27 Aralık 2012 Perşembe

BOZLAK



Ekspres , rayların üzerinde akıp gidiyordu. Vagonun açık penceresinden bakan kır saçlı adam doyumsuz görüntüye dalmıştı. "Dolunay ve mehtapta bozkır bir başka oluyor. Sonsuzluk bu olmalı" diye geçirdi aklından.
Ay ışığında bozkır ve bozkırda dağlar. Aralarında derin vadileriyle dağlar. Bu dağlardan birinin yamacında  bilinmeyen birinin gür sesiyle söylediği bozlak, koyunlarını otlatan çobanın tüylerini diken diken ayağa kaldırmıştı. Bozlak, bozkırın ezgisi. İnsanı alıp başka zamanlara , başka mekanlara götüren. Çoban köyünü , sıcak yatağını düşlüyordu.
Trenin camından bakan adam da uzaklara dalmıştı. Bozkırda ışıl ışıl köyler. Kağnılar köylerine dönüyor: gacırrr , gucurrr...Yorgun köylüler uyukluyor kağnının üzerinde ve köylüden daha yorgun olan öküzler bunu fırsat bilip duraklıyorlar. Sessizlikten rahatsız olan köylü el alışkanlığı ile dürtüyor üvendireyi, " deeeh..."Manzaranın güzelliğinin farkında bile değil köylü.
Bozlak dalga dalga yankılanıyor dağların yamaçlarında. Duyanı ürpertiyor. Bozkır dışında uzun hava, gurbet havası denir bu tür ezgilere. Bozlaklar hemen ayrılır bunlardan. Bir ezginin bozlak olup olmadığını anlamak mı istiyorsun? Dinlerken gözlerini kapa. Kendini alabildiğine uzanan bozkırda bir dağ yamacında mı buluyorsun , ay ışığında doyumsuz bir manzara mı önünde uzanan ,bil ki bu ezgi bozlaktır.
Mehtapta deniz ve kumsal ... Orta yaşlarını geçeli epey olmuş çift el ele kumsalda yürüyorlar. İkisi de dalgın. Erkek yıllar öncesini düşünüyor. Köyünde , böyle bir gecede otların üzerine uzanmış, başında sevda yelleri , gece yarısı olmasını bekliyor. Tarla fareleri ve kurbağa sesleri, kıyısında yatmakta olduğu derenin sesine karışıyor. Gökyüzünde ne çok yıldız var. Bir ara Amerikalıların uydusunu fark ediyor milyonlarca yıldızın arasında ve "şimdi içinde olmalıyım" diye geçiriyor aklından.
Kadın yıllar öncesinin tütünlü gecelerini düşünüyor. Gece yarısını geçince kalkılırdı yataklardan. Uykunun üzerini örtüp yola koyulurlardı. Tütün tarlasına vardıklarında uykulu gözlerle girişirlerdi tütün kırmaya. Bir süre ses seda çıkmazdı kimseden. Sona bir ses gelirdi komşu tarladan:
"Ay bi taraftan doğdu ,
Gün bi taraftan doğdu,
Hiç sesiniz çıkmıyor,
Sizi şeytan mı boğdu..."
Sonra maniler , türküler uykuyu kovalardı. Ay ışığında sıcacık yatağı düşleyip tütün kırmak zor işti. En zor işçilik tütün işçiliğiydi. Çilesini onlar çekmişti.
Kumsalda el ele yürüyorlardı her biri ayrı düşlerde.
Yattığı yatakta, kolunda serum camdan dışarı bakıyordu. Camın dışında kentin ışıkları dolunayın ırzına geçiyordu. Şimdi bozkırda olmalıydım, bir trenden akıp giden manzarayı izlemeliydim , ya da bir dağ yamacında kimin söylediğini bilmediğim bir bozlağı dinlemeliydim. Şimdi köyde bir dere kıyısında sırt üstü uzanıp sessizliği dinlemeliydim. Kumsalda olmalıydım ya da. Ancak kentin bu pis ışıkları olmamalıydı.
Birden bütün ışıklar söndü. Tüm sesler sustu. Manzaranın değişiminden etkilenmişti. Daha çok yeri görebilmek için yükseldi , yükseldi. Önce ay ışığında ıpıssız kenti gördü altında. Biraz daha yükselince trenin ve çobanın ayrımına vardı. Az ilerde otların üzerine sırt üstü uzanmış gençle göz göze geldiler. Genç göz kırptı ve gülümsedi. Kumsalda el ele yürüyen çiftin kendisini görmesini beklemiyordu. Manzaranın güzelliğine dalmış gitmişti. Uzay aracı ile yan yana olduğunu gördüğünde mırıldandı. "Mehtap ne güzel , bozkır ne güzel. Bir de bozlak olmalıydı..."
Hemşire önce serumu söktü. Sonra boş gözlerle yalnızlığı yaşamaya başlayan yaşlı kadının omuzlarını tuttu. O ise hala gülümseyen eşine bakıyordu...

26 Aralık 2012 Çarşamba

ERDEK ÇİÇEKLERİ


Her yıl haziran başında Erdek´te olacaksın. Sezon hazırlığında son rötuşlar yapılırken sahildeki sitelerin , otellerin , motellerin bahçelerini göreceksin. Sahile inerken evlerin balkonlarına , pencere önlerine bakacaksın. Ya da yol ortalarındaki çiçek öbeklerine bakıp geçmeyecek , dikilip dakikalarca inceleyeceksin. Deniz havası mı çiçeklere o canlı renkleri veren , bakım mı bilinmez. Ancak hercainin bu kadar güzelini ancak yol kenarlarındaki çiçek adacıklarında görebilirsiniz .
İskele kıyısında çınar ağaçları altındaki çay bahçelerinin önündeki ortancalara bakacaksın. Kırmızı , eflatun , mor , mavi. O ne coşku ? Bu renklerin kaynağı ne ?
Ebe gömecinin anavatanı Erdek olmalı, şeker çiçeğinin de. O ne canlılık. Balkonlardan denize atlayacaklar sanırsınız. Ben her gidişimde durup durup evlerin balkonlarındaki çiçeklere bakarım. Eşim kolumdan çekiştirir “ Ayıp oluyor , yanlış anlarlar sonra.” Ben aldırmam. Güvez , kırmızı , şeker pembe , açık pembe , yavru ağzı , beyaz renk renk doldurur balkonları.
Ya bahçelerdeki güller. Bütün mevsim aynı kalırlar mı bilmem , haziran başında bakmaya doyum olmuyor. Dallardan salkım salkım , renk renk uzanıp birbirine bakışırlar. Mağrurdurlar, ancak birbirini kıskanma huyları yoktur. “Bak ilerde açmış sarı gül var , biraz da ona bak” der gibidirler. 
İğde ağaçlarının yanından geçerken derin nefes alacaksın. Açık sarı çiçeklerden etrafa yayılan baygın kokuyu  derin derin içine çekeceksin. Sonra yanından geçen satıcıdan bir kase dut alıp , iğde ağacının altına oturarak atıştıracaksın. Dalından yeni toplanmış dutun kokusu iğdenin kokusuna karışacak. Üstünden çığlık atarak geçen martının sesini bebek ağlıyor sanıp etrafına bakınacaksın. Kimseyi göremeyince martılara kızacaksın seninle dalga geçiyorlar diye.
Zakkumlar yeni yeni açmaktadır. Bu kadar çok çeşidi olduğunu görüp bir kez daha şaşıracaksın. Koyu pembe , açık pembe , sarı , kırmızı , beyaz hele hele yavru ağzı olanları. Dalları yere değecek kadar bol çiçeklerine bakıp bakıp geçeceksin. Bandırma´daki , Bursa´daki zakkumlarla bunları karşılaştıracaksın.
Zakkum Akdeniz bitkisidir. Manisa´yı geçtin mi dere yataklarında görünmeye başlar. Daha güneye , Aydın , Muğla , Fethiye , Antalya´ya gidersen yer gök zakkum açar. Kaş´ta “Ayıca” derler. Bir de tekerlemesi vardır : “Ayıcalar çiçek açtı , kızlar kocaya kaçtı.” !960 lı yılların başında kısacık ilkbahar geçip giderken  dere yatakları kurumaya başlar. İşte o günlerde her yan zakkum açar , zakkum kokarken genç kızlar da sevgililerine kaçarlardı. İmam nikahı , ufak tefek düğün ardından gelirdi. 
Erdek zakkumu Antalya´nınkine benzemez , daha bakımlıdır . Dere yataklarında kendiliğinden yetişmez , özel olarak dikilmiştir. Kızdıklarına “Zıkkımın kökünü ye” diye beddua okusalar da , kökleri zehirli olsa da çiçekleri tomar tomar açar zakkumun. Öyle bir kez açıp gitmez. Mayıs sonundan kışa kadar açar durur.
Erdek´te bahçelerde , balkonlarda güzeldir çiçekler. On gün sonra Gemlik – Armutlu yolunda arabanla gezecek , durup durup etrafı seyredeceksin. Hemen Kumla´dan çıkarken sağı solu dolduran sarı çiçeklerden bir demet koparacaksın. Az ilerde yolun kenarlarını dolduran çalıların açan çiçeklerine bakmaya doyamayacaksın. Yaban gülleri de çiçeğe durmuştur pembe pembe , beyaz beyaz. Son yıllarda meyveleri kıymete bindiği  , kuş burnu çayı pek aranır olduğu için yaban gülleri daha bir gururla açarlar çiçeklerini.
Doğa yeşilin her tonunu , sarı , pembe , kırmızı , eflatun , mor , mavi çiçeklerini cömertçe sunmuştur. Kertenkeleler yeni yeni uzatmaktadır burunlarını. Arabadakilere siz gidin deyip Karacaali´den Kumla´ya , oradan Gemlik´e doğru yürüyeceksin. Yorulurum diye korkmayın. Bir yanında deniz , bir yanında yükselen yemyeşil yamaçlar, çam ağaçları , meyve ağaçları . Etrafta uçuşan kuşlar. Başını yukarı kaldır ya leylek sürüsü göreceksin ya da martı.  Gelip geçen araçlara “geçin diyeceksin , bu güzelliği bırakıp biner miyim aracınıza.” Hiç bırakılıp gidilir mi kuş cıvıltıları , kelebeklerin uçuşturmaları. Yol kenarında oturup körfeze , Kurşunlu , Mudanya sahillerine bakarken biraz soluklanmaya ne dersin. Çantandan makineyi çıkarıp birkaç poz da resim çekmelisin. Derin derin solumalısın deniz kokusunu , yosun kokusunu.
Haziran ortalarında Eskişehir´den Afyon´a doğru yolculuk edeceksin. Sabah bineceksin  otobüse ve sürekli etrafına bakınacaksın. Bozkırın ortasındaki ormanlara bakacaksın önce. “Aaa , Kumla´da gördüğümüz sarı çiçekler , eflatun açan çalılara bak.” Sonra haşhaş ekili tarlaların ortasında yol alacaksın. Beyaz beyaz gülümseyip el sallayacaklar sana. Bazıları mor mor göz kırpacak. Otobüs mola verdiğinde acele bir şeyler atıştırıp yolun karşısına geçeceksin. Kırmızı kırmızı gülümseyen gelinciklerin ortasında fotoğrafını çektireceksin.
Haziran sonunda Trakya´da olacaksın. Uçsuz bucaksız sarılıklar arasında yol alacaksın. Sarı ortasında kömür siyahı, ay çiçekleri... Önce otobüsün camından seyredeceksin doya doya. Sonra , verilecek ilk molada içlerine girecek , saklambaç oynayacaksın.
Sonbaharda Keles´e doğru uzanacaksın. Kasım başlarında. Doğancı barajını , Maden suyu tesisleri ile dolu Çaybaşı köyünü geçtikten sonra sağdaki yamaçlara bak ve sakın şaşırma. Yeşilden , kahverengiye geçişi orada göreceksin. Yeşilin tonları , yeşilden sarıya oradan kahverengiye geçişi.
Keles olmaz dersen İnegöl – Bozüyük arasındaki yola gideceksin , Mezit boğazına. Vaktin varsa ormana girip kestane , ceviz toplayacaksın. Yerdeki kuru yaprakları hışırdatarak yürüyeceksin. Dereden balık tutacaksın , kılçığına bakmadan kızartıp yiyeceksin. Dere kenarındaki çay bahçesine oturup çayını yudumlarken kuşların cıvıltısını dinleyeceksin. Yeşilin , sarının . kahverenginin tonlarını yudumlayacaksın bir yandan da.
Yok , yeşilden kahverengiye geçişi görmek için oralara gidemem dersen Altıparmak´tan Çekirge´ye doğru yürüyeceksin aralık başlarında. Yolun ortasındaki at kestanesi ağaçlarının yapraklarına bakacaksın. Yerden alıp inceleyeceksin , dalındakilerle karşılaştıracaksın. Bir yaşamın nasıl sona erdiğini , yaşamdan vazgeçmenin ne denli zor olduğunu at kestanesi yaprakları anlatır sana.
İlk bahar gelirken Öğretmenlik yaptığın dağ köyünden aşağılara yürüyeceksin. Karla örtülü çalıların altından uzanan kardelenleri , çiğdemleri toplayacaksın ve sevgiline sunacaksın. Yeniden doğuşun coşkusunu kardelenlerle birlikte yaşayacak ve yaşama dört elle sarılacaksın. “Bu dünya yaşanmaya değer . Bozulmasına izin vermemeliyim” diyeceksin ve ne olursa olsun yaşamaya devam edeceksin...
 17 . Ocak . 2000 / 22 05

KÖPRÜ


Çatalçam yaylasından kopup gelen rüzgar giderek gücünü artırıyor , kayın , meşe ağaçlarının dallarında  hala direnen yaprakları koparıp  kocapınar deresine doğru uçuruyordu.
- Dışarıda kalanın Allah yardımcısı olsun… 
- Bu havada ayılar bile inlerinden çıkamaz. Kim ne yapsın dışarıda ?
- Öyle deme. Hastası var , sökeli var , delisi var divanesi var, belli mi olur.
Ocakta  , sacayağın üzerindeki tencerede pişmekte olan yemeği karıştırıp uçları yanan odunları ileri sürdükten sonra  yazmasını yeniden bağlayıp  başını kaldırdı. 60  lı yaşlara yakın olsa da yüzündeki izler 70 – 80 yıllık bir ömre karşı geliyordu. En küçük kızlarını da geçen hafta baş – göz etmişler , hayırlısıyla emaneti sahibine teslim etmişlerdi. Bundan sonrası Allah`a kalmıştı. Bahtı açıksa güllük – gülistanlık olurdu günleri. Değilse . . .
- Hıdır ne zaman dönecek Almanya`ya söyledi mi ?
- İki gün daha kalıp çıkacakmış yola. Artvin`de vergiler mi varmış ödenecek ne. Bir de Arhavi`de arkadaşı varmış. Bir akşam onda kalıp çıkacakmış yola.
Erzurum radyosunda mey eşliğinde söylenen türkü ile dalıp gitti. Düğün çok güzel olmuştu. Elini öpüp gelin arabasına binerken nasıl da hüzünlenmişti. Sanki 300 metre ilerideki eve değil de denizler aşırı bir ülkeye gidiyordu. Gelin arabası da çok güzeldi. Hıdır , bu kez gelirken Mersedesle gelmişti de gelin arabası yapmışlardı.
- Allah razı olsun Hıdır`dan. O  olmasaydı nasıl kalkardık bu kadar masrafın altından.
İzmir`den, Bursa`dan , İstanbul`dan , İzmit`ten  gelenlerle köy adeta eski günlerine  geri dönmüştü. Bir yanda tulum öte yanda zurna . . . Halaylar , barlar , horonlar . . . Genci , yaşlısı , kadını , erkeği , çoluğu , çocuğu  sabahlara kadar dön babam dön.
- Yusuf  dayı , Yusuf dayı . . . Güldane yenge . . .
İnlemeyi andıran ve fırtına uğultusunda bir gidip bir gelen sesi duymayacaklardı kapıya hızlı hızlı vurulmasaydı. Yemek taşmasın diye tencerenin kapağını yere koyup kapıya koştu .
- Allah , Allah. Bu havada kim ki ?
Sundurmadan merdiven kapısına koşarken bir yandan da baş örtüsünü örtüyordu. Merdiven başında rüzgar şamar gibi çarptı suratına. İşliğinin yakasından içlerine doğru bir titreme hissetti. Merdivenleri inerken bir yandan da kapıda seslenenin kim olduğunu çıkarmaya çabalıyordu. Ayağına rasgele geçirdiği ayakkabılarla  dış kapıya ilerlerken ,
- Geldim , geldim. . . Hay Allah   , kim olduğunu da çıkaramadım.
Diye söyleniyordu. El  alışkanlığı ile  sürgüsünü çekip rüzgara karşı destek olarak dış kapıyı araladı. Elinde cep feneri ile telaşla avluya süzülürken ,
- Benim Güldane yenge , Aydın öğretmenin hanımı. Benim   . . .
- Oya gelin sen misin ? Nedir bu telaşın ?
- Sorma  başımıza gelenleri. Hoca akşamdan beri kıvranıyor. Bir morarıyor , bir soğuk soğuk ter döküyor. Böbrek ağrıları iyice depreşti.
- Gel hele içeri , orada anlatırsın.
- Hoca yalnız , içeri girmeyeyim. Ben Hıdır için gelmiştim. Acaba hocayı Artvin`e , hastaneye götürebilir mi dediydik…
- İçeri gel de Yusuf dayına anlat. O , bir kolayını bulur.
Merdivenleri tutunarak çıktılar. İçeri girdiklerinde  ne kadar bağırarak konuştuklarının farkına varıp seslerini alçalttılar.
- Fazla oyalanmayayım , hocanın durumu çok kötü.
Odaya girdiklerinde ayakta  meraklı gözlerle karşılayan eşine acele açıkladı.
- Aydın hoca çok rahatsızmış. Hıdır Artvin`e götürebilir mi diye gelmiş.
- Hele otur da iyice anlat , Aydın hoca`ya ne oldu ?
- Böbreklerinde  taş var. Ameliyat olması gerekiyor ya yaza kadar idare edip İzmir`de yatarım hastaneye diye geciktiriyor. Bizim orada hastaneler daha teşkilatlı ne de olsa. Zaman zaman sancıları oluyordu da bu akşamki gibisi hiç olmadıydı. Akşamdan beri iki büklüm kıvranıyor. Beti – benzi attı. Soğuk soğuk terler döküyor. “Ben gidiciyim galiba” deyince siz geldiniz aklıma. “Acaba Hıdır Artvin`e , hastaneye götürebilir mi ?” dedim de geldim.
- Demek durumu çok kötü. Hanım , koş Himmet`lere Hıdır`ı sesle. Acele gelsin. Gelin , sen de eve koş da hocayı hazırla.
Kadınlar telaşla dışarı çıkarlarken , kendi kendine konuşuyordu.
- Hava da iyi değil.
Tepelerden gelen rüzgar , köknar ağaçlarından aldığı güçle şiddetleniyor ,  önüne ne gelirse sürükleyip aşağılara , söğütlü dereye doğru taşıyordu.
- Hıdır gelmeden bir çantaya ekmek , peynir koyayım.
Bir yandan ekmek , peynir , zeytin ve büyücek bir şişe suyu çantaya yerleştirirken , bir yandan da düşünüyordu. “ Şimdi de Çoruh üzerinden geçilir mi ? Köprü , fırtınada kim bilir nasıl sallanıyordur. Allah`tan  bu köprü yapıldı. Ya bu köprü olmasaydı ne yaparlardı. Aydın hocayı varagelle kim taşırdı karşıya ? Haydi , karşıya taşıdılar diyelim. Ya gecenin bu saatinde öte yakadan hangi araçla taşıyacaklar Artvin`e ? Varagelli günler geldi aklına. Çoruh`un iki yakasındaki  kalın ağaçlara bağlı kalın çelik halatlar üstüne asılı tezgah üzerinde taşırlardı bütün yüklerini. Bir de çok aşağılarda  sal vardı. Varagele en çok iki kişi binebildiği halde , sal üstünde arabaları bile geçirebilirlerdi karşı yakaya. Hem , salın tehlikesi de azdı . Varagel öyle miydi ? Kaç kişi Çoruh`un sularına düşüp yitmişti de ölüleri taa Karadeniz`de karaya vurmuştu. Kışın ve böyle havalarda sal da pek güvenli sayılmazdı. Çoruh`un azgın sularında sal üstünde dengede durmak . . . Asma , masma , köprü çok iyi oldu çoook. Traktör römorkundan düşüp boğulanlar da biraz dikkatli olsunlar canım…”
Düşüncelere dalıp gitmişti. Yanık kokusu ile kendine gelir gibi oldu. Önce anlayamadı  kokunun kaynağını. Sonra gözü birden sacayağın üzerindeki tencereye gitti.
- Hay Allah ! Çorbayı da unuttuk ocakta.
Ocağın yanında asılı tutacakları kapıp tencereyi tutarak bulaşıklığa taşıdı. Güğümden suyu döktüğünde sular cazırdayarak etrafa sıçradı. Ayak seslerini duyunca merdivene koştu. Hıdır önde , annesi nefes nefese ardında merdivenleri tırmandılar.
- Çok mu ağırmış Aydın hocanın durumu ? Bu havada da nasıl gideriz bilmem ki ?
- Nasıl olur muymuş. Ne yapalım yani , bırakalım mı çaresiz    zavallıyı ? Zaten vuranlar vurmuş , bu yaşta sürgün etmişler dağ başlarına. Çocuklarını İzmir`lerde bırakıp gelmiş. Kimi var yardım edecek ?
- Onu demek istemedim , hava çok kötü de , köprüyü nasıl geçeriz dediydim.
- Sen arabayı hazırla , ben de gelirim sizinle. Şu çantayı da taşı arabaya , ne olur ne olmaz.
Hıdır el çantasını alarak dışarı çıkarken babası dolabı  açarak askıdan elbiselerini indiriyordu.
- Dur , gömlek de vereyim.
Elbiseleri çabucak giyip dışarı fırladı. Merdivenleri inerken Hıdır Arabasını çalıştırmış ,  iki kanadını açtığı kapıdan dikkatlice çıkarıyordu. Babası kapıyı kapatırken , annesi arkadan sürgüyü yerleştirdi.
- Haydi sağlıcakla gidin , sağlıcakla gelin. . .
Taşlı sokaklardan okula doğru ilerlediler. Lojmana yaklaştıklarında  öğretmenin hanımı camdan bakıyordu. Gaz lambasının ışığı arkadan geldiği için yüzü seçilemese de  eşarbından tanımışlardı. Arabayı lojmanın kapısına yanaştırıp kapıya koştuklarında Aydın hoca iki büklüm kapıya çıkmıştı. Eşi Oya ise elinde çanta ile koluna girmişti. Hıdır ve babası iki yanından kollarından tutup yardım ederlerken , içerden Oya lambayı  tutuyordu.
- Gelin , lambayı söndür de kapıları kilitle. Oyalanmadan yola çıkalım.
Cep fenerini yakıp lambaya üfledi. İkinci üflemesinde kapkara bir duman bırakarak söndü. Anahtarla kapıyı kilitleyip arabaya yöneldi.
Aydın öğretmen arka koltuğa uzanmıştı. Kapı açılınca eşine yer açtı.
- Size de zahmet verdik.
- Zahmet ne demek Aydın hoca , böyle günlerde  koşmayacağız da ne zaman koşacağız. Hem sen esirgiyor musun emeğini. Gece demez , gündüz demez koşmaz mısın yardımımıza. Hangi öğretmenden gördük senden gördüğümüzü. Hem çocuklarımız  da çok hoşnutlar senden. Dersleri çok iyi öğreniyorlarmış.
Araba , birbirinden uzak olarak yapılmış evleri birer birer arkada bırakıp tepeye doğru tırmanıyordu. Toprak yol , ağaçların arasından  kıvrılarak yükseliyordu. Farlar bir yaprakları dökülmüş kestane ağaçlarını aydınlatıyordu , bir kayın ağaçlarını. Kalın köknar ağaçlarının yaprakları arkalarını kapatırken zaman zaman karşı yamaçları aydınlatıyordu arabanın farları. Yol kıyısında kışlık olarak hazırlanmış odun yığınlarını ve demir borulardan ağaç kütüğünden oluklara şırıl şırıl akan çeşmeleri geride bırakırlarken Hıdır , yola aniden fırlayan tavşanı son anda fark edebildi. Zavallı hayvan farların konisinde büyülenmiş gibi kalmıştı.
- Çekil be hayvan , ezileceksin.
Farları söndürüp bir süre bekledi. Yeniden yaktığında yolda tavşanı göremediler.
Aydın öğretmen araba sarsıldıkça yüzünü buruştup , boncuk boncuk ter dökerken bir sene öncesine gitti düşüncelerinde . “ . . . Masum Türk çocuklarının böyle vatan – millet düşmanlarının eline bırakılması düşünülemez. . . Adı geçen öğretmenin  İzmir İli dışında bir okula tayin edilmesi . . .” Tahkikat için gelen Milli Eğitim Müdür yardımcıları Osman Çatır ve Tahir Parslan fezlekelerinde böyle yazmışlardı. Bu fezleke sonunda Artvin`e atandığına göre “masum Türk çocukları” yalnız İzmir`de mi yaşıyordu ? “ Aziz Nesin`in kitaplarını satmak , 1  Mayıs mitinglerine katılmak ve arkadaşlarının katılmalarını teşvik etmek , devlet büyüklerine küfür etmek . . .” suçlamalarda bunlar ve bunlara benzeyen şeyler mi vardı ?” Eşi , elindeki havlu ile yüzünü silerken düşünceleri sancının şiddetini azaltmış gibiydi.
Araba zirveye ulaşmış , inişe geçmişti. Bundan sonra daha dikkatli olmalıydı. İşte  karşıda , vadinin diplerinde seyrek de olsa geçip Artvin ya da Hopa yönünde ilerleyen  araçlar seçilmeye başlamıştı. Tam tepeye varınca arabayı kontrol etmekte biraz zorlandı.
- Hocam , sarsıntıdan rahatsız oluyorsun ama elimizden bir şey gelmiyor. Yollar bozuk  , ne kadar ağır gitsem de sarsıntı oluyor.
Düşüncelerinden sıyrılıp gülümsemeye çabalayarak konuştu ,
- Sen beni düşünme , nasıl nasıl idare ederim. Arabana bir şey olmasın.
-  Şunun söylediğine de bak. . .” Ne demekmiş arabaya bir şey  olmasın ?” Sana bir şey olmasın hocam , sana bir şey olmasın. Sen ve senin gibilere bu memleketin çok ihtiyacı var.
- Gerçekten böyle mi düşünüyorsun ?
- Elbette böyle düşünüyorum. Değil mi baba , Aydın öğretmenler çok gerekli bizlere.
- Doğru dedin.  Aydın öğretmen de gerekli , Aydın öğretmene benzeyenler de. Şu dağlar günden güne kelleşiyor. Hiç kimsenin aklına gelmezdi bunun böyle olacağı. Ne zaman Orman sanayii diye bir fabrika kurdular , o zaman anladık başımıza ne büyük felaketin gelmekte olduğunu. Neymiş , fabrika çalışacakmış. Çok geçmez , taştan başka bir şey kalmaz bu yamaçlarda. Onun için bize böyle politikacılar değil , sizler lazımsınız.
Duydukları ilaç yerine mi geçmişti ne , yüzüne renk gelmeye başladı. İnlemeleri de azalıyordu git gide. “Bu insanlar için her sıkıntıya katlanılır” diye geçirdi aklından. Sonra kendisini şikayet edenleri düşündü. Başkalarına zarar vermek onları mutlu mu ediyordu ? “Vatansever” lik , “milliyetçi” lik , “ mukaddesatçı” lık , başkalarını mutsuz etmek miydi ? Aile bütünlüğünü bozmak , çocukları anneye , babaya hasret bırakmak mıydı ?
- Evliya Çelebi hatıralarında Ankara`dan Diyarbakır`a kadar maymunların hiç yere inmeden ağaçtan ağaca atlayarak gittiklerini yazar. Timur , fillerini Ankara`daki ormanlarda saklamamış mı ?
- Yani , başka ülkelerden değil  , şimdi çöle dönen yerlerden söz ediyorsun  değil mi ?
- Evet , İç Anadolu`dan , Güneydoğu Anadolu`dan.
Ani frenle sarsıldılar. Aydın öğretmen aşağı kaymış , babası ise ön cama çarpmaktan son anda kurtulmuştu.
- Hay Allah , az kalsın uçuruma yuvarlanıyorduk. Bu yola ne olmuş ?
Yol burada adeta sona ermişti. Gerçi 30 – 40 metre ileriden devam ediyordu , ancak burada yolun sonu uçurumdu. Geri vitesi çalıştırıp ağır ağır uçurumdan uzaklaşırken Hıdır da soğuk terler döküyordu.
- Bu yola ne olmuş , kimse de bir şey söylemedi.
- Demek buradan söz ediyormuş mülksüzlerin Mustafa. “Komşular , yolda kayma var , dikkatli olun” dediydi de kimse kulak asmadıydı.
Uçurumdan uzaklaşınca el frenini çekip durdu.
- Baba , izin ver de bir sigara yakayım. Bir an çok korktum . Bir uçsaydık , parçamızı bulamazlardı. Hem yola nasıl devam edeceğiz , onu da düşünelim.
Korku tümünün üstüne çökmüştü. Babası ,torpido gözünden sigara paketini çıkarıp kendi elleriyle dudaklarına yerleştirirken , elleri titriyordu. Hıdır , çakmakla sigarasını yakıp derin bir nefes çekti. Neden sonra Aydın Öğretmenin koltuğa çıkmak için çabaladığını fark etti. Eşi ise donup kalmıştı. Yüzü kireç gibi beyaz , tavana bakıp kalmıştı.
- Baba , Oya yengeye yardım et.
Bir yandan da torpido gözünü karıştırıp küçük bir kolonya şişesini tutuşturdu babasının ellerine.
Alnına ve şakaklarına kolonya döküp burnuna koklatınca kendine gelir gibi oldu. Önce anlamsız bakışlarla etrafında gezdirdi gözlerini. Sonra utanarak önüne eğdi.
-  Baştan aklıma korku gelmediydi. Hıdır “uçuruma yuvarlanıyorduk” deyince aklım başımdan gitti.
Dönüp eşine yardım ederek koltuğa oturttu.
- Şimdi ne yapacağız ? Köye dönüp Borçka yolundan gitsek sabaha zor varırız Artvin`e. Başka yol da ben bilmiyorum.
- Az geride sola sapan bi yol gördüydük. Eskiden , varagelle karşıya geçerken , o yoldan inerdik Çoruh`a. Bozulmadıysa , pek zaman yitirmeden ineriz aşağıya.
- Denemeden bilemeyiz.
Hıdır , birkaç kez ileri  - geri gidip geri döndü. Gerçekten 800 metre kadar yukarıda yol sapıyordu. Yıllardır gidip gelen olmadığı için otlar çıksa da yol kolaylıkla seçiliyordu. Ağır ağır ilerlemeye başladılar. Yol hem daha dar , hem de daha çok virajlıydı. Bir ara Hıdır frene basıp durdu. Ön tarafa baktıklarında  ince bir kayın ağacının yola yıkıldığını gördüler.
- Hıdır , gel çekelim şunu yoldan.
Zor da olsa çekip yolu açtıktan sonra arabaya girdiklerinde  Aydın öğretmen  acısını gizlemeye çalışarak gülümsedi.
- Sakın anarşistler yolu kesmiş olmasın ?
Kahkahaları yamaçlarda yankılanırken hareket ettiler. Yol kenarındaki ağaçların çeşitleri değişmeye başlayınca Çoruh`a yaklaşmakta olduklarını anladılar. Zaten bir süre sonra esas yola da çıkmışlar , korkuyu atmışlardı üzerlerinden.
Şimdi yolun kenarlarında yamaçlar kırmızı , ince gövdeli  sandal ağaçları ve çalılarla kaplıydı. Sandal ağaçlarını görünce Antalya geldi Aydın öğretmenin aklına. Köylü , sandal ağacının yaprağını keçilerine yedirir , dumansız odununu da ocağında yakıp saç ekmeğini pişirirdi.
Zeytin ağaçlarını gördüklerinde Çoruh ile yüz yüze geldiler. Bir süre azgın suların sesini dinleye dinleye ilerlediler. Kalın , çelik halatları görünce köprüye geldiklerini anladılar. Hıdır , arabanın farlarını köprüye çevirip durdu. Köprü , adeta İstanbul Boğaz köprüsü örnek alınarak yapılmıştı. İki yakadaki beton direklerden çıkan 4 – 5 tane kalın çelik halat Çoruh nehrinin üstünden geçirilmiş , bu halatların üzerine kalaslar yerleştirilmişti. Yukarıdan geçen çelik halatlara daha ince halatlarla bağlanarak bir asma köprü oluşturulmuştu. Bir minibüsün geçebileceği genişlikteki köprüde araçların kapılarının açılamayacağı hemen görülüyor , bu da geçişi daha bir zorlaştırıyordu.
Çoruh , aşağıda boz bulanık çağıldayarak akarken , köprü nazlı nazlı sallanıyordu. Hıdır , bu köprünün üzerinden ilk kez geçecekti. O , her zaman uzun , ancak güvenli olan Borçka yolunu tercih ederdi. Bir an duraksayınca Aydın öğretmenin zor duyulan sesine döndüler.
- Hıdır kardeş , insan yaya olarak bile geçmeye korkar bu köprüden , gel geri dönelim.
Hıdır`daki tereddüdü gören babasının kaşları çatılmıştı.
- Ne bekliyon , sürsene arabayı.
- Yusuf dayı , gelin geri dönelim. Hem arabaya da yazık.
Arabanın sesi yükselince Hıdır`ın vites değiştirdiğini anladılar. Araba , önce halatların arasındaki çakıllı yolda ilerledi. Sallanmaya başladıklarında köprüye çıktıklarını anlamışlardı. Hıdır “başarmalıyım” diye geçiriyordu aklından. Rüzgar hala kuvvetli esiyordu. Köprü , bir salıncak gibi sallanırken , arabadakilerden hiç ses çıkmıyordu.
Bir ara köprünün karşı yakasındaki araba farlarını gördüler. Geçenler , araçlarından inmiş onlara bakıyorlardı.
Hıdır “Başarmalıyım , Aydın hoca bize daha çok gerekli. Onu mutlaka kurtarmalıyım” diye geçirdi aklından. Elleri titreyerek gaz pedalına bastı.



14. 9 . 2003 / 22 12

24 Aralık 2012 Pazartesi

KELEM TARLASI


         YEŞİL

Gemlik´te yeşil griye bakar. Gerçek yeşili görmek istersen başını yukarıya kaldıracaksın , zeytinin bitip meşe ve çamların başladığı doruklara bakacaksın. Gemlik´te dağ taş zeytin, her yan zeytin yeşili.
Gemlik´te deniz mavi değil , lacivert gri arası .
Orhan Veli´nin
“Gemlik´e doğru denizi göreceksin ,
 sakın şaşırma”
dizelerinde sözünü ettiği deniz bu olmamalı. Orhan Veli´nin denizi balık kokardı , yosun kokardı lağım değil. Orhan Veli´nin denizi karşıdan bakıldığında lahana tarlasına benzerdi , içi balık doluydu. İskeleden attığın oltalar boş çıkmazdı.
...
Deniz engin bir sudur,
Tuzlu , yeşil , dalgalı ...
-Çocuklar , içinizde denizi gören var mı ?
- Ben gördüm öğretmenim.
- Bize denizi anlatabilir misin ?
45 yıl önce olmalı. Öğretmen okulunun birinci sınıfındayım. Futbol sahasının yanında  demir atölyesinden bozma dersliğimizde öğretmenimiz Suzan hanımla Türkçe dersindeyiz. Suzan hanım Edebiyat fakültesini yeni bitirmiş  genç bir bayan. Lise bölümünün edebiyat derslerinin yanında orta bölümden yalnız bizim şubenin Türkçe dersine giriyor. O günkü konumuz “Deniz” başlıklı şiir miydi? “Ben gördüm öğretmenim” deyip tahtaya kalkıyorum.
- Arkadaşlar , deniz karşıdan bakıldığında kelem tarlasına , şey , lahana tarlasına benzer.
Bütün sınıf kahkahayı patlatıyor. “Kelem tarlası , kelem tarlası” diye fısıldaşıyorlar. Suzan hanım ilk günden itibaren konuşmamızı düzeltmemiz , köyde konuştuğumuz gibi konuşmayı bırakmamız gerektiğini  sık sık ifade ediyor. Kendisi İstanbul Türkçe’siyle –ciğim li konuşuyor. Biz de konuşmalarımızı düzeltmeye çabalıyoruz. Ancak bu birden bire olmuyor. Ben de yılların alışkanlığı ile lahana yerine köyümüzde kullandığımız şekilde kelem diyorum. Sonradan düzeltsem de arkadaşlarım fırsatı kaçırmıyor.
-Kelem tarlası , kelem tarlası . . .
Dayanamayıp ağlamaya başlıyorum.
- Ne oldu ? Neden ağlıyorsun ?
- Yanlışlıkla lahana yerine kelem demiştim. Hemen düzelttim , ancak arkadaşlarım alay ediyor.
- Çocuklar , burada köyde konuştuğumuz gibi konuşmayacağız. Ancak hatalarımızı bıçakla keser gibi bırakamıyoruz. Arkadaşınız da hata yapmış. Sizin yaptığınız doğru değil.
Ağlayarak yerime oturuyorum. Ancak yıllarca “Kelem tarlası” benimle birlikte anılacaktı. İyi , güzel de bu kelem tarlası nereden geliyordu ?
1953 nisan ayı olmalı. İlkokul 4. sınıftayım. Her yıl düzenlenen gezilerden birine gidiyoruz okul olarak. Komşu köylerin öğrencileriyle birkaç otobüsü doldurup hareket ediyoruz. Neşe içinde geçen yolculuk bizi önce Merinos Yünlü dokuma fabrikasına getiriyor. Yünlerin sıcak su ile yıkanması , kurutulup taranması , eğrilmesi ve dokunması ile ilgili aşamaları şaşkınlıkla izliyoruz. Koskoca tezgahları başlarındaki işçiler nasıl zaptediyor hayret ediyoruz. Ben “bizim sıpayı bile zaptedemiyorum , bu adamlar kocaman makinelerin hakkından nasıl geliyor?” sorusunun yanıtını ararken tekrar otobüslere doluşuyoruz.
İkinci durak Hürriyetteki Ziraat Lisesi. Okulun önünde gök kuşağını andıran renkli tüyleriyle bir tavus kuşu. İlk kez gördüğümüz bu yaratığı hayranlıkla izleyip tekrar yola koyuluyoruz. Hedef Mudanya.  Şose yoldan Bademli üstündeki yassı sırtı aşınca öğretmenimiz Mahmut Acar´ın sesine kulak veriyoruz.
- Bakın , aşağıda gördüğünüz deniz. Nasıl , buradan bakıldığında lahana tarlasına benziyor değil mi ?
Biz iskeleye ulaşana dek denizi algılayamıyoruz. Karşımızdaki uçsuz bucaksız lahana tarlası. İskeleye yanaşmış yük indiren SUS vapurunun yanına gidince denizi algılıyoruz.
- Lan , bu kadar suyu nerden doldurmuşlar,
- Nerden olcek , bizim kövün deresi doldurmuştur.
- Bi kere bizim kövün deresi önce Sakarya nehrine , oradan da Karadeniz´e akıyo. Bu deniz ise Marmara denizi. Demek ki bizim dere buraya akmıyo.
- Denizler birbirine bitişik. Birinin suyu , ötekine geçiyomuş.
Biz bir yandan denizin suyunun nereden geldiğini tartışırken , bir yandan da SUS vapurunu geziyoruz. Vinçlere , güverteye , yüklere şaşkınlıkla bakıyoruz.
- Bizim kövün bütün insanını taşır bu vapur.
- Ohoo... komşu kövünküleri bilem alır.
Öğretmenimiz bizi toparlayıp zeytinliğe götürüyor. Peynir , zeytin , tahin helvası ve taze ekmekten oluşan yemeğimizi yiyoruz. Daha sonra “Mütareke Evi”ni gezip geri döneceğiz. Denizi görmek , vapuru gezmek az şey değil bizim için.
Öğretmen okulu birinci sınıfında 40 kişilik sınıfta denizi gören tek öğrenciyim. Az şey mi? Hele o yılların denizini görmüş olmak. Pırıl pırıl , tertemiz iyot ve yosun kokan. Palamutları sofralarımızı süsleyen.
Ne denizler deniz renginde , ne doğa kendi renginde. 30 yıl önce ulu kestane ağaçlarının dallarındaki ip  salıncaklarda sallanıyorduk Bursa ovasında. Şimdi ovada bir tek kestane kalmadı. Kestane ağaçları Uludağ´ın tepelerine kaçtı. 30 yıl önce ovadan akan Nilüfer , Balıklı , Hacivat , Deliçay derelerinden balık tutup sofralarımızı süslüyorduk. Şimdi bu derelerden tabakhane atıkları , fabrika atıkları , kentin lağımı akıyor , zehir akıyor. 200 metre yakınında burnunuzun direği kırılıyor kokudan. Suya kurbağalar bile yaklaşamıyor. Bu su Marmara´ya akıyor. Marmara´ya rafineri atıkları akıyor , iplik fabrikalarının atıkları akıyor , Haliç´in pisliği akıyor.
Marmara hala deniz olarak anılmak istiyor. Deniz olarak kalmak istiyor. Dili yok , ancak bakışları bunu söylüyor. Martılar Marmara´yı terk edeli yıllar oldu. Kent çöplüklerini Marmara´dan daha temiz buluyor olmalılar. “Bu dünyayı dedelerimizden miras olarak almadık, çocuklarımızdan ödünç aldık...” “Emanete  hiyanetlik edilmez” , biz ediyoruz.
Ne olur yeşili geri verin bana. Yeşil Bursa´yı istiyorum. Zümrüt yeşili Bursa´mı istiyorum. Betonlar sizin olsun , ben yeşili istiyorum. “Kelem tarlası” denizimi istiyorum. Ne olur , yosun kokulu , iyot kokulu, balık dolu , yaşam dolu denizimi geri verin. Benim lanetimden korkmuyorsanız doğanın lanetinden korkun. Pisliğinizi yüzünüze tükürecek bir gün. Boka bulanacaksınız. Kirletmeyin denizlerimi. Yeşili yok etmeyin. Doğal yeşili istiyorum . Yeşili saksıda görmek istemiyorum. Gözlerimle doya doya yudumlamak istiyorum.
1.11.2000 / 21 30  Halil Yazıcı