28 Eylül 2013 Cumartesi

BÜTÜN ÖLÜMLER ERKENDİR


Son yıllarda değer verdiğimiz İNSAN’lar tek tek ayrılıyor aramızdan. Her biri için üzülüyor , gözyaşı döküyoruz. Kimi kaza , kimi kalp krizi , çoğu “amansız hastalık” sonucu ayrılıyor aramızdan.Ve biz her seferinde “ne kadar erken gitti” diyoruz.
25 yaş da erken , 60 yaş da. 75 yaşında ayrılanları daha uzun süre aramızda görmek istiyoruz. 90 yaş bile erken oluyor hala bizlere yol gösterenler için.
Kayıplarımız dünyaya , bizlere kattıkları ile değer kazanıyor. 70 yaşına geldiği halde hala bir şeyler üreten, yazan , söyleyen  ne büyük kayıp… Böyleleri arkalarında büyük boşluk bırakıyor. Ürettikleri yıllar sonra da hala konuşuluyor , paylaşılıyor.
Hemen Kazım koyuncu geliyor aklıma. Çernobil kurbanı şovalye… Kanserle mücadele ederken kemo terapiden dökülen saçlarını bir bere ile maskeleyip konserlere çıkan , Nükleer santraller , Çernobiller , Karadeniz sahil yolu için elinden geleni esirgemeyen… Yıllar geçti , parçaları hala en çok dinlenenler arasında. Çünkü o İNSAN gibi İNSAN , ADAM gibi ADAM’dı. Ardında bıraktığı boşluğu birileri rant kapısı yapsa da o hala dim dik ayakta.
Yaşamı mücadeleler , sıkıntılarla geçmiş sanatçılar geliyor aklıma. Nazım Hikmet , Sabahattin Ali , Yılmaz Güney , Ahmet Kaya.  Son olarak Tuncel Kurtiz...
Sabahattin Ali “Aldırma gönül , aldırma…” derken Nazım :”… Bir ağaç gibi tek ve hür , ve bir orman gibi kardeşçesine…” yaşamamızı öğütlüyor. Yılmaz Güney filmlerinde hala bize acı acı bakıyor. Tuncel Kurtiz “tam da yaşamdan keyif alacaktım, bu ölüm adil mi?” deyip hayıflanıyor.
Edremit Tahtakuşlar köyüne, Ali Ekber Çiçek’ e  500 metre uzaktaki küçük otelinde konuklarını bahçesinde yetiştirdiği sebzelerle ağırlıyordu. Bahçesine yerleştirdiği takanın burnunda kahvaltı etmiştik Ege’ye bakarak. Son zamanlarda dizilerin vazgeçilmezi olmuş , ekonomik rahatlığa da ermişti. Olmadı be Reis , sana hiç yakışmadı herkesi yarı yolda terk etmek. Yaşamdan çok alacaklıydın , hiç olmazsa bir kısmını tahsil edip de öyle gitseydin. Şimdi sana borcumuzu nasıl ödeyeceğiz? Yurt dışında sürgünde  geçirdiğin günlerin hesabını nasıl kapatacağız. Sanatçı olarak değerini bilemedik. Seni bundan sonra en üst basamaklara nasıl oturtacağız? Filmlerde , dizilerde canlandırdığın karakterler yetmez . Sen henüz hayatının rolünü oynamadın ki…
Olmadı reis , bu sana hiç yakışmadı.
           28 Eylül 2013  22 00  

25 Eylül 2013 Çarşamba

DOĞRU TEK Mİ?



Dünyadaki güzellikler ve insanların itişip kakışmaları, ne tezat.”
Bir dostum paylaştığım ezgiye yorum olarak yazmış bu ifadeyi.
Dünyadaki güzellikleri paylaşmak , onların tadını çıkarmak varken itişip kakışmak niye? Neden dünyayı zindan etmek için harcadığımız enerjiyi , daha güzel , daha yaşanır hale getirmek için harcamayız? Yalnız Kapitalist sistem midir bunun sorumlusu?
EĞİTİM ŞART…”
Dilimize bunu dolarız da bize dünyayı yaşanmaz hale getirenler eğitimsiz kişiler mi?
Geçen gün Bergama- Ovacık Altın madeninin yanından geçtim. Sanırım o alanda üretim bitti. Üretim sırasında oluşturulan tepelerde ağaçlandırma yapılmış. İyi güzel de üretim sırasında ortaya çıkan zehirli atıklar ne olacak? Toprağa karışıp Bergama – Dikili ovalarının yer altı sularını kirletmeyecek mi?
Çernobil bir yana dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip Japonya’da patlayan nükleer santralın radyoaktif sızıntısı yıllar geçtiği halde engellenemezken Mersin’de , Sinop’ta nükleer santral yapma hevesi hangi insan sevgisine , hangi doğa sevgisine sığar?
İstanbul’a birinci boğaz köprüsü yapılırken “yapmayın , birinci köprü ikinciyi , ikincisi üçüncüyü gerektirecek. Çözüm tüp geçit” dediğimizde bizi gericilikle suçlayanlar üçüncü köprü için kuzeydeki güzelim ormanları katlederken hiç utanmıyorlar mı? Onların asıl derdi rant yaratmak mıdır?
Düşünmeyi çok severim. Bu yüzden de sık sık bunalıma girerim. Çocukluğumda gökyüzüne bakar yıldızların ötesinde ne olduğunu merak ederdim. Daha o günlerden başka yıldızlarda başka yaşamlar olduğunu düşünürdüm. Sonra da Galile gelirdi aklıma. “Dünya evrenin merkezi değil ve her şey dünyanın etrafında dönmüyor.” Dediği için kilise tarafından cezalandırılan. Kutsal kitabın doğrusuna aykırı düşünen. İşte o zaman doğrunun tek olmadığını anladım. Herkesin kendi doğrusu vardı. Çatışma da burada çıkıyordu. Herkes kendi doğrusunu dayatınca kıyamet kopuyordu.
Körfez savaşı öncesinde  ABD bütün dünyayı Saddam’ın kitle imha silahına sahip olduğuna inandırmamış mıydı? Kilise yüzyıllar sonra Galile’den özür dileyip kutsal kitapta yazanın yanlışlığını kabul ettiği halde ABD özür diledi mi? Ya medya? İngiltere  taraflarında batan petrolün yaydığı kirliliğe bulanıp can çekiştiren karabatağın görüntüsünü Saddam’ın suçu olarak göstermemiş miydi bize?
Doğru tek olmadığı gibi , mutlak doğru da yoktur. Örneğin su her zaman 100 derecede kaynamaz. Basınç , suyun yoğunluğu , bulunduğu kabın kapalı ya da açık olmasına göre bu 80 de olabilir , 160 da.
Bazı toplumlarda erkekler için serbest olan çok eşlilik, başka toplumlarda kadınlar için serbesttir.
Anlayacağınız tek doğru yoktur. Kaldı ki her doğru yanlışları , her yanlış da doğruları barındırır.
Ya bizim doğrumuz? Çevremize , çocuklarımıza dayattığımız ve “inanç” haline getirdiğimiz ve kesinleştirdiğimiz düşünce? Yanlışlığını bile bile , çıkar için savunulan değil ; doğruluğuna inanarak savunduklarımız… Galiba çatışmanın başladığı yer burası.  Kendi doğrumuzu dayatmamız. Hele düşüncemiz inanç haline dönüşmüşse. Çünkü inanç , mutlak doğrudur. Ne eleştirilebilir , ne de yorumlanabilir.
Tarih boyunca yaşanan kanlı çatışmaların çoğunun temelinde din ve inanç çatışmasının yatması başka nasıl açıklanabilir ?
Dostumun sorusunu yineleyerek bitireyim:
Dünyadaki güzellikler ve insanların itişip kakışmaları, ne tezat.”
            25 Eylül 2013  13 55  

23 Eylül 2013 Pazartesi

NAVİGASYONA İNAT

Yıllar önce Bursa – Datça yolculuğumda Navigasyon cihazımın azizliğine uğramış , Akhisar – Gölmarmara- Salihli – Bozdağ – Ödemiş - ;Tire – (Eski Yoldan) Aydın yolundan gitmek zorunda kalmıştım. Aslında cihazın azizliği değil , benim acemiliğimdi bunun nedeni. Çünkü cihaza Bursa – Datça yolunu yaya olarak gideceğimi işaretlemişim. O da bana yaya olarak en kestirme yolu tarif etmişti. O yolculukta çok güzel yerler görmüş , acemiliğimi fırsata dönüştürmüştüm.


Bu geziden dönerken , daha doğrusu Datça - Uçmakdere yolunu seçerken  o günkü yolu tersinden geçmeye karar verdim ve İncirliova’dan sağa , Tire yoluna saptım. Yol önce yeni genişletilmiş ve asfaltlanmış olarak karşıladı beni. 15 – 20 km böyle sürdü. Bir yerde heyelan yolu kapatmış ve servis yolundan geçip devam ettim. Ancak daha sonra dar ve tehlikeli kıvrımlarla tepelere tırmanan eski yola girdim. İncir bahçeleri arasından çıkarken bir kıvrımda az kalsın karşıdan gelen pikaba çarpacaktım. Yol dar olduğu ve ben İnegöl’lü olduğum için (Adana’da bir kamyon sürücüsü  yolun ortasından giden birine seslenir “Heeey , hemşerim , İnegöl’lü müsün?” Adam “Evet , nerden bildin?” “Yolun ortasından gidiyorsun da.” ) yolu ortalayıp gidiyorum. Tepeye çıkınca bu kez iki yanım da dik olarak vadiye inen incir bahçeleri. Bir ara durup “Alem Dayım”ların ağaçlarından birkaç tane “göz hakkı” kopardım.
1307 rakımlı geçidi geçince bu kez kestane ağaçları başladı. Aşağı indikçe kestane ormanına dönüştü. Tire ovası epey aşağılarda. Ben kıvrıla kıvrıla iniyorum. Bu yıl kestanelerde verim yüksek. Ancak buranın kestaneleri Bursa kestanesi gibi tatlı değil. Paşa çeşmesini görünce durup elimi yüzümü yıkadım. Çeşmenin , kestanelerin ve ovanın resmini çektim.

Tire’yi yarıp geçerek Ödemiş yönüne ilerledim. Günlerden Cuma ve sokaklar tenha gibi. Yıllar önce karşıdan baktığım yayla gölüne uğrayacağım. Gölcük yolu geniş. Kıvrıla kıvrıla tepelere çıkınca Ödemiş Ovası daha güzel görünüyor. Tırmanma bitince hafif bir inişle bahçelere girdim ki bu Göle yaklaştığımın işareti. Bahçeler içinde evler. İşte göl. İnip fotoğraflar çektim. Biraz daha ilerleyince cami ve kasaba meydanı. Önce Pazar yerine uğradım. Yayla cevizleri taze taze. 3 kilo alıp karnımı doyurmak üzere küçük lokantaya girdim. Ödemiş kebabı deyince merak edip ısmarladım. Adapazarı’nın ıslama köftesinin Ödemiş versiyonu. Köfteler serçe parmak kalınlığında. Anlayacağınız açlığımı giderdim.
Göl kıyısında çay bahçeleri. Burada ceviz bol olmalı. Çuvallar dolusu satmaya getirmişler.Yenisinden biraz

kuru fasulye aldım. Arabaya binip Bozdağ yönüne ilerledim. Az sonra Ödemiş – Bozdağ yoluna çıkıp Bozdağ yönüne saptım. Yol kenarında kestane , ceviz ağaçları. Ben bu kadar yüksek ceviz ağacı görmeyeli yıllar oluyor. Kerestesi için kesilmişti tümü.
Bozdağ , sırtını İzmir’in kayak merkezi dağa dayamış küçük bir ilçe.
Bundan sonra Salihli. Ancak daha önce yol üzerinde köylü pazarı var. Köylüler her türlü ürününü sergileyip satıyor. Küçük bir dere kenarında. Gözleme – kahvaltı – közde çay – meyve – sebze. Biraz yayla patatesi aldım. Keçi peyniri 17 TL…
Bahçeler arasından Salihli düzüne indim. Gölmarmara – Akhisar sapağını atlayıp epey ileriden dönmek zorunda kaldığım için iki şeritli yolda epey hızlandım. Gölmarmara ve Akhisar.
Akhisar’da navigasyonumun tarifi bitti. Akhisar – Bergama yolunda bir yağmur , bir sağanak. Hava da birden soğudu. Sonra tekrar açıldı. Navigasyonumun azizliği bana güzel sürprizler sunmuştu. Bu kez gönüllü yaşadım.
             23 Eylül 2013  17 10  

UÇMAKDERE


Önce televizyonda gördüm, sonra oğlum gidip gördü.
-Baba , tam senlik. Çok güzel fotoğraflar çekersin.
Uzun zamandır  aklımda. Birkaç günlüğüne geziye çıkınca önce oraya uğramak istedim. Ancak hava yağışlıydı. Zaten Karadeniz tarafına gitmeyi de bu yüzden iptal ettim. En güzeli Datça. Hem orada görmediğim , tekrar görmek istediğim yerler de var. 
Gidiş yolunu uzun tuttum. Orhaneli , Harmancık , Simav , Uşak , Buldan , Denizli , Tavas , Kale , Ula , Marmaris ve Datça. 680 km tuttu. Kondisyonum fena sayılmaz.  Gerçi iki gün  sonra Datça , Muğla , Aydın , Eski yoldan Tire , Ödemiş , Gölcük Yaylası , Bozdağ , Salihli , Göl Marmara , Akhisar , Soma , Bergama , Ayvalık , Burhaniye etabında 750 km ile daha üstün bir performans gösterdim. Sonraki gün  ise , Burhaniye , Edremit , Küçükkuyu , Çanakkale , Eceabat , Gelibolu , Şarköy , Uçmakdere , Tekirdağ , İpsala Sınır kapısı , Enez , Keşan , Gelibolu , Eceabat etabında değişik yerler görmenin tadına vardım.
Yazımın başında sözünü ettiğim yer Uçmakdere Köyü. Şarköy – Tekirdağ arasında eski bir Rum Köyü. Şarköy’den çıkıp güzel güzel giderken birden daralıp kıvrılmaya başlayan kıyı yolundan gidiliyor.  Yol yer yer tehlikeli olsa da manzara harika.
Köye denize sırtınızı dönüp 1 km kadar bir vadide ilerledikten sonra ulaşıyorsunuz. Önce Cami ve köy kahvesini görüp “ben buraya neden geldim” pişmanlığını yaşasanız da  etrafa alıcı gözüyle bakınca sizi çeken birçok şeyin ayrımına varıyorsunuz. Önce alt katı taş duvar , üst katı ahşap evler çekecek dikkatinizi. Bu binaların  dış cephesi de tahta kaplı. Eskiden bu binalar üç katlıymış. Ağırlıklı olarak meşe kullanılan üç katlı eski Rum evleri köyde çıkan 3-4 yangın sonrası yok olmuş.  Yanan evlerin yerine eskisine benzeyen iki katlı binalar yapılmış.
Ben bu bina tipini Fethiye – Kayaköy’den anımsıyorum. 1974 Kıbrıs harekatından sonra ahşap kısımları talan edilen binalar da aynı özelliği taşıyor : Alt katı taş duvar , üst katı ahşap.
Köy sakinlerinin muhacir olduğunu sokak aralarına girer girmez anladım. Çünkü pencere önleri , avlu duvarları ve kapı önlerinde saksılar , yağ tenekeleri , yoğurt kapları içine dikilmiş çiçekler bulunuyor. Bazılarında biber olsa da çiçekler çoğunlukta. Bunları görünce Apolyont geldi aklıma. Kapı önlerinde renk renk çiçekler…
Köyde bir başka dikkat çeken ise dükkanlarda alkollü içecekler satılması. Trakya’da  bu durum çok yaygın.
Uçmakdere eskiden 300 haneymiş. Üzüm , Tütün önemli geçim kaynağıymış. Ancak şimdi ne üzüm bağları kalmış ne de yasaklar yüzünden tütün  dikebiliyorlarmış. Bu yörenin yaygın aracı PAT-PAT. İki tekerlekli araca küçük römork takıp taşımada kullanıldığı gibi çift sürme ve çapalamada da kullanılıyor.
Kahve önünde konuşmak istediklerimi biraz isteksiz bulunca dalından taze koparılmış kara üzümlerden birkaç kilo alıp Tekirdağ yönüne ilerledim. Hemen köy çıkışındaki ulu çınar önünde durup fotoğraf makinemi ayarlarken köyün buradan güzel göründüğünü gördüm. Çınar yanındaki çeşmede onlarca su bidonu dolmayı bekliyor. Demek ki suyu güzel.
Bundan sonra asfalt güzel olsa da yol dar ve sağ yan uçurum. Manzara için arada duraklayıp yavaş ilerliyorum. Yeniköy sonrası sola sapan yola giriyorum. İyi bir tercih yapmışım. Çünkü sahil yolu bozukmuş.
Vadiden aşağılara inerken ilginç bir minaresi olan Mermerköy meydanında durup bir şeyler içmek istiyorum. Kahve sandığım yapının önündeki kişiye selam verip burası kahve mi diye soruyorum. Eviymiş. Minarenin ve çevredeki evlerin bahçelerindeki çiçeklerin resmini çekip döndüğümde isminin Hasan olduğunu öğrendiğim emekli işçi “çay demlediğini” söyleyip beni zorla sandalyeye oturtuyor. Hasan Dayı bu yöredeki köylerin hep eski Rum Köyü olduğunu , Yukardaki Işıklar Köyünde üç katlı Rum konaklarının hala dim dik ayakta olduğunu , köyün sırtlarının ve dağın denize bakan yamaçlarının eskiden hep üzüm bağı olduğunu , hükümetlerin alkollü içki politikası ve Tekirdağ’daki rakı ve şarap fabrikalarının özelleştirilmesi ve kapatılması yüzünden bağların yozlaşıp ormana döndüğünü… anlatıyor. Demlediği çaydan bir bardak içip izin alarak yola koyuluyorum.
Niyetim İpsala ve  Enez’i görmek. Bu amaçla Tekirdağ’dan Batıya dönüp   hiç oyalanmadan ilerliyorum. Ancak İpsala Sınır Kapısına kadar bölünmüş yolda asfaltlama çalışması var. Bir gidiş , bir geliş şeridi kapatılıyor. Bu yüzden fazla sürat yapamıyorum. Sınır Gümrük alanından geri dönüp İpsala’dan Karpuzlu – Enez yoluna sapıyorum. Her taraf pirinç tarlası. Tarlaların arasında geniş su kanalları su dolu. Aklıma Ergene çayının kirliliği geliyor. Bu su Ergene Çayından geliyor olamaz mı? O zaman üretilen pirinçler zararlı metaller içermez mi ?
Enez, Saroz Körfezinin en batısında. Sahilindeki kumsal onlarca km uzuyor. Ancak Saroz   körfezini doğu ucuna , yani Gelibolu – Keşan yoluna çıkabilmek için mutlaka Keşan’a geri dönmek zorunda kalıyorsun.
Avrupa yakasına Uçmak Dere’yi görmek için geçmiştim. İpsala , Karpuzlu ve Enez’i de gördüm.  Böylece Trakya hemen hemen tamam. Bir tek Gökçe Ada kaldı. Bir gün sıra ona da gelir.
              22  Eylül  2013  23 40  

22 Eylül 2013 Pazar

PALAMUT BÜKÜ DÜŞLERİ


“Palamut Bükü Koyu... 
Ilgın ağaçları...
Bir de ben...
Bu koya ılgın yakışır ,
Bir de ben...”
Ilgın ağacı Palamut Bükü koyuna bu kadar mı yakışır. Sahildeki bahçelerin kenarını sıra ile ne güzel süslemişler.
Bak canım , bak canımın içi sabah erkenden kalkıp Palamut Bükü sahiline ineceksin. Ilgın ağaçlarının birinin altına oturacaksın. Gözün ufukta olacak. İlk ağartı ile dikkat kesileceksin. Sonra kızıl kıyamet. Bir yangın ki söndürmek istenemez. Bir yangın ki yürek yangını sanırsın. Kan revan içinde uzatacak burnunu. Serin yel yüzünü yalarken yanağında bir öpücük hissedeceksin. Dersin ki ana rahmini terk ediyor kanlar içinde. Bacaklarından tutup kıçına bir şaplak indiresin gelir.
Deniz renk cümbüşü. Balıklar sessizce başlarını uzatmış doğumu izliyor. Balıkçı oltasını çekip onlara katılmış. Hiç mi canlı yok? Bu kadar mı sessiz olur doğa. Kuşlar susmuş. Deniz kımıldamaya korkuyor. 
Ah be gülüm. Birlikte olmalıydık. Başını omzuma , elini elime vermeliydin. Denizdeki görüntüsü kıpır kıpır bize kadar gelmeliydi. De ki gözden akan bir damla yaş…
Gökyüzünde kıyamet koparken deniz yavaş yavaş yeşilden maviye geçmeli kırmızısı , moru , eflatunu solarken.
Önce kuşlar başlamalıydı ezgilerine. Sonra balıklar derinlere kaçmalı , balıkçı oltasını atmalıydı. Biz el ele yürümeliydik kumsalda.  Saba makamında ezgiler mırıldanmalıydım. Sen de bana eşlik etmeliydin…
Güneş yükselip ısıtınca geri dönmeli , akşam için planlar yapmalıydık.
Gün batımı için yarımadanın arka yanında bulunmalı , Bodrum üzerine inen güneşi alkışlamalıyız.  Bir elimizde bira şişesi , bir elimizde leblebi , fındık , fıstık. Makam Hüzzam: “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…” Deniz ile buluşurken kızıl gonca bizim de dudaklarımız birleşmeli. Gözlerimizi yumup bir süre daha hayalimizde yaşatmalıyız vuslat anını.
Yavaş yavaş Palamut Bükü Koyuna dönerken dolunayın büyüsüne kaptırmalıyız kendimizi.
Ah canım , ah canımın içi…
“Palamut Bükü Koyu... 
Ilgın ağaçları...
Bir de ben...
Bu koya ılgın yakışır ,
Bir de ben...”
 Dedim ya ,
bir de sen olmalısın…
           


22 Eylül 2013  22 35

11 Eylül 2013 Çarşamba

SEVGİ PINARI



     Eve dönerken 14 tane kediyi bir kapıya bakarken gördüm. Duvar dibinde bir kap içinde yemekleri ve suları duruyordu. Belli ki onlarla ilgilenenlerin eviydi baktıkları. Az önce ise bir başka kedi miyavlıyordu. Yaşlı adam çağırınca yanına gitti. Sevilmekten o kadar hoşnuttu ki mırıltıları bana kadar ulaşıyordu. Bir an gözlerim doldu. Sevgi ne güçlü bir araçtı. Sevilmek ne güzel bir şeydi…
Annemi anımsadım . Evimizin bahçesi çiçeklerle doluydu. Çiçeğin her çeşidi saksılarda , margarin kutularında ne güzel açar , bahçemizi cennete çevirirdi. Annem elinde çomak hep onlarla konuşur , diplerini karıştırır , kuruyan yapraklarını temizlerdi. Çiçekler , o yanına yaklaştığında canlanır , adeta söylenenleri duyabilmek için kulaklarını dört açarlar , sonra da en güzel renkleri , en büyüleyici kokuları ile karşılık verirlerdi. Komşular hep annemden çiçek isterlerdi.
Annemin 3-4 tane de kedisi vardı. Ya kucağında ya dizinin dibindeydiler. Tırrr , tırrr sesleri mutluluklarını ne güzel yansıtırdı.
Babamın kırlangıçları vardı. Merdiven boşluğunda , oturma odasının  kapısının üzerindeydi yuvaları.  Rahat girip çıksınlar diye duvara delik açmıştı. Çamurdan yuvalarını ne zaman örmüşlerdi bilen yoktu. O yuvaya kimse dokunmaz ve her yıl ilk yavrularını bu yuvadan uçururdu kırlangıçlarımız.
Karşılıksız kalmayan tek  duygudur sevgi. Çiçeğe , hayvana , insana , doğaya bir verilip on alınan bir alış – veriştir. Ancak sevmeyi , sevilmeyi bilmek gerekir. Sevgisiz büyüyen bütün canlılar vahşidir , çirkindir. Böylelerine önce sevmeyi , sevilmeyi öğretmek gerekir. Yoksa size kuşku ile bakacaklardır.  Sürekli horlanmış , itilip kakılmış ya da başkalarına saldırmak üzere yetiştirilmiş bir köpeği düşünün. Sizin sevecen bakışınız , sevgi dolu yaklaşımınızı anlayamayacaktır. Onun için size saldıracak, sizden kuşku duyacaktır. Onunla iletişim kurmanız zaman alsa da bir süre sonra sizi anlayacak , her zaman sevilmek isteyecektir.
Sevginin pınarı annelerdir. Rahimlerine düştüğü andan itibaren sevgi ile sarmalayıp kucaklarlar çocuklarını. Bilirler ki en besleyici gıda sevgileridir. 9 ay boyunca  ne güzel koklaşırlar. Ne güzel okşar anne yavrusunu. Ancak çocuğunun mutlu olması annenin mutluluğuna bağlıdır. Anne mutsuz ise çocuk da huzursuzdur. Doğumdan sonra emzirerek mutlu eder çocuğunu. Ancak anne mutsuzsa çocuk emmek istemez. Mutsuzluğu sütüne yansımıştır. Bir anlamda sevgi pınarı kurumuş olur. Anne çocuğunu ne kadar kucaklasa , öpse yetmez. Bir de çocuğuna karşı yeterli sıcaklığı gösterememişse o çocuk sevgisiz büyüyecek , bünye olarak ne denli sağlıklı görünse de cılız , çelimsiz biri olacaktır. Sevilmeyi bilmediğinden sevmeyi de bilmeyecektir. Annesine karşı duyduğu sevgisizlik ve güvensizlik , tüm insanları kapsayacaktır. Böyleleri hırslı olacaktır. Kendilerini bir şekilde kanıtlama uğruna büyük sıkıntılara katlanacak , sonunda ekonomik olarak güçlendiklerinde etraflarına gururla bakacaklardır. Adeta “gördünüz mü ben neyim.” Demektedirler etraflarındakilere. Ancak en büyük mutsuzluğu da zirveye çıktıklarını sandıkları bu günlerde yaşarlar. Çünkü insanlara güvenmedikleri için güvenebilecekleri bir tek dostları yoktur. Sevmeyi bilmedikleri için  sevilmeyi de bilmezler. Maddi doyumun hiçbir anlamı olmadığını öğrendiklerinde kendilerini değişik uğraşlarla oyalama yoluna giderler. Çevrelerinde ilgi odağı olmak acaba mutluluk getirebilir mi?
Bazen karşılarına değişik birileri çıkar. O güne dek tatmadıkları duyguları yaşamaya başlarlar. Ancak tüm ruhlarını bir ur gibi saran kuşkuculuk mutlu olmalarına engel olur. Aynı anda , aynı şeyleri düşünürler , birbirlerini öylesine tamamlarlar ki iki farklı bünyede tekliği yaşarlar.  Ancak ikinci kişilikleri mutlu olmalarını istemez. Bundan sonra bir daha çıkar mı böyle bir fırsat bilinmez. Ancak tatminsizlikleriyle , sevgisizlikleriyle baş başadırlar bundan böyle…
Gördünüz mü kediler beni nerelere götürdü.. Bakışları sevgi pınarına dönüktü. Dilerim sizi besleyen sevgi pınarı hiç kurumasın. Dilerim sevginiz hiç tükenmesin…
              11  Eylül  2013  Çarşamba  17 10   

10 Eylül 2013 Salı

BURSA’NIN GEZİLESİ YERLERİ




Yıllar önce , öğretmenliğimin son demlerinde Atatürk Lisesinde Ticaret Bilgisi dersinde “Ticaret Aracıları” konusunu ,işlerken aklıma geldi. “Çocuklar , size uzaktan bir konuk geldi. Bir hafta kalacak. Öyle bir program uygulayın ki buradan Bursa’yı tanımış olarak ayrılsın.” Bir hafta sonra sınıfa girdiğimde gezi dosyası hazır mı? Dediğimde öğrencilerin çoğu ellerini havaya kaldırdı. Bir öğrenciye okumasını söyledim. O okurken mutluluktan mest olup öğretmen sandalyesine yığıldım.  O kadar güzel bir yazıydı ki okuduğu kompozisyon notu versen 100 puan , ticaret notu versen 100 puan. Bitirdiğinde “Teşekkür ederim , sözlü notu olarak 100 veriyorum” deyip bir başkasına geçtim. Bu şekilde 3-4 kişinin hazırlığını dinledim ve her birine 100 puan verdim.
“Çocuklar , biliyorum ki öteki arkadaşlarımızın hazırlığı da okunanlar kadar değerli. Ancak konu işlemek zorundayım. Emek verenlerin tümüne teşekkür ediyorum. Dersten çıkar çıkmaz öğretmenler odasında sınıfın Türkçe Öğretmeninin yanına oturdum. “Öğrencilerin isimlerini vererek hazırladıkları ödevin kompozisyon olarak çok güzel olduğunu söyledim. Bu çocuklar teşvik edilmeli dedim. “ Ancak  arkadaş hiç ilgilenmedi.
Bunu neden mi anlattım? Birinci nedeni ufacık bir müdahalenin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini göstermek. Şöyle ki : 1980 li yılların ortasında Küçük Balıklı Ortaokulunda Matematik Öğretmeni olarak çalışırken bir öğrencim dersimde başarısız olduğu için çok üzülüyordu. Bu öğrencim açılan bir yarışmada yaptığı resimle birincilik ödülü almıştı. Rehberlik çalışmaları sırasında “her kes matematikten başarılı olacak diye bir koşul yok. Sen de Resim Öğretmeni ol.” Demiştim. Yıllar sonra karşılaştık. Evet , Resim Öğretmeni olmuştu. Çok gururlandım.
Yukarıdaki anekdotu anlatmamın bir başka nedeni ise aynı ödev bu gün bana verilseydi nasıl bir program hazırlardım? Yani Bursa’nın nerelerini gezdirirdim? Bir an panikledim. O öğrencilerim kadar başarılı bir sunum yapamayacağımı anladım. Sonunda kısaca bazı yerlerden söz etmeye karar verdim.
Evet , Bursa’nın gezilesi yerleri nereleridir? Uludağ’ı ; Suçtu , Sudüşen , Saitabat şelalelerini ; Tümbüldek , Keramet , Oylat Kaplıcalarını ; İznik Surlarını; Yenişehir Saat Kulesi ve Şemaki Evi’ni ; İnegöl Boğazova , Keles Kocayayla ve Uludağ’ı başka yazılara bırakıp Misi , Apolyont , Cumalı Kızık ve Trilye’den söz etmek istiyorum. Aslında Saitabat Köyünden , oradaki kadın derneğinden başlamak isterdim. Ancak ranr uğruna Menba suyu yamyamlarının Saitabat Şelalesi’ni nasıl kuruttuklarını gördükten sonra köyden söz etmek , ve oraya gitmek istemiyorum.
1. Misi Köyü:
Bursa`nın güney batısında yer alan mahallesi. İzmir Caddesinden giderken Acemler sonrası Keles-Orhaneli sapağından sola dönüp 3 km kadar gittikten sonra inilen vadide sağa saparak ulaşılıyor eski adı Gümüştepe iken  asıl adı olan Misi’ye dönen köye. Önce bir köprü ve solda derenin iki yanında çay bahçeleri , gözleme , kahvaltı evleri. Köprüden geçer geçmez sizi restore edilip çivit , taba , kahverengi ile  badana edilmiş evler karşılıyor. Hemen sol karşıda cami. Size tavsiyem bir yerlerde oturmadan köyü gezmeniz.
Cami önünden sola doğru tırmanırsanız dere kenarındaki tesisleri rahatlıkla görebilirsiniz. Az ötede Misi Köyü Kadınları Dayanışma Derneği tabelası çıkacak. Köy kadınlarının ürettiği salça , reçel , tarhana , erişte , makarna , ev tatlıları şalvar giymiş üyeler tarafından tanıtılacak. Kahvalti ve  köy yemekleri ile konuklarını  dernek önündeki masalarda ağırlıyorlar. Önce köyü gezeceğiz dedik ya sokak aralarına dalıp restore edilip renk renk boyanmış evlere baka baka , kapıların , pencere önündeki çiçeklerin , kapı tokmaklarının fotoğraflarını çeke çeke , sokak çeşmelerinde su içip elinizi yüzünüzü yıkaya yıkaya dolaşın. “Ah , bunlardan biri benim olmalı” diyeceğinize kuşku yok.
Sokakları dolaşıp kadın derneği hizasına gelince sol yanda müze ve köy konağını göreceksiniz. Açıksa girip yöresel giysileri , eşyaları inceleyip satılan hediyeliklerden alabilirsiniz. Cami önünde ve başka yerlerdeki tezgahlarda incir , ceviz , elma , armut , domates , patlıcan satıldığını göreceksiniz. Şayet son bahara doğru gitmişseniz küçük taneli salkımlarda siyah üzümler göreceksiniz. Çok şanslısınız. Çünkü köye ismini veren “MİSKET” üzümleri gördükleriniz. Mübadele öncesi köyde yaşayan Rum’lar bu üzümlerden ürettikleri nefis şarapları tüketip pazarlarlardı. 15 – 20 yıl öncesine  kadar köyde şarap depoları bulunur , köyde yetişen ve başka yörelerden getirilen üzümlerden üretilen şaraplar büyük fıçılarda korunup pazarlanırdı. Şimdi , göstermelik bir şarap evi köprüyü geçmeden sağ tarafta  yaşam savaşı veriyor.
Doğancı barajından bırakılan ve yazları iyice azalan su , kışın ve ilkbaharda çağıldayarak akar. Zaman zaman getirdiği kütükler köylüler tarafından yakalanıp sobalarda yakılır. Derenin iki yanındaki tesislerde her mevsim oturup çorba , kahvaltı , gözleme , sucuk ekmek , köfte yenebilir. Yazları dereye indirilen masalarda ayaklar suyun içinde bir şeyler yenip çay ve kahveler yudumlanabilir.
Son yıllarda Misi Köyü her gün artan sayıda konuk ağırlamakta. Gelecekte restore edilmiş evler pansiyon ya da küçük oteller olarak değerlendirilir mi bilmem.
2. Apolyont ( Gölyazı ) Köyü:
Misi gibi eski bir Rum yerleşkesi. Misi Köyüne göre turizmden daha fazla pay alması gerektiği halde tanıtım eksikliği ve tesis yetersizliği yüzünden henüz istenen düzeye gelememiştir.
Bursa – İzmir Yolunda 20 km kadar  ilerlediğinizde sağda “Ağlayan Çınar” resmi ve Apolyont yazısı” bulunan tabelayı gördünüz mü  hemen sağa sapıp yolun altından sola dönerek yenilenen asfalt yolda 5 km sonra karşınıza çıkacak yarımayda doğru zeytin ve incir bahçeleri arasından  ilerleyin. Köy girişinde yol ikiye ayrılacak. Ben her zaman soldan , göl ve karşı yamaçların manzarasına bakarak ilerlerim. Bahara doğru göl kuş cennetidir. Pelikanlar sürüler halinde süzülür. Öteki su kuşlarıyla doyulam manzaralar oluştururlar.
Sahil boyu ilerleyip köye girerken balıkçı tekneleri , ağlar ve sağ yanda gözleme ve balık evi sizi karşılar. Az sonra karşınıza önüne asılmış giysiler ve özellikle bu köye özgü şalvarlarıyla Apolyont (Gölyazı)  Köyü Kadınları Dayanışma Derneği çıkacaktır. Girip kendi elleriyle imece usulüyle ürettikleri ürünlerden alabilirsiniz.  Sola dönünce de köprüyü geçmeden “Ağlayan Çınar” ve altında yer alan tesisi göreceksiniz. Nefis göl balıklarını koca çınarın gölgesinde yiyebilir , çay ve kahvelerinizi yudumlayabilirsiniz.
Köprüyü geçince solda bir büfe , önünüzde çınar ağaçları ve altında sıra sıra masalar , karşınızda köy kahveleri , muhtarlık binası , solda köy camii. Kış ortasından yaz sonuna kadar geçen zamanda gitmişseniz arabanızı cami önüne park edin. Yaz sonundan kış ortasına geçen sürede gitmişseniz sola ilerleyin. Az sonra balıkhane ve hemen yanında göl kıyısına inen yol. Sağdan yukarı tırmanan yolu yürüyerek  geçeceğiz. Sahil boyu kıyıdaki balıkçı teknelerine ve sağ yanda kalın surların üzerine oturtulmuş evlere bakarak ilerliyoruz. Sular yükselince bu yol tamamen sular altında kaldığı için kullanılamıyor. İleride adalar göreceksiniz. O adalarda manastır ve tapınak kalıntıları var. Ancak özel tekne tutarak gidilebiliyor.  Gölün derinliği 1,5 – 2 metre olup dibi tamamen çamur kaplı olduğundan çok tehlikeli.
Biz varsa olta ile balık tutanlara , şansımız yaver giderse balıktan dönen bacıların kullandığı teknelere bakarak ilerliyoruz. İşte suyun içinden uzayan söğüt ağaçları. Şayet buralarda iseler pelikanlar , ördekler , martılar… Gölün kıyısında miyavlayan kediler. Yer yer hala direnen sur kalıntıları.
Turu tamamlayıp arabayı köprü yanına park ettik mi çınarların altına çıkıyoruz. Köprü yanındaki büfe Nilüfer Belediyesi tarafından işletiliyor. Ben hiç sevmedim. Çünkü eskiden nefiz gözlemeler yediğimiz büfe yeni düzenleme sonrasında kahvaltı , melemen falan verir oldu. Beni kızdıran yanı ise , çınarlar altında 50 kuruşa içtiğimiz çayı fiyatının burada 1,5 lira oluşu ve sanıyorum belediyenin zorlamasıyla köy kahvelerinde de 1  TL ye satılmaya başlaması.
Çınarlı kahvelerin arkasında restore edilmiş sur duvarları arasından tepeye tırmanan dar sokak. Yukarıda üç tane leylek yuvası. Mart ortası – Ağustos ortası gelmişseniz yuvalarda leylekler. Aralık girişinde, soldaki çıkmaz aralıkta meşhur Apolyont Köy Ekmeğini üreten fırın. Mutlaka alın derim. Fırında bulamazsanız hemen üst tarafındaki markette bulabilirsiniz.
Köy içi eski evler ve evlerin önünde çiçekler açmış saksılar , tenekeler. Sakın şaşırmayın , karşılaştığınız yaşlı olsun genç olsun; kadın olsun , erkek olsun size “gülümseyerek “hoş geldiniz” diyecektir. Mübadele göçmeni olan köy sakinleri Trakyadaki geleneklerini buraya taşımış olmalılar. Köy içinde göle dik inen sokaklar. Denize bakan , Göle bakan bütün Rum köylerinde olduğu gibi  her ev suyu görmekte.
Surların arasından tepeye tırmanmayıp ileri giderseniz ve günlerden cumartesi ya da Pazar ise tezgahlarını açmış köy kadınlarını göreceksiniz. Gözleme , bazlama , lokma yemek isterseniz ya da  kendi pişirdikleri köy ekmeği , cevizli lokum , tarhana , erişte , salça , reçellerden almak isterseniz hemen yanaşın tezgaha. Muhabbetlerine de doyum olmadığını aklınızdan çıkarmayın.
Köyü , surları gezdik , karnımızı doyurduk , köy ekmeğimizi aldık. Şimdi çınarların altında tavşan kanı çaylarımızı yudumlayıp köy hakkında konuşabiliriz.  Vaktimiz varsa adanın arka yüzünde gün batımını izlemek için yer kapıp fotoğraf makinemizi de hazırlayabiliriz. Ancak daha önce köyün ana kara kısmında yer alan ve son yıllarda restore edilen büyük kiliseyi ve papaz evini görmelisiniz.
Apolyont tarihi çok eskilere dayanan etrafı kalın surlarla çevrili bir ada köyü. Her nedense ismi sonraları Gölyazı olarak değiştirilmiş. Ben Apolyont’u tercih ediyorum. Köy bütün zenginliklerine , misafir severliğine karşın turizmden yeterli payı alamıyor. Bunda tanıtım eksikliği yanında tesislerin yetersizliği de etkili oluyor diyebiliriz. Bir de hafta içi günlerde her gün bir kadın tezgah açsa , gelen konuklara ikramda bulunsa  ne güzel olur.
Ana karada ve adada her yan SİT olduğu için bir çivi bile çakılamıyor. Halbuki Ana kara tarafındaki tepe ağaçlandırılıp piknik alanı olarak düzenlense  ne güzel olurdu.
3. Trilye ( Zeytin Bağı )
İşte eski bir Rum köyü daha. Bursa yönünden gidiyorsanız Mudanya’nın 10 km ötesinde , İzmir yönünden geliyorsanız İzmir – Bursa yoluna 30 km kadar uzaklıkta şirin bir köy. Bu köyü benim için vazgeçilmez kılan yalnız eski Rum evleri, Makarios’un da okuduğu taş mektep , Kimi restore edilip cami  ya da kültür merkezine dönüştürülmüş , kimi restore edilmeyi bekleyen kiliseler ; marinası ve balık lokantaları, başka yörelerden getirdiği şarapları satan şarap evi , zeytini , zeytin yağı değil.  Bu köyü benim için vazgeçilmez kılan tepedeki “ÇAMLI KAHVE” si. Solda İmralı adası , karşıda Armutlu burnu , sağa doğru Fıstıklı , kapaklı köyleriyle Gemlik Körfezi. Denizde balıkçı tekneleri , deniz otobüsleri , feribotlar. Aşağıda , marinada demir atmış yatlar , balıkçı tekneleri. Arkada zeytin yeşili giysilerini giymiş tepeler…
Çam ağaçlarına asılı fenerler , kazanlar , tencereler , teraziler… Döğen tahtaları , pulluklar , sabanlar, araba tekerleri… Bir müzeye girdim derken , kıyıdaki masalardan birine oturup gözlemenizi , kahvaltınızı söylüyorsunuz. İsterseniz önce çaylarınızı yudumlarken aşağıdaki plaja , martılara , köpük köpük kıyıyı döven dalgalara bakabilirsiniz.
Buranın zeytini dünyanın en lezzetli zeytinidir. Yağını da kaşık kaşık iç , içine kekik , tuz , biber, cibrika  döküp kızarttığın köy ekmeği dilimlerini batırarak ye. Çamların altında soluduğun hava kentte soluduğuna benzemez.  Buradaki hava elle tutulacak kadar yoğundur. Ciğerlerini doldurduğunu hissedersin. Çamsakızı , iyot bir araya gelmiş hücum ederler ciğerlerine.
Diyeceğim o ki yalnız Çamlı Kahve için bile Trilye’ye gidilir. Ancak sokaklara dalıp restore dilen ya da restore edilmeyi bekleyen 2 – 3 katlı şirin evleri görmelisiniz. Fatih camii (nedense ya Ayasofya , ya da ;Fatih olur adları ) olarak hizmet veren kiliseyi , üç a,le tarafından konut olarak kullanılan kiliseyi , hayvan bağlanmaktan , insan pisliklerinden etrafı kapatılarak kurtarılmış ve restore edilmekte olan kiliseyi , Restore edilip Kültür merkezine dönüştürülen  büyük kiliseyi ve bakımsız  TAŞ MEKTEP”i görüp zeytin ve zeytin yağı alabilirsiniz.
Limandaki lokantalarda balık yerken gün batımı eşliğinde kadehleri havaya kaldırıp coşkunuzu paylaşabilirsiniz.  Sağda , marina önündeki küçük dükkanlardan köy kadınlarının ürettiği ürünlerden alma şansınız da var.
Tirilye’ye gelmişken ya da gelirken  hemen 5 km kadar Mudanya tarafında yer alan Siye ( Kumyaka) Köyünü de gezmelisiniz. Burada sizi eski Rum evleri , restore edilmekte olan kilise ve ille de portakal – limon bahçeleri , evet bahçeleri karşılayacak.  Köy iklimi çok özel. Böyle iklimlere “mikro klima” denirmiş. Portakal, mandalina ve limonları lezzetli . Ancak evleri çok sıcak. Oğlumun deyişiyle “bu evlerde mutlu insanlar yaşıyor.” Burada , köy kahvesinde mutlaka ada çayı içilmeli, Hem de birkaç bardak.
4. Cumalı Kızık
Dördüncü köyümüz eski ve tarihi bir Osmanlı köyü. Bursa fethedildikten sonra  Orta Asya  ve Anadolu’nun öteki yörelerinden gelen Türk boyları  çevreye yerleştiriliyor.  Kızık boyu da Anadolu’nun değişik yörelerinden sonra ( Tokat , Karaman , Gaziantep , Malatya ) Bursa’ya geliyor.  Orhan Bey Kızık boyundan 7 kardeşe yedi gelin verip her birini Uludağ eteklerine yerleştiriyor. 7 Kardeş , yedi köy kuruyor. Bunlardan Değirmenli Kızık , Fidye Kızık , Cumalı Kızık , Hamamlı Kızık ve Dere Kızık köyleri günümüze kadar geliyor. Öteki ikisi bilinmiyor.
Cumalı Kızık bunların içinde bozulmadan günümüze gelen tek köy. Kış ve bahar mevsimlerinde kaldırım döşeli dar sokaklarında dereler akan , altında ahırları , üst katında sundurmalı odaları , geniş avluları ve kerpiç evleriyle adeta bir müze.
Dizi çekimlerinde doğal plato olması özellikle Kınalı Kar dizisinden sonra köyün ününü daha da artırdı. Köylü bunu paraya dönüştürmekte tereddüde düşmedi. Hemen kahvaltı , gözleme evleri , köylü kadınların sergileri , meyveleri ile  ilgi kaynağı oldu.
Her zaman olduğu gibi altın yumurtlayan tavuğun başını kesmekte gecikmediler. Sattıklarının fiyatını çok yüksek tutup  ziyaretçi sayısı azalmaya başladığında bunu önce otopark olmamasına bağlayıp bir otopark yaptılar.  Fiyatlara el atmakta geç kalmışlardı. Halbuki Uludağ’a sırtını dayamış , kestane , kiraz , ahududu bahçeleri arasında adeta kaybolmuş , Köy hamamı i cinli sokağı , Kınalı Kar konağı , köy ekmeği ile ne kadar çok konuk ağırlardı. Otele dönüştürmeye başlanan konakları ile  dünyanın ilgisini daha çok çekebilirdi…
Bursa bu dört köyden ibaret değil tabii ki. Bunlar benim favorilerim ve ulaşılması kolay olanlar.
            10 Eylül 2013  Salı  22 10  

4 Eylül 2013 Çarşamba

Hayallerim Ve Dostum :3

Sevgili
Deniz kenarında , kayaların üstünde oturmuş , gökyüzündeki kızıllığın kaybolmasını bekliyorsun. Sol tarafında alabildiğine uzanan kumsal.  Ufuktaki kızıllık morluğa dönüşürken yukarılarda  pembe kelebeğe dönüşen küçük bulutlar.
Gözlerini kapatıyorsun. Arkandan biri yaklaşıyor. Önce nefesini hissediyorsun ensende. Sonra sırtına doğru bir serinlik yayılıyor. Bu , onun üflemesi.  Arkandan kucaklayıp ayağa kaldırıyor. Sıkı sıkı sarılıyor. Tüm bedenini hissediyor ve titremeye başlıyorsun. Ellerinden tutup kumsala sürüklüyor. Konuşmadan kumsalın başına varıyorsunuz. Birden bir müzik geliyor kulağına. Bir elini beline , ötekini omzuna atıyorsun.  Döne döne ilerliyorsunuz. Suyun içine girdiğinizi belinizi aşınca fark edip kıyıya yanaşıyorsunuz. Gözlerin hala kapalı. Ve hala bir tek sözcük konuşmadınız.  Müziğin ritmi hızlanıyor. Seni tutup fırıldak gibi döndürüyor. Eteklerin uçuşuyor. Gökyüzündeki laciverdi yıldızlar aralıyor. Uzaklarda köy ışıkları. Tarla farelerinin sesleri…
Ürpererek gözlerini açıyorsun. Ağzında şarabın buruk ekşiliği. Sen hala kayanın üzerindesin. Denizin minik dalgaları yavaş yavaş kıyıya vuruyor. Gökyüzü ışıl ışıl yıldız.  Kimseler yok. İşte gene yalnızsın. Boşuna beklediğini , çünkü en son bütün köprüleri  dinamitleyip terk ettiğini çok iyi biliyorsun.
Oysa ne güzel hayaller kurmuştunuz. Her akşam balık yediğin , rakını , şarabını yudumladığın salaş lokantaya benzeyen bir lokantada güneşin batışını izleyecektiniz. Gözlerinizle konuşup , gözlerinizle koklaşacaktınız. Mutluluğunuz zirve yapacaktı.
Sessizce ayağa kalkıyorsun. Kumsala doğru ilerlerken sesini yükselttiğinde bazı dizeleri anlaşılan bir ezgi dökülüyor dudaklarından.
Sevmek bir ömür sürer ,
Sevişmek bir dakika…
Kıyı boyu ilerlerken gözlerinden dökülen yaşları elinin tersi ile siliyorsun.
Hasret bir ömür sürer ,
Kavuşmak bir dakika…
           4 Eylül 2013  19 25