi sarhoş edecek, aldığımız şaraplara dokunmak istemeyeceğiz. Sonra Trabzon`da Boz Tepeye çıkıp şarabımıza doğayı meze yapıp kadeh tokuşturacağız.
Ah be canım. Ah be canımın içi… Bu mevsim geldi mi içim kıpır kıpır. Yerimde duramaz oluyorum. Kaçmak , kaybolmak istiyorum.
Benimle gelir misin?
           28 Ekim 2013  10 45    

23 Ekim 2013 Çarşamba

SİGARAYI BIRAKMAK


6. sınıfa başladığımda yaşım 11  boyum 130 cm ve ağırlığım 30 kg  dı. Sınıfın hem yaş , hem de boy bakımından en küçüğüydüm.  Gerçi sınıfın hemen hemen tamamı  köy çocuğuydu, ancak içimizde 13 – 14 yaşlarında olanlar da vardı. Belli ki okula geç başlamışlardı.
Sınıfın en küçüğü oldun mu seni kimse adam yerine koymuyor. Fazla ders çalışıp kendini göstermek de zor geliyor. O zaman ya ilk iki yılda olduğu gibi bir kıyıda göze batmadan duracaksın , ya da büyüdüğünü kanıtlayacaksın. O yaşlarda büyüdüğünü kanıtlamanın en kolay yolu kuralları çiğneyen biri olmak. Kuralları çiğnemenin en kolay yolu ise sigara içmek. 8. sınıfta iyi bir sigara tiryakisiydim ve sınıfın tiryakileri tarafından adam yerine konuyordum.
17 yaşımda bir köy okuluna hem de okul müdürü olarak atanınca kendimi büyük adam saymaya başladım. Bütün öğrencilere hükmedebiliyordum ve bütün köy bana saygı gösteriyordu. O yıllarda sigara içmiyor , adeta sömürüyordum. Kahvaltı sonrası bir Bafra yakar , ciğerlerimi doldura doldura içerdim. Ancak bu yetmez hemen bir daha , arada dudağımın iki yanına birer tane daha yakardım. Sigara içiyorsan bütün duman ciğerlerine dolmalı. Ben öyle yapardım. Bu böyle 4 yıl sürdü. Taa ki bir kış günü Erzincanda çalıştığım köyün yolları kardan kapanıp 15 gün ilçe ile irtibatımız kesilene dek. İlk hafta dükkanlardaki sigaralar tükenmiş , tütünler de kapışılmıştı. Tiryakiler tütün sararak nefislerini körletiyor , bazıları onu da bulamıyordu. Bir gün kahveye gittiğimde beraber görev yaptığımız iki arkadaşın köylülerden sigara , tütün istediğini , onlarda da olmayınca derin derin düşündüklerini gördüm. Ben sigarayı hep kilo ile alırdım. Onun için bir sıkıntı çekmiyordum. Arkadaşları yanıma çağırdım ve cebimdeki yarım paketi kendilerine uzattım.
- Şimdilik bununla idare edin. Yarın okulda 8-9 paket daha veririm.
Deyince ,
- Ama hocam , siz ne yapacaksınız?
- Ben bu an itibarı ile sigarayı bırakıyorum.
- Hocam , dayanamazsınız.
- Şayet ben de sizin durumunuza düşeceksem hiç içmem bu mereti.
- Hocam , sigarayı bırakmak çocuk oyuncağı değil , bırakamazsınız.
- Neden bırakamazmışım? Başlamaya ben karar vermedim mi? Bırakmaya da ben karar veriyorum. Hem ben kendimi yönetemezsem başkalarını yönetemem ki.
Ertesi gün kalan paketleri de verdim. 5 yıl kadar sigaradan uzak yaşadım. Bir gün irademe güvenip Eğitim Enstitüsünü bitirme şerefine bir tane yaktım. Yarım saat sonra cebimde paket  vardı.
Aradan yıllar geçti. 1994 müydü safra kanalı ameliyatı için hastaneye yattığımda? Ameliyat öncesi hafta narkozda sorun yaşamayayım diye sigaraya ara vermiştim. Ameliyattan sonra sağ elime serum takıldı. Biraz sonra bilekten itibaren şişme oldu. Hemşire öteki elime takmak istedi.
-Hemşire hanım , oradan da işlemez…
- Neden?
- 30 senedir sigara içiyorum da ondan.
Damarlarımdan serum bile geçmiyordu. O an budama geldi aklıma. Ayak , bacak , sonra kollarımın damar tıkanıklığı nedeniyle kesildiğini düşündüm. Gün karar günüydü ve bu karardan dönmek olmamalıydı. O gün sigara içmeye kesin olarak son verdim. Şimdi akciğerlerimdeki %30 hasara karşın 10 kat merdiveni çıkabiliyorum. Kokuları ve yemek tatlarını algılayabiliyorum. Yaşam kalitem sigarayı bıraktıktan sonra değişti.
Zaman zaman 3 000 , 4 000 km lik geziler yapıyorum. Bazı dostlarım ,
-Araba su değil , benzin yakıyor. Buna para dayanır mı?
Dediklerinde gülümsüyorum.
- Benim araba benzin değil , sigara yakıyor.
Dediğimde şaşkın şaşkın bakıyorlar yüzüme ,
- Sigara tiryakisiydim. Sigarayı dost sanıyordum. Tıpkı bazı kişileri de dost sanmam gibi. Sigaranın dostluğu zamanla bana zarar vermeye başladı. Ben de “böyle dost olmaz olsun” deyip bıraktım sigarayı. Şimdi , sigaraya ayıracağım parayı bir kıyıda biriktiriyor, sonra da biriken paralarla geziye çıkıyorum.  
- Peki dost sanıp yanıldıklarını da sigara gibi bırakabiliyor musun?
- Ben saf köylü çocuğuyum. İnsanlara kolay inanıyorum. Bir kere inandım mı da bırakamıyorum. Bu yüzden de beni maddi yönden olsun , manevi yönden olsun çok istismar ediyorlar. Böyleleri alacaklarını aldı mı kendileri terk ediyor beni. Bazılarına ise acıyorum. Kendilerini dev aynasında görmelerine , üç kuruşluk çıkarı için küçülmelerine , çevrelerinden  gördükleri ilgi ve övgünün sihrine kapılıp gerçek dostlarından uzaklaşmalarına acıyarak bakıyorum.
-Peki sigaraya nasıl bakıyorsun?
- Çelimsiz yapısı ile kendini dünya güzeli sanan , bu yüzden herkese tepeden bakan biri o. Yüz güzelliği ile insanları etkileyebilmesine şaşıyorum. Aslında ciğeri beş para etmezin teki. O artık yamacıma bile yaklaşamaz…
               23 Ekim 2013  00 30    

15 Ekim 2013 Salı

ERDEK`TE ÇİÇEKLER



Her yıl haziran başında Erdek´te olacaksın. Sezon hazırlığında son rötuşlar yapılırken sahildeki sitelerin , otellerin , motellerin bahçelerini göreceksin. Sahile inerken evlerin balkonlarına , pencere önlerine bakacaksın. Ya da yol ortalarındaki çiçek öbeklerine bakıp geçmeyecek , dikilip dakikalarca inceleyeceksin. Deniz havası mı çiçeklere o canlı renkleri veren , bakım mı bilinmez. Ancak hercainin bu kadar güzelini ancak yol kenarlarındaki çiçek adacıklarında görebilirsiniz .
İskele kıyısında çınar ağaçları altındaki çay bahçelerinin önündeki ortancalara bakacaksın. Kırmızı , eflatun , mor , mavi. O ne coşku ? Bu renklerin kaynağı ne ?
Ebe gömecinin anavatanı Erdek olmalı, şeker çiçeğinin de. O ne canlılık. Balkonlardan denize atlayacaklar sanırsınız. Ben her gidişimde durup durup evlerin balkonlarındaki çiçeklere bakarım. Eşim kolumdan çekiştirir “ Ayıp oluyor , yanlış anlarlar sonra.” Ben aldırmam. Güvez , kırmızı , şeker pembe , açık pembe , yavru ağzı , beyaz renk renk doldurur balkonları.
Ya bahçelerdeki güller. Bütün mevsim aynı kalırlar mı bilmem , haziran başında bakmaya doyum olmuyor. Dallardan salkım salkım , renk renk uzanıp birbirine bakışırlar. Mağrurdurlar, ancak birbirini kıskanma huyları yoktur. “Bak ilerde açmış sarı gül var , biraz da ona bak” der gibidirler. 
İğde ağaçlarının yanından geçerken derin nefes alacaksın. Açık sarı çiçeklerden etrafa yayılan baygın kokuyu  derin derin içine çekeceksin. Sonra yanından geçen satıcıdan bir kase dut alıp , iğde ağacının altına oturarak atıştıracaksın. Dalından yeni toplanmış dutun kokusu iğdenin kokusuna karışacak. Üstünden çığlık atarak geçen martının sesini bebek ağlıyor sanıp etrafına bakınacaksın. Kimseyi göremeyince martılara kızacaksın seninle dalga geçiyorlar diye.
Zakkumlar yeni yeni açmaktadır. Bu kadar çok çeşidi olduğunu görüp bir kez daha şaşıracaksın. Koyu pembe , açık pembe , sarı , kırmızı , beyaz hele hele yavru ağzı olanları. Dalları yere değecek kadar bol çiçeklerine bakıp bakıp geçeceksin. Bandırma´daki , Bursa´daki zakkumlarla bunları karşılaştıracaksın.
Zakkum Akdeniz bitkisidir. Manisa´yı geçtin mi dere yataklarında görünmeye başlar. Daha güneye , Aydın , Muğla , Fethiye , Antalya´ya gidersen yer gök zakkum açar. Kaş´ta “Ayıca” derler. Bir de tekerlemesi vardır : “Ayıcalar çiçek açtı , kızlar kocaya kaçtı.” !960 lı yılların başında kısacık ilkbahar geçip giderken  dere yatakları kurumaya başlar. İşte o günlerde her yan zakkum açar , zakkum kokarken genç kızlar da sevgililerine kaçarlardı. İmam nikahı , ufak tefek düğün ardından gelirdi. 
Erdek zakkumu Antalya´nınkine benzemez , daha bakımlıdır . Dere yataklarında kendiliğinden yetişmez , özel olarak dikilmiştir. Kızdıklarına “Zıkkımın kökünü ye” diye beddua okusalar da , kökleri zehirli olsa da çiçekleri tomar tomar açar zakkumun. Öyle bir kez açıp gitmez. Mayıs sonundan kışa kadar açar durur.
Erdek´te bahçelerde , balkonlarda güzeldir çiçekler. On gün sonra Gemlik – Armutlu yolunda arabanla gezecek , durup durup etrafı seyredeceksin. Hemen Kumla´dan çıkarken sağı solu dolduran sarı çiçeklerden , katır dikenlerinden bir demet koparacaksın. Az ilerde yolun kenarlarını dolduran çalıların açan çiçeklerine bakmaya doyamayacaksın. Yaban gülleri de çiçeğe durmuştur pembe pembe , beyaz beyaz. Son yıllarda meyveleri kıymete bindiği  , kuş burnu çayı pek aranır olduğu için yaban gülleri daha bir gururla açarlar çiçeklerini.
Doğa yeşilin her tonunu , sarı , pembe , kırmızı , eflatun , mor , mavi çiçeklerini cömertçe sunmuştur. Kertenkeleler yeni yeni uzatmaktadır burunlarını. Arabadakilere siz gidin deyip Karacaali´den Kumla´ya , oradan Gemlik´e doğru yürüyeceksin. Yorulurum diye korkmayın. Bir yanında deniz , bir yanında yükselen yemyeşil yamaçlar, çam ağaçları , meyve ağaçları . Etrafta uçuşan kuşlar. Başını yukarı kaldır ya leylek sürüsü göreceksin ya da martı.  Gelip geçen araçlara “geçin diyeceksin , bu güzelliği bırakıp biner miyim aracınıza.” Hiç bırakılıp gidilir mi kuş cıvıltıları , kelebeklerin uçuşturmaları. Yol kenarında oturup körfeze , Kurşunlu , Mudanya sahillerine bakarken biraz soluklanmaya ne dersin. Çantandan makineyi çıkarıp birkaç poz da resim çekmelisin. Derin derin solumalısın deniz kokusunu , yosun kokusunu.
Haziran ortalarında Eskişehir´den Afyon´a doğru yolculuk edeceksin. Sabah bineceksin  otobüse ve sürekli etrafına bakınacaksın. Bozkırın ortasındaki ormanlara bakacaksın önce. “Aaa , Kumla´da gördüğümüz sarı çiçekler , eflatun açan çalılara bak.” Sonra haşhaş ekili tarlaların ortasında yol alacaksın. Beyaz beyaz gülümseyip el sallayacaklar sana. Bazıları mor mor göz kırpacak. Otobüs mola verdiğinde acele bir şeyler atıştırıp yolun karşısına geçeceksin. Kırmızı kırmızı gülümseyen gelinciklerin ortasında fotoğrafını çektireceksin.
Haziran sonunda Trakya´da olacaksın. Uçsuz bucaksız sarılıklar arasında yol alacaksın. Sarı ortasında kömür siyahı, ay çiçekleri... Önce otobüsün camından seyredeceksin doya doya. Sonra , verilecek ilk molada içlerine girecek , saklambaç oynayacaksın.
Sonbaharda Keles´e doğru uzanacaksın. Kasım başlarında. Doğancı barajını , Maden suyu tesisleri ile dolu Çaybaşı köyünü geçtikten sonra sağdaki yamaçlara bak ve sakın şaşırma. Yeşilden , kahverengiye geçişi orada göreceksin. Yeşilin tonları , yeşilden sarıya oradan kahverengiye geçişi.
Keles olmaz dersen İnegöl – Bozüyük arasındaki yola gideceksin , Mezit boğazına. Vaktin varsa ormana girip kestane , ceviz toplayacaksın. Yerdeki kuru yaprakları hışırdatarak yürüyeceksin. Dereden balık tutacaksın , kılçığına bakmadan kızartıp yiyeceksin. Dere kenarındaki çay bahçesine oturup çayını yudumlarken kuşların cıvıltısını dinleyeceksin. Yeşilin , sarının . kahverenginin tonlarını yudumlayacaksın bir yandan da.
Yok , yeşilden kahverengiye geçişi görmek için oralara gidemem dersen Altıparmak´tan Çekirge´ye doğru yürüyeceksin aralık başlarında. Yolun ortasındaki at kestanesi ağaçlarının yapraklarına bakacaksın. Yerden alıp inceleyeceksin , dalındakilerle karşılaştıracaksın. Bir yaşamın nasıl sona erdiğini , yaşamdan vazgeçmenin ne denli zor olduğunu at kestanesi yaprakları anlatır sana.
İlk bahar gelirken Öğretmenlik yaptığın dağ köyünden aşağılara yürüyeceksin. Karla örtülü çalıların altından uzanan kardelenleri , çiğdemleri toplayacaksın ve sevgiline sunacaksın. Yeniden doğuşun coşkusunu kardelenlerle birlikte yaşayacak ve yaşama dört elle sarılacaksın. “Bu dünya yaşanmaya değer . Bozulmasına izin vermemeliyim” diyeceksin ve ne olursa olsun yaşamaya devam edeceksin...

 17 . Ocak . 2000 / 22 05

13 Ekim 2013 Pazar

ÖĞRETMEK

    

Kime öğretmen demeli? Ya da gerçek öğretmen nasıl olmalı? Çok sordum bu soruyu kendime. Bulduğum hiçbir yanıtı yeterli bulmadım. Aslında öncelikle “ÖĞRETMEN” sözcüğünü yeterli bulmadım. Öğretici , öğreten insan (her ne denli öğreten adam olsa da) anlamına gelen “öğretmen” sözcüğü , eğitim işlevini içermediği için yetersiz kalmaktadır. Bu da okullarda verilmesi gerekene (verilene değil) aykırı olmaktadır.
Bu gün uygulanan öğretmek bile sayılamazken (ezberletmek denilebilir okullardaki eyleme) eğitimi istemek belki aşırı iyimserlik olacak, çok şey istemek olacak. Ancak olması gerekeni istemekten hiçbir koşulda vazgeçmemek gerekir. Olması gerekenin zerresinden vazgeçmek , çoğundan , zamanla da tümünden vazgeçmeye yol açacaktır. Hangi konuda olursa olsun bir kere ödün vermeye başlamayın. Bundan sonra duramazsınız. (Onun için demezler mi sorgulamada çözülmek ilk bilgiyi vermekle başlar. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir)
Adı “EĞİTİM KURUMU” olan okullarda neden eğitim yapılmaz,hatta öğretim bile yapılmaz da ezberletme yapılır? Eğitim davranış geliştirmek , kişiye davranış kazandırmaktır. Eğitimle kişi hangi durumda nasıl davranacağını öğrenir. Bunun içinde bilgiye ulaşma yöntemi de bulunur. Eğitilmiş insan edindiği bilgileri gerektiği yer ve zamanda rahatça kullanabilir. Çünkü bu bilgiler kendi malıdır. Ezberlenenler ise emanettir, işlevsizdir. Emanet alınan eşya nasıl rahatça kullanılamazsa , emanet bilgi de rahat kullanılamaz. Emanet aldığınız eşyayı nasıl aldığınız amaç dışında kullanamazsanız , emanet bilgiyi de ilk kullanıldığı yer dışında kullanamazsınız.
Örneğin , sürücü belgesi alabilmek için trafik kuralları ile ilgili sorulara doğru yanıt vermek gerekir. Araç kullanan sürücü belgesi sahiplerine trafik kurallarını sorsanız genellikle doğru yanıtlar alırsınız. Kırmızı ışıkta geçen sürücü ışıklı uyarıcıların anlamını eksiksiz sıralayacaktır. Yani trafik kurallarını ezbere bilir. Ancak bu kurallara uyma zorunluluğunu duymaz. Nerede sollama yapılıp nerede yapılmayacağını , alkollü araç kullanılıp kullanılmayacağını bilmeyen sürücü yoktur deriz de buna bilmek denir mi? Bilen , bildiği gibi davranmaz mı?
Bir söz vardır: “İmamın dediğini yap da gittiği yoldan gitme” diye. Çok kızarım bu söze. Söylediği doğru ise önce kendisi uymalı değil mi ? Söylediği doğru değil de onun için kendisi uygulamıyorsa ben neden yanlış yola gideyim? Yalnız imamın değil , herkesin “dediğini de yapabilmeli , gittiği yola da gidebilmeliyiz”. Yani öğrendiklerimiz , davranışa dönüşmelidir. Bunu gerçekleştirmeyen eyleme eğitim denmeyeceği gibi , bu eylemin gerçekleştirildiği kuruma da “EĞİTİM KURUMU” denemez.
Bunun böyle olduğunu bilmez mi büyüklerimiz? Bilmez olurlar mı? Bilirler , bilirler de okulları gerçek eğitim kurumu haline getirmek işlerine gelmez. Bunun nedeni “OKULLAR OLMASA MİLLİ EĞİTİMİ NE GÜZEL İDARE EDERDİM” anlayışı değil. Gerçi bu gün “ÖZELLEŞTİRME” adına okulsuz milli eğitim , hastanesiz sağlık, barajsız enerji bakanlığından söz edilebilmektedir . (Yalım Erez) Ancak bunlar okulların işlevleri ile ilgili değildir. Okulları gerçek işlevlerine kavuştururlarsa ,  eğitimi davranış kazandıran bir eyleme dönüştürürlerse ne olur memleketin hali? Önce her birey düşünmeye başlar. Doğru nedir , yanlış nedir düşünerek kendisi bulmaya çalışır. Sonra da kendisi üretmeye ve kendisi yönetmeye kalkışır. O zaman yıllardır bizleri yönetenler ne olur? Düşünün ki 1920 lerden bu yana meclise girenler hep aynı kişiler ya da bunların yakınları. Yani birileri bizleri yönetmeyi meslek edinmiş bununla ilgili hiçbir eğitim almadığı halde. Nasıl yönettikleri de ortada. Ortada ama bunu görebilmemiz için eğitilmiş olmamız gerekir. İşte bu yüzden işlerine gelmez okulları gerçek eğitim kurumu haline getirmek.
Zaman zaman gençlere sorarım “iki kere iki kaç eder?” Hemen “dört” derler. “Peki neden? derim. Şaşırır kalırlar. Parmakları ile göstermek bile gelmez akıllarına. Sorumu değiştiririm. “İki kere iki her zaman mı dört eder?” “Evet” derler hiç düşünmeden. İtiraz ederim. “Her zaman dört etmez” derim. Kabul etmezler. Sorumu bir kez daha değiştiririm:”su hangi sıcaklıkta buharlaşır?” Bu kez biraz düşünürler . Ancak yanıtları değişmez: “yüz dereceye kadar ısıtılırsa buharlaşır” derler. “Her zaman ve her yerde mi?” diye sorumu sürdürürüm. “Evet” derler. Kendilerine “yanıldınız” dediğimde şaşırır kalırlar ve “ ama okulda böyle öğrendik” derler. “Öğrenmek değil , ezberlemişsiniz. iki kere iki sayı tabanı dörtten büyük olursa dört olur. Sayı tabanı dört olsa iki kere iki (10) , sayı tabanı üç olsa (11) eder. Su 760 mm cıva basıncında  yüz derecede buharlaşır. Basınç daha az olursa buharlaşma daha düşük sıcaklıkta gerçekleşir.” şeklindeki açıklamamı dinleyince “ama bize hiç böyle sorular sorulmuyor ki” diye yakınırlar.
Eksik olan apaçık ortadadır. Doğru sorular soran, doğru soruya doğru yanıtlar bulan bireyleri yönetmek kolay olmasa gerek. Örneğin Rıfat Ilgaz`ın ölümsüz “HABABAM SINIFI” gibi bir sınıfı yönetmek kolay mı? Her hafta yeniden gösterilse de , her karesini ezbere bilsem de izlemeye doyamam. Zaman zaman olumsuzluklara düşseler de mükemmel bir sınıftır  HABABAM SINIFI. Örgütlülükleri, yaratıcılıkları , dayanışmaları , yaramazlıkları ve bunun bedelini ödemeye hazır oluşları ile bulunmaz bir sınıftır. KEL MAHMUT ise hayran olduğum eğitimci. Böyle mükemmel bir sınıfa ancak KEL MAHMUT gibi bir eğitimci yakışırdı derim. Öğretmen yetiştiren kurumlarda ders kitabı olarak okutulsa derim Hababam Sınıfı için. Yadırgar arkadaşlar. Belki Hababam Sınıfını bile sindirir bu eğitim sistemi. Belki değil gerçek olsa tümünü silikleştirir uygulanan eğitim. Söyleneni itirazsız kabullenen , soru sormayan , sorgulamayan bireyler hedeflenmektedir uygulanan eğitimle. Böyle bireylerden oluşan toplulukları yönetmek kolaydır. Bu niteliğe sahip topluluğun karşısına geçip “enflâsyonun nedeni işçi ücretleridir” deseniz kimsenin gıkı çıkmaz.” Ekonomik uygulamaların halkın refahına yönelik olduğunu “ söyleseniz kimse itiraz etmez. Birisi de çıkıp söylenenlerin YALAN olduğunu , uygulanan ekonomik politikanın amacının yoksuldan alıp , zengine aktarmak olduğunu , enflasyonun da aynı amaca hizmet ettiğini , bunun 75 yıldır hep böyle olduğunu söyleyemez. Yani “ Kral çıplak!” diyemez hiç kimse.
Savaşta en güvenli yerin daha önce düşmüş bir top mermisinin açtığı çukur olduğu söylenir. Çünkü aynı yere ikinci bir mermi isabet etme olasılığı yok denecek kadar azdır. Bu genelde doğru olduğu halde ülkemiz için doğruluğu su götürür. 50 yıldır halkın yararına hiçbir şey yapmadığı halde aynı anlayış iktidarda kalabilmektedir. Bunun nedeni apaçık ortada değil mi? Uygulanan eğitimden başka ne sağlayabilir bu olanağı?

02.03.1998 /21.45

11 Ekim 2013 Cuma

BEKLEMEK


Kurşun ayak bileğinin hemen üstüne isabet etmiş , acı ile aşağı yuvarlanmıştı. Tüfeği bir süre bırakmak istemedi. Ancak dayanamayıp bıraktı. Hafif bir düzlükte çalılara tutunarak durabildi ve kendini kuytu bir köşeye çekti. Yukarıda çatırtı devam ediyordu. Ayağını kontrol etti. Kurşun kemiği parçalamış olmalıydı. Mendilini çıkarıp yaraya bastırdı. Sonra belinden palaskasını çıkarıp kanı durdurmak için yaranın üst tarafından sıktırdı. Bu konuda tecrübeliydi…
Seferberlik ilan edildiğinde alel acele toplamışlar , trenlere bindirip cepheye en yakın bölgelere göndermişler , 5 – 10 günlük talimden sonra ateş hattına sürmüşlerdi. Acemilik döneminde zayiatları da çok oldu. Birkaç kez yaralandı , yaraları tamamen iyileşmeden cepheye döndü.
Evde biri erkek üç çocuğunu annelerine emanet edecek fırsatı bile bulamamıştı. Duyduğuna göre köyleri de işgal altındaydı.
Kaç yıl olmuştu cepheden cepheye koşturmacaya başlayalı? Birlikleri kaç kez sıfıra yaklaşmış sonradan yeni gelenlerle eksikler giderilmişti.
Mehmet Onbaşı komşu köydendi. Birlikte silah altına alınmışlar , birlikte savaşmışlardı. Geçen gün savaş iyice kızışınca içine ilk kez bir korku düşmüş ,
- Bak Mehmet Onbaşı , birimizden biri cepheden dönemezse öbürümüz kalanın çocuklarına sahip çıkacak. Bunu böyle bilesin…
Demişti.
Acaba dönecek miydi köyüne. Kınalısına , çocuklarına kavuşabilecek miydi?
Aşağı yuvarlanırken gören olmuş muydu? Savaş ara verdiğinde , ya da gece yardımına gelen olacak mıydı?
       *                 *                 *                 *                 *                 *
Yola çıktığında hava kararmaya başlamıştı. İyice bastırmadan şu tepeleri aşmalıydı. İyice sarıp sarmaladığı küçük çıkını omzuna atıp yürüdü. Köyü normal yürüyüşle 4 – 5 saat uzaktaydı. O kestirmeden gidip daha çabuk varmak istiyordu. Birinci tepeyi aştığında gök gürlemeye başlamıştı. Şimşek çaktı mı korku ile bekliyordu. Gök gürültüsü korkunçtu. Çok yakınından gelen gök gürültüsü ile yere serildi. Hem korku hem de gürültünün şiddetinden ayaklarının bağı çözülmüştü. Gürültüden az önceki parlaklık gözünü kör etmişti. Gözleri kapalı bir süre bekledi. Gözlerini açtığında 200 metre ilersinde up uzun çam ağacının tepeden toprağa kadar yarıldığını , dallarım etrafa yayıldığını gördü. Topraktan hala dumanlar çıkıyordu. Sanki aynı yere bir daha yıldırım düşecekmiş gibi uzağından dolandı.
Yağmur başlamıştı. Yıldırım korkusundan ağaç altlarından uzak duruyor , böylece yağmuru tamamen alıyordu. Sırıl sıklam olmuştu. Bu yolu seçmekle hiç de iyi etmemişti. Sel suları dereler üzerindeki iğreti ağaç köprüleri sürükleyip götürürdü. Geri dönüş de olanaksızdı. Kendini küçük ine zor attı. Elbiselerini sıktı. Etrafına bakındığında yarısı yanmış odun parçaları gördü. Belli ki daha önce başkaları da sığınmıştı bu oyuğa. Bir ateş yakıp hayale daldı.
Köyün en yoksullarındandı. Hoş , öteki komşularının durumu da kendisinden çok çok iyi sayılmazdı. Bahar geldi mi Ankara`nın , İstanbul`un  yolunu tutarlardı. Kışa kadar hangi işi bulurlarsa çalışıp para biriktirirlerdi. Bazen günlerce işsiz kaldıkları olurdu. Para biriktirecek , ağadan aldığı borcun hiç olmazsa faizini ödeyip ipotek olarak koyduğu tarlayı satılmaktan kurtaracak , kalırsa kışlık bir şeyler , çocukların üst başı , çocukların okul masrafına harcayacaktı. Bu yaz işleri epey düzgün gitmişti. Biriktirdiği para ile tarlanın tamamını ipotekten kurtarmayı düşünüyordu. Kınalısına hediyeler bile almıştı. Çocukları  onu gördüklerinde kim bilir nasıl sevineceklerdi. Ah bir köye varabilseydi… Korkusu yağmurun kara çevirmesiydi. İşte o zaman felaket olurdu. Buralara kimsenin yolu düşmezdi ki. Kar yağdı mı tepeler de geçilmez olurdu.
Yorgunluk ve ateşin sıcaklığı ile uykuya daldı…
       *                 *                 *                 *                 *                 *
Bir insan yaşlanmaya görsün. İtin , köpeğin maskarası oluyor. Kendi çocukları bile tahammül edemiyor. Ağzını şapırdatması , oturuşu , konuşması göze batıyor , torunları alay ediyor… Bir misafir gelmeye görsün , hemen bir odaya kilitliyorlar , saatlerce hapis kalıyordu. Böyle zamanlarda misafirlerle beraber olmak , konuşmaları dinlemek, arada söze karışmak isterdi. Bu saatler en fazla göz yaşı döktüğü saatlerdi.
Gözleri , gözlüklerle bile işe yaramıyordu. Kitap , gazete okuyamıyor ; televizyonda haberlerden başka şeyler izlemek istemiyordu. Gelin diziler , evlendirmeler ; torunlar başka şeyler izledikleri için haberler hiç açılmıyordu.
“Ev ev üstüne olmaz” diye boşuna söylememişlerdi. Bir oğlanda , bir kızda göçmen kuşlar gibi gezip duruyordu. Son günlerde bir de huzur evi lafı dolaşmaya başlamıştı. İnsan hiç babasını huzur evine yatırır mıydı? Bu laf sıklaşınca kendince bir hazırlık yaptı. Yakınlardaki bir dağ evine anahtar uydurdu. Zaman zaman oraya çabuk bozulmayacak yiyecekler saklamaya başladı. “Haydi , huzur evine” dediler mi kaçıp oraya sığınacaktı. Ölümü orada bekleyecekti. Nasıl olsa aylarca uğrayan olmazdı.
Akşam hazırlanmasını söylediklerinde odasına çıktı. Taşıyabileceği kadar eşya alıp pencereden sessizce bahçeye süzüldü. Dağ evinin yolunu gözü kapalı bulabilirdi. Arada dinlenerek tepelere doğru ilerledi. Bir an izlediği tiyatro oyunu geldi gözlerinin önüne. Evli bir çift kendileri porselen tabaklarda yerken yemeklerini ,  anne babalarına tahta çanaklarda yediriyordu. Bir gün küçük çocukları elindeki tahtayı yontarken sormuşlardı:
- Ne yapıyorsun?
Çocuğun yanıtı yalındı:
- Size tahta çanaklar hazırlıyorum. Yaşlandığınızda bu çanaklarda yedireceğim yemeğinizi…
Kendi annesi yaşlandığında hiç ilgilenmemişti. Gelin istemedi görünse de isteseydi çok iyi bakabilirlerdi. Tahta çanakta yemek yeme sırası kendine mi gelmişti?
Düşüne düşüne dağ evine ulaştı. Sobaya odun atıp yorganı başına çekti…
       *                 *                 *                 *                 *                 *
- Oğlum , neler karıştırıyorsun?
- Baba , eski gazete küpürlerine bakarken bak neler buldum.
- Neler buldun bakalım?
- Dinleyin o zaman. Bu çok eski. Yaşlı bir gazı ile yapılan röportaj. “Gazi Mehmet onbaşı birçok cephede savaştıktan sonra köyüne dönebilmiş. “İbram Çavuşu son kez yardan aşağı yuvarlanırken gördüm. Savaş o kadar hızlıydı ki kimse yardımına gidemedi. Zaten ertesi gün o mevzileri terk etmek zorunda kaldık. Savaş bitip köye dönünce ilk işim İbram Çavuşa verdiğim sözü tutmak oldu. Dul karısını sahiplendim. Benim eski göz ağrımla iyi geçinirler. Bir de kızımız oldu…” Röportaj böyle devam ediyor.
- Ya çocuklarına sahip çıkmış mı?
- O konuda hiçbir şey söylememiş.
- Bir de şu haber var: “İstanbul`a çalışmaya giden ve aylarca kendisinden haber alınamayan … ormanda vahşi bir halde bulundu. Aylarca yabani yemişlerle , köklerle , yakalayabildiği hayvanlarla beslenen … “tam umudumu kesmiştim ki siz çıktınız karşıma. Bir an önce köyüme gidip tarlanın ipoteğini kaldırmalıyım” dedi. Ancak öğrendiğimize göre ağa , borç zamanında ödenmediği için tarlasını kendi üzerine geçirmiş…”
- Vah ki vah. Çektiği çileye mi yanalım , umutlarının sona ermesine mi?
- Bu haber hepsinden acıklı. “Çocukları tarafından huzur evine yatırılacağını öğrenince evi terk eden ihtiyar , dağ evinde ölü bulundu. İhtiyar bulunduğunda odasında aylarca yetecek kadar yiyecek bulunduğu , bu yiyecekleri daha önceden kendisinin stoklamış olabileceği üzerinde duruluyor…”
- İçim karardı. Bırak şunları da maç izleyelim…
           11 Ekim  2013  16 16      

10 Ekim 2013 Perşembe

İYİ KORUMALIYIZ


İlk insandan beri sürmekte midir bir şeyler biriktirmek. Kimimiz kart postal biriktirir , kimimiz kibrit kutusu. Sineme afişi , eski radyo , dikiş makinesi , savaş madalyası … Aklımıza ne gelirse biriktireni de bulunur.
Ben insan biriktiririm. Önce dost olmak isterim insanlarla. Öyle koftiden dost değil , sırdaş , zor günümde başımı omzuna koyacağım , kardeşten ileri… Zamanla böyle dostlarım var diye gururlandığım olur. Bazı dostluklar eskidikçe değerlenir tıpkı antika eşya gibi. Tıpkı şarap gibi. Bazıları hava aldığı için sirkeye dönüşen şarap misali bozulur. Dost bildiklerim bakmışım beni terk etmiş. Hatta düşmanım olmuş da bana gül atıyor… Pir Sultan değilim ki duygularımı bir deyişle dile getireyim. “İlle dostun bir tek gülü yareler beni…” diyeyim. Hemen başımı ellerimin arasına alıp düşünürüm.  Aslında en başarılı olduğum eylemdir düşünmek. Nerede hata yaptım derim. Çünkü bilirim ki dostlar başkalarından daha çok duyarlıdır birbirlerine karşı. Kolay alınganlık gösterir ve hemen kırılırlar. Çok özen gösterilmelidir sürdürebilmek için. Özen iki taraflı olmalıdır. Yoksa bir anda her şey berbat olur. Onarılması en zor olandır yıkılan dostlukların yenilenmesi , düzeltilmesi.  
Bazen siz ne kadar özen gösterseniz sürdüremezsiniz dostluğu.  Çünkü karşınızdakinin derdi dost olmak değil sizi kullanmaktır. Sizi ekonomik olarak istismar eder , duygusal olarak istismar eder sonra da  hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolaşır.  İşte biriktirdiklerim içinde en çok değer verdiklerim bunlardır. Çünkü bunlar için bir bedel ödemişimdir. Böylelerine acıyarak bakarım.  Ve anılarını özenle saklarım. Onlar sayesinde alacaklı hesaplarım artı verir her zaman. Bunlar borçlu olarak kalacaklardır bana karşı. Ve karşımda boynu bükük duracaklardır.
Bazıları da kitap biriktirir. Ben kitabı okumak için alırım , biriktirmek için değil.  Başvuru kitapları dışında aldığım kitapların tamamına yakınını okudum.  Bazılarını defalarca okudum. Server Tanilli`nin “Devlet ve Demokrasi” , “Uygarlık Tarihi” ; Bülent Tanör`ün “Kurtuluş” ve “Kuruluş” u ; Nazım Hikmet`in “Kuvvayı Milliye Destanı” ve “Memleketimden İnsan Manzaraları” alır almaz elimden bırakamadıklarımdan bir kaçı.  “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı üç kez aldım , dostlarım okumak için aldı , geri getirmedi. Elimdeki dördüncüsü.  Alıp da tamamını okuyamadığım birkaç kitap vardır da Oğuz Atay`ın iki ciltlik “Tutunamayanlar” romanı bunlardan en önemlisidir. Elime her alışımda bir engel çıkmış , yarıda bırakmışımdır. Halbuki çok önemli bir eserdir. Bunu bilirim de sonuna kadar okumaya bir türlü fırsat bulamam.
Evvelki gün oğlum İstanbul`dan eve girer girmez kitaplığa yöneldi. Elinde Tutunamayanlar.
-Baba , bu iki kitabın 2 000 TL olduğunu biliyor musun?
Deyince şaşırdım. Meğer Tutunamayanlar romanının ilk baskısı yazar tarafından imzalanmışsa 7 – 8  bin , imzalı değilse 1 500 – 2 000 Tl ya satılıyormuş antikacılarda.
İşte o zaman düşündüm. İyi ki okumamışım. Çünkü okusaydım öteki kitaplarım gibi bunu da birilerine hediye ederdim.
Ancak bundan sonra hiç okuyamam. Çünkü kitabı bana vermiyorlar. Yenisini al , bunu yıpratma diyorlar. Halbuki düne kadar kitaplığın bir köşesinde öylesine yatıyordu. “Keşke antika olmadan  aynı özeni gösterseydik” diye düşündüm. Maddi değil manevi değerine saygı gösterseydik.  Tıpkı kırdığımız için pişmanlık duyduğumuz dostlarımız  gibi.
                10 Ekim 2013  23 00  

9 Ekim 2013 Çarşamba

MİSİ BENİ NEDEN ÇEKER?



Misi benim için her zaman köy olarak kalacak. Restore edilmiş evlerine baktıkça bu evlerde 90 – 100 yıl önce yaşayanları anımsayacağım. Tıpkı Apolyont , Trilye , Siye , Mudanya evleri gibi. Uçsuz bucaksız misket bağları gelecek gözümün önüne. Güz oldu mu bütün köy bağlara doluşacak. Bağ bozumu şenlikli bir şekilde gerçekleştirilecek. Akşama kadar üzüm toplanıp , akşamları eğlenceler düzenlenecek. Sonra üzümler çiğnenip şıra , şıraların çoğu da büyük depolarda mayalanmaya bırakılacak. Misketin şarabı dünya birincisidir. İçimine doyum olmaz. Şıranın kalanı pekmez olacak , şıra olarak içilecek.
O günler çok eskide kaldı. Şimdi ne bağlar kaldı ne de şarap sıkılacak misket üzümleri. Ama evler duruyor , dere duruyor. Hala eski sakinlerinin sohbetlerini duyar gibi olurum Misi`ye her gidişimde.
Ancak Misi deresi beni taaa çocukluğuma götürür. Evimizin önünden akan derede balık tutuyor olurum. Diz boyunu geçmeyen göletlerde yüzmeye çabalarım. Ve dere kenarındaki masalara çay  gazoz servisi yaparım.
Evimizin altı kahveydi. Yaz aylarında babam Uludağ`dan kelen kar denklerinin bir kısmını soğukluk olarak satar , bir kısmıyla da dondurma yapardı. Önce süt büyük tencerede kaynatılır , içine salep ve şeker karıştırılıp belli kıvama gelince bakır kapta soğutulup ağaç fıçının içine konduktan sonra etrafına bir sıra kar , bir miktar kaya tuzu ve tekrar kar tepilip  çevire çevire , döve döve hazırlanırdı dondurma. Tarladan eve gelenler çocuklarını gönderip sahanlarla aldırırlardı dondurmayı.
Dondurma bitti mi bakır kap çıkarılıp karlı fıçının içine gazoz şişelerini doldurur , beklerdik. Yemekten sonra kahveye gelenler hararetlerini gidermek için gazoz isterlerdi. Yarıya kadar buz olmuş şişelerin kapağını testerenin tersi ile açıp patlatırdık. Arada şişenin ucu kopsa da gazozun patlaması ne hoş olurdu.
Dere kıyısındaki masaların altını çim tenekesi ile sular , dereden ve boğazdan gelen esinti ile birlikte serinlik çökerdi.
-Çaaaay  bir, demli olsuuuun…
-Şekeeeerli bir , okkalı olsuuuun…
Ben genellikle su dağıtırdım. Derenin şırıltısı , muhabbet , tavla seslerine karışırdı. Gramofondan radyoya verdiğimiz sesler Hamiyet Yüceses  olur, Hafız Buhan olur yankılanırdı…
Misi deresi beni çocukluğuma götürür nedense…
Misi dere kenarı demek huzur demek , sessizlik demek , kendimle yüzleşmem demek… Su sesi , kuş cıvıltıları , yeşillik ve otantik görüntüler beni sık sık kendine çeker.
Son yıllarda Misi`nin hemen üst tarafındaki Dağ Yenice Köyünün termal alan olarak düzenleneceğini duydum. O kadar korkuyorum ki. Gözü doymaz , doğa düşmanı  azgın kapitalizm , Misi köyünü de Hiroşima`ya , Çernobil`e çevirecek. Ne olur buna izin vermeyelim.
              9 Ekim 2013  17 05    

8 Ekim 2013 Salı

GÖL ÇÖLE DÖNMÜŞ


Apolyont Gölünde sular çekilmiş. Köprünün altı kurumuş , adayı dolanan yol açılmış. Kıyıda su yosun kaplı. Halbuki kışın bu yollar sular altındaydı. Sandallar köprünün  altından geçiyordu , şimdi adanın etrafını dolanıyorlar.
Göle baktıkça hüzünlendim. Birkaç ördek , üç beş martıdan başka kuş kalmamış. Terk edilmenin acısı çökmüş gölün üzerine. Pelikanlar, mekeler , karabataklar , kazlar , ördekler ve öteki kuşlar… Terk edip gitmişler . Göl , çöle dönmüş.
Ya leylekler , kırlangıçlar… Son 15 – 20 yıldır döndükleri yuvalarını olduğu gibi bırakıp ikinci vatanlarına uçtular ya gözüm hep elektrik direği tepelerindeki yuvalarda onları arıyor. Ağzında yakaladığı avlarla yuvaya dönen ana – baba ve onları karşılayan yavrular. Sonra tak , tak , tak cümbüş. Beni çocukluğumun geçtiği köye götüren merasim.
Köprü üzerinde köşe kapmaca oynardık. Tarlalardan omzunda çapası , sepetiyle eve dönenler ; otlaktan  karınları şişmiş olarak gelip sağıma giden inekler , her yanı toz içinde bırakan koyun sürüsü… İlle de yuvasına dönen leylekler. O yıllarda evlerin çoğunun bacasında leylek yuvası bulunurdu. Yuvaya dönen zafer çığlığı koparırcasına başlardı takırdamaya… Leylek takırtısı koyun , kuzu , sığır sesine karışırdı. Son kez kapardık köşemizi.  Annemizin , kardeşimizin bizi eve çağıran sesi, hızlı hızlı akşam ezanını okuyan imamın sesine karışır. “evi olan evine , evi olmayan sıçan deliğine…”
Önce leylekler gitti. “şırayı içerim , leyleği geçerim” diyen kırlangıçlar sonra koyuldu yola.  Öteki göçebeler sessizce ayrıldılar. Bir baktık ki yuvaları boş.  Onlar gitse de biliyoruz ki  baharda geri dönecekler. Bacalar , saçak altları , sazlıklar , göl neşe saçacak. Çünkü biliyoruz ki onlar vefalı dostlar. Sevdiklerini unutmazlar. Mutlaka geri dönerler.
Ya bizleri terk eden dostlarımız… Çevresinin de abartılı yaklaşımıyla kendine sevdalı olup başkalarına tepeden bakanlar… Dünya güzeli olsa gerçek seveni olmadıkça on para etmediğinin  bilincine eremeyenler… Bunlar Aşık Veysel`i iyi dinlemeli
Güzelliğin on paretmez,
Bu bendeki aşk olmasa …”
Aşık Veysel görmeyen gözleriyle her şeyi ne güzel görüyordu. Öğretmen okulundayken birkaç kez gelmişti. Yaşamını anlatmış , türkülerini çağırmıştı.  Gözlerini 7 yaşında kaybettiğini ,  halinden memnun olduğunu söylerdi. “Guççuk dünyam” derdi dünyasına. Demek ki daha o günlerden  görmektense görmemenin insanları daha mutlu edeceğini  biliyordu. Şiirleri , türküleri onun için derin anlamlar içeriyor.
Eğlenecek yer bulaman,
Gönlümdeki köşk olmasa…”
Gönlünüzdeki köşk her daim dolu olsun.
           8 Ekim 2013  22 00