22 Şubat 2013 Cuma

İNSAN YERİNE KONMAK NE GÜZEL



Son yıllarda hastanelere çok işimiz düştü. Özellikle son 5 yılda adeta abone olduk. Onun için sağlık alanındaki değişim ve dönüşümü yakından izledim. Yanlış anlaşılırım korkusu ile bu konuya değinmemeye çalıştım. Korkuyordum , çünkü yakınımda  gördüğüm arkadaşlarım ilk fırsatta aleyhime koz olarak kullanıp beni aslanların önüne atmaktan çekinmiyordu. İlk yakıştırmaları ise iktidar yanlısı olmak. Yafta yapıştırmak ne kadar kolay değil mi?
Ancak son 10 günde tanık olduklarımı yazmazsam kendime olan saygımı yitiririm.
Hastanede randevu almak , MR , PED , Tomografi , ya da başka bir çekim yaptırmak için sık sık başvuruda bulunuyor  ve her seferinde bir öncekinden daha güler yüzlü , daha  anlayışlı karşılanıyoruz.
Geçen gün Üç tane ultrason çekimi için aralıklarla randevu almaya gittik. Görevli bayan  ikinci gidişimizde  ilk seferki ile ayn güne verdi randevuyu. Teşekkür ettim. İki gün sonra yeniden ultrason istek kağıdımızı  uzattık. Bir süre bilgisayarda araştırma yaptı. “Ötekilerle aynı güne ayarlamaya çalışıyorum” deyince şaşırdım.  Yıllarca azarlanmaya , itilip kakılmaya alışmış biri olarak gülümseyerek bekledim. Üçünü de aynı güne ayarladı. Bu davranışı o bayanın iyi niyetine yordum. O kadar sıcak , o kadar anlayışlıydı ki…
Ancak bu gün ultrason çektirmeye gittiğimizde aynı anlayışı orada da gördük. “İkisini sabah , birini öğleden sonra çekeriz” deyince randevulardan birinin sabah , öteki ikisinin öğleden sonraya verildiğini anımsadım. Az sonra çekim  için  içeri girildiğinde art arda iki çekim de yapıldı. Öğleden sonra da öteki. Biz hiçbir ricada bulunmadık , araya kimseyi koymadık. Zaten öyle şeylerden nefret ederim. Bu davranış beni çok duygulandırdı. İnsanca davranışlara alışmamışız demek ki. Aslında olması gereken , yani normal olan davranış , bize olağan dışı geliyor.
 Bu değişimi öteki servislerde de görüyoruz. Öyle sanıyorum ki hastalarla bire bir temasta olan personel  hizmet içi eğitime tabi tutulmuş. Güler yüz yanında çözüm üretici , karşısındaki ile empati kurabilen , anlayışlı kişiler çıkmış ortaya ve günden güne sayıları artıyor.
Eski alışkanlıklarını sürdürenler yok mu? Var. Ancak onlar da zaman içinde kendilerine çeki – düzen vermek zorunda kalacaklar. Bu eğitimle olacak , iş kaybetme korkusuyla olacak , yanındaki arkadaşından etkilenerek olacak. Ancak mutlaka olacak. Olmak zorunda.
Bizden bir hizmet almak için gelene karşı anlayışlı , güler yüzlü , sempatik ve empatik davransak diyorum , ne kazanır ya da ne kaybederiz. Öğretmen isek öğrenci , veli ve meslektaşlarımıza ; memur isek yaptığımız iş ile ilgili başvuranlara ; sağlık personeli isek hastalara ve hasta yakınlarına hoş görülü olsak… Ya da bize öyle davransalar…
Hani bazı mekanlarda “nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak” türünden uyarılarla karşılaşırız ya. Çözüm de galiba burada. “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran.”
Sözün özü “İNSAN” ca davran ki sana da “İNSAN”ca davranılsın...  
                 22 Şubat 2013  22 00   

21 Şubat 2013 Perşembe

EZGİLER “İNSAN” CA SÖYLENMELİ




- Bak dostum bizim evde ezgiler çok dillidir.
- Nasıl yani?
- Annem ninnilerini Ermenice söylerdi. Ne zaman ki yabancı birini görür , Türkçeye çevirirdi ninniyi. Anadoluda ezgiler çok dillidir. Aynı ezgi Türkçe de söylenir , Kürtçe , Rumca , Ermenice de. Onun için türkülerin sahibi de çoktur.
- Türkülerin sahibi ne demek?
- Diyelim “Yarim İstanbul`u Mesken mi Tuttun” türküsü söylenen. Kayserili bu bizim türkümüz derken , Ermeni bizim türkümüz der. Rum ise Rumca başlar türküyü söylemeye.
Huzur evi bahçesinde otururken selam verip oturmuş , sonra da laf dönüp dolaşıp buralara gelmişti. İkisi de 70  lere merdiven dayamış , kısa boylusu ak saçlı , zayıf uzunca boylusunun başında nerede ise hiç saç kalmamış. Baston taşımadıklarına bakılırsa epey dinç sayılırlar. Önce Malatya`lıyım deyip tanıtmıştı kendini. Emekli nüfus Müdürüyüm demişti ardından. Eşinin ölümünden sonra çocuklarına yük olmamak için Huzur Evini tercih ettiğini , çocuklarının sık sık ziyaretine geldiğini söylemişti. Belli ki yalnızlık çekiyor , konuşacak birilerini arıyordu. Art niyetsiz bakışlarını kendine yakın bulmuş , konuşmayı kısa kesmek yerine uzatmayı yeğlemişti.
- Ben de dikkat ettim , türkülerimiz olsun , oyunlarımız olsun hep iç içe geçmiş. Ancak ben hep Türkçe söylerim ezgileri…
- Annemin ninnileri sinmiştir üzerime. Bir de anlattıklarını unutamam. Ergenlikle  yeni tanıştığı yıllarmış dedemlere sığındığında. Daha doğrusu annesi tarafından bırakıldığında. “Bu kız bu çileye dayanamaz. Yollarda telef olacak. Ne olur sahiplenin , önüne bir tas çorba koyun.” Demiş ninemlere. Kafile perişan yol alıyormuş. Osmanlı , Suriye yanlarına sürüyormuş Ermenileri. Ninem biri kucağında üç çocuğuyla düşmüş yollara. Dedemden ise haber bile alınamıyormuş.
Anlattıkları kısa boylu , ak saçlı olanın ilgisini çekmişti. Hiç sesini çıkarmadan ve ilgi ile dinliyordu.
- Annem de çok güzelmiş. Hoş hep çok güzeldi annem. Adını Hanife olarak değiştirmişler. İyice serpilip erkeklerin ilgisini çekmeye başlayınca da babamla evlendirmişler. Anam çaresiz , anam sahipsiz kabullenmiş olanları. Sonra sıra ile bizler gelmişiz dünyaya. Öyle yanık sesliydi ki  bir bakarsın suya koşan kınalı koyunu geri döndüren kaval olmuş , bir bakarsın halaylar kurduran mey , düdük. Öyle güzeldi ki Ermenice söylediği ninniler , uyuyanı uykusuz bırakır , daha fazla dinleyesi gelirdi insanın. Ermenice söylerken arada gömleğinin içinden bir şey çıkarıp öperdi. Yıllar sonra bunun bir haç olduğunu , annesinin yadigarı olduğunu öğrenecektim.
- Annen Ermeniydi öyle mi?
- Ermeniydi ya bunu hiç dillendirmezdi. Ezilmişlik de , korku de her ne dersen de  bir kere olsun annesinden , akrabalarından söz ettiğini duymadım. Onun tek derdi ezgileriydi , ana diliydi. Ölünceye dek o ezgiler dilinden düşmedi.
- Sana anlatmadı mı annesini , kardeşlerini?
- Son yıllarında ben de merak ettim. Zor da olsa anlattırdım. Tokat taraflarında  yaşarlarmış. Büyük konakları , bahçeleri , çalışanları varmış. Komşuları ile çok iyi geçinirlermiş. Rum , Türk Ermeni hep aynı mahallede otururlarmış. Düğünlerinde , bayramlarında , yortularında hep birlikte olurlarmış. Ta ki Rus işgaline kadar. İşte o yıllarda  başlamış baskılar. Dağlarda çeteler belirmiş. Rum çeteleri Ermeni ve Türklere , Ermeni çeteleri Türk ve Rumlara , Türk , Laz çeteleri de Rum ve Ermenilere işkence etmeye , haraçlar almaya başlamış. Sonunda Osmanlı Ermenileri sürgün etmiş. Malatya`ya gelene dek yollarda çok perişan olmuşlar. Kadınların ziynetlerine el konmuş , genç kızlara , gelinlere çok kötü muameleler yapılmış. Anlatırken göz yaşları sel olurdu. Annesi de annemi çok severmiş. Ayrılırken boynuna bir sarılmış ki koparabilene aşk olsun. Saçını , yüzünü derin derin kokluyormuş. Tam ayrılırken kaşla göz arasında boynuna geçirivermiş o haçı. Sonra ardına baka baka , hıçkıra hıçkıra düşmüş yollara. Bir daha da haber alamamış annesinden ve öteki kardeşlerinden.
- Sen ezgileri hangi dilde söylemek isterdin?
- Öyle bir soru ki ömrüm boyu peşimi bırakmadı. Ben hep ezgilerimi “İNSANCA” söylemek istedim izin vermediler. Türkçe söylemelisin dediler , Ermenice , Kürtçe , Rumca söylemelisin dediler. Beni en çok da Ermenilere sövenler perişan etti. Annemi o kadar çok seviyor , onu kendime o kadar çok yakın hissediyorum ki elimde olsa Ermeni olarak yaşamak isterdim. Ancak elimde değil ki. Türklük adına Ruma , Kürde , Ermeniye  küfredenlere bakıyorum da acaba kaçı gerçekten Türk? Onları bilmem ama ben türkülerimi “İNSAN” ca söylemek istiyorum.
Susmuştu. Gözleri dolu dolu batan güneşe dalıp gitmişti.
O`nu kendisi ile baş başa bırakıp uzaklaşırken “Ah , insan olmamıza izin verseler…” diye mırıldandı.
21 Şubat 2013  11 05  

20 Şubat 2013 Çarşamba

BAŞARMAK İÇİN ÇABA HARCAMAK GEREKİR



Bir öykü iki anı olacak bu günkü yazımda.
İki kurbağa oynarlarken bir mandıradaki süt dolu fıçıya düşer. Kurtulmak için ne kadar çabalasalar sonuç alamazlar. Birinci kurbağa umudunu keser ve boğulur. İkinci ise çabalamaya devam eder.
Bir süre sonra mandıra  sahibi gelir ve fıçıdaki sütün üzerinde biri şişmiş iki kurbağa görür. Bir kürekle alıp yere bırakır. Kurbağalardan biri yerde kalırken öteki zıplayarak uzaklaşır.
İkinci kurbağa  çabalarken oluşturduğu krema tabakası üzerinde boğulmaktan kurtulmuştur.
Aşağıda iki anımı bulacaksınız. Bu tür paylaşımlarımdan güttüğüm amaç insanlara direnme , mücadele azmi aşılamak. İstenirse başarılamayacak bir şeyin olmadığını göstermek. Kendimi övmek gibi bir amacım olamaz. Çünkü bu güne dek yeteri kadar övgü de , sövgü de aldım.
İşte iki anım:
 I.
1968 bahar ayları olmalı. Geometri dersinde İhsan Beyreli bir şeyler anlatıyor. Anlatımı ağır çekim olduğu için aralara birçok reklam sığıyor. Ben Uludağ yamaçlarında uyanan doğaya bakıyorum. Bir ara çıkan tartışmadan rahatsız oluyorum.
-Hocam , konu nedir?
- Gene daldın değil mi?
- Ne yapayım , çocukları düşünüyorum.
İhsan bey sever beni. Tahtadaki şekil üzerinde açıklama yapıyor.
- Bu problemin Analitik çözümü var , ancak geometrik çözümü yok.
Birkaç soru sorup defterime notlar alıyorum.
- Bu sorunun geometrik çözümü olmalı. Bu akşam çözer yarın size anlatırım.
İhsan bey sessizce gülümsüyor.
Son dersten sonra çözüme başlıyorum. Bir süre sonra da ,
-Arkadaşlar , bakın çözümde hata var mı?
Deyip tahtada çözüyorum. Arkadaşların onayını aldıktan sonra Bursa`ya sinemaya gidiyoruz.
Ertesi gün İhsan bey derse girince tahtaya kalkıp çözümü anlatıyorum. Hiç sesi çıkmıyor. Ben bitirince de hiçbir şey söylemeden tahtayı silip derse başlıyor. Sinirden köpüreceğim. İnsan bir teşekkür  eder ya da açıklama falan ister. Emeğime yazık. Başımı Uludağ`a çeviriyorum.
Aradan iki ders geçiyor ve hizmetli gelip
-İhsan bey seni çağırıyor
Deyince “eyvah diyorum. Gene bir açığımı yakaladı demek ki.” Çünkü İhsan bey Müdür Yardımcısı ve bizlere sık sık fırça atıyor.
Kapıyı tıklatıp odasına girdiğimde 4 matematik öğretmenini de odada masa üzerindeki bir şey üzerinde tartışırken buluyorum.
- Halil , çözüm olmamış. Çünkü şu açının 90 derece olduğunu gösteremiyoruz.
Gülümseme sırası bende.
- Ben bu soruyu ortaokul geometri bilgimi kullanarak çözdüm. Siz ise yukarıdan bakıyorsunuz. Bakın , o açı çapı gören çevre açı ve 90 derece olmak zorunda.
İhsan bey zile basıyor ve gelen hizmetliye bana bir çay getirmesini söyleyip oturmamı istiyor. Bütün öğretmenler hayran hayran bakıyor yüzüme.
- Halil , sen ne yaptın biliyor musun?
- Yoksa kötü bir şey mi yaptım?
- Hayır , bizi büyük bir beladan kurtardın. Bu soru yıllardır bizi rahatsız ediyor. Ya bir öğrenci “analitik çözümü olan sorunun geometrik çözümü de olmalı” der diye diken üstündeydik.
Sohbetimiz meslektaşlar arasındaki samimi havaya bürünüyor.
II.
1972 yılı mıydı? Samsun Vezirköprü`ye 35 km uzaklıktaki Gölköy Ortaokulunda çalışıyorum. Arada ilçeye inip evin ve okulun ihtiyaçlarını gideriyorum. Üzerimde Okul Müdürlüğü de var.
Bir gün arkadaşlarla buluşmak üzere kahveye girdiğimde 3 matematik öğretmenini bir soru üzerinde tartışırken buluyorum.
-Konu nedir?
Diye sorduğumda “aynı kenara ait yükseklik , açıortay ve kenar ortay uzunlukları verilen üçgen geometrik olarak çizilebilir mi? Analitik çözüm var , ancak geometrik çözüm yok.” Yanıtını alınca bir kağıda soruyu not ediyorum. Akşam köye döndüğümde yemek sonrası 14 numara gaz lambası ışığında çözüme başlıyorum. Elimde cetvel , pergel. Kağıdın biri doluyor , ötekine geçiyorum ya çözüm yok. Eşim ve çocuklar çoktan uyumuş. Saat 3 30 ve çözüm tamam. Hemen bir kağıda temize çekip zarflıyorum. Ertesi sabah da köy minibüsü ile öğretmenlere gönderiyorum.
15 gün kadar sonra ilçeye indiğimde arkadaşlar çözümü nasıl bulduğumu soruyor. Ben de köye döner dönmez başına oturduğumu ve gecenin 3 30  unda çözümü tamamladığımı anlatıyorum. Şaşkın şaşkın bakıyorlar yüzüme.
-Biz soruyu kahvede bırakıp çıktık. Çözme çabası aklımızın ucundan bile geçmedi…
“O zaman sizin soruların çoğunun analitik çözümü olur ancak geometrik çözümü olmaz” diyemiyorum… Haksız mıyım?
20 Şubat 2013 17 45  

19 Şubat 2013 Salı

EZBERLEME VE ÖĞRENME



Fizik : II
Eğitim Enstitüsünde ikinci yılım. Fizik Öğretmenimiz gene Hauzman ( Naci Çatalgil ) . Derslerde anılarını anlatmaya meraklı. Kafa ile penaltı atmasından tutun da “ben vali dövmüş adamım” ( O günlerde Balıkesir Valisi olan kişi , liseden öğrencisiymiş ve ona tokat atmış.)  sık sık dile getirdiklerinden.
Biri var ki hiç unutamam: Eğitim Enstitüsü ilk açıldığında Altıparmak`ta şimdi Kaymakamlığın bulunduğu binada başlıyor eğitime.
“Bir gün hava karlı. Dersten çıkıp Heykel`e doğru yürüyorum. Arap Şükrü`ye yaklaştığımda önümü iri yarı biri kesiyor. Bir yumruk , bir tekme , adam iki seksen yerde. Eve gidip yatıyorum. Sabah okula giderken ayağıma bir şey takılıyor. Bakıyorum adam hala yerde yatıyor…” Naci bey 156 cm boyunda cılız biri.
Zaten mekanik konularından bir şey anladığım yok , hiç olmazsa bunlarla neşeleniyorum.
Sene sonunda benim gibi birçok arkadaş var. Hemen “Eylülcüler” grubunu oluşturuyoruz. 10 kişi kadar varız. Fizik sınavından bir gün önce herkes harıl harıl ders çalışırken biz çarşıya çıkacak , önce kafaları çekip sonra sinemaya gideceğiz. Okulumuz 152 evlerde , şimdiki Yıldırım Kaymakamlığı.
Arkadaşlar traş olup süslenirken ben “Beni alan almış , satan başından savmış” deyip yatakhanede bir odaya giriyorum. Sınıfın çalışkanı Sacit ders çalışıyor.
- Ulan , etrafta ot bırakmadınız.
-Ne yapalım , biz sınıfı geçmek zorundayız.
Elinde çıkabilecek Fizik soruları. Birini işaret edip
- Bana bu soruyu açıklar mısın?
Soruyu okuyup nelerin istendiğini anlatıyor.
- Şimdi de çöz bakalım.
Çözüp anlatıyor.
Hemen karşı odaya geçiyorum. Orada da Hüseyin inekliyor. Bir soru da ona çözdürüyorum. Bu arada arkadaşlar süslenmiş , beni çağırıyor.
Yatakhaneye geç vakitte dönüp bir de arkadaşları rahatsız ediyoruz.
Sınavda sorular dağıtılıyor ve ben yarım saat sonra kağıdı verip kantine iniyorum. Sözde eylülcüler boş kağıt verecek. Ben ikinci çayı içerken arkadaşlar dökülmeye başlıyor. Gelen hemen bana yöneliyor.
- Baba , eylülde buradayız değil mi?
- Sizi bilmem , ancak beni hiçbir kuvvet eylülde buraya getiremez.
- Dalga geçiyorsun.
- Hayır. Sacit , 3. Soruyu nasıl çözdün?
- Çözemedim.
- Nasıl olur , dün bana anlattığın sorunun aynısı,
- Ama rakamları değişik…
Donup kalıyorum. Bana o kadar güzel anlatmıştı ki o bilgileri kullanarak 3  soru çözmüştüm.
Bu kez Hüseyin`e sesleniyorum. 2. Soruyu çözdün mü?
- Baba , çözemedim.
İşte o zaman öğrenme ile ezberleme arasındaki farkı fark ediyorum. Çünkü dün Hüseyin`in çözüp anlattığı sorudaki bilgileri kullanarak 3 soru çözmüştüm.
-Arkadaşlar , üzülerek söyleyeyim ki eylülde sizlerle birlikte olamayacağım. Çünkü dün siz traş olurken ben size ihanet ettim ve Sacit ile Hüseyin`den ders aldım.
Arkadaşlar hala inanmıyor ve kahkahalarla gülüyor.
Bir süre sonra sınav komisyonu görünüyor. Hemen önlerini kesiyoruz. Herkes sonuçları merak ediyor. Naci bey
-Alim oğlum…
Deyip sırtımı sıvazlıyor. Arkadaşlar şaşkın.
- Hocam , 8 den aşağı vermişseniz itiraz ederim.
- 8 de verebilirdik. Ancak 7 aldın ve sınıfın en yüksek notu seninkisi…
Bütün yıl dalga geç , sınavdan bir gün önce iki arkadaşından iki sorunun çözümünü ÖĞREN ve en yüksek notu alıp sınıf geç. Belki siz adaletsizlik bu diyeceksiniz. Belki haklısınız da. Ancak ezberlemek ile öğrenme arasındaki farkı bundan daha iyi anlatan bir örnek bulabilir misiniz?
19  Şubat 2013  18 15  

HAYATIM KAYIYORDU




Fizik:I
6  yıllık ilkokul öğretmenliğinden sonra 1967 – 68 Eğitim yılında Bursa Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümüne girdim. Temel Matematik , Geometri , Lineer Cebir gibi dersler yanında Sosyoloji , Psikoloji , Fizik , Ticaret , Kompozisyon gibi dersler de okutuluyordu. Matematik alanındaki derslerdeki başarım çok yüksek olsa da Öğretmen Okulunda pek fizik görmediğimiz ve okulu bitireli 6 yıl olduğu için fizik dersinde zorlanıyorum. O sene optik ve elektrik konuları işleniyor.
Hazirandaki final sınavı gecesi arkadaşların sohbeti uzatmaları yüzünden uyuma saatini kaçırıp çok az bir uyku ile sınava girdiğim için başarısız olmuş , bütünlemeye kalmıştım. Çok başarılı olduğum Kompozisyon sınavını ise kaçırdığım için bütünlemeye kalmıştım.
İlk sınavım Fizik. Sorular dağıtıldı ve ben önce elektrik sorularını çözeceğim. 25  puanlık  7. Soruyu hemen çözebilirim deyip başlıyorum. Ancak soruda bir gariplik var. Çözemiyorum. Ders öğretmenimiz Naci Çatalgil
`i ( Hauzman) çağırıyorum yanıma.
- Hocam , bu soruda verilenlerde bir yanlışlık mı var?
- Hayır , bir püf noktası var , onu söylrersem çözümü söylemiş olurum.
Çaresiz öteki sorulara geçiyorum. 20 puan tamam da aklım 7. Soruda. Tekrar girişiyorum ve gene tıkanıyorum. Bu kez komisyon üyesi Hasan Özer`i çağırıp ,
- Hocam , bu soruda bir yanlışlık var.
- Hayır , soruda hiçbir yanlışlık yok.
Çıldıracağım. Bu soruyu çözemezsem  ötekileri zaten çözemem deyip iyice yoğunlaşıyorum. Bu arada bazı arkadaşlar kağıtlarını verip çıkıyor. Zaman daralmakta ve ben bu gidişle Fizikten kalıyorum. Can havli ile sorudaki yanlışı ispat ediyorum ve komisyonun en genç üyesi olan Ziyaettin  İlsan`ı çağırıyorum. Sonradan arkadaşlarımın anlattığına göre rengim bembeyazmış konuşurken.
- Hocam , siz bu soruyu çözdünüz mü?
- Sen de çok uzattın ama.
- Şu kağıdı alın ve soruyu çözün. Şayet soruda yanlışlık yoksa ben hemen okulu bırakıyorum.
Hoca , kızgın kızgın kağıdı alıp en arka sıraya oturuyor. Yarım dakika geçmiyor ki öteki komisyon üyelerini çağırıyor. Üçü de mos mor. Biraz tartışıyorlar ve ders öğretmenimiz kürsüye çıkıyor.
- Arkadaşınızdan özür diliyoruz. Dersin başında uyardı bizi. Evet , motorun iç direnci 1 ohm  değil , 2 ohm olacak.
Soruyu hemen çözüyorum. Ardından 20 puanlık çok zor bir optik sorusunu , 4. soruyu da çözüyorum. Ensemden soğuk terler boşanmış. Kağıdı verip çıkıyorum.
Sonuçlar ne mi oluyor. O sınavda bütün öğrenciler başarılı sayılıyor. 7. Sorunun 25  puanı bütün öğrencilere eksiksiz veriliyor.
Bunu yaşamım boyunca düşündüm. Sınıfta benden başka itiraz eden yoktu. Ben de itiraz etmeseydim belki de sınava girenlerin büyük çoğunluğu başarısız olacaktı.
Öğretmenliğim boyunca buna özen gösterdim. Sorduğum soruları çözmeden öğrencilere dağıtmadım.
İşte o sınavın soruları...
                 19 Şubat 2013  17 45   

17 Şubat 2013 Pazar

KAÇMAK


Zaman zaman düşünürüm , yaşamın kısa özeti nedir? Aklıma her seferinde “kaçmak” gelir. Neden derim yaşamın kısa özeti “Kaçmak” olsun? Sonra çocukluğumdan itibaren film şeridi dönmeye başlar:
 anamın sıcak kucağına sığınmalarım gelir. Cinden , periden korkarım , anama sığınırım. Babamın dayağından kaçıp anama sığınırım… Biraz büyüdüğümde 6 yıllık şımartılmışlığıma son veren kardeşim gelir dünyaya , sevgisizlik korkusundan kaçarım. Bu kez kaçışım ana kucağına olamaz. Çünkü orası bir başkası tarafından ele geçirilmiştir. Birden hastalıklarım çıkar ortaya.  Bu korku yaşamım boyu peşimi bırakmayacak ve beni sürekli kovalayacaktır.
Okula erken başladığımdan sürekli kendimden daha büyüklerle bir arada bulunmak zorunda olduğum ve ufak – tefek oluşum yüzünden arkadaşlarım tarafından oyunlarda dışlanırım. Kitaplardır kaçış mekanım. Okumak , okumak….
Yatılı okulda yüzlerce kişi içinde çektiğim yalnızlıktan Revire , Doktor hanımın sevgi dolu kucağına kaçarak kurtulduğumu sanıyordum. Ancak kitaplar en büyük dostum olmaya devam ediyordu.
Öğretmen oldum içki , paralı oyunlar oldu sığınaklarım. En yakın akrabalarımdan bile  yardım isteyemezken maddi , manevi her türlü destek için ilk başvurulan kişi oldum hep. Arkadaşlarım için bir şeyler yapmak hep mutlu etti beni. Dost kazığı oyununu sevmesem de çok dost kazığı düştü payıma. Çok değer verdiğim bazı dostlarım insanları kullanmayı çok sevdiklerinden olacak beni kullandıklarını sandılar. Böyleleri belleğimde her seferinde hüzünle anımsadığım birer anı olarak yer etti. Onları yaptıkları tercihlerle baş başa bıraktım. Dostluğun ne olduğunu tam olarak öğrenememiş , en küçük problemde kendine başka sığınaklar arayan bu dostlarımdan ayrı düşmek  beni çok üzse de tercihlerine saygılı oldum. Böyle durumlarda sığınağım anılarım oldu. Geçmişte dostlarımla geçirdiğim tatlı “AN” larla avundum.
Hatalarım , günahlarım oldu. Yıllarca kaçtım onlardan. Hiçbir sorunun kaçarak çözülmeyeceğini anladığımda yüzleşme yoluna gittim. Geçmişimle yüzleştim. Ancak hala kendimden bile gizlediğim anılarım , hatalarım var.
Doğa zamanla anamın yerine geçti. Beni sardı , sarmaladı. Ne zaman sıkıntıya düşsem , ne zaman çözümsüzlük hissine kapılsam , ne zaman kendimi mutsuz hissetsem kendimi doğaya attım. Beni hiç yadırgamadı. Öyle sevgi ile kucakladı , bana öyle iyi bir dost oldu ki ona sığındığımda her türlü sıkıntıdan kurtulduğumu gördüm. Gün oldu taşların arasından başını uzatmış bir gelincikti , gün oldu papatya , kardelen , badem , kiraz , erik çiçeği. Sevdiklerimin başına ne güzel taç olur deyip papatyalar topladım , vazolarına koysunlar diye katır dikenleri. En çok da fotoğraflarını paylaştım dostlarımla. Doğa bana çok cömert davrandı. Hep güzelliklerine çağırdı beni. Bu çağrıyı hep hissettim.

Dostluğu , vefayı bir de köpeklerle yaşadım. Herkes korkarken ben sevgi ile yaklaştım. Hemen kollarını boynuma doladılar. Sevdim , tokatladım. Sahibinin bile korktuğu çoban köpekleri bana sıcak davrandı. Çünkü beynimden yaydığım art niyetsiz pozitif dalgaları en çok onlar algılıyordu. Bütün canlıların tek beklentilerinin sevgi olduğunu  ve sevginin paylaşıldıkça çoğaldığını bildiğim için bütün canlılarla paylaştım sevgimi . Somuncu babanın ekmek fırını gibi verdikçe bitmedi , çoğaldı. Bazı dostlarım sevgimde art niyetler arasalar da doğa ve hayvanlar ne kadar saf , ne kadar beklentisiz olduğunu biliyordu.
Bütün yaşamımda aklıma , öngörülerime güvendim. Yürürken , araba kullanırken , yatmadan önce düşünmek … Bir başka sığınağım… Yeri geldi uykusuz sabahlattı , yeri geldi göz yaşlarında boğdu beni. Olanları , olabilecekleri düşünmek “zona” olup başıma bela da oldu. Ancak çektiğim, çekmekte olduğum öteki acılar gibi bunlar da tatlı birer anı oldu… Hem düşünmesem insan olamam ki…
Söze nasıl başlamıştık : Yaşamın kısa özeti : “Kaçmak” .  “Yaşlılar anıları ile yaşar.” Sözüne uyup anılarıma sığınırım bundan sonra. Sığınağım anılarım olur. Bir de eski dostlarımın maceralarını uzaktan izlemek…
17 Şubat 2013  17 00    

16 Şubat 2013 Cumartesi

650 KM DE GÖRDÜKLERİM,



Datça`da çiçek açmış badem ağaçlarının resmini gördüm ya acaba Ege kıyıları nasıldır dedim. Amcaoğlu`nu alıp saat 11 e doğru çıktık yola. Susurluk Yörsan`dan tostlarımızı aldık. Yol uzun , zaman dar.
Balıkesir çıkışı midemde bir ağrı ve bulantı. İki gün önce  de olmuştu. Yediğim bir şey dokunuyor ve ben onu biliyorum. Salih söylemiyor ama rengim atmış olmalı. Bir süre sessiz kalıp kendimi kontrol altına alıyorum. Gerçi yol güzel. Bölünmüş yol inşaatı nerede ise tamamlanmış. Ancak dikkatimi yola vermeliyim. Ormanların , sağa sola serpilmiş şirin köylerin , şırıl şırıl akan derelerin tadına varamadan Havran düzüne indik ve ağrılarım hafifledi.
Bundan sonra zeytin , zeytin ve yine zeytin… Edremit`te kent  çevre yoluna inmiş bile. 7 – 8 katlı apartmanlar yol boyu sıralanmış. Bölünmüş yolda az daha Akçay sapağını pas geçiyordum. Neyse ki son anda sola sapıp sahile yöneldim. Sahile direk giriş yok. Sola sapıp sahil caddesine paralel yolda epey ilerledikten sonra sahil caddesine geçebildim.  Cadde kalabalık. Hava da güneşlik olunca herkes yazlığına mı koşmuş ne? Eski çay bahçelerinin yerine yeni yapılar inşa edilmiş. Arabaya yer bulup birinin önündeki masalardan birine yerleştik. Deniz sakin. Hemen önümüzde , denizin içindeki küçük adacıktan kaz dağlarından inen su fışkırıyor. Biri de iskelenin arkasında.
 Tostlarımız henüz soğumamış bile. Çaylar da güzel. Güneşin keyfine de doyum olmuyor , ancak yolcu yoluna. Sarı Kız heykelinin fotoğrafını facede paylaşıp Çanakkale yoluna çıkıyoruz. Yol boyu birkaç ağaç gördüm çiçek açmış , ancak o kadarı Bursa`da da var. Gürle , Altınoluk , Küçükkuyu ve Adatepe sapağı. Zamanımız olsaydı hem Adatepe hem de Tahtakuşlar Köyüne uğrardık. Biz Küçükkuyu çıkışı biten bölünmüş yolu bırakıp sağa , vadiye sapıyoruz. Az sonra da her zaman gözleme yediğimiz yerdeyiz. Arabayı satıcıların önüne bırakıp Edremit Körfezine doğru uzanan betonlaşmış kıyıların fotoğrafını çekiyorum . Gözleme servisi henüz başlamamış. Biz de karşıdaki satıcılara yöneliyoruz.
Bir kavanoz Kapari , bir paket kuru incir alıp hareket ediyoruz. İlerde birkaç baraka daha görüp durduğumda en sondakinde gözleme yapıldığını öğreniyorum. Gözleme , köy yoğurdu ile yapılmış bol köpüklü ayran… Sumak ve kavrulmuş yerli badem almadan olmaz.
Yol boyu çiçek açmış ağaçları ve ağaçların altında açan çiçekleri boşuna arıyorum. Buralara henüz bahar gelmemiş. Ancak Ezine`ye yaklaşırken tarlalardaki su birikintilerini görüp çok şiddetli yağmur yağdığını anlıyoruz. Bu durum Biga`ya kadar devam ediyor. Ondan sonra da hava karardı zaten.
Gelelim gözlemlerime: Bursa – Balıkesir – Edremit – Çanakkale – Bandırma – Bursa güzergahında 650 km yol aldık. Balıkesir Edremit arasında çok az bir bölümde  bölünmüş yol inşaatı devam ediyor.  Edremit – Küçükkuyu ve Ezine – Çanakkale arasında da yol tamam gibi. Eksik olan Küçükkuyu – Ezine arası. Yollarda yer yer yamalar olsa da fena sayılmaz.  Yol boyu göletler dolmuş olmalı ki derelerde çok su vardı. Ancak bahar için erken . Zaten 3 – 4 sene önce de nisan ayında arayıp pek bulamamıştık baharı aynı yörelerde.  Galiba epey bekleyeceğiz.
Biz en iyisi bir ay bekleyip leylekleri karşılayalım. Hem o zamana kadar bademler , erikler de çiçek açar. Bu sene çiğdem ve kardelene ise doyduk sayılır.
                       16 Şubat 2013  21 20   

15 Şubat 2013 Cuma

DÜŞKÜNLER EVİ DEĞİL , HUZUR EVİ



Bir Dost yaşlı bir ninenin ölmüş eşine yazdığı mektubu paylaştı. Gelininin , oğlunun , torunlarının ilgisizliğinden yakınıyordu. Kendisini “Düşkünler Evi”ne yatıracaklarını söyleyip eşinden yardım istiyordu.
Kendimi bir yaşlı kadının , bir de oğlunun , gelininin ve torunlarının yerine koydum. Yaşlı kadın iki yönden haklıydı yakınmalarında. Birincisi geleneklerimizde yaşlananlara çocukları bakmalıdır yazar. Bir anlamda çocuklar , anne abalarının sigortası olarak görülür. İkincisi ise yatırılmak istediği yerin isminde saklı: “Düşkünler Evi.”  Esas adı “Huzur Evi” olsa da bizdekiler ikiye ayrılır: Parası olanların , emekli maaşı yüksek olanların günlerini huzur içinde geçirecekleri ortama sahip olanlar ve ekonomik durumu bozuk olanların itilip kakıldığı , bir lokma ekmeğin başa kakılarak verildiği ,  cezaevini andıranlar…
Bütün “Huzur Evleri” sakinlerinin günlerini en iyi şekilde geçirmelerine olanak sağlayacak şekilde her türlü sosyal etkinliklere yer veren  , geniş bahçesi ve sosyal tesisleri ile adeta ikinci baharlarını yaşayacakları olanaklara sahip olsa ve bu durum topluma iyice anlatılsa kim istemez buralarda yaşamayı. Yaşlılığın gerektirdiği her türlü destek sağlandıktan sonra kim çocuklarını huzursuz etmek ister?
Burada olaya çocukları , gelini ve torunları açısından bakıyorum. Bırakalım nesiller çatışmasını , yaşlı annelerinin evde bulunması ailenin bütün sosyal yaşantısını alt – üst etmez mi? Ne istedikleri gibi tatil yapabilirler , ne eş – dost ziyaretlerine gidebilirler ne de evlerinde rahatlıkla konuk ağırlayabilirler. Doğru dürüst kavga edemez , sıkıntılarını içlerine atmak zorunda kalırlar. Çocuklar , gençler evde kısıtlıdır. Ne istedikleri gibi müzik dinleyebilir , dans edebilirler , ne arkadaşlarını davet edebilirler.
Evdekiler , büyüklerine ne kadar hissettirmek istemeseler de gerginlik kaçınılmazdır.
Biz hem anneme , hem de Kayın Pederime son yıllarında özenle bakmaya çabaladık. Annem olsun , Eşimin 96 yaşında ölen babası  olsun bize pek sıkıntı vermedi. Bunda eşimin anlayışı kadar çocuklarımızın yetişmiş , kendi yağları ile kavrulur hale gelmiş olmaları da  etkili oldu. Ancak benim düşüncem belli bir yaştan sonra insanların “Huzur Evleri”nde kalmaları yönünde. Her türlü sağlık kontrolleri yanında ev ile ilgili sorumluluklardan da arınmış olacaklardır bu ortamda. Temizlik için birisinin gelmesi evin temizlik sorununu çözmediği gibi , yemek , bulaşık, ütü de yaşlıları çok yormaktadır. Belki bir çözüm eve yatılı bir bayan almak olabilir. Ancak bu da değişik komplikasyonlara yol açabilir.
Sözün özü “Huzur Evleri” yaşlıların huzur içinde yaşayabilecekleri ortama sahip olmalı ve yaşlananlar son baharlarını buralarda geçirmeli. Örneğin her türlü sanat ( Resim , Müzik , Tiyatro vb ) , Spor ( Yürüyüş , voleybol , basketbol , bisiklet vb )  , hobi bahçeleri , satranç gibi etkinliklere geniş şekilde yer verilen , toplu kültür ve doğa gezileri düzenlenen yerler olmalı Huzur Evleri.
O zaman kim çocuklarının , torunlarının , yakınlarının yaşamlarını alt – üst etmek  ister ki?
              12 Şubat 2013  23 00   

11 Şubat 2013 Pazartesi

KADINA ŞİDDET UYGULAMAK





Şiddet deyince aklımıza hemen dayak gelir , öldürmek gelir. Halbuki şiddet o kadar çeşitli ki, al birini vur ötekine…
Daha doğmadan başlar kadına uygulanan şiddet. Erkek evlat ister koca ve ailesi. Doğan erkek değilse annenin ezikliği bir yana , çocuk aşağılama ile karşılanır. İlk günden değersiz bir eşya gibi bir kenara atılır. Ömür boyu sürecektir bu aşağılanma…
Okul çağı geldiğinde “kız çocuğu okuyup da ne olacak” denerek şiddete uğrar. Okula başlasa bile her an okuldan alınma korkusu taşır.
Çocuk yaşta evlendirilip “çocuk gelin” olur. Yaşamı boyunca göreceği en büyük şiddet bu olmalı. Arkadaşları okula giderken , arkadaşları oyun oynarken kucağında çocuğunu almak… “Çocuk Anne” olmak… Ve annesinden devraldığı erkek çocuk doğurma baskısı ile yaşamak.
Önce kendi ailesinde başlayan aşağılamaların ,eşinden , kaynanasından ve öteki yakınlardan devam etmesi.
En kötüsü ise cinsel istismar konusu olması. En yakın akrabalarından başlamak üzere erkekler tarafından bir “cinsel obje” olarak görülüp her an taciz korkusu ile yaşamak, tacize uğramak. Akrabaları tarafından cinsel istismara uğrayıp ailenin namusunu temizlemek için öncelikle “intihar etmesi” istenip sonra da kardeşi tarafından öldürülmek. Güldünya`lar kervanına katılmak…
Özellikle “cahil” bırakılmak , bir meslek sahibi olamamak ve erkeğine bağımlı , mahkum yaşamak… Şiddetin bu boyutu , dayak , işkence ve öteki kötü muamelelere katlanmak zorunda bırakmıyor mu kadını?
Şiddet kavramı çok boyutlu. İyi irdelenmeli. Sanmayın ki şiddet uygulayan erkekler cahildir , tahsilsizdir. Tam tersidir söz konusu olan. Tahsilli erkeklerde şiddet uygulama oranı çok yüksektir. Özellikle çalışmayan kadınlara uygulanan şiddette bence tahsilli erkekler başı çeker. En basitiyle eşini küçümseme ile başlar , sonra eşini aldatma ile devam eder. Burada Aziz Nesin`in çok beğendiğim sözünü paylaşmak isterim : “Aldatan kişinin cinsiyeti ne olursa olsun , medeni hali şerefsizliktir…” Bakmayın erkekler için aldatmanın “elinin kiridir” söylemine, bakmayın mirastan kadına bir , erkeğe iki pay verilmesine. Bunların tümü ataerkil düzenin yakıştırmalarıdır ve kadını küçük görmenin göstergeleridir.
Kadınlar , öncelikle anne olarak en fazla saygı gösterilmesi gereken varlıklardır. Özverileri , hoş görüleri , sevgileri ise saygınlıklarını artırır.
Bence kız çocukları mutlaka okutulmalı , bir meslek sahibi olmalıdır. Erkeğe muhtaç olmaktan kurtulup ekonomik özgürlüklerine  kavuşmalı , birey olma bilincine erişmelidir. Toplumsal statülerini de ancak bu şekilde yükseltebilirler.
Kadına saygıyı eşinden başka bütün kadınlara kompliman yapma olarak algılayan , eşinden esirgediği sevgiyi başkalarına cömertçe sunan hemcinslerimi gördüm mü insanlığımdan utanıyorum.
Onun içindir ki 14 Şubattaki “Kadına yönelik şiddete hayır demek için dans ediyoruz” eylemini çok önemsiyorum ve destekliyorum…
11 Şubat  2013  22 55   

NESİLLER ÇATIŞMASI BU MU OLA?


Neden bilmem , sizi anlayamıyoruz. Anlamak istiyoruz , ancak bunu başaramıyoruz. İnsanlar yaşlandıkça beyin hücreleri de esnekliğini kaybediyor doğal olarak. .Nedeni belki bu. Ancak çok çabaladığımız  halde anlayamıyoruz .
Örneğin , ne istiyorsunuz , kendinizi kime karşı kanıtlama çabası içindesiniz ? Anlayamıyoruz. Halbuki hiç kimse , hiç kimseye karşı kendini kanıtlamak zorunda değil , olmamalı da. Ancak her birey önce kendisi ile barışık olmalı. İlk olarak kendisi ile mücadele etmeye bir son vermeli. Kendisi ile yarışmalı , ancak kavga etmemeli. Sonra mutluluğun ne olduğunu bilmeli, kolay elde edilmeyeceğini kavramalı. Emek harcamadan elde ettiklerimizin değerini bilmeyiz onları yitirene dek. Yitirince de pişmanlık duyarız. Halbuki yaşam pişmanlıklar toplamı , hatalar toplamı  olmamalı .
Mutluluk için çaba harcamak gerekir. Çaba ise vermekle başlar. Mutluluk , alış – verişlerimizin en iyi şekilde düzenlenmesi değil midir ? Bütün alış – verişlerde bir şey almak için başka bir şey vermek zorunda kalmaz mıyız? Yeter ki verdiğimiz kişiliğimizin en değerli parçası olmasın. O halde mutluluğu yakalamanın yolu , onun için çaba harcamaktan geçiyor.
Biz , mutluluğu yakalamak için yeterli çabayı  harcıyor muyuz ? Neler bizi mutlu eder ? Mutluluk bolluk içinde yaşamak mıdır ? Yoksa her istediğini yapabilmek mi ? Mutluluk deyince daima kendimizi mi düşünmeliyiz ? Birileri ile birlikte yaşamak zorunda değil miyiz ? En azından dünyaya gelmelerine aracılık ettiklerimizi düşünmek zorunda değil miyiz ? Onların varlığı , bazı isteklerimizi gerçekleştirmemizi engellemez mi ? Kendimizi gerçekleştirelim derken çevremizdekilerin kendilerini gerçekleştirmelerine de olanak tanımak zorunda olduğumuzu düşünmeli değil miyiz ?
Bir Anne ya da Baba kendini gerçekleştirmeyi düşünürken , çocuklarının da kendilerini gerçekleştirmek istediğini düşünürse ne olur ?
Son zamanlarda Türk aile yapısı  büyük bir bunalımın, çözülmenin içine girdi. Tam herkes kendini belli ölçülerde gerçekleştireceği ortamı yakaladık derken tam tersi oluyor. Sürekli düşünüyorum , neden böyle oluyor ? Bu gelişmelerde hatalarımız var , ancak sürekli hatalar sorgulanarak mutlu olunmuyor ki. Bırakalım eylem düzeyinde , düşünce düzeyinde bile “Kendini gerçekleştirebilme” kaç kişinin gündemindedir ? Yüzdelik  değil çok çok küçük bir bindelik, hatta onbindeliğin  mi ?
Çok okumak , kültürlü olmak güzel de böyle sonuçları da var. Yaşananların , olanların , kişilerin görünmeyen yanlarını da görebiliyor çok okuyanlar. Maskelerin arkasındakini , satır aralarında , bakışlarda anlatılanı görüyor. Sonra da mutsuz oluyor.
Az önce Türk aile yapısı  büyük bir bunalımın içinde demiştim. Aile yapımızı  biraz irdelersek bunun nedenini kolaylıkla anlarız. Biz aile olarak “Doğulu” olmaktan kurtulma çabasındayız , tıpkı toplum olarak olduğumuz gibi.  Zaten toplum olarak geçirdiğimiz bunalım da bunu doğruluyor. “Batılı” olmak istiyoruz, ancak bir türlü  “Doğulu” köklerimizden kurtulamıyoruz. Ancak köksüz   ağacın yaşamasının olanaksız olduğunu bildiğimizden , köklerimizden de kopamıyoruz. Acele ediyoruz , telaşlanıyoruz. Acelecilik , daha çok hata yapmamıza yol açıyor.
“Belli bir yaşa geldikten sonra keşke zamanında istediğim gibi yaşayabilseydim demek istemiyorum.” diyoruz da , “Keşke bunları yapmasaydım  demek zorunda kalmayayım” diye düşünmüyoruz. “Yaptıklarımla ilgili toplumu , çocuklarımı bir yana bırakıyorum , kendimle hesaplaştığımda pişmanlık duyar  mıyım?” diye düşünmüyoruz.
Karadenizin Temel´i idam edilmek üzere darağacının altına gelip ilmeği boynuna geçirilerek son dileği sorulduğunda “ha bu bana ders olsun”  demesine benzememeli pişmanlıklarımız. Sizin yararlanacağınız bilgi ve deney birikimi bizimkilerden  çok çok fazla. Bütün bunlara ulaşabilme olanaklarınız da çok. Önemli olan bu bilgi ve deney birikiminden yararlanabilmek. Bunlardan yararlanmak deyince harfiyen uygulamak gelmemeli aklımıza. Okumalı , dinlemeli sonra bir senteze ulaşmalı  ve doğruya en yakın davranış biçimini yakalamaya çalışmalıyız, mutlak doğruyu değil. Çünkü mutlak doğru yok. Belki benim doğrum , senin doğrun , onun doğrusu var , ancak tek doğru / mutlak doğru yok.
Bizim pişmanlıklarımızın çoğu geride kaldı. Bundan sonra pişmanlık duyacağımız davranışlarımız da olacak ancak zamanımız kısıtlı. Kısıtlı bu süreyi en az hata ile tamamlamak , kalan günlerimizi olsun en az sorunla yaşamak istediğimizi  söylersem beni kınamazsınız sanırım.
Gençler , unutmayın ki sizleri çok seviyoruz. Belki bunu yeterince ifade edemiyoruz, ancak inanın sizlerle gurur duyuyoruz. Hatalarınızla , pişmanlıklarınızla , başarılarınızla , başarısızlıklarınızla  sizleri çok seviyoruz. Ne olurdu bu günlerde birlik içinde olabilsek . Sırt sırta verip birbirimize güç katsak. Biz elimizden geleni yapmak istiyoruz. Ancak yanlış anlaşılmaktan korkuyoruz. Sanırım en büyük sorunumuz bu, anlaşılamamak. Ne biz sizi yeterince anlayabiliyoruz , ne de siz bizi anlayabiliyorsunuz. Buna bir son vermek gerekmiyor mu?
23.12.2000 / 01.04

10 Şubat 2013 Pazar

VAY BAŞIMIZA GELENLER



Hani duyan da başına büyük bir felaket geldi sanacak. En ufak sıkıntıyı büyük bir felaket gibi yansıtmaya bayılır bizim Aykut. Bu kez de öyle oldu. Başladı dövünmeye. Neymiş efendim , her mala , her hizmete her gün zam yapılıyormuş da , ücretler artmıyormuş ... Parası olmayanlar sağlık hizmetlerinden yararlanamıyormuş da insanlar bedava ölüyormuş. Daha geçen gün emekli bir öğretmene geçirdiği trafik kazası sonrası götürüldüğü sağlık kuruluşunda sağlık karnesi yanında olmadığı için müdahale edilmemiş de ölmüşmüş...
Nerede yaşıyorsun Aykut kardeş ? Ay`dan mı geldin yoksa. Burası Türkiye Aykut kardeş , kimliğini yanına almadan, sağlık karneni yanına almadan , hatta ceset torbanı yanına almadan sokağa çıkılır mı ? Bunları bilmiyorsun da nasıl TC vatandaşısın ? Aykut kardeş gibileri gördükçe TC vatandaşlığını birçok kişinin hak etmediğini görüyor ve deliye dönüyorum. Bu gibiler TC sınırları içinde yaşamayı sürdürüp bizim soluyacağımız havayı (kirli - mirli ) tüketiyor, yollar yürümekle tükenmese de bizim yürüyeceğimiz yollarda yürüyor , hatta öldüklerinde  mezarlıklarda yer işgal edip bizim yatacağımız topraklara gömülüyorlar.
Bana göre bir ülkenin , hele TC`nin yurttaşlığı öyle kolay kazanılmamalı. Çoktan seçmeli sınavlar , engelli ve engebeli koşular , münazaralar ve münakaşalar sonunda ancak elde edilebilmeli . Arada bir de loto çekilişleri gibi bir sonrakine devrede devrede değeri artan çekilişlerle kazanılabilmeli yurttaşlık hakkı. Gazetelerin vereceği kuponlarla da bir kısmı dağıtılabilecek olan yurttaşlık ancak o zaman değeri bilinen bir hak olur.
Aykut kardeş gibi TC yurttaşı anne - babadan doğduğu için yurttaşlık hakkını elde edenler olaylara da kolaycı yorumlar getirirler. Aykut kardeş , aç gözünü ve dünyaya bak. El Aya gitti geldi , şimdi Mars`a gidiyor. Güneş`e de gidecekler ya çok sıcak oluyormuş orada havalar. Nasıl gidiyorlar peki ? Hiç düşündün mü ? Sanmıyorum. Bak söyleyeyim de öğren. Her şeyi özelleştirerek. Eğitimi , sağlığı, elektriği , telefonu her şeyi , her şeyi. Biz de tümünü özelleştirelim bak gör o zaman. Kutuplara bile gideceğiz.
Ne homurdanıyorsun Aykut kardeş? Özel sektörü de mi özelleştirelim ? Sıra ona da gelecek . Bir gün özel sektörü de özelleştireceğiz. Şimdilik devlet desteğini sürdürelim de. Bir gün ona da sıra gelir , her yurttaşın sağlıklı yaşama hakkına da , okuma hakkına da. Merak etme Aykut kardeş , Telaşlanma.
04.10.1997    / 21 45

8 Şubat 2013 Cuma

POLİTİKACI OLABİLMEK


Politika ince iştir vesselam. Öyle her önüne gelenin yiyeceği nane değildir bir kere.Politikacı olacak zatı muhteremin birtakım meziyetleri taşıması mecburiyeti vardır.
Öncelikle  derisi kalın almalıdır. Kaza ile  de  alsa utanma duygusunu tamamen üstünden atamamışsa yüzünün kızarıklığına ancak böyle  gizleyebilir.Tepesinde   saç olmaması yüzünden ince olan tepesinin kızarıklığımın belli olmasında bir sakınca yoktur. Çünkü bunu ancak yukarıda olanlar görebileceğinden bu durum bir sakınca, yaratmaz.
İkinci  olarak  şaşırmadan aynı   şeyleri, aynı  şekilde ve  doğru olmadığını bile bile  tekrarlayabilmelidir. Güneş ışığında kireçle  badanalı  duvarın  siyah olduğunu söylerken hiç   şaşırmamalıdır. Zam üstüne   zam gören malın fiyatının ucuzladığını , karaborsada bile bulunamayan malın piyasada bol miktarda bulunduğunu gözünü kırpmadan söyleyebilmeli, üstelik bunları söylerken gülümseyebilmelidir.
Üçüncü olarak her şeyi  tersinden okuyabilmelidir. Hayat pahalılığını  işçi ve memurların ortaya çıkardığını, isçilerin işverenleri   sömürdüğünü , kâğıt darlığına TÖB-DER'in neden olduğunu, sağcıların hiç   suç  işlemediklerini , hapishanelerden kaçan olmadığını, yoklamada noksan görülenlerin çarşıya kiraz almaya gittiklerini ve  işleri bitince döneceklerini  ... doğru olarak okuyabilmelidir. Silah yakalandığında ABD, Belçika, İspanya, Fransa yapısı ise imal yerini söylememeli, ama komünist yapısı olduğunda hangi ülkede ve  hangi fabrikada yapıldığın ı, yapımında hangi  işçilerin çalıştığını , madeninin hangi  ocaktan çıkarıldığını  eksiksiz  söylemelidir. Silahın kimler tarafından  sokulduğunu ve  parasının nasıl   sağlandığını söylemenin hiçbir faydası  yoktur.
Kanunları çok iyi bilmeli ve  suç işlememelidir. Örneğin sınıf ayrımı yapmanın suç olduğunu bilmeli ve dikkatli olmalıdır. Plajlara yoksulların dolması yüzünden zenginlerin denize giremediğini mi söyleyecek. Bunu zengin yoksul ayırımı yapmadan :"Halk plajlara doldu, vatandaş denize  giremiyor" şeklinde   ifade  edebilmeli ve  bu  sözleri  ile  tarihe  geçebilmelidir.
Propagandayı  iyi  becerebilmelidir. Bütün  çabalarına karşın bazı  malların yokluğu mu gizlenemiyor? Bunu kitlelere   "ne  yapalım ampul,sigara,kahve  bulunamıyor” diye damdan düşer gibi söylemenin alemi yok.  “Memlekette her şey vaa... Ne yokmuş? İsteyin gemi dolusu göndereyim. İki üç  şehir dışında  her yerde  ampul de va sigarada, kahve  de... Va mı  bunun başka izah  tarzı..." dediniz mi  millet   zanneder ki o iki üç  şehirden birisi  kendilerininki  de   ötekilerde  gerçekten  her  şey var.
Velhasılı politika ince içtir. Çok çalışmak, iyi öğrenmek lazımdır. Yetenek işidir, biraz da merak işi. Bu işi becerip beceremeyeceğini anlamadan politikacılığa soyunanlar sonunda hüsrana uğrarlar, mahcup olurlar.
Bakalım siz bu işi becerebilecek misiniz? Aşağıdaki nutku kekelemeden ve şaşırmadan okuyabiliyorsanız  sizde yetenek var. Okuduklarınızın doğru olduğuna inanıyorsanız  yeteneğiniz hayli fazla demektir. Siz politikacı  olursunuz.
“ecnekşİ rutkoy. mzişaF  isekilhet rutkoy. inisimeG naratruk  rıdnatpak. mineğeY rıdnarmarhak. ayaruB zib zimidnek kidemleg.iziB tellim itçes. telliM kemves niçi izib royitsi."



1978 / Yenişehir.

5 Şubat 2013 Salı

SEVGİ ÜZERİNE













Can , sen sevgi nedir bilir misin?
Sevgi bir kaynaktır paylaştıkça çoğalan.
Seven bir pervanedir , aleve koşan.
Şems olur yakar , 
Mevlana olur yanarsın harlı ateşte.
Sevgi emektir ,  dağları deldirir…
Sevgi sabırdır ,  Mısır`a  götürür.
Sevgi vefadır , hiç unutulmaz,
Sevgi ilaçtır , dertlere çare.
Sevgi ana kucağıdır, her an sığınacağımız,
Sevgi  omuzdur , göz yaşı döktüğümüz.
Sevgi dostluktur , hiç tükenmeyen ,
Sevgi aldığımız soluktur , bize hayat veren…
Sevgi pınardır , iç iç doyulmaz,
Sevgi vermektir , almak umulmaz…
Can , sevgi zor iştir.
Çok naz taşımaz sevgi , çabuk usandırır.
Sevgi hassastır , korunmak ister.
Sevdiğin için kavgaya girmektir sevgi.
Her zaman sevdiğinin yanında olmaktır.
Ve her zaman sevdiğini yanında bulacağını bilmektir sevgi.
Birlikte ağlamak değil ,
Sevgidir ağlayanı güldüren.
İhanet bir hançerdir, sevgiyi öldüren.
Aman can , sevgini iyi tanı.
Gerçek sevgi olsun seninki , sahteye kanma.
Sahip çık sevgine sevgisiz kalma…
5 Şubat 2013  21 35