31 Ocak 2013 Perşembe

Kardelenler İhanet Etmezler…










Şeytan mı dürttü , sabah günaydın mesajını kardelen fotoğrafı ile paylaştım. Ne bilirdim ki bu gün kardelen mucizesi yaşayacağım?
Arabanın aküsü su koyvermeye başladı. Ototsansite gidip değiştirdim. Ve deliliğim depreşiverdi. Ver elini Saitabat. Aslında buraya gitmeyi hiç istemiyorum. Çünkü şelalesi öldü ve ölüm nedeni kaynak su tesisleri. Bu tesislerden birinin sahibinin Kadın Derneği yöneticilerinden birinin eşi olduğunu öğrendikten sonra derneğe de uğramaz oldum. Zaten onlar da üçüncü katı çıkmaya başlamışlar.
Balcıları geçince şelaleye ulaşıyorsun. Köprüden baktım , adeta  musluktan akar gibi akıyor su. Zaten utançlarından olacak yakıondan bakılmasını da engellemişler. Birkaş fotoğraf çekip piknik alanının üst yanındaki ormana daldım. Önce üzerine çiğ , krağı düşmüş otlar çekti dikkatimi. Sonra Siklamenlerle karşılaştım. Makine ile güzel görüntüler yakalamaya çalışıyorum ya aklım başka yerde. Buralarda kardelen olmasa da çiğdemler açmış olmalı.
Önce mor yaprakları ile çiğdem özlemle karşıladı beni. Adeta “biz buradayız , etrafına dikkatli bak” diyordu. Ve , kalbim nerede ise duracaktı. Yıllardır arayıp da bir türlü buluşamadığımız kardelen boynu bükük hüzünle gülümsüyordu. Bana küskün gibiydi. “Yıllardır neredeydin?” diyordu gözleri dolu dolu. Kucaklaştığımızda kalbi adeta dışarı fırlayacaktı. “Biz hep buradaydık , ancak sen yoktun…” diyordu. Boynumu utançla eğdim önüme.
Sonra ötekilerle kucaklaştık. Canım hiç ayrılmak istemese de beni başka bekleyenler vardı. Bu gün vuslat günüydü.
Önce Derekızık köyüne uğrayıp dere kıyısından birkaç kare resim çektim. Sonra eski İnegöl yoluna saptım. Aksu köprüsünün yanında arabaya biraz su döküp şişeleri doldurdum. Bu suyun çayı nefis oluyor. Sonra Aksu Kadınları Dayanışma Derneğine uğradım. Bir köy ekmeği aldım. Kadınlar fazla ilgi göstermemiş. Üye sayısı 17 de demirlemiş. Üzüldüm.
Kazancı`ya tırmanınca düzde durup ormana daldım. Bakalım burada beni kimler bekliyor? Önce kuru yapraklardan başka bir şey göremedim. Ancak biraz dikkatli bakınca Sarı Çiğdemlerin sesini duydum. Yakılan türkülerini seslendiriyorlardı.
(oy) yaz gelirse sarı çiğdem uyanır (oy)
mor menevşe pembe güle dayanır (oy)

aman aman sürmelim oy

meyve bile dallarına güvenir (oy)
meyve dalı kadar hükmüm yoğumuş (oy)

aman aman sürmelim oy 
Bir onun elini tutuyorum , bir ötekinin.  Bu gün benim günüm. Bu gün doğa beni ödüllendiriyor. Bir yemeği hak ettim. Muhtarın yerinde sucuklu yumurta iyi gider. Üzerine bir  de çay…
Şavketiye , Sayfiye yazılarını görüp geçiyorum yıllardır. Bu gün onları da görmeliyim. Bahçeler , ormanlar arasından Uludağ yamaçlarına tırmanıyorum. Şevketiye köyünden sağa Lütfiye köyüne sapıyor ya ben Sayfiye köyüne gideceğim. Uludağın karlı yamaçlarında ve karlar arasında göründü köy. Çatılarda ve ağaçların üzerinde sabah yağan taze kar. Minare duvarındaki kitabeden 1900 lü yılları başında Artvin – Borçka`nın birkaç köyünün topraklarını satıp buraya geldikleri ve Abdülhamit tarafından eskiden İznik`teki Bizanslıların sayfiye yeri olan bu bölgeye yerleştirildiklerini öğreniyorum. Caminin yanındaki çeşmenin üzerinde Sercan Suyu yazıyor. Böbrek taşlarını erittiği söyleniyor. Birkaç poz resim çekip geri dönüyorum.
Şevketiye üstünde ikiz villalar geçerken dikkatimi çekmişti. Durup fotoğraflarını çekerken sahibi geliyor. Ardahan`lı iki kardeşe aitmiş villalar. Köyden geçip ana yola iniyorum ya hedefim Umutalan. Orman içinden geçip Umutalan ( Ümit Alan ) köyüne uğrayarak Ankara Bursa yoluna çıkıyorum.
Kalbim hala hızlı atıyor. Kardelenlerle yılların özlemini tam olarak gideremeden ayrılmak zorunda kaldım. En yakın zamanda tekrar buluşmalıyız vefalı dostlarımla.
            31 Ocak 2013  16 40    

ŞİİR DEĞİL , ÖYKÜ




Biz neler gördük bu ülkede,
       neler yaşadık.
Unuttuk bir çoğunu,
       unutturdular geri kalanını.
Bir zamanlar köy odaları vardı,        
       oturur kitap okurdu,
                 sohbet ederdi köylüler.
       Saz çalar, türkü söylerlerdi.
Halk evleri vardı şehirlerde , kasabalarda
       Kitaplıklarında  kitaplar bulunur,
       Müzik grupları olurdu halk evlerinde,
                 tiyatro , spor grupları.
       Resim salonları bulunurdu, el işi atölyeleri.
       Bilenler bilmeyenlere öğretirdi halk evlerinde, 
                                                    halk odalarında,
       Bu gün emekliye ayrılan sanatçılardan,
                 halkevlerinden yetişmeyeni var mı ?
Şehir, kasaba bandoları halkevlerinden doğdu,
       Anadolu insanı çok sesli müzikle,
                 çağdaş tiyatro ile, edebiyatla
                          halkevlerinde tanıştı.
Köy enstitüleri vardı bir zamanlar,
       köy çocuklarının köylerden getirilip,
       köylerinde çalışmak üzere yetiştirildiği,     
                 demokrasinin yaşanarak ,
                 sağlığın , modern tarımın yaparak 
                                         yaşayarak öğrenildiği.
       Köy çocuğu elektrikle tanışırdı bu okullarda,
                 çağdaş müzikle,
                          romanla,      
                          tiyatro ile, şiirle,
                          resimle , heykelle tanışırdı.
                 Yaparak öğrenirdi bunları.
                 Elektrik önünü , kitaplar kafasını aydınlatırdı,
                 Köyüne taşırdı bu aydınlığı.
       Hafta sonları değerlendirme toplantıları olurdu,
                 belirli görevlere seçilenler ,
                                 sorumluluk yüklenenler,
                 anlatırlardı yaptıklarını , yapamadıklarını,
                 eleştirirdi katılanlar
                          öğrenciyi eleştirirdi,
                          öğretmeni eleştirirdi,
                          müdürü , usta öğreticiyi eleştirirdi.
       Hafta sonu akşamlarında eğlenceler düzenlenirdi,
                 her hafta bir şube,
                          -küme denirdi o günlerde ya-
                 hazırlığını sunardı öğrencilere, öğretmenlere.
                          Kimi taklit yapardı, kimi şiir okurdu,
                          bir grup 
                            kendi yazdıkları oyunu sergilerdi,
                                    kemanla , mandolinle 
                                        konser verirdi öteki grup.
                          Her öğrenci 
                            kendisini ifade ederdi bir şekilde,
                          topluca eğlenmeyi ,
                          topluca üretmeyi,
                                    ürettiğini tüketmeyi öğrenirlerdi.
                 Alın teri dökerlerdi üretirken,
                          bilirlerdi emeğin değerini.
       Boş zamanlarında resim yaparlardı,
                 heykel yapar, keman çalarlardı,
                 kitap okurlar, öykü , şiir yazarlardı.
                 Yazdıkları okul gazetesinde sergilenirdi,
                          dergilerde yayınlanırdı.
       Köylerinden alışkın oldukları imeceyi
                 okulda sürdürürlerdi.
                 Binalar yaparlardı içinde yatacakları,
                          kanallar kazarlardı su akıtacakları,
                 Elektrik santralını kendileri kurar,
                          direklerini diker,
                            tellerini çekerlerdi kendi elleriyle,
                 Balık tutar, tavuk yetiştirirlerdi,
                 sebze, meyve yetiştirirlerdi tarlalarda.
                 Ders araçları yaparlardı atölyelerinde ,
                          köylere gönderirlerdi bunları.
Köy odaları ,
       halkevleri,
                 köy enstitüleri
       aydınlatırdı Anadolu’yu 
bir uçtan                                       öte uca.
Biz aydınlanmayı gördük çok az , aydınlanmayı yaşadık.
Biz karanlığı gördük en çok, karanlıkları yaşadık.
       Köy odalarını ,
                 halkevlerini,
                          köy enstitülerini kapattık ellerimizle,
       karanlığın duvarlarını ellerimizle ördük.
       Aydınlığa düşman olduk en çok ,
                 düşünmeye düşman olduk.
       barışa düşman olduk bir de.
       Düşünüyor diye topladık gençleri, çocukları,
                 işkenceler ettik , dövdük , horladık.
       “Asmayalım da besleyelim mi “ dedi devletin tepesindeki,
                 yaşını büyütüp astık 15 inde fidanları.
       Kitaplar topladık yıllarca,
                 toplayıp yaktık,
                 toplayıp “suç aleti” dedik,
                          düşman ettik insanları kitaba.
                 Kitaptan korkar oldular,
                          ellerine almaz oldular,
                          okumaz oldular.
       Barış istiyor diye profesörleri yargıladık,
                 hapislerde çürüttük,
                 ülke dışına kaçırdık,
                          Behice Boran ,
                          Pertev Naili Boratav  
                             küsmedi yaptıklarımıza.
    


   Yazarlarımızı ,
       Ozanlarımızı
                 işkencelerden geçirdik,
                 hapislerde süründürdük,
                 öldürdük.
                          Sürgünlere gönderdik,
                          vatan haini saydık yıllarca.
                          Sabahattin Ali gözü açık gitti,
                          Yurt hasretiyle öldü Nazım Hikmet.
                
                          Utanmadan şiirlerini okuduk ,
                          türkülerini söyledik meydanlarda.
Atatürk dedik,
       heykellerini diktik boy boy,
Atatürk ilkelerine bağlıyız deyip
       Rabıta ile işbirliği yaptık,
       tarikatlarla işbirliği yaptık.
 Devlet kadrolarını eğitimiyle , emniyetiyle, adaletiyle,
                 bunlarla doldurduk.
       Sorumlusu değilmişiz gibi
                 yakındık,
                          tehdit ettik sonra da.
Hep böyle olmadı mı ?
Sorumluluğu en çok olanlar
       bağırmadı mı en çok?
       “İti ite kırdıranlar” ,“Yollar yürümekle tükenmez” diyenler,
       Çeteler kuranlar,
         çeteler yönetenler değil mi
                  demokrasi diye en çok bağıranlar? “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” diyenler,
       Kural , yasa tanımayanlar değil mi
                          adalet isteyenler ?
       İmam hatip okullarını,
                 ilahiyat fakültelerini ilk açanlar,
       Köy Enstitülerine en büyük darbeyi indirenler,
                 Hasan Ali’yi , Tonguç’u görevden alanlar
       Din derslerini okullara ilk koyanlar değil mi
                 bu gün karanlıktan en çok yakınanlar?
Biz çok şeyler gördük,
       çok şeyler yaşadık.
Biz aydınlanmayı gördük çok az  porsiyon,
       KARANLIKLARI YAŞADIK DOLU DOLU
Biz bunları yaşadık da ne oldu?
       Ders mi çıkardık,
                 akıllandık mı sonunda?
16.Ağustos.1998 - Pazar / 10.30 

29 Ocak 2013 Salı

DELİLİK NE GÜZEL



2012 benim için çok zor bir yıl oldu. İki kez arabama vurdular. Bir kez ben duran arabaya vurdum. Çok ağır bir göz zonası rahatsızlığına tutuldum ki hala uyutmuş değilim. Yaşamım boyunca safra kesesi , böbrek taşları yüzünden ağrılar çektim. Onlardan daha şiddetli ağrı olmaz diyordum. Ancak zona ağrılarını hiçbir ağrıya değişmem. Benim için çok ağır bir deney oldu.
Ancak en zor deneyimimi Atina dönüşü çıktığım Batı Karadeniz gezisinde yaşadım. Uçaktan inince kızlara “siz Bursa`ya feribotla dönün. Biz sonra geleceğiz.” Dedim ya kimsenin , hatta benim bile nereleri gezeceğimizden haberimiz yoktu. Ertesi sabah direksiyonu Şile yönüne kırınca şöyle bir dolaşalım dedim. Eşim , böyle sürprizlere alışık olduğu için çaresiz peki dedi. Şile`den sonra , Ağva sahilinde çay molası. Sonra Kandıra yönünde bahçeler arasından yolculuk. Yol boyu kiraz , çilek satanlar. Yemeği , Şile`den aldığımız kızarmış tavuk ile orman içi bir yerde yiyoruz.
Kandıra`dan Karasu yolunu öğrenip ilerliyoruz. Yol boyu değişik çiçekler, şirin şirin köyler… Karasu , Kocaali ve sağımızda fındık ormanları , solumuzda Karadeniz , ver elini Akçakoca.  Öğretmen evinde yer var. Yemek yemek için limana doğru inip güneş batmadan odamıza çıkıyoruz. Burada güneşin batışı nefis oluyor ve balkonumuzdan batıracağız güneşi… Niyetim ertesi gün Ereğli  taraflarını gezip buranın çok sevdiğimiz eriğini yemek. Temiz hava üstüne yol yorgunluğu ve erkenden uyku.
Sabah , internetten hava raporuna bakınca karar değiştirdim. Dönüşte uğramayı düşündüğüm Yedi Göllere bu gün gideceğiz. Haritalardan en kestirme yolun Düzce – Yığılca üzerinden olduğunu görüp yola çıkıyoruz. Düzce , Yığılca rahat geçti. Yığılca sonrası asfalt köylerden geçe geçe dağlara tırmanıyor. Dikkatimi çeken yön levhaları anlaşılır gibi değil. Nitekim bir sapakta asfalt yolda sağa saptık ve macera başladı. Epey tırmandıktan sonra bir çobanla karşılaşıp Yedi Göller yolu için yönümüz doğru mu dedik. Çoban yanlış yola girdiğimizi , ancak yukardaki köyden geçip Yedi Göller yoluna çıkabileceğimizi söyledi. Köy içinden geçip toprak yolda ilerlemeye başladık. Yol boyu ilk kez gördüğümüz ve sonradan Orman Gülü olduğunu öğreneceğimiz Zakkuma çok benzeyen çiçeklere hayran hayran bakarken önümüze çamur ve su birikintisi çıktı. Arabanın altı çok alçak. Ancak sırtlardan gidersem geçebileceğimizi düşünüp yavaşça ilerledim. 3- 4 metre sonra araba askıda kaldı. Ne ileri , ne de geri gidebiliyorum. Dağ başında eşim ben ve çamura batmış arabam. İkimiz de çamura batarak arabadan indik. Çamurdan kurtulmak olanaksız. Eşime sen kullan arabayı da ben iteyim diyorum , kabul etmiyor. Geri gidersek daha kolay kurtuluruz diyorum. Tekrar biniyorum. Bir iki derken geri geri gitmeye başlıyorum. Oh , çamurdan kurtulduk. Geri dönüp aşağıya , doğru yola giderken bir çeşme başında üstümüzü , başımızı ve biraz da arabanın görünen yerlerini temizliyoruz.
Süleyman Demirel`in “Allah kimseyi Doğru Yol(partisi)dan ayırmasın” sözü geliyor aklıma ve gülümsüyorum. Sapaktan sağa sapıp güzel asfaltta tırmanıyoruz. Biraz sonra az önce çamura battığımız yerin yakınından geçiyoruz. Az daha gidebilseymişik yola çıkacakmışız. Yol boyu gördüğümüz orman gülleri neşemizi geri getiriyor. Önündeki ota kanıp ilerleyen kurbanlık koyuna benzediğimizi nereden bilebilirdim ki. Birkaç köy geçtikten sonra asfalt bitti. Yeni açılmış taşlı , toprak yoldan yavaş yavaş bir vadide aşağı doğru iniyoruz. Orman içi ve öldürseler kimse duymaz sesini. Esimin yakınmaları arttı bile. “Yolumuzu kaybettik” diyor da başka bir şey söylemiyor. Benim moralim taban yapalı çok olmuş ya yiğitliğe pislik sürmüyorum. Yol o kadar bozuk ki 8 – 10 km hızla ilerliyebiliyoruz. Nihayet bir dereye inip köprüden geçtik. Az sonra da yolda dozerlerin çalıştığını görüp derin bir nefes aldık.
Yolumuz doğru imiş ve yeni yol yapıyorlarmış. Dozerden sonra yol kısmen düzeldi. Tekrar tırmanmaya başladık ve ufak bir çağlayandan sonra Giriş yazısını okuduk. Giriş ücrete tabi olup araba başına 8 lira imiş. İyi ki görevli ormancı orada yoktu. Yoksa en üst makama göndereceğim ağır selamlarıma aracılık etmesini isteyecektim. Yolu olmayan milli parkın giriş ücreti mi olurmuş?
 Biraz ileride durup gölün fotoğraflarını çekiyorum. Yemyeşil ağaçlar ve sudaki yansımaları. Köprü üzerinde balık tutan biri… Biraz ilerleyince YEDİ GÖLLERin şifresini çözüyorum. En yukarıda bir setin oluşturduğu gölün suları , alttaki setteki gölü besliyor ve bu 6 kez yineleniyor. Kimi büyük , kimi küçük; kimi derin , kimi sığ şirin mi şirin yedi tane göl. Ortadaki göle gelince , büyük bir minbüsle geziye çıkmış “Gazi Eğitim Enstitüsü 1961 mezunu Beden Eğitimi Öğretmenleri” grubunu görüyoruz. Geldiğimiz yoldan dönmeyi göze alamayız. Çoğu toprak olan ancak geldiğimiz yola göre çok daha düzgün olduğuna yürekten inandığım Bolu yolunu tercih edip tepeye doğru tırmanıyoruz. “Seyir Terası”ndan  yedi gölleri , aşağıdaki vadiyi ve güzel ormanı seyredip , bol oksijen soluyarak moralimizi düzeltmeye çalışıyoruz.
Bundan sonra manzara doyumsuz. Yeşilin yüzlerce tonu yan yana. Tepeden aşağı sallanınca yol kenarındaki kar öbeğini görüp duruyorum. Biraz sonra geçen meslektaşlarıma kar topu atıyorum. Toprak yolda çukurlara dikkat ederek ilerliyoruz. Birden bir yanındaki dalları çevreye dağılmış yüksek bir çamla karşılaşıyoruz. Az önce duyduğumuz gök gürültüsünün kaynağını görüp hızlanıyoruz. Yıldırım ağacı boydan boya yarıp yere ulaşmış.
Nihayet asfalt ve az sonra Bolu. Durmak yok da Abant Sapağına gelince “haydi seni faytona bindireyim” deyip sola sapıyorum. Önce yoldaki dere kıyısında karnımızı doyurmalıyız. Yedi Göllerde ödemediğimiz giriş ücretini burada ödüyoruz. Aslında Gerede`ye gidiyoruz deyip ücretsiz girebilirdim. Ancak burasının yolu güzel.
Eşim faytona binip zaman kaybetmeyelim diyor. Halbuki 48 yıl önce gelin arabası olan talikadan sonra nostalji yapacaktık. Gölün etrafını araba ile turlayıp Bolu Dağı`na doğru geri dönüyoruz. Depoyu fulledikten sonra arabayı yıkatıyorum ve ne büyük bir batağa girdiğimizi akan çamurlardan görüyorum.
O kadar işkenceden sonra , bir de yıkanıp çamurlardan kurtulunca araba baharda çayıra yeni çıkmış kuzulara döndü. Bir coştu , bir şımardı , az kalsın ceza yiyecektim.
Dönüşte düşündüm , ya yarın girseydik bu yola Halimiz ne olurdu?
Ertesi gün Alaplı , Ereğli… Erikler , çilekler , kirazlar , ince asma yaprakları ve yol boyu yemek için bir şeyler… Sonra tekrar Alaplı , Akçakoca kıyısından Düzce, Akyazı , Adapazarı`na girmeden sola sapıp Pamukova , Mekece ve İznik. Göl kıyısında termosumuz yardımıyla bir şeyler atıştırma… Göl kıyısından Gemlik ve Bursa…
Her zaman tenha , yer yer ıssız il, hatta köy yollarını tercih ediyorum da bu tercihim adeta delilikti. Yaşadığımız büyük bir maceraydı. Bazıları korku tünellerinde , yamaç paraşütlerinde yaşar bunları. Biz ıssız ormanlarda yaşadık.
İdam sehpasına ilerleyen Temel`e son sözü sorulduğunda
-      Ha bu bana ders olsun
Demiş ya.  İşte bu macera da bana ders olsun.
Bir dahaki Abant gezimde göl etrafını at sırtında döneceğim.
Yeni maceralarda ( deliliklerde ) buluşmak üzere…







             29 Ocak 2013 21 15  

28 Ocak 2013 Pazartesi

BİR KÜLTÜR YOK OLUYOR FARKINDA MISINIZ?


Kamberler Mahallesi  yıkılıp orada yaşayanlar darma dağın edildi ya içim parçalandı. Evet hırsızlık , uyuşturucu , fuhuş yaygın deniyordu buralarda. İnsanlar geçmeye korkuyordu. Şu anda çok güzel bir park oluştu. Rant kapısı olmadı. Amenna da siz hiç havaların iyi olduğu günlerde Meydancık`tan geçtiniz mi? Banklara oturmuş eskiden oturdukları yerlere mahzun mahzun bakan Roman kadınlarına baktınız mı? Çocuklarını gözlediniz mi?
Mahalle yıkılmadan önce her geçişimde evlerde müzikler çalınırdı. Darbuka mı istersin , keman , kanun mu? Sonra kutularında müzik aletleri gece kulüplerine dağılırlardı. Erkek çocuklar plastik darbuka ile şov yaparken kızlar  raksederdi.  Evleriyle , sokaklarıyla okul gibiydi mahalle.

Sonra bütün dünyada uygulanan asimilasyon bizde de uygulanmaya başlandı. İstanbul Tarla Başı , Sulu Kule yanında Bursa Kamberler mahallesinde de istimlak uygulandı. İstimlak paralarını alanlar hazıra dağlar dayanmaz sözünü akıllarına bile getirmedi. İstimlak parası ile daire alanlar karlı çıksa da çoğunluk yakın semtlerde kiraya çıktı. Doğal olarak alışkanlıklarını da taşıdılar yeni taşındıkları semtlere. Önce klarnet , keman , darbuka , kanun sesinden rahatsız oldu komşular. Polis , karakol…  Susturuldular. Sonra hırsızlık , uyuşturucu , fuhuş yakınmaları. Hem kendileri mutsuzdu hem de komşuları. Akşam oldu mu kapılarının önlerinde mangal yakamıyor , komşularıyla doyasıya kavgalar edemiyorlardı. Zaman zaman Gök Dere kıyısındaki küçük parkta toplanıp mangal partileri düzenleseler de bu onlara yetmiyordu.
Ne düğünleri düğüne , ne sünnetleri sünnete benziyordu. Eskiden olsaydı “Mart içeri, Roman dışarı” sözüne uyup dere kenarlarına çadırlarını kurar , kalaycılık , sele – sepet örme , maşa – saç ayak yapımı ile geçinebilirlerdi. Ancak yerleşik hayata alışmışlardı. Yoksulluk ise baş belasıydı. Binlerce yıldır biriken bir kültür yok olmaktaydı. Çaresiz asimile olacaklar , kültürlerini mezara gömeceklerdi.
Ki bütün bunların nedeni cahilliklerinin yanında örgütsüzlükleriydi.  
Akşam oldu mu banklara oturup hüzünle eski mahallelerine bakmaları bundandı. Özlem dolu bu bakışları her görüşümde onlar gibi çaresizlik içinde önüme bakıyorum.
Sorunun  bu boyutunu hiç düşündünüz mü?
             28 Ocak 2013  14 40 

27 Ocak 2013 Pazar

Yalnızlığa Övgü,



Bilmem yalnızlık duygusunu yaşamayanınız var mı? Bazen hüzün verse de zaman zaman mutlu eder insanı yalnızlık.
Şaşırdınız değil mi? Öyle yalnızlıklar vardır ki siz isteyerek seçmişsinizdir. Kalabalık içinde olup mutsuz olmaktansa tek başına kalıp mutlu olmak istemişsinizdir. Kendinize ihanet etmeden yaşamak , yanlışlara ortak olmamak istemişsinizdir. Böyle zamanlarda önce en yakın dostlarınız terk eder sizi. Üzülürsünüz. Bilirsiniz ki çok kısa bir zaman sürecinde yanlış yaptıklarını görecekler ve pişmanlıklar yaşayacaklar. Bilirsiniz ki bu gün moda olanın peşine takılmaktadır çoğunluk. Siz moda olanın değil doğruların yanında olmak istersiniz. Ezenden değil , ezilenden yana olmaktır ilkeniz. Güçlüden değil , güçsüzden yana…
Bir Milletvekili çıkar “hiç Türkle Kürt eşit olur mu?” der , susamazsınız. Bir meslektaşınız “Türk olmak , insan olmaktır” der , hazmedemezsiniz. Dostlarınızın en çok beğendiği köşe yazarları barış karşıtı yazılar yazarken , düşmanlığı , kavgayı körüklerken sen barış türküleri söylersin. Seni döneklikle suçlarlar. Bilmezler ki bu iktidarı oluşturan siyasi yapıya ölsen oy vermeyeceksin. Öyle şeriat getirecekleri için değil , siyasi , sınıfsal tercihleri yüzünden. Çünkü sen siyasi tercihini yapalı kırk yıl olmuş. Bu düzen sürdükçe , düzen partilerinin hangisi gelirse gelsin değişen bir şey olmayacağını bilirsin.
Resmi tarih dışında tarih okumayan , Türk Tarihine Tarih Kurumu ya da Emin Oktay penceresinden bakan , 1915 i , Mustafa Suphi`leri , Dersim`i , Tan Matbaası olaylarını; 6 – 7  Eylülü , 1 Mayıs 1977 yi , 16 Mart 1978 i ,  8-9 Ekim 1978 Bahçelievler`i bilmeyenlerden ; Çorum, Sivas , Kahraman Maraş katliamlarından; Kızıldere`den , Şarkışla`dan  habersiz yaşayanlardan  bu gün barıştan yana tavır takınmalarını bekleyebilir misin?  Bu kişilerle birlikte olup yalnız kalmamak mı mutlu eder seni , yoksa ilkelerine bağlı kalıp yalnızlaşmak mı? Hem yaşamın boyunca katlandıkların hep ilkelerine bağlı kalmak uğruna değil miydi? İlkelerine ters düşseydin, her devrin adamı olsaydın  bırak çile çekmeyi , ödüllendirilmez miydin?
O halde bırak seni yalnız bıraksınlar. Bırak seni terk etsinler. Seni terk edenler için sakın kötü düşünme. Babanın şu sözünü de aklından hiç çıkarma:”Oğlum , şerefsizce yaşayacağına inandığın doğrular uğruna gerekirse şerefinle öl daha iyi. Sakın çocuklarıma ne olur diye düşünme…
İşte bu yalnızlık insana mutluluk verir , hüzün değil…
                27 Ocak 2013  21 25  

26 Ocak 2013 Cumartesi

AĞLAMAK AYIP DEĞİL



Bazı sözler vardır duydum mu isyan ederim. Elimde yetki olsa yasaklama ile bir yere varılmayacağını bile bile yasaklarım bu tür sözleri. Alın “Her koyun kendi bacağından asılır.” Sözünü , vurun “gittiğin yerde körler yaşıyorsa sen de bir gözünü kapa” sözüne ve ötekilere. Bu günkü derdim “erkekler ağlamaz.” Sözü. Çocukları teselli etmek ya da susturmak için söylenmiş olsa da ne kadar yanlış.
Öncelikle ağlamak “insan” i davranışların başında gelmez mi? Başka canlılardan da ağlayanlar ya da ağlamaya benzer davranışlar sergileyenler olabilir. Hatta serçenin “ben ağlarsam ölürüm” sözü sık sık paylaşılır da. Ancak bütün bunlar ağlamanın insanca bir davranış olduğunu yalanlamaz ki.
Oldum olası sulu gözlüyümdür. Bazen sessizce dökerim göz yaşlarımı zaman olur sesimle hıçkırırım. Hele gözleri dolmuş birini gördüm mü ondan önce açarım muslukları. Boğazım düğümlenir , yutkunurum geçmez…
Bir Kızıl Derili ata sözü ne güzel anlatmış ağlamayı: “Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
Kitap okurken olsun , film izlerken olsun ağladığım çok olur. Örneğin “Hababam Sınıfı” filmlerini izlerken çocuklar hemen selpakları koyarlar yanı başıma. Önce öğrencilerin aileleri tarafından terk edilmişleri için dökerim göz yaşlarımı. Sonra geçim sıkıntısı yüzünden duymayan kulağı , görmeyen gözleri ile çalışmak zorunda kalan öğretmenler için.
Bazı müzikler de beni çok duygulandırır.  Kazım Koyuncu`yu dinlerken Çernobil gelir aklıma. Kanser tedavisi görürken , dökülmüş saçlarını bir bere ile kapatıp verdiği konserlere giderim. İnsanları uyandırmak için nerede ise son nefesine kadar verdiği mücadele gelir gözümün önüne. “ Bu hayat böyle olur mu ? Düşen hep yerde kalır mı?” ezgisinde gözyaşlarım sel olur. Hayatta ayağı bir şekilde kayıp düşenler gelir aklıma, ellerinden tutup kaldırmak isterim. Onlarla birlikte üzülür , onlarla birlikte göz yaşı dökerim…. “Arkadaş” şarkısında  gerçek dostlukları yaşarım. Çevresine ışık saçanlar , ayrılıklar gelir aklıma. Göz yaşlarımı biten dostluklar için dökerim.
Şu anda gözlerim dolu dolu yazıyorum bunları. Karşımda, ekranın bir köşesinde  grup 84 ün söylediği “işte hayat”  Onlar “Sövelim gelmişine geçmişine” diyor ya sövmekle her şey sona ermiyor ki…
Kim ne derse desin , ağlamak ayıp değil. Göz yaşlarımızı özgür bırakabiliriz. Buğulu gözlerle bakabiliriz karşımızdakine ve hayata… Erkek – Kadın fark etmez…
            26 Ocak 2013  14 05  

EZGİLERİ BİR DE BÖYLE DİNLEMELİ

Araba kullanırken olsun , bilgisayarda çalışırken ya da kitap okurken olsun müzik dinlerim. Öğretmen Okulu öğrenciliğimde kitap okurken mandolin çalardım. Müzik olsun da hangi türden , hangi dilden olursa olsun… Önceden belirli türlere karşı allerjim vardı, ön yargılıydım. Arabesk mi , Rap mi  kapat. Ta ki Fatih Akın`ın İstanbul Hatırası (Köprüyü Geçmek ) filmini izleyene dek. O filmi izlerken sokak şarkıcılarına , yaptıklarımüziklere hayran oldum. Her biri Küçük Kara Balıktı benim için.
Aynur`un Kürtçe ezgisini dinlerken kendimden geçtim. Kendimden çok şeyler bulduğum Gönül Yarası filminde Meltem Cumbul`un  “Ağabey , bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek gerekmez ki” sözleri düştü aklıma. Sonra Şener Şen`in “Dağların kızı , incir ağacı…” sözleri. Orhan Gencebay “Hatasız Kul Olmaz” derken arabesk ile ilgili ön yargılarımı yerle bir etti.

Brenna Mac Crimmon isimli Kanada`lı Kızılderili “Penceresi Yola Karşı” türküsünü söylerken o kadar bizdendi , o kadar güzel söylüyordu ki hayran oldum…
Az önce TRT Müzik kanalında Balkan ezgileri  dinledim. Kendimi Halk Müziği konserinde sandım. Ezgiler hiç yabancı değildi. Geleneklerimiz , yemeklerimiz gibi müziklerimiz de iç içe geçmiş. Örneğin “Yarim İstanbul`u Mesken Mi Tuttun” türküsünü bir bakıyorsunuz Kayseri Türküsü olarak Türkçe dinliyoruz , bir bakıyorsunuz Rumca. Birçok ezgi Türkçe , Ermenice , Rumca , Kürtçe dillerinde söyleniyor ve hangi dilde dinlersek dinleyelim hep aynı tadı alıyoruz. Çünkü her ezgi duygu yüklü , her ezgi değişik anılara , değişik hayallere ev sahipliği yapıyor. Notaların üzerine isterseniz değişik dillerden sözler giydirin , isterse çırıl çıplak çıksınlar yolculuklarına. Sizi mutlaka alıp bir yerlere götürecektir.
Derim ki ezgileri bir de sözlerinden bağımsız dinlemeli. Hani ilk doğduğunda “İNSAN” olarak doğarız da sonradan Irk , Din , Dil  giysilerini giyeriz üzerimize. Daha sonra da insan kimliğimizi unutur , öteki kimliklerimizi çıkarırız ön plana. Müzik de öyle. Üzerine değişik dillerden giydirilen sözlerden bağımsız dinlenmeli… Kendimize özgü sözler düşlenmeli dinlerken.
            26 Ocak 2013  13  15