12 Ağustos 2013 Pazartesi

SUÇLU HALK MI?


Biraz mürekkep yalamışlarla konuşurken sık sık dile getiriliyor: “Bu insanlar adam olmaz. Bu halkla bir şey olmaz. Aziz Nesin boşa söylememiş yüzde bilmem kaçı aptal diye. .” sözleri. Her seferinde karşı çıkmaya çalışıyorum , ancak derdimi bir türlü anlatamıyorum.
Gerçekten Türkiye`nin bu günkü durumunun sorumlusu halkımız mı ? Bir türlü evet diyemiyorum. Yüzyıllarca padişahın kulu olarak yaşamış , ihmal edilmiş. Kurtuluş savaşında birileri işgalcilerle işbirliği yaparken her türlü özveride bulunmuş , yeri gelmiş malını , yeri gelmiş canını vermiş gözünü bile kırpmadan. Cumhuriyet kurulmuş alkışlamış hiçbir şey beklemeden. Bütün özverisine karşın hiçbir ödül istememiş ve almamış. İşgalcilerle işbirliği yapanlar bile yeni kurulan Cumhuriyet`ten bir şekilde yararlanırken o “memleketin hakiki efendisi ...” ödülü ile yetinmiş. Okuması için okul , kitap bulamamış, sesini çıkarmamış. Çünkü bin yılı aşkın her gün kanaat etmesi öğütlenmiş , bu dünyada rahat edemeyenler öteki dünyada ödüllerini alacaklar denmiş , inanmış. Nasıl inanmasın ki, bu dünyanın nimetlerinden hep “birileri” yararlanıyormuş. Kendisine bu dünyadaki nimetlerden pay düşmüyormuş ki.
Hani öteki dünyadakileri de ballandıra ballandıra anlatıyormuş anlatanlar. Huriler , Gılmanlar mı dersin , ab-u hayat çeşmeleri , her türlü meyvenin bulunduğu bahçeler mi? Kanaat etmezse, isyan ederse başına gelecekler ise korkunçmuş. Hem bu dünyada rahat eden öte dünyada cefa çekecekmiş söylenenlere göre. Kendisine seslenen bir tek kişi olsun düşün , söylenenleri düşünmeden kabul etme dememiş. Büyüklerine itaat etmesi söylenmiş her zaman. İtaat etmediğinde başına gelmedik kalmamış. Kendisine sürekli olarak okuyanların , düşünenlerin başına gelenler gösterilmiş. İşkence mi istersin , idam mı , yoksa yargısız infaz mı? En büyük suç aleti kitap olarak gösterilmiş kendisine.
Peki aydınlar ne yapmışlar? Kendi aralarında tartışmışlar sürekli. Hem de halkın anlayamayacağı bir dille. Birinin ak dediğine öteki kara diyormuş da halk hangisi doğru söylüyor kavrayamıyormuş. Bazıları bilinçli , bazıları bilinçsizce aklını karıştırıyormuş halkın. Hem , bir kaçı dışında üzerine düşen sorumluluğu yerine getiren de yokmuş aydınlardan. Sonra da oturup “bu halkla bir yere varılmaz. Bu halk adam olmaz” diyorlarmış.
Bakıyormuş aydınlara. Örgütlerine sahip çıkanların , sorunlarını dile getirmek için sergilenen eylemlere katılanların sayısı çok azmış. Düzenlediği mitinge kendi tabanını getiremeyen sendikacı halkı sorumlu tutuyormuş. “ Kardeşim bu halk adam olmaz...”
Siyasi partilere bakıyormuş. Tümü söylemde kendisinden yanaymış da iktidara gelince kendisini unutuyormuş. Buna karşın her seçimde gazetesi , televizyonu çeliyormuş aklını. Bak diyormuş saygıdeğer kalemşorlar , bu kez de oy ver A partisine , yoksa vatan elden gidecek. Ya da oyunu bölme, B partisine ver oyunu. Şimdi önemli olan demokrasiyi kurtarmak. Kendi partin nasıl olsa barajı aşamayacak , boşuna oyunu ziyan etme diyormuş aydın geçinen kalemler ve çevresinde kendisine yol verenler. Bir türlü kendi partisine oy vermesine fırsat vermiyorlarmış. Buna karşın her düşünceyi meclise sokuyormuş. Mecliste iki buçuk parti olacak dedikleri halde on partiyi sokuyormuş meclise. Bilgece demek istiyormuş ki “ Her düşünceyi gönderiyorum meclise , kurucu meclis gibi çalışsın , uzlaşarak çıkarsınlar yasaları , kurucu meclis gibi çalışsınlar...” Kimse anlamıyormuş demek istediğini.
“Bu halk adam olmaz, seçtiklerine bak” diyormuş aydınlar. Sanki nitelikli adayı sürdüler önlerine de onlar seçmedi. Hep “vurun abalıya” oluyormuş.
Biraz insaf gerekmez mi beyler. Aydınımız ne ise meclisimiz de o. Meclisimiz , aydınımız ne ise halkımız da o. Ne geride birbirinden ne önde. Olanlara bakılınca belki halk biraz öne geçti denebilir. Halkın , son günlerde kendini çok önemli bulan medyadan geride kaldığı söylenebilir mi ? Yıllardır üzerine çikolata sürülü zehirli ilaçları kim yutturdu bu halka. Bu gün vatan haini olarak nitelendirdiği kişileri daha bir yıl önce göklere çıkaran bu medya değil miydi?
Kim sorumlu Türkiye`nin bu günkü durumundan? Öncelikle yarım asırdır ülkeyi yöneten siyasi partiler ve bunların lider kadrosu. Demokrasiyi yozlaştırıp katılımcılığın önünü tıkayanlar , insan haklarını çiğneyenler , işlerine geldiği gibi uygulayanlar. Öncelikle bunlar bir öz eleştiri yapıp halktan özür dilemeli. Yalan söylediği için ,kandırdığı, verdiği vekalet yetkisini kendilerine karşı kullandığı için. Bütün çektirdikleri için özür dilemeliler hem kendileri , hem de devlet adına.
Sonra aydınlarımız öz eleştiri yapmalı. 1946 da DP konusunda, 1970 li yıllarda Ecevit , 1980 li yıllarda Özal konusunda halkı yanılttıkları için, yanlış yönlendirdikleri için. Her seçimde kendi doğrularını ön plana çıkarıp seçim sonrasında “tüh be bu kez de yanılmışız” dedikleri için. Halkın kafasını karıştırıp doğru tercih yapmasını engelledikleri için. Ayrıca doğru örgütlenme modeli oluşturamadıkları için.
Medya şapkasını önüne koyup düşünmeli ve günah çıkartmalı. Kendi sınıfsal çıkarlarını bile kısa erimli kişisel çıkarlarına feda ettikleri için. Her gelen iktidarla çıkar ilişkisine girdiği için , objektif enformasyonu engelledikleri , halka kendi istediklerini gösterdikleri için. Mikrofonlarını , ekranlarını , sayfalarını , köşelerini belirli çıkar gruplarının lehine , ancak halkın aleyhine kullandıkları için. Gazetecilik yerine pazarlamacılık yaptıkları, köşe yazarlığı yerine komisyonculuğa soyundukları için günah çıkarmalılar.
Halkımıza gelince , o da öz eleştiri yapmalı , bu kişi ve kurumları yıllarca sırtında taşıma günahını işlediği için.
Sonra hep beraber temiz bir sayfa açıp insan haklarına dayalı , gerçekten katılımcı , adı değil kendisi demokrasi olan yönetimi inşa etmeye koyulmalıyız.
Kolay değil mi bunu gerçekleştirmek? Peki , neden zor? Halkımız mı engelliyor böyle bir oluşumu? Onun hiç bir suçu yok mu? Tamam. Öğrenmek istediğim de buydu.
20.Kasım.1997 - 20 15

11 Ağustos 2013 Pazar

KALIBININ ADAMI OLMAK


Kalıbının adamı olmak sözü çok kullanılır.  Kalıp dedin mi akla dötü göbeği yerinde olanlar gelir ya bir de işgal ettiği makam , yer aldığı ideolojik pozisyon belirler insanın kalıbını. Devletin en üst makamlarında görev yapan birinden kalıbına , yani işgal ettiği makama uygun konuşması , davranması beklenir. Bu kişiler mahalle kahvesinde konuşur gibi konuşamazlar. Ne denli kızarlarsa kızsınlar bir çiftçiye örneğin “Ananı da al git.” Diyemezler. Dememeleri gerekir. Bu tür konuşmalar belli kesimlerce hoş karşılansa da toplum hafızası unutmaz. Bir gün suratına vuruverir.
Hani bir fıkra vardır. “Bir papaz mı , imam mı ibadet sırasında sesli olarak yellenir. O denli utanır ki görev yaptığı köyü terk eder. Aradan yıllar geçer. Ben diyeyim 15 yıl , siz deyin 20 yıl. Bir gün yolu o taraflara düşer. Köye bir uğrayayım der. Köy girişinde bir delikanlı ile karşılaşır.
-Delikanlı , kaç yaşındasın?
Diye sorar. Genç ,
- Yaşımı bilmem. Ancak Papaz ( imam ) yellendikten 3 yıl sonra doğmuşum.
Papaz (ya da imam) hemen geri döner. Bunca yıl geçtiği halde olay unutulmadığı gibi adeta milat olarak kullanılmaktadır.
     *            *            *
Ağzı o denli güzel laf yapmaktadır ki girdiği her topluluğun yıldızı oluverir. Hani kalıbı da yerindedir. Ancak bir kusuru vardır . Asalaktır. Yani çevresinden geçinmeyi sever. Anlayacağınız kalıbının adamı değildir…
       *                 *                 *
Siyasi duruşu ile her zaman gurur duyar. Sömürüye , ezmeye karşıdır. Bu amaçla kurulmuş siyasi oluşumların en ön safında yer alır. Ancak güvenilir değildir. Verdiği hiçbir sözü yerine getirmez. Anlayacağınız kalıbının adamı değildir.
       *                 *                 *
Siyasi parti lideridir hem de kendini Sosyal Demokrat sayan bir partinin. Karizma dedin mi yanına yaklaşılmaz. Ancak fırsatçıdır. Partisi Esnaf ve Sanatkardan yana olduğunu söylerken o zamanında çok ucuza kapattığı , son günlerde kendi partisinin belediyesi tarafından imara açılan tarlasını AVM yapılması için müteahhide verir ve köşeyi döner. Sekreterini milletvekili yapar , seks kasetleri her yanda dolaşır , ancak o hala milletvekilidir.  Yellenen imam ( papaz) kadar bile onurlu davranmaz… Kalıbının adamı değildir…
       *                 *                 *
Yılların siyasetçisidir. Dindar duruşu ile takdir toplar. Esprilidir. Ancak 3 yıl önce severek söylüyorum dediği şarkıyı bu gün kötüler. Neymiş sözlerinde “kazanamadım rakı parası” varmış. Bilmez ki köyümde yoksul Mehmet dayı eline 25 kuruş geçti mi soluğu Bakkal Şakir`in dükkanında alır. 25 kuruşluk ispirtonun üzerini derenin bulanık suyu ile tamamlayıp diker başına… Bilmez ki tuzağa düşürülen Gencin tek derdi uyuşturucu parası kazanmaktır , yoksa hayatı tehlikededir.  Ve çok iyi bilir ki bütçe gelirlerinin önemli kısmı içki ve sigaradan alınan yüksek vergilerden oluşmaktadır…
Anlayacağınız , kalıbının adamı olmak çok zor . Ancak “ADAM” olmanın yolu da buradan geçmiyor mu?
            11 ağustos 2013  15 15

UNUTMAK





“Hafiza-i  Beşer Nisyan ile maluldür.” Kısaca insanlar unutur. İnsan unutur da belgeler unutmaz.
Bir zamanların Terörist başı Yaser Arafat vardı. Uçak kaçırmanın mucidi… Herkes düşmandı kendisine.  ABD düşmandı , İsrail düşmandı , Batı düşmandı… Sonra ne oldu? Yaser Arafat Batının da kuruluşunu onaylamak zorunda kaldığı Filistin Devletinin ilk başkanı oldu…
Bir zamanlar Güney Afrika devletinin yargılayıp vatan haini diye mahkum ettiği , yıllarca hapis yatırdığı Nelson Mandela`yı düşünelim. Yalnız hapisten çıkmakla kalmadı, Güney Afrika Devlet başkanı , Ulusal Kahramanı oldu. Bir çok uluslar arası ödülle taçlandırıldı…
1920 lerin Osmanlı Devletini ve Anadolu`da kurtuluş savaşını örgütleyen Mustafa Kemal`i düşünün… Boynunda idam fermanı , alnında vatan hainidir yaftası yok muydu?
1980 lerin Bulgaristan`ını düşünün. Türklerin isimleri değiştiriliyor diye kıyametler koparmamış mıydık? Baskılara dayanamayıp binlerce aile Türkiye`ye göç etmemiş miydi? TC de onlara evler vermemiş miydi? Şimdi durum ne? O yıllarda baskılardan şikayet edip Türkiye`ye göç edenlerin çoğu şu anda çifte pasaport taşıyor. Bir TC pasaportu ki isim hanesinde “Mehmet” yazarken ikincinde yani Bulgaristan  pasaportunda isim hanesinde “Hristo” yazıyor… Şu anda hem Bulgaristan`daki mallarını, hem de Türkiye`deki mallarını kullanıyor. Hem SGK dan hem de Bulgaristan`dan emekli maaşı alıyor… Hey gidi günler hey…
Unutkanlığımız yalnız bunlarla mı sınırlı? Günü birlik politikalarla ne hatalar yapıyoruz , farkında mıyız? Kolay yetişmeyen sanatçılarımızı , bilim insanlarımızı nasıl da kolayca harcıyoruz? Ahmet Kaya`yı nasıl linç etmiştik… Orhan Pamuk , Yaşar Kemal, Yılmaz Erdoğan , Ali Nesin ve daha nicelerini birilerinin peşine takılıp nasıl da dışlamıştık. Bir yandan Milliyetçilikten , Ulusalcılıktan dem vurup milli değerlerimizi , ulusal değerlerimizi nasıl da harcamıştık , harcıyoruz… Ülkemizin itibarını bizim dışladığımız , linç ettiğimiz kişiler artırıyor. Yabancı ülkelerde Aziz Nesin`in , Nazım Hikmet`in , Orhan Pamuk`un , Yaşar Kemal`in hemşehrisi olduğumuz için itibar görüyoruz.
Dedim ya günübirlik politikaların kurbanıyız. Bu yüzden dün linç ettiğimizi bu gün göklere çıkarabildiğimiz gibi , galeyana gelip haydi boykot uygulayalım dediğimizde de boykotu önce kendimiz deliyoruz. Örneğin bir zamanlar Fransız mallarına boykot çağrıları yapılıyordu. O günlerde “Renault” tan başlayalım mı dendiğinde birden sesimiz kesiliyordu. Geçenlerde Gezi Parkı direnişindeki duyarsızlıkları nedeniyle medya organlarına boykot çağrısı yapıldı. Haklı olarak bu organların başına da CNN Türk kondu. İki gün sonra sevilen bir kişi ile program yapıyor diye “haydi boykotu delelim” deyiverdik… O listede yer alan gazetelerdeki  köşe yazarlarının yazılarını  paylaşmayı ise hiç kesmedik…
Onun için diyorum ki unutkanlık hastalığından bir an önce kurtulmalıyız. Olayları değerlendirirken objektif olabilmeli , Empati yapabilmeliyiz. Çünkü koşullar öyle gelişir ki  dün “vatan haini” dediğimiz kişi yarın “ulusal kahraman” olabilir. Sakın şaşırmayalım.
            10 Ağustos 2013  11 15   

10 Ağustos 2013 Cumartesi

BAYRAM GELMİŞ NEYİME…


Her bayram mutlaka yeni bayramlık takım elbiselerimiz olurdu. Öyle konfeksiyonundan değil , iki kez prova edilen , her provada İnegöl`e gidilip mutlaka İnegöl Köftesi yenen, ayakkabıları ölçü alınıp yaptırılan takımlar. Bayramdan önce askıya asılan , kimseye görünmeden giyilip kos kos dolaşılan takımlar…
Bayram sabahı büyüklerimiz bayram namazına gider , biz heyecanla dönüşlerini beklerdik. Bayramlaşma için sabah yemeğinin bitişi beklenir , sonra sıraya geçilip büyüklerin elleri öpülürdü. Heyecan zirvede olurdu o an. Acaba ilk gün için kaç kuruş harçlık verdi babam…
Sonra büyüklerimizin evlerine gidilip bayramlaşılırdı. Bütün aile birlikte giderdik bayram ziyaretlerine. İkramlar tatlı , şeker , lokum olurdu. Bizlere mendil bazen de birkaç kuruş harçlık verilirdi. Bayram ziyaretleri akrabalık durumuna göre yapıldığı için kiminle daha yakın akraba olduğumuzu bilirdik.
Ziyaretler bitti mi haydi sokağa. Bakkaldan mantar , çatapat alır , kızların peşine takılırdık.  Köyün üst yanında ceviz ağaçlarına salıncaklar kurulur gençler karşılıklı bakışarak sallanırlarken , küçükler de arada postacılık yaparlardı. O gün koşturmacalarla geçer akşam erkenden uyurduk. Ancak ne kadar özen göstersek de elbisemizde ilk günden lekeler ve yırtıklar oluşuverir , ertesi gün için annem söylene söylene lekeleri temizler , yırtıkları onarırdı.
İkinci gün İnegöl`e gidilir , bayram yerinde beşiklere , salıncaklara binilir , cambazlar , deniz kızları , hokkabazlar izlenirdi. Ancak öğlede azalan harçlıklarımızla sinemaya gider , o günün çizgi filmlerini , uzun metrajlı filmlerini izlerdik. Akşam yorgun yorgun yürürdük 5 kilometrelik mevsimine göre çamurlu , tozlu köy yolunu.
Köyde bayram iki gündü. Üçüncü gün işe koşulurduk. Çapa , sulama , kırma , dizme… Tütün bizi bekliyordu.
Benim bir de yatılı okuldaki bayramlarım vardı. 11 yaşımda Arifiye Öğretmen Okuluna yatılı girmiştim. İki ağabeyim de aynı okulda yatılı okuyor. Bazı bayramlarda köye gelsek de çoğunda ya zaman ya da kese uygun olmadığı için okulda kalırdık. Okulda kalmışsak bayramı ben mutlaka Revirde geçirirdim. Doktor Hanım beni çok sever , ne zaman revire yatmak istesem yatırırdı. Bayramlarda beni çeken onun sıcaklığı mıydı?
Şimdiki  bayramlar bir başka oldu. Akrabalarımızı bilmiyoruz ki ziyaretlerine gidelim. Bayramlarda tatil yerleri de bizsiz olmaz ki… Hem çalışma koşulları o denli ağırlaştı ki bayramlar biraz olsun dinlenmek , nefes almak için fırsat oluyor.
Ya “bayram gelmiş neyime…” diyenlerimiz…
           10 Ağustos 2013  11 45  

9 Ağustos 2013 Cuma

GURUR VE TEVAZU


Gurur kendini beğenmişlik…
Mutsuzluklarımızın kaynağı değil mi? Yaşamı kendimize nasıl zehir ederiz gururumuz yüzünden. Ne fırsatlar kaçırıp , ne kalpler kırmışızdır. Gururuna fazla düşkün olanlar için “burnu bir karış havada” derler.  Bazılarının burnu doğuştan kalkıktır. Bazıları ise sonradan estetik yaptırıp kaldırtır burnunu. Çevrelerine tepeden bakmayı çok mu sever böyleleri ? Halbuki gurur onuruna düşkün olmaktan çıkıp, kendini beğenmişlik şeklini almadığı sürece ne kadar yararlıdır.
Gururun  karşıtı  tevazu değil mi? Alçak gönüllülük çoğu kez  takdir görür. Ancak bunda da ölçülü olmak gerekir. Biliyorsunuz “fazla tevazu gösterme gerçek sanırlar…” seni küçük görüp ezmeye kalkışırlar.  
Hem gurur , hem de tevazuda dengeyi tutturabilmek…
Matematik problemlerinin çözümünde kendime özgü yöntemlerim var. Bu yöntemler hem öğrencilerimin , hem de arkadaşlarımın çok hoşuna gider. İnanır mısınız bunların çoğunu öğrencilerimden , başka arkadaşlarımdan ve köylülerden öğrendim.  Bir şeyi anlamadım mı çocuk demez , yaşlı demez sorarım.
 Hiç unutmam Eğitim Enstitüsü`ne girdiğimde öğretmen okulunu bitirdikten sonra 6 yıl öğretmenlik yapmış , meslek okulu olan okulumda öğrendiklerimin çoğunu unutmuştum. İlk sene Fizik dersinde optik konusu işlenirken
1/f1 + 1/f2 = (f1 + f2 ) / f1 . f2    
diye bir formül kullanılıyor , ancak ben sol yanın sağ yana neden eşit olduğunu bir türlü algılayamıyorum. Bir gün dayanamadım:
- Hocam , bu formülde sol yanla sağ yan neden birbirine eşit?
Deyiverdim. Arkadaşlar cahilliğime gülecekler ya çok seviyorlar. Bana herkes baba diyor. Hemen biri tahtaya kalkıp :
- Paydaları eşitlediğimizde sağ yanı elde ederiz.
Deyip gösterdi. O kadar rahatladım ki.
- Tamam. Günlerdir kafamı kurcalıyordu.
Bu kez hep beraber güldük.
Gururumuz yüzünden birçok fırsatı kaçırırız. Sınıfta , dershanede anlamadığımız bir konuyu arkadaşımıza sorup öğrenmeyi gururumuza yediremez , bu yüzden başarısız duruma düşeriz.
Ancak gurumuz esas özel yaşamımızda derin hasarlar yapar. Önce “pek de havalı” deyip çevremiz uzaklaşır bizden. Sonra gururumuz yüzünden sevdiklerimizi yaralar , mutsuzluğumuza zemin hazırlarız. “İnatçı Keçi” ler gibi hep karşımızdakinden bekleriz geri adım atmasını. Ufacık bir yanlış bu şekilde büyür , büyür ve sonunda sevdiğimiz ile aramıza aşılmaz duvarlar oluşturur. Bir gün oturup düşünmeye başladığımızda mutsuzluklarımızın kaynağının hep aceleciliğimiz , gururumuz ve yanlış tercihlerimiz olduğunu görür ve keşkelere başlarız. Gururumuz yüzünden kırdığımız dostlarımızın kapısını çaldığımızda vakit geçmiş olur çoğu kez. Kalp kırarken gösterdiğimiz aceleciliği, hatamızı düzeltirken esirgeriz kendimizden.
Hayat kısa. Mutlu olmak için elimize geçen fırsatları hovardaca harcamaya hakkımız yok. Keşkeler kimseye bir yarar sağlamıyor.Kendini beğenmişlik ve gurur ancak bize yalnızlıkları yaşatır. Ekonomik gücümüze de güvenip çevremize tepeden bakarsak insanların tepelerini görürüz. Çok fazla tevazu gösterip yerlere eğilirsek , bu kez de başlarını göremeyiz ve bizi ezmeye kalkarlar. Göz göze gelinen durum en mükemmel duruş şekli olmalı.  Göz göze temas… CHE`nin “Saklayacak bir şeyin yoksa, korkacak bir şeyin de yok demektir.” Sözüne inananların , korkacak şeyi olmayanların duruşu. Çünkü onlar bilirler ki “gözler yalan söylemez…”
Onurlu yaşayacak kadar gurur ve kimseye kendimizi ezdirmeyecek kadar tevazu…
               9 Ağustos 2013  19 35    

7 Ağustos 2013 Çarşamba

MUKTEDİR OLUNUR ANCAK MUKTEDİR KALINMAZ


“Adalet bir gün herkes için gerekli olacak.”
Muktedir olduğunuzda hep öyle kalacağınızı , hiçbir zaman için durumunuzun değişmeyeceğini sanırsınız. Haksızlıklar , hukuksuzluklar umurunuzda bile değildir.  Ne zaman mağdur duruma düşersiniz , işte o zaman başlarsınız bağırmaya…
27 Mayıs darbesi ( Biz yıllarca devrim demiştik) gerçekleşip Yassı Ada`da  Özel Mahkeme kurulduğunda 18 yaşımdaydım. Babam Demokrat Parti Ocak – Bucak Başkanlığı yapmış , Menderes`e özel mektuplar gönderen biri. Ben de babamın etkisiyle DP yi , öğretmenlerimin etkisiyle de Darbe Yapan Orduyu haklı buluyorum. Yassı Ada  duruşmalarını basında ve radyoda izliyorum. Bir zamanların “odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” diyecek kadar muktedir Başbakanının yargıç karşısında şaşkın , “Arz edeyim reis beyefendi” deyişi hiç aklımdan çıkmaz. Mahkeme sonunda bir kısmı uygulanmadığı için başbakan ve iki bakan arkadaşının idam edilişi. Genel Kurmay başkanının ceza alması ve rütbelerinin sökülmesi… Sonradan 27 Mayıs Darbe planının çok eskiye dayandığını öğrenecektik.
Ardından Talat Aydemir`in darbe girişimleri ve idam edilişi. Sonra 9 Mart için planlanan devrimci darbenin  12 Mart muhtırasına dönüşümü.  “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” sözünün doğruluğunu “ 12 eylülün gelişi 24 Ocak Kararlarından belliydi” olarak gördük. Ordunun darbe planladığını biliyorduk. Ancak sonradan Kenan Evren`in “neden darbeyi daha önce gerçekleştirmediniz” sorusuna verdiği veciz “ortamın olgunlaşmasını bekledik” yanıtından da anlaşılacağı gibi olgunlaşma , Erbakan`ın deyişiyle “kadayıfın altının kızarmasının beklenmesi” sonucudur ki 12 Eylül gece yarısı Hasan Mutlucan türküleri çalmaya başladı.
O güne kadar ordu OYAK yatırımları sayesinde RENAULT , OYAK-BANK gibi güçlü kuruluşların patronu haline gelmişti.
Her askeri darbe sonunda yapılan düzeltmelerle üst rütbe subay maaşları  öteki memurlarla kıyaslanamayacak düzeye yükseltilmiş , emekli olan generaller arpalık haline getirilen yönetim kuru üyeliklerinden de yüksek maaşlar almaya başlamışlardı. Gazetelerde yeni maaşlar yazılırken nedense subay maaşlarına hiç yer verilmiyordu.
Ortamın Darbe için nasıl uygun hale getirildiğini çok iyi biliyorduk.  Darbe ve tutuklamalar , siyasi partilerin , sendikaların , derneklerin kapatılması. Tutuklanan birinin kimliğini ispatlayabilmesi aylar alıyor , karakollarda , hapishanelerde uygulanan işkencelerle birçok kişi sakat kalıyor ya da ölüyor , ancak kimseden çıt çıkmıyordu. Görevi Anayasayı korumak olan yüksek yargı organları Cuntaya brifingler verirken , bazı aydınların uygulamalara karşı çıkmak ve kamu oyunu aydınlatmak için yaptıkları girişimler geniş çaplı tutuklamalarla sonuçlanıyordu. O günlerde mahkemelerde , kamu oyuna yönelik açıklamalarda en çok söylenen sözlerden biri “HUKUK BİR GÜN SİZE DE GEREKECEK” idi.
Hiç unutmuyorum , Ruhi Su kanser olmuş , tedavi için yurt dışına çıkması yasaklanmıştı. İsterdim ki Ruhi Su kanserden ölmeden o günün komutanları , komutan eşleri , aile bireyleri Ruhi Su için sokaklara dökülsün. Yurt dışı yasağının kaldırılmasını istesin.
Olağan Üstü mahkemelerin kararlarının hukuka uygun olduğu söylenemez. Yassı Ada Mahkemesi kararları ne kadar hukuki ise , 12 Mart, 12 Eylül Mahkemelerinin kararları da o kadar hukukidir. Olağan Üstü Hal kalıntısı günümüz Özel Yetkili mahkemelerinin verdiği kararların hukuka uygun olması da düşünülemez.  Ceza alanların ailelerinin üzüntüsüne saygı duyuyorum. İnanıyorum ki  acımasızca infazlara karışmış ; bazı katliamlarda yönlendirici rol oynamış ; işlenen cinayetlere , yapılan infazlara , işkencelere göz yummuş olanları dışındakiler geçen zaman içinde geçmişleri ile yüzleşmişlerdir. Ve umuyorum ki vicdanen rahattırlar.
Çünkü “En ağır ceza mahkemelerin verdiği değil , kişinin kendisini yargılaması sonunda verdiği cezadır. Mahkemelerin verdiği ceza bir gün biter , ancak kendimize verdiğimiz cezadan hiçbir zaman için kurtulamayız.
Not: Bu yazı dünkü muktedirlerden çok bu günkü muktedirlere ders olması için kaleme alınmıştır.
           7 Ağustos 2013  12 10   

6 Ağustos 2013 Salı

HAYALLERİM VE DOSTUM:2


Şiirler okuyacaktın insana dair , aşka dair. Hani tozlu raflarda bulup getirdiğim kitaptan. Dostumun şiirlerinden okuyacaktın bana. Yeşil gözlerden söz eder genellikle. En çok da aşktan.
Gün batımında bir masaya karşılıklı oturacaktık. Güneş denize kavuşurken su karışınca ağarmış bardaklarımızı yudumlayacaktık. Hani ufukta vuslat gerçekleşirken , gökyüzünde kızılıyla , moruyla kıyametler koparken  göz göze gelecektik. Dalıp gidecektik renk cümbüşüne. Hava serinleyecek , biz fark etmeyecektik. Neden sonra ürpererek uyanacaktık hayallerimizden. Bardaktan bir yudum daha ve üstüne  kavun - peynir … Sana hocanın sarhoş oğlunu anlatacaktım. Hani her gün içen oğlunu içkiden vaz geçirmeye çabalayan hocayı. “Baba , son olarak benimle içersen içkiyi bırakırım” sözünden umutlanıp oğluyla rakı sofrasına oturan , birinci ufak bittikten sonra oğluna dönüp “Bak oğlum, bundan sonra bu rakıyı kavunla peynirsiz , bir de bensiz ,içersen sana hakkımı helal etmem” diyen babadan. Ardından bardaklarımızı hoca için kaldıracaktık.
Çantandan yaprakları solmuş kitabı çıkaracaktın ardından. Gözlerimin içine baka baka okuyacaktın dizeleri. Sana şair dostumun okul aşkından söz edecektim. O yeşil gözlerin sahibinden.
Gökyüzü ışıl ışıl olacaktı tenha köy lokantasında. Uzaklarda adalar ışıldayacaktı. Gezmelerden , turlardan söz edecektik. Yollara vurup kaybolmalardan , yaylalardan , koylardan… Bir sen kullanacaktın arabayı , bir ben. Yol kıyılarından böğürtlenler koparmalardan ; köylülerden taze meyveler alıp çeşme başlarında yemelerden ... Her an değişen doğanın güzelliklerinden…
Sevgili Dost.Hayallerimiz de hayal oldu. Ne şiir kaldı , ne kıyı lokantası. Hani suyla buluşunca ağaran var ya , hani şişede durduğu gibi durmayan. Onu da ayrı ayrı içeceğiz. Bir tek gün batımları kalacak. Sen bir yandan bakacaksın , ben bir yandan… Ve bileceğim ki sen orada mutlusun…
            31 Temmuz 2013  15 55