29 Mart 2013 Cuma

NOSTALJİ



Sizleri 1949 , 1950 yıllarına götürebilir miyim? Ezanın Türkçe okunduğu günlere…
Tanrı uludur , Tanrı uludur ,
Tanrıdan başka yoktur tapacak…”
Şeklindeki Ezanın ille de minareye çıkılarak  okunduğu günlere.
Bir motor sesinin kilometrelerce uzaktan duyulduğu , ne hava ne gürültü kirliliğinin olmadığı günlere… Gece gökyüzüne baktığınızda ışıl ışıl yıldızların parladığı , ne uydu ne uçak ışıklarının görülmediği , kent ışıklarının bu güzelliklerin ırzına geçmediği günlere götürebilir miyim?
Düğünler Cuma başlayıp Pazar akşamı biterdi. İki davul , iki zurnacı gelirdi İnegöl`den.
Genellikle kış günleri olurdu düğünler. Özellikle cumartesi akşamı ve Pazar günü düğünün en coşkulu zamanlarıydı. Cumartesi akşamı kız evinde kadınlar eğlenip sıra örtme denilen düğün hediyelerinin tanıtımına geldi mi  davul – zurna eşliğinde erkekler kapıya dayanırdı. Örtmenin tamamlanmasından sonra da kadınlar kenarlara ve evlere çekilirken oynayarak erkekler doldururdu meydanı. Damat , sağdıçlar , sofralarda içkiler , mezeler…  Orta oyunları , karşılamalar , güvendeler ve ille de çifte telliler… Geç vakitte dağılırdı düğün evi.
Pazar çevre köylerden ve İnegöl`den gelenlerle dolardı köy. Çünkü “Güvey Batırma” geleneğimiz çok ilgi çekerdi. Sağdıçların arasında damat dere kıyısına gelip çöker , delikanlılar ise damadın akrabalarına altı okka yapıp bahşiş koparmaya çabalarlardı. Bazen pazarlıkta uyuşma olmaz ve akraba dereye bırakılır , ayakları , paçaları sırıl sıklam olurdu.  Bahşiş toplama bitince önce davul ve zurna çalanlar dereye girer , sonra da sağdıçlar damadı altı – okka ile (omzundan ve dizlerinin altından tutarak ) suya batırırlar , 20 – 25 metre bu şekilde gidildikten sonra damat traşı için köy hamamına koşulurdu.
Daha sonra gelin alma töreni… Cezayir çalmaya başladı mı gelinin damat evine girdiği anlaşılır , silahlar patlatılarak düğün sona ererdi.
Ve uzun kış günlerinde komşular birbirine “oturmaya” giderdi. Kestaneler , mısırlar kavrulur, armut turşuları , kabak reçelleri ikram edilirdi konuklara. Sokaklar karanlık ,  diz boyu çamur  olurdu. Kandil ışığında çamura bata bata giderdik komşulara.
Ve biz , yani namı diğer “Kitapçı Ahmet Efendi” taifesi elimizde gramofon ve plak çantaları ile çağrılırdık. Ergenliğe merdiven dayasa da ağabeylerim olmadan olmazdı. Çünkü mahallenin bütün kadınlarının toplandığı odada gramofonu kuracak , eskiyen iğneleri değiştirecek , sırası ile plakları yerleştirecek tek kişi ağabeylerimdi.
İlk olarak Mevlit plaklarını sıralar , yeri geldiğinde Kuran plakları ve mevlit duasını koyardı. Eksiksiz olarak okunan mevlit sonrası şerbetler içilir ve kısa bir sohbet faslı olurdu. Bu arada kadınlar sabırsızlanmaya başlamıştır.
İkinci çantadan şarkılar , türküler ve oyun havaları ağırdan hızlıya doğru çalmaya başlar.
“Yeşil olur şu Konya`nın merası” , “Makber” , “Bakmıyor çeşm- i siyah” derken “Aman Kürt Ali” başladı mı önceden açılan meydana kadınlar fırlayıp kurtlarını dökmeye başlarlar. Bahriye çiftetellisi ve öteki oyun havaları ile coşarlar ve yorgun düştüklerinde nerede ise bütün plaklar çalınmış olur. İstek üzerine birkaç plak daha çalındıktan sonra çantalar toplanır ve evin yolu tutulur. Ezgide bayılma oldu mu zembereği kurmak gerekirdi.
Soğuk , uyku ve çamur ile boğuşarak varılırdı eve. Pencerelerin arasından giren soğuğa aldırmadan girerdik yataklara. Nefesimizle ısınır , hayallerimize sarılıp uykuya dalardık.
Sabah bülbül , saka , kanarya sesleriyle uyanırdık. Derenin sesi , temiz hava ve çınarların tepesindeki kuşlar… Kar yağarken daha bir sessiz olurdu doğa. Derenin suyu soğukta büzülür, azıcık kalırdı. İçme suyumuzu erkenden taşırdık dereden. O günlerde sular gerçekten tertemizdi.
Ne buz dolapları vardı o yıllarda ne serada yetişmiş sebzeler. Domatesler domates , biberler biber kokardı. Elmalar elma gibi , şeftaliler şeftali gibiydi. Üzüm salkımlarını tavana serer , kış boyu yerdik.
O günlerde denizlerimiz masmaviydi. Elini uzatsan balık yakalardın. Perşembe oldu mu babam palamutları çifter sallandırırdı elinde. Hem de ne palamutlar.
O yıllarda  bayramlarda  terziye elbise diktirir , ayakkabı ısmarlardık. Ayakkabılar ayak ölçülerimize göre yapılırdı. Elbiselerin iki provası olur , her provada İnegöl Köftecisinde köfte yerdik.
Sonra bir gün köy imamı Topal Hoca takma ayağı ile minareye tırmandı. Bu görülmüş bir şey değildi. Çünkü ezanları ve salaları hafızları okurdu. Bütün köylü cami önünde toplanmış heyecanla bekliyordu. Herkese çok uzun gelen bir sessizlikten sonra yukarıdaki hocanın sesi duyuldu:
“Allahü ekber , Allahü ekber…”
Göz yaşları sel olup boşaldı. Dersin ki ülke düşman işgalinden kurtulmuş. Birbirine sarılanlar, “çok şükür bu günleri de gördük” diyenler…
Sonraki yıllarda çarığın yerini cızlavet lastikler aldı. Amerikan yardımı peynirler , süt tozları geldi. Tarımda zehir kullanılmaya başlandı. Ormanlar talan edilip  dağların tepelerine çekildi. Denizler kirlendi , balıklar küstü. Ekilen başka , alınan ürün başka olmaya başladı. Tıpkı Cumhuriyetin uyguladığı eğitim sisteminin ürününün beklenenden farklı olması gibi. Önce radyo , sonra elektrik , ardından televizyon geldi. Teknoloji geldikçe doğa kızdı, küstü . Keklikler , geyikler, tavşanlar görünmez oldu. Leylekler yok oldu.
Şimdi gökyüzüne baktığımda hiçbir şey göremiyorum. Ne yıldızlar kaldı , ne de “yıldızların altında” şarkıları. Ne gramofon kaldı , ne komşu ziyaretleri. Düğünler salonlara sığındı , gelin almalar , güvey batırmalar unutuldu.
Sahi siz kaç yıldır hiç mektup yazmadınız?
                         28 Mart 2013  23 55   

AH GECELER…





“…
Beni düşünceye
Salan geceler…”
Tütün işçiliği dendi mi tüylerim diken diken olur.  Acaba diyorum tütün işçiliği kadar ağır bir başka işçilik var mıdır?
Nisan ortalarında çim tavaları hazırlanır. Tütün tohumu serpilip üzeri küllü gübre ile örtülür. Sık sık sulanır ve gübrelerin arasından  tütün fideleri burnunu uzatır.  Şimdi otunu temizleme zamanıdır. Yabani otları tütünlerden ayıracaksın ve tütün fidelerine zarar vermeden kökleyip atacaksın. Geçen yılın tütünü ise evde satılmayı beklemektedir.
Fideler büyürken tarla hazırlanır. Karıklar çekilir , göğüs adı verilen bölmelere ayrılır. Fideler 15 cm kadar oldu mu tek tek köklenip dikim için tarlaya taşınır.
Tütün dikimi neşeli bir uğraştır. Su ile doldurulan karıklara fideler elle gömülüp dipleri kapatılır. Paçalar dizlere kadar sıvansa da her yanı çamur olur insanın. Öğle paydosunda biraz temizlenip yenen yemek ve dinlenme.
Tütün işçiliği kadınların , genç kızların yaptığı işlerden sayılsa da biz üç erkek kardeş köyün aranan tütün işçilerindendik. Bir yandan Öğretmen Okulunda okuyor , yazları her yıl birkaç dönüm daha fazla dikilen tütünümüzle uğraşıyorduk.
Dikim sonrası can suyu ve tutmayan yerlere yeni fidelerle aşı yapılması. Ardından birinci çapa , ikinci çapa ve dip sıyırma.
Büyük ağabeyim benden 6 , küçük ağabeyim ise 3 yaş büyüktü. Tütün kazarken babam her postada ağabeylerime 7 şer , bana 5 sıra verirdi. Yaşları yakın olduğu için konuşacak şeyleri çok olur , molalarda koyu bir muhabbete dalarlardı. Beni muhabbetlerine ortak etmedikleri için can sıkıntısından molalarda kazacağım sıraların otlarını temizlerdim. Otu temizlenmiş tütünün kazılması çok kolay olduğundan hemen payıma düşen sıraları bitirip ağacın gölgesine koşardım. Ağabeylerim buna kızar ve Babamdan benim de 7 sıra kazmamı isterlerdi. Babam üzülerek de olsa iki sıra daha verirdi. Bu iki sırayı da çabucak kazıp gölgeye çekilirdim. Bu yüzden adım “pratik” olmuştu.
Tütün işçiliğinin en zor aşamasıdır kırım zamanı. Gecenin 2  sinde işçiler toplanıp tarlaya doğru yola çıkar. Akşamdan tütünlerin konacağı bohçalar , lüks lambası , gaz şişesi ve yedek gömlek ( fitil ) hazır tutulurdu.  Uykulu gözlerle varılırdı tarlaya. Babam lüks lambasını yakıp pompalarken işçiler zifirli elbiselerini giyerler , usul usul muhabbete başlarlardı. Gecenin ayazı ile dip diri olan yapraklar parmakların alışkın hareketleri ile koparılıp elde biriktirildikten sonra desteler halinde yere bırakılırdı. Bir süre ses çıkmazdı kimseden. Derken komşu tarlalardan bir ses yükselirdi:
Ay bi taraftan doğdu ,
Gün bi taraftan doğdu,
Hiç sesiniz çıkmıyor ,
Sizi şeytan mı boğdu…”
Hemen fısıldaşmalar ve karşı mani komşu tarlaya selamlar götürür. Bir süre atışma devam eder. Uyku uzaklaşmıştır. Ancak yüreklerdeki yangın sürmektedir. Kimi yanı başındakine  olan sevdasını dillendirir , kimi uzaktaki sevgilisine olan özlemini haykırır.  Bir bakarsın ortak söylenir türküler , bir bakarsın kimse cesaret edemez söyleyene katılmaya. Çünkü o ezgiyi O`nun kadar güzel seslendiren yoktur köyde.
Bir türkü vardır ki mutlaka yankılanır gecenin sessizliğinde :
Zulmetle ayrılık bestesi yapan
Beni düşünceye salan geceler
Ruhumda titreyen son nuru kapan
Neşeyi ümidi çalan geceler
Geceler geceler ah geceler

Yeter yeter artık bu kadar çile
Nedâmet hissiniz gelmez mi dile
Ufukta beliren ilk ışık ile
Ağarmış saçımı yolan geceler
Geceler geceler ah geceler.
Türküler , iç geçirmeler , sabah ne zaman olmuş , güneş ne  zaman yükselmiştir? Tütün zifiri ellere bulaşıp yapışmaya başladığında anlaşılır. Tütünler toplanırken işçiler elbiselerini bile değiştirmeden köyün yolunu tutarlar.
Ben erken gidip çorba suyu koyardım ocağa.
O gün akşama kadar kırılan tütünler dizilecek , gece yenisi kırılacaktır. Kısa yaz gecelerinde uyku ne de tatlıdır? Uykulu gözlerle dizilen tütünün toplanıp aynaların önüne taşınması , kimin , kaç dizi dizdiğinin yazılması benim görevimdi.
Halbuki ne güzel uyunurdu o saatlerde. Ya da dışarıdaki çocuklarla ne güzel oyunlar oynanırdı. Karpuz , kavun kabukları iplerle birbirine eklenir kervan oluşturulurdu. İnce kum buğday olurdu , arpa olurdu pazara taşıyacağımız. Kavak dalından atıma binip ince şıvgınla kırbaçlamak , toz çıkararak yalın ayak koşmak…
Biz , çalışmak zorundaydık. Yoksa 3 kardeş yatılı okulda nasıl okurduk? Çabucak büyümek , olgunlaşmak , sorumluluklar almak zorundaydık. 17 yaşında bir köyün ilkokulunun bütün sorumluluğunu yüklenmek zorundaydık. Sakın gülümseyip “hadi ordan , bu gün o yaştaki çocuğa telefon parasını bile yatırtamıyoruz” demeyin. Bizim nesil seradaki domatesten bile erken olgunlaşmak zorundaydı. Bu yüzden ne çocukluğumuzu , ne de ergenliğimizi yaşayabildik.
Bu günkü gençlerin işi daha da zor. Okul , dershane , sınavlar… Bir yarış ki birbirlerini çiğnemeden başarıyı yakalamaları olanaksız. Biz çalışarak kendi tahsil masrafımıza katkı sağlıyorduk. Bu gün ise aileler çocuklarına çok büyük paralar harcıyorlar. Bu kadar masraf , bu kadar koşturmaca içinde gençliğini yaşayamamış , yorgun , bitkin gençler. Hani üniversiteyi okusa da iş garanti değil ki?
Bir bizim kuşağı düşünüyorum, bir bu günkü gençleri… Birden ekonomik sistemin adı geliyor aklıma: KAPİTALİZM. Yani birbirinin gözünü oymadan , başkalarının payından çalmadan karın doyurulmayan sistem. Elden ne gelir ki seçim bu yönde yapılmış.
Kurtuluş mu? Aslında bizim elimizde…
                         28 Mart 2013  22 30  

28 Mart 2013 Perşembe

LEYLEKLERİMİZ



“Leylek leylek havada,
Yumurtası tavada…”
Nasıl da terk etmişlerdi bizi. Çocukluğumuzun “Hacı Baba” larıydı leylekler. Mart başında gelir , Ağustos ortalarında göç ederlerdi. Köyümüzdeki evlerin çoğunun bacasında bir leylek yuvası olurdu.  Uzun yoldan gelseler de ilk işleri yuvalarını onarmak , çeki – düzen vermek olurdu.  Ne zaman gelirler , ne zaman yuva yaparlar , ne zaman kuluçkaya yatıp yavru çıkarırlar anlayamazdık.
Yuvada biri kuluçka yatarken eşi tarlalarda çift süren köylünün açtığı çiziden ya da hendek kenarlarından yakaladığı solucanları , zaman zaman da yılanları getirirdi yuvasına. Sanki gurbetten gelen eşti yuvaya dönen. Bir cümbüş , bir neşe… Tören birkaç dakika sürer , takır takır seslerle gagalar birbirine vururken başlar bir yukarı kaldırılır , bir aşağı bükülür , adeta dans edilirdi.  O günler sokaktaki oyunlarını bitirmek üzere olan biz çocuklar için paydos zili yerine geçerdi bu cümbüş. Bir yanda derenin şırıltısı , bir yanda öteki kuşların cıvıltısı. Ve hoca akşam ezanını okurdu hızlı hızlı.
“Evi olan evine ,
Evi olmayan sıçan deliğine…”
Tekerleme ile evlere koşulurdu. Karanlık bastırdı mı sokaklar bir başka ıssız olurdu. Evlerin camlarından sızan 7 numara gaz lambasının ölü ışıkları ancak orada birilerinin yaşadığına işaret ederdi.
Yer sofrasında bütün aile aynı kaba kaşık sallardı. Onun için kalabalık ailelerde aç kalmamak için hızlı yenirdi yemekler. Turşular , acı biberler , şayet yetişmişse ortasından bölünmüş domatesler. Domates dedimse aynı çarktan çıkmış gibi duran bu günküler gelmesin aklınıza. Dilim dilim olurdu o günün domatesleri. Isırdın mı ağzına yayılan toprak kokusu olurdu. Bu günün genleri ile oynanmış domateslerine göre çelimsiz olsalar da bir başkaydı o günün domatesleri.
Ya hıyarları… Yani salatalıkları… Çoğu acı çıkardı da sap tarafından kesip acısını almak için sürterdik. Tatlı olarak komşuda çarşaf tutulup silkelenen duttan bize düşeni yerdik.
Birçok evde ipek kozası bakılırdı. Siyah tohumlardan siyah kurtçukların oluşması , ince kıyılmış dutlarla beslenmeleri , ara uykuları , irileşmeleri , son uykuda askıların , yani meşe çalılarının dikilmesi , uykudan uyananların dallara tırmanıp kendi etraflarına kozalarını örmeleri. Bir anlamda mezarlarını hazırlamaları… Kozalar kurutulup satılmak üzere Bursa`ya, Koza Hanına getirildi mi yeni giysiler de alınacak demektir. Heykelden Çekirge`ye faytonla yolculuk , kaplıca , çıkışta içilen ıhlamur…
Önce kozacılık öldü. Sonra da zehirli ilaçlarımız yüzünden leylekler terk etti bizi. Yıllarca öksüz kaldık. Bir gün Apolyont tarafına birkaç leylek gelmiş dediler. Ardından çevreci örgütlerin girişimiyle ağaçlar , direkler üzerine platformlar konup yuvalar hazırlandı. Zamanla sayıları arttı. Şimdi Apolyont , Karaağaç köyleri yanında başka köylerde de leylek yuvaları görüyoruz. Gerçi gürültü kirliliği yüzünden eskisi kadar net dinleyemiyoruz takırtılarını. Ancak onlar kısa zamanda yumurtlayıp yavrularını büyütecekler. Şayet yavru sayısı tek olursa birini yuvadan atacaklar. Ağustos ortasında iyice beslenip yol hazırlığını bitirince havalanacaklar. Küçük Sanayi , Akçalar üzerinde havada turlar atıp göçü haber verecekler. Sonra güneye yönelecekler. Yol boyu kartallarla yapacakları savaşlarda kayıpları olacak. “Kalan sağlar bizimdir” deyip ikinci vatanlarına ulaşacaklar. Biz 7 ay  bekleyeceğiz. Ve bileceğiz ki Leylekler vefalıdır. Mart başlarında nasıl nasıl gelip bizi şenlendireceklerdir.
"Leylek , leylek ledirdek,
Hani bana çekirdek..."
                   28 Mart 2013  21 05

22 Mart 2013 Cuma

BUDAMA


Çocukluğum köyde , tarlalarda geçti. En çok tütün işçiliğini bilirim. Bahçemiz , bağlarımız da vardı. Küçük olduğum için bağların kazılması , bahçedeki sebzelerin sulanmasından daha ağır işlere koşmazlardı beni. Onun için ilaçlama , budama işlerinden pek anlamam. Bu konuda bildiklerim ilaçların çok zehirli olduğu , budamanın ise iki çeşit olduğu…
Babam bağda asmaları budarken “bu sene  asmalar güçlensin derdi. O yıl pek üzüm olmasa da asmalar daha gürbüz olurdu. Bir sonraki yıl meyve budaması yapılırdı ve bol üzüm alırdık bağlardan.
Tütün kırmak da bir anlamda budama olurdu. Tütünlerde yapraklar koparıldıkça boy uzardı.
Budama ile ilgili bildiğim budanan nesne güçlenir , daha çok ürün verir.
Ancak , budandıkça küçülen canlılar da var. Şehreküstü Meydanından Ulucami yönüne yürürken , Müftülük binası önünde tekerlekli sandalyesinde oturup önündeki tartı aletiyle insanları tartıp geçimini sağlamaya çalışan bir adam vardı. İlk gördüğümde bir ayağı kesikti. Zamanla öteki ayağını da kestiler. Elinden sigara eksik olmazdı. “Sigara içerseniz siz de benim gibi olursunuz” gibi bir yazı asmasaydı önüne ayaklarını neden kestiklerini bilemeyecektim. O merakla araştırdım: Sigara içenlerde zamanla damarlarda tıkanma oluyor ve organlar yeteri kadar beslenemiyor. Kangren tehlikesi belirince de beslenemeyen organlar kesiliyor.
Her geçen yıl  arabadaki adamın daha da küçüldüğünü görüyordum. Önce bileklerinden kesilen ayaklar , zamanla dizlerin üzerinden kesildi. Ancak dayı hala sigarasını elinden bırakmıyordu.
Gün oldu ellerinin biri  bilek seviyesinden kesildi. O hala sigara içmeye devam ediyordu. İki kolu dirseklerinden kesildiğinde de içiyordu sigarasını. Her görüşümde içim parçalanıyordu. Benim sigarayı bırakmamın en önemli nedeniydi o görüntüsü. Belki benim gibi birçok kişi sigaranın nelere yol açtığını canlı olarak görüp bırakmıştı sigarayı.
1966 şubat ayı mıydı? Erzincan ili Çayırlı İlçesine bağlı Yeşilyaka ( Şebge ) Köyü ilokulu öğretmeniyim. Kar yolları kapattığı için uzun zamandır ilçe ile bağ kopmuş , bakkallar da stokları tükettiğinden köyde sigara ve tütün sıkıntısı başlamıştı.
Bir gün bakkal dükkanı olarak da kullanılan kahveye gittim.Birlikte çalıştığımız iki öğretmen de kahvedeydi. Arkadaşlar , kahvedeki köylülerden sigara ve tütün istiyor , veren olursa yakıp içiyorlar. Bir süre sonra kimsede sigara ya da tütün kalmayınca boyunlarını büküp oturmaya başladılar.
İkisini de yanıma çağırdım. Cebimdeki yarım paket Bafra sigarasını çıkarıp uzattım.
- Alın , akşama kadar bununla idare edin. Yarın okula gelince 4 – 5 paket daha var , onları da veririm.
- Hocam , siz ne yapacaksınız?
- Ben , şu andan itibaren sigarayı bırakıyorum.
- Nasıl olur ? Başaramazsınız.
- Ben de sizin halinize düşeceksem içmem daha iyi.
Sigarayı kilo ile alırdım. Ertesi gün evde kalan paketleri de arkadaşlara verdim ve 6 yıl sigara içmedim.
Sonra tekrar başladım. Yıllar sonra safra kanalı tıkanıp sarılık olunca ameliyat masasına yattım. Ameliyat sonrası sağ elime takılan serum bir ara işlemez oldu. Kolumda şişme olmuştu. Hemşire sol elime yönelince ,
-Hemşire hanım , boşuna uğraşmayın. Oradan da işlemez. Çünkü 37 yıllık sigara tiryakisiyim.
- Sebebini de biliyorsunuz.
O gün son oldu. Ağaçların budandıkça güçlendiğini , ancak insanların budandıkça küçüldüğünü getirdim gözlerimin önüne. Ben , ülkemin okumuşlarından , tahsillilerinden sayılıyordum. Yeri geldiğinde mangalda kül bırakmaz , herkesi hatta dünyayı yönetmeye talip olurdum. Kendimi yönetemedikten sonra kime ne demeye hakkım olabilirdi ki. Hem sigarayı zorla içirmiyorlardı ki bana. Büyüdüğümü kanıtlamak için ortaokul sıralarında başlamıştım. Sonraları da “bırakılmıyor ki bu meret” söyleminin arkasına gizlenmiştim.
20 yıl oldu sigarayı bırakalı. Önce yemeklerin tatları geri geldi. Sonra doğadaki gerçek ve yapay kokular. 10 katlı binaya merdivenleri kullanarak çıkabiliyorum. Fazla kilolarım olmasa Avrasya Maratonuna da katılacağım…
Seçimi biz yapacağız. Budana budana kuş kadar kalmış bir gövde mi , doğanın bütün tat ve kokularının farkında sağlıklı bir beden mi? 
            22 Mart 2013  10 35   

18 Mart 2013 Pazartesi

AKILLI TAHTA


Bu gün çok değerli bir öğretmen dostla konuşurken konu döndü dolaştı Akıllı Tahtaya geldi. Öğretmenler için yeni bir uygulama olduğundan tepki çekmesini bekliyordum. Çünkü bütün yenilikler önce tepki alır. Bazı kesimler tepkilerini muhalefete döndürüp yeniliğe karşı çıkmaya devam ederken birileri malı götürür.
Gerici dediğimiz , tutucu dediğimiz kesimin ilk tepkisidir yeniliğe karşı çıkmak. Benim anımsadığım bisiklete “şeytan arabası” deyip karşı çıkmaları , radyoya , televizyona karşı çıkmaları… Kadınların araba kullanmasına karşı çıkarlarken araba kullanan kadınlar için yakıştırdıkları sıfatları burada dile getirmekten utanırım. Utanırım da bu gün etrafıma baktığımda lüks jipleri kullanan çarşaflı , türbanlı bayanları gördüğümde o günleri anımsarım.
Bilgisayar , internet de bu kesimin baştan karşı çıktığı yeniliklerdi. Ancak bütün uygulamalarda olduğu gibi  ne zaman ki yeniliğin getirdiği nimetlerin ayrımına vardılar , bu yeniliklerden en fazla yararlanır , bunları en çok kullanır oldular.
Akıllı tahta demiştik. Hemen aklıma Modern Matematiğe geçiş yılları geldi. Modern Matematiğe en büyük tepkiyi Matematik Öğretmenleri göstermişti. Tıpkı eski yazıdan yeni yazıya geçişte hocaların gösterdiği tepki gibi. Modern Matematik demek bilgileri yenilemek , yeni yeni şeyler öğrenmek demekti. Halbuki mevcut bilgileri ile ne güzel idare ediyorlardı. Hangi kitabın hangi sayfasında hangi problemin olduğunu , çözümünün ne olduğunu EZBERE biliyorlardı. Şimdi yeniden öğrenci olmanın alemi var mıydı? “Öğrenme beşikten mezara kadar devam eder” diyenler halt etmişti. İSTEMEZÜÜÜK çığlıkları kapladı her yanı. Medya da katıldı koroya. Sonra ne oldu? Uygulamaya geçildi ve ister istemez herkes kendini yeniledi…
Akıllı tahtaya karşı çıkanlar da henüz Akıllı Tahtanın ne olduğunu bilmiyor. Ne kadar akıllıdır test etmiş değiller. “Ama , öğretmenin öğrenci ile yüz yüze temasını engelleyecek” diyorlar. Bunda haklı da olabilirler. Ancak öğretmen o kadar yaratıcı olur ki Akıllı Tahtayı çok verimli şekilde kullanabilir.
Tıpkı Tonguç gibi:
Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç bir gün Antalya Aksu Köy Enstitüsünü ziyaret eder. Okul Müdürü ile dolaşırken  derslikte tahtada ders anlatan  bir öğretmen görür. Öğrenciler ilgisizce etraflarına bakınmaktadırlar. Kapıyı çalıp içeri girer. Öğretmen Dersin Matematik olduğunu , “Pisagor Bağıntısı” nı anlattığını söyler. Branşı resim – iş olan Tonguç
- Öğretmenim , izin verirseniz bu konuyu bahçede işleyelim.
Der. Öğretmen tahta olmadan dersin işlenemeyeceğini söyleyince
-Gerekirse tahtayı da çıkarırız.
Deyip öğrencileri işliğe gönderip malzemeleri getirtir. İpler , metreler , kazmalar , kürekler gelir. Tonguç Okul Müdürüne dönüp,
- Müdür Bey , bahçeye bir çiçeklik yapacağınızdan söz etmiştiniz. Gelin onu hazırlayalım.
Taslak resim çizilir. Üçgenler , Daireler , Dikdörtgenler , Kareler… Kazıklar çakılırken bir yandan da dik üçgende Pisagor Bağıntısı uygulanıp kenar uzunlukları hesaplanır. Matematik Öğretmeni ağzı açık olanları izlemekte , arada kendisine sorular sorulduğunda katkı sağlamaktadır.
İki saatte çiçeklik hazır hale gelmiş bu arada öğrenciler Pisagor Bağıntısı yanında Üçgenin , dörtgenin , Dairenin çevresini , alanını hesaplamayı da uygulamalı olarak öğrenmişlerdir. Hepsi neşe içinde hem yeni şeyler öğrenmenin hem de birlikte bir şeyler üretmenin hazzını tatmıştır.
Her öğretmenin bir Tonguç olmasını bekleyemeyiz belki. Ancak yaratıcı zekaları ile Akıllı Tahtayı en verimli şekilde kullanabilirler.
Yok , karşı çıkmaya devam ederlerse birileri bunu da egemenliği altına alır ve kendisi için en verimli şekilde kullanır.
O zaman bizler “Bu halk adam olmaz. Seçtiklerine bir bakın…” der dururuz.
            18 Mart 2013  20 45  

FANATİZM


Son yıllarda fanatizm aldı başını gidiyor.
Bir bakıyorsunuz holiganizm olmuş spor alanlarının içini dışını yakıp yıkıyor. Bıçaklar , satırlar , muştalar…  Stadlarda , sokaklarda terör estiriyor. Kent takımı mıdır , büyük kulüp mü fark etmez.  Eline bedava bileti ver , deplasmana gidiyorsa otobüsünü tut , bir de ekmek içi döneri verdin mi “bindirilmiş kıta” hazır. Ot , tiner zaten zuladadır. Yol boyu giderken küfürlerle yükselen taşkınlık dönüşte araçları , iş yerlerini tahrip gücüne ulaşır , merak etmeyin. Aynı kişileri yeri gelir travestilere , yeri gelir kente başka yerlerden göç etmiş olanlara karşı da kullanabilirsiniz. Onlar zaten örgütlüdür. Dernekleri , Fanları , Face gruplarıyla her an göreve hazır beklerler.
Bir bakıyorsunuz “milliyetçilik” , “ulusalcılık” maskesi arkasında koyu ırkçılık … Kadın demiyor , çocuk demiyor saldırıyor ha saldırıyor… Almanya`da Türk düşmanı , Bursa`da , Kadıköy`de , İzmit`te Kürt düşmanı. Ev yakmalar , mahalle basmalar , Kadınlar gününde kadınlara saldırmalar…
Facebookta bir paylaşım dikkatimi çekti: “Bundan 10 sene öncesine kadar Sayın Öcalan demek  yasakken şimdilerde ev hapsini konuşuyoruz. FARKINDA MISINIZ?”  Hemen 30 yıl öncesine gittim ve “KÜRT diye bir halk yoktur O nlar dağda gezen Türk`lerdir. Karda  yürürken Kart – Kurt diye ses çıkardıkları için Kürt denmiştir…”  diyen Omzu kalabalıklar , sözde bilim insanları geldi gözümün önüne. Bu yok saymaların , işkencelerin nelere mal olduğunun da Farkında mısınız?
1930 lar 40 lar  ; 1970 ler geçti gözümün önünden. Kapitalizm yedek güç olarak tutuyor ve sıkıntıya düşünce iktidara getiriyor Faşizmi.  Şayet iktidara getiremezse halkı sindirmenin aracı olarak kullanıyor. Bir zamanlar “komünistler Moskova`ya” idi sloganları. Şimdi Moskova da kalmadı. 
Son yıllarda yaşananlar iyi okunmalı. Tek sermayesi kavga – dövüş olanlar iyi irdelenmeli.  Şehit  cenazelerinden beslenip de askerliğini Kıbrıs`ta yapanlar iyi tanınmalı.  Kınalı kuzuların sırtından semirenler gözden kaçırılmamalı.
Fanatizm kimler tarafından destekleniyor , besleniyor , hiç düşündünüz mü?  Çocuktan katil yaratıp kahramanlaştıranları tanıyor musunuz? Çorum , Kahramanmaraş , Sivas katliamının tertipçilerini , destekçilerini  biliyor musunuz? Faili meçhuller , yargısız infazları unutmadınız değil mi?  Bir kesim o günlerin özlemi içinde.  12 Eylül dönemini arayanlar var. Ancak o günler geçti. Bu ülkede yaşayanlar  her şeyin en iyisine layık Demokrasinin de, insan haklarının da , refahın da… Bunları yalnız kendileri için isteyenler,  seçkinciler  bunu böyle kabul etmeli.
Yüzyıllarca ihmal edilen , yoksul bırakılan;  yalnız asker lazım olduğunda anımsanan , eğitimden yoksun bırakılan, padişahın kulu olmaktan kurtulup bir türlü birey olamayan bu halk şimdi de bir takım sözüm ona aydın tarafından horlanıyor. Koyun sürüsü deniyor , cahil deniyor. Sanki cahil olmayı o seçmiş, doğru yol gösterildiğinde canını bile vermemiş gibi. Kurtuluş savaşı o “cahil” dediğimiz , “koyun sürüsü” dediğimiz halk tarafından kazanılmamış gibi. Ve ne kadar acıdır ki yoksuldan yana , ezilenden yana , işçiden , emekçiden yana olması gerekenler bu kesime yabancılaşmış , tepeden bakar olmuştur. Oy tabanları da zenginlerin , tuzu kuruların yaşadığı semtlere , sahil kentlerine kaymıştır.  Ne kadar acıdır ki işçiler işverenden , devletten çok sendikalarından korkmaktadır iş yerlerinde.  O halde halkı suçlamadan önce siyasi parti olarak , sendika , dernek  tüm  sivil toplum örgütleri olarak şapkamızı önümüze eğip düşünmemiz gerekmiyor mu? Tek soru sormalıyız kendimize : NEREDE HATA YAPTIK?
Fanatizmin de , kavgaların , dökülen kanların da sebebi bu sorunun yanıtında gizli. Doğru yanıt bizi doğru çözüme , doğru çözüm ise başarıya götürecektir.
Ne dersiniz , başarabilir miyiz?
Yoksa hata yapmadığımızı mı savunuyorsunuz?
14  Mart  2013  16 20   

13 Mart 2013 Çarşamba

KILAVUZU KARGA (MI?) OLANIN ,


Hep kılavuz ararız yola çıkarken. Kendi aklımıza güvenememek midir bunun nedeni  yoksa hata yapma , yolumuzu yitirme korkusu mu? Hani diyorum bir de hata yapsak , yolumuzu yitirsek. Yeni heyecanlar yaşasak , maceralara atılsak…  Yeni deneyimler biriktirsek.
Hem kılavuzumuz acaba doğru mu düşünüyor? Adam köşe yazarı olmuş , ülke , kent sorunları hakkında her gün ahkam kesiyor. Bıraksalar tek başına ülkenin bütün sorunlarını bir çırpıda çözecek. Kent , mahalle güllük gülistanlık olacak. Futbol mu? Barcelona Teknik direktörü eline su dökemez. Sağlık , çevre , turizm… Tümü kendisinden sorulur. Da beyimizin başı kel. İlacı olsa kendi başına sürecek. Ekonomisi berbat , borçluları ile merhabayı kesmiş. Kendi bütçesini yönetemeyen , verdiği sözlerde duramayan mahalleyi , Kent`i , ülkeyi nasıl kurtaracak? O durmadan fetva verir. Belediyeleri , sağlık teşkilatlarını aklınca dizayn eder. Müritleri    de şıhlarını uçurmak için elinden geleni ardına koymaz…
Kılavuzumuz politikacıdır. Hem de en solda yapar politikayı. Politikacı olandan beklenen inandırma gücüdür ya her türlü laf kalabalığı ile kitlelere yön vermeye kalkışır. Ülke ancak onun savunduğu düşünce iktidara gelirse kurtulur. Sosyal adaleti ancak onlar sağlayabilir.  Hiç bilmez ki inandırıcı olabilmek için güvenilir olmalı. Sözü ile davranışı çelişmemeli. Güvenilir değilsen inandırıcı olamazsın ki? Küçücük işletmeyi acze düşürürsen sana Kent`in , ülkenin bütçesini teslim etmezler ki…
İşte bu kılavuzlar onlarca yıldır halkı yanlış yönlendirmekte sonra da kendi sorumluluklarını unutup bütün suçu halkın üzerine atmaktadır. Her seçim döneminde  kafaları karıştırarak halkı yanlış yönlere sevk etmekte , bir türlü kendisi için oy kullanmalarına fırsat tanımamaktadırlar. Bir bakmışsınız “bak  A  partisine vermezsen oyunu ülkeye demokrasi gelmez. Tek parti diktası ile yönetilirsin.” Demişler , sonu hüsran olunca bu kez B  partisi için çalmaktadırlar düdüğü. Bu kez “Bak , komünizm gelir B partisine vermezsen oyunu…” türküsüdür söylenen. Bir dönem gelir “C partisine vermezsen Faşizm gelir.” Diyenler, kısa süre sonra “Şeriat ile yönetilmek istemiyorsan D  partisine vermelisin oyunu…” demekte. Yıllardır “Godo`yu bekler” durumdayız. Her ne gelecekse bir türlü gelmez.
Karga aslında akıllı hayvandır. Kimselere de kılavuzluk etmez. “Kılavuzu karga olanın burnu…” şeklindeki söz bence kargalara hakaret sayılmalı.
Şimdi  düşünme zamanı. Zaman kılavuzlardan kurtulma , kendi aklımızla hareket etme zamanı. Ne kitaplardaki güzel sözler çizmeli yönümüzü , ne de köşe yazıları.  Hiç , ama hiç kimsenin aklına ihtiyacımız yok. Bizim aklımız bize yeter. Zaten Kelin ilacı olsa başına sürmez mi? Kılavuzluğa soyunanları üç kağıtçılıkları , dolandırıcılıkları ile baş başa bırakalım. Biz yolumuza gidelim…
Uğradığımız zararlar mı? O da tecrübemizin bedeli olsun…
                                 12  Mart  2013  21 40  

9 Mart 2013 Cumartesi

YAŞAM KALİTEMİZİ TERCİHLERİMİZ BELİRLER



-Dün gece öyle güzel rüyalar gördüm sormayın. Nereye baksam şarıl şarıl akan çeşmeler. Bir ondan içiyorum , bir ötekinden.
Susuzluk çektiği dudaklarındaki kuruluktan belli. Neyse ki şırınga ile ağzını ıslatmasına izin verdiler. Ne de sever su içmeyi.
Bu gün termos ile sıcak su istedi. Suyu hep ılık içer.
Ve müjde akşamüzeri geldi: Su ve ıhlamur serbest…
Biz istersek yaşarız , istemezsek imamın kayığı hazır.”
1978 Temmuzunun en sıcak günleri. Safra kesesindeki ceviz büyüklüğündeki taşla birlikte keseyi de aldılar. 8 kişilik koğuşta serum takılı susuzlukla mücadele ediyorum. Arada çaktırmadan serumun musluğunu açıp akışı hızlandırıyorum.
Gece saat 22 dolaylarında kapı yanındaki yatağa bir hasta getirdiler. Traktöe altında kalmış , Dalağını almışlar. Bir ara refakatçileri galiba sigara içmek üzere koridora çıktılar. Hasta ayılıyor. Önce şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Sonra hiddetle “ne bu işkence be , üç günlük ömürde bu yapılır mı?” deyip burnundan sondayı çekip attı. Yakınları hemen doktoru çağırdılar.Hasta bayılmıştı.  Doktor  umutsuz gözlerle baktı. “Hastanız tercihini ölümden yana kullandı, yapacağımız bir şey yok…” Az sonra üzerini örtüp sedyeye koyarak götürdüler. İri – yarı biriydi.
Aradan 17 sene geçti. Safra kanalı tıkandığı için sarılık oldum. Devlet hastanesinde  iyi bir doktor Çarşamba günü safra kanalını temizledi. Cumartesi günü de kontrole geldiğinde “sondaya gerek kalmamış , boşuna seni rahatsız etmesin” deyip çıkardı.
Öğleden sonra karnımda sıkıntı başladı. Zile basıp gelen hasta bakıcıya bir sonda getirip takmasını söyledim. Adam şaşkın şaşkın baktı yüzüme. Sondanın insana ne kadar acı verdiğini , hele takmanın ne kadar zor olduğunu benden iyi biliyordu. “Kim söyledi sonda takılacağını?” “Ben söylüyorum , bir an önce getirip tak…” Az sonra sondayı taktı. O takarken gözlerimden  yaşlar akıyordu. Ve hemen rahatladım.
Pazartesi doktor geldiğinde şaşırdı. “Hayrola hocam , sondayı kim taktırdı?” “Ben taktırdım. Siz gidince sıkıntı başladı ve taktırdım.” Doktor yüzüme hayran hayran baktı. “Bak hocam şayet bu sondayı taktırmasaydın belki de şu anda hayatta olmayacaktın…” “Biliyorum…”
Evet ben tercihimi yaşamdan yana kullandım. Yaşayacağım güzel günleri bir anlık rahatlığa kurban etmedim.
İşte yaşam böyle bir şey. Çektiğimiz acılar , katlandığımız sıkıntılar ödül olup güzel günler olarak dönüyor bize…
9 Mart 2013  20 35   

7 Mart 2013 Perşembe

8 MART

               Sen sevgiyi bilir misin, karşılıksız , beklentisiz…

Sen saygıyı bilir misin? Kadına saygıyı…
Önce “İNSAN” olduğu için saygı duyacaksın kadına. “İNSAN” a saygın yoksa hiçbir şeye saygın olmaz. “İNSAN” a “kainatta ne varsa insan içindir” inancıyla değil , insanca davranışlar gösterdiği için saygılı olacaksın.
Anne olduğu için saygı göstereceksin kadına. Annene saygı göstermen gerektiği için değil. Anne olmanın ne demek olduğunun bilincine vararak, bir canlıyı 9 ay karnında büyütüp hıfz eden, sonra da  ölünceye dek esirgeyen , bağışlayan olduğu için. Ana olmak kadar zor bir meslek olmadığı için. Saygıyı her kesten çok hak ettiği için.
Barıştan yana olduğu için sayacağız kadını. En büyük kavgaları başındaki yazmayı orta yere atarak sonlandırabildiği için , ölümden değil yaşamdan yana olduğu için saygı duyacağız.
Sevmenin ne olduğunu evrendeki tüm varlıklara gösterdiği için sayacağız kadını. Sevgili olduğu için saygı duyacağız , sevginin her çeşidine kaynaklık ettiği için… Ana sevgisi , yar sevgisi , dost sevgisi , hayvan , çiçek böcek sevgisi… Bütün sevgiler kadınlardan yayılır evrene…
Ozanın dediği gibi , Emekçi olduğu için saygı duyacağız.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
…”
Kadına olan saygımız sözde kalmayacak… Yar olacak seveceğiz , dost olacak yaslanacağız , ana olacak kucağına kıvrılacak , yoldaş olacak birlikte yürüyeceğiz. Her zaman , her yerde birlikte olacağız. Hem biz saygı göstereceğiz , hem de başkalarının saygı göstermesini bekleyeceğiz.
İyi günde , kötü günde yan yana olacağız , birbirimize güç vereceğiz.
Yalnız bir günde anıp bırakmayacak , yılın her günü seveceğiz saygı göstereceğiz kadına. Kadına uygulanan her türlü şiddete karşı duracağız. Şiddet uygulayanları dışlayacağız.
Sevgi size , saygı size dünyanın tüm kadınları… Anneler , bacılar , sevgililer kadın olmaktan gelen gücünüzün bilincinde olarak haklarınıza sahip çıkın.
Ne mutlu bana böyle özel ve güzel bir günde doğmuşum.
Dünya “Emekçi Kadınlar Günü” nüz kutlu olsun…
               7 Mart 2013  17 55   

ACİL MUHABBETLER


- Babacığım , babacığım ne olur kurtar beni…
- Tamam kızım , serum takıldı , az sonra ağrıların dinecek,
- Babacığım , dayanamıyorum , çok ağrıyor…
Canımız acıdığında hep “Anneciğim” deriz de neden “babacığım” diyor bu kız? Annesiz büyüdüğü belli de neden annesiz büyüdü acaba?
Acil ana baba günü. Tahlil , film , ultrason sonucu bekleyenler , acı ile kıvrananlar , serumun etkisi ile uyuyanlar… Doktorlar o hastadan ötekine koşturuyor.
Şevket Yılmaz acil çözemeyince TIP fakültesi acile gidiyoruz.
Kendini yerden yere atan genç kadın feryat ediyor:
- Dayanamam , kabul edemem…
5 yaşındaki oğlu balkondan düşmüş ve hastanede çocuğa verilecek A RH+  kan yok.
Hemen yanıbaşımızdakiler konuşuyor:
- Beyin kanaması geçirdi. Sabah şuuru kısmen açıktı da şimdi uyutuyorlar.
- Abi , kendine geldiğinde helallik isteyelim,
- Sen deli misin , bu durumdaki birinden helallik istenir mi?
- Doktor kendinizi her türlü kötü sonuca hazırlayın dedi…
Bir ara içeride gürültü oluyor ve anons:
- Güvenlik , hemen acile…
Ultrason ve filmden bir şey anlaşılmıyor ve ilaç yazıp eve göndereceğiz diyorlar ya bir de genel cerrahın görmesi isteniyor. Genel cerrah acil tomografi diyor. İlaçlı su sonda ile burundan veriliyor. Sonuç bekleniyor…
-Hasta hemen genel cerrahi bölümüne yatacak.
Bir ameliyat söylentisi var ya anlaşılmıyor.
Genel Cerrahi yoğun bakım bölümüne yatış ve doktorun açıklaması: Kalın bağırsağı tıkayan bir tümör var. Tümör ile  birlikte kalın bağırsağın bir bölümü de alınacak. Ameliyatı hemen , bu gece yapacağız. Siz hemen 4  ünite kan bulun.
Hastanede aranan gruptan Kan yok. Zaten olsaydı o çocuğa verilecekti. Telefonlarla dostlar aranıyor. Gelen yanıtlar olumlu. Hemen geliyoruz diyorlar. 4 ünite için 6 – 7 kişi yolda. Can dosttan Facedeki çağrıyı kaldırması isteniyor. Ancak bir süre sonra gelenlerden  ancak ikisinin kan verebileceği anlaşılıyor. Yeniden panik. Telefonlar , mesajlar.
-Bir kişi hemen yola çıkıyor…
Mesaj yararlı oldu. Ancak hala açık sayısı 2 .
Yeni mesaj :”2 kişi gönderebilir misin?”
Az sonra yanıt geliyor:
- Tamam , 2 kişi yolda.
Bu arada başka yerlerden de olumlu yanıtlar geliyor. Ve bir anda 4 ünite tamamlanıyor.
Yoldakilerin dönmesi istense de geliyorlar. Yedek olarak 2 ünite daha almalarını istiyoruz ya yanıt olumsuz. Çaresiz kan vermeden dönüyorlar. Giderken “ne zaman ihtiyaç olursa biz hazırız” oluyor son sözleri.
Telefonla yeni kan verecekler arıyor. İhtiyaç kalmadığı teşekkür edilerek söyleniyor.
-Kayın validem yaşlı , 90 yaşında. Kalın bağırsağın nerede ise tamamını aldılar. Ameliyat sonrası üç gün uyuttular. Daha yeni ayıldı…
Genç bir kadın konuşan.
- Balkondan düşen çocuk ölmüş…
Köşeden geliyor ses. Hemen yanımızda yaşlı kadın
- Bir haftadır komada. Bu gün yanına aldılar. Elimi sık dedim , sıktı. Çok sevindim.
14 – 15 yaşındaki torununa bir araç çarpmış…
Can dost hemen koşmuş.
- Bakın evimiz yakın. Dinlenmek istediğinizde hemen bir alo deyin.
Teşekkür edip uğurluyorum.
Arada can sıkıntısından telefonda faceye giriyorum. 2 – 3 kişi “neredesin?” diye soruyor da yanıt yazamam…
-Anlaşılan ameliyat sabaha kaldı. Kan da hazır. Siz eve gidin de biraz dinlenin…
Arabaya doğru yürürken Acilin önü ana baba günü…
Dost ve eşi ne demişti:
- Hastaneye geliyorsun şöyle bir bakıyorsun sanki dünyada herkes hasta. Sokağa çıkıyorsun , sanıyorsun ki herkes sağlıklı , herkesin keyfi yerinde…
Facede dost acı yazmış:”… gurubu pozitif kanı olup kan vermeye uygun olan ama mesajıma duyarsız kalanlar. Aranan kan bulundu. Umarım daha fazlasına ihtiyaç olmaz :(
Ve her şeye karşın yaşam devam ediyor…
                7 Mart  2013  17 00   

3 Mart 2013 Pazar

AĞLAMAK GÜZELDİR


“ben kendıme soz vermiştim hiç ağlamayacağım diye ama .................
artık evde .....yıllardır akmaya unutan yaşlar...durmuyor...”
 Ben çok kolay ağlarım. Bir de ağlayan gözlere dayanamam. Öyle bakışlar anımsarım ki daha gözümün önüne gelir gelmez gözlerim dolar ,  muslukları koyuveririm.  İnsan sözleriyle , yazdıklarıyla , yüz ifadeleri ile her şeyi gizleyebilir. Ancak bakışlar var ya , işte onlar her şeyi ele verir. Yüzbin kez inkar ettiğini bir bakış yalanlayıverir.
Bu gün benim için çok güzel bir gündü. Bol bol duygulandım , gizli gizli mutluluk göz yaşları döktüm. 
Öğrencilerimin biri bırakıp öteki konuşuyor.
“Bizim sınıf rekor sayıda teşekkür ve takdir belgesi almıştı. Öğrencilerinizin nerede ise tamamı bir meslek sahibi oldu. Bu başarıyı bizden sonra da hiçbir sınıf yakalayamadı. Siz , bizim için çok büyük bir şanstınız…”
“Her birimizin hayatında bir şekilde yer etmişsiniz…”
“Eşim de sizi benim kadar tanır , çünkü sizden çok sık söz ederim…”
“İnanamıyorum , hala inanamıyorum sizinle buluştuğumuza…”
“Matematiği bize siz sevdirdiniz, başarılı olamasam da matematiği seviyorum…”
“Her öğretmenin bir rol modeli vardır. Meslek yaşamım boyunca benim rol modelim sizdiniz…”
Bana bazı olayları soruyorlar. O yıllarda anlattığım anılarımı tekrar anlatmamı istiyorlar. Sonra her biri neler yaptığını anlatıyor. Gözler ışıl ışıl ve bu ışıltının sebebi olmak çok güzel.
Meğer ne güzel anlatmışım anlatmak istediklerimi. Mesajlarımı ne güzel algılamışlar.
Son yıllarda bu duyguyu sık sık yaşıyorum. Öğrencilerimle sık sık yüzleşiyorum.
“Hayatımda ilk dayağı sizden yemiştim…”
Beni çok seven Ersin bunu söyleyen. Öteki arkadaşları hayretle bakıyor.
“Dayak mı ? Halil Öğretmenimiz dayak atmazdı ki…”
“Çaresiz kaldığımda ona da başvuruyordum. Özellikle gençlik yıllarımda sık sık baş vururdum dayağa…”
“Ama sizi çok kızdırmıştım…”
Gülüşüyoruz.
“Bir arkadaşımız nerede ise bütün derslerinde başarısızdı. Siz onun resim yeteneğini görmüş “Sen de Resim Öğretmeni ol” demiştiniz. Biliyor musunuz o arkadaşımız şimdi resim öğretmeni…”
Bana öteki çalıştığım yerleri ve öğrencilerimi soruyorlar. Yenişehir`de 7,5 yıl çalıştığımı , orada çok önemli anılarım olduğunu söyleyince Yenişehir`lilere gösterdiğim ilgiyi anlayışla karşılıyorlar.
Kıbrıs`tan gelip toplantıya katılan Beysim :”Bu toplantıları sık sık yapalım. Ben Mayıs başında burada olacağım. O günlere bir toplantı örgütleyin…”
Ayrılırken tekrar görüşme dileklerini yineliyoruz. Hediyeler hazırlamışlar. Kamil Hat ve Ebru sanatını Halil Yazıcı ile bütünleştirmiş. Ersin annesine Boşnak böreği yaptırmış. Ve ötekiler… Halbuki  benim için en büyük hediye gülen yüzleriydi , yıllar sonra anımsamalarıydı , gözlerinden fışkıran sevgi dolu bakışlarıydı.
İyi ki varsınız çocuklar , iyi ki sizler gibi öğrencilerim oldu.
            3 Mart 2013  19 50   

PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALAN TEK ŞEYDİR SEVGİ



“Biliyorum ki ne kadar çok seversem , o kadar çok sevilirim…”
Neden çok kolay kırılıyorum? Neden en sevdiğim dostlarımın üzerine kolayca çarpı koyabiliyorum? Uzun zamandır bunu düşünüyorum. Sonunda galiba nedenini buldum: Kolay kırılıyorum , çünkü bütün insanların mutlu olmasını istiyorum. Canlı – cansız evrendeki her varlığı seviyorum. Bu sevgi zaman zaman doğa ve bazı dostlarıma karşı aşırı  düzeye çıkıyor  ve en çok sevdiğim kişiler beni kırdığında yıkılıyorum.
Sevgimi yıllar boyu insanlar , hayvanlar , bitkiler üzerinde sınadım. İnsanların bir kısmı hariç hep olumlu karşılıklar aldım. Bu , bende öyle bir güven oluşturdu ki en azgın çoban köpeğine bile korkmadan yaklaşıp sevebiliyorum. Hiç tanımadığım bir çocuk ile kısa zamanda dostluklar kurabiliyorum. Özellikle çocuklar içimdeki çocuğu hemen görüyor ve beni çok iyi anlıyor. Öyle sanıyorum ki paylaştıkça çoğalan sevgimin en çok onlar farkında.
Ya sokak , çoban köpekleri… Nedense sahipli , süslü köpekleri değil de sahipsiz köpekleri çok seviyorum. Tıpkı yoksul , her türlü yardım ve desteğe gereksinim duyan öğrencilerimi daha çok sevdiğim gibi. Yoksul bir köy çocuğu olmam mıdır beni buna sevk eden bilemem. Ancak “aynı dili konuştuğumuz” inkar edilemez…
Dağıttığım sevginin karşılığını genellikle “SEVGİ” olarak alıyorum. Her zaman değil tabii. Zaman zaman gösterdiğim sevgiyi yanlış algılayanlar ya da hiç anlamayanlar da oluyor. İşte üzerine çarpı koyduklarım bunlar…
Zona ağrıları ile boğuşurken bir kabusla uyanmış ve bunu yazıya dökmüştüm. Bir dostum benden yardım istiyor ve ben hemen uçağa atlayıp Kıbrıs`a gidiyorum… Bunu sonradan çok düşündüm. Acaba bu dostum benden bu konumda yardım istese hemen koşar mıyım? Her seferinde tereddütsüz evet oldu yanıtım.
Meğer kabus olarak gördüğüm , çok güzel bir olay olarak dönecekmiş bana. Kıbrıs`ta çalışan Küçük Balıklı Ortaokulundan bir öğrencim , bu günkü toplantı için gelmiş. Düşünebiliyor musunuz , Kıbrıs`tan gelmiş ve toplantıya katılıyor , bana sürpriz yapıyor… İşte o zaman bir kez daha iman ettim sevginin gücüne. Sevgi karşılık beklemeden sunulan , ancak  geri dönüşü kesin olan bir duygu. Bu duyguyu sık sık yaşıyorum , yaşatıyorsunuz.
Biliyorum , herkes herkesi sevmek zorunda değil.
Biliyorum kimseye kendinizi zorla sevdiremezsiniz.
Biliyorum beni sevenler olduğu gibi benden nefret edenler  de var. Hatta çok sevdiğim kişiler belki de benden en çok nefret edenler.
Ancak .
Ben sizleri çok seviyorum.  
Ben hayvanları çok seviyorum.
Ben doğayı çok seviyorum…
Biliyorum ki ne kadar çok seversem , o kadar çok sevilirim…
              3 Mart 2013  10 20