26 Mayıs 2011 Perşembe

Bir günün hikayesi: Trilye , Suuçtu , Apolyont.


Bu gün güzel bir tur yapacağız. Önce Mudanya`ya uğrayıp geçiyoruz. Kumyaka ( Siye ) ve Zeytinbağı ( Trilye)
Sabah kahvaltımızı Trilyede , Çamlı Kahvede yapıyoruz. Sol yanımızda İmralı , Karşımızda Armutlu va sağımızda Gemlik Körfezi. Hafif bir rüzgar ve kuş sesleri. Denizde martılar.
Kahvaltı sonrası küçük bir köy turu. Yıkılmaya yüz tutmuş kilise , Fatih Camii olmuş Kilise , Makarios`un okuduğu Taş Mektep ve eski Rum evleri. Zeytin ve Zeytinyağı ihtiyacınız varsa İsmail Emil sizi bekliyor. İster ekmeğinizi banın , isterseniz sabahları için sızma zeytinyağını.
Biz tekrar Çamlı Kahveye çıkıp arabamıza bineceğiz ve Zeytin bahçelerinin arasından Eşkel`e doğru ilerleyeceğiz. Eşkel sapağından sağa sapıp Sağlık ocağını geçince sola sonra tekrar sağa dönüp Eğerce yoluna giriyoruz. Eşkel plajları sağımızda ve ilerliyoruz. Bir süre sonra ufak bir tepeye çıkınca önümüze Eğerce plajları çıkacak. Hemen durup arabadan iniyoruz. Sağımızda Eşkel Plajları , solumuzda Eğerce plajları , önümüzde İmralı adası. Tam fotoğraf çekme zamanı.
Sonra Eğerce plajları boyunca ilerliyoruz. Şimdi önümüze keklik çıkabilir. Ihlamurlar , iğdeler çiçek açmak üzere. Sağımızda küçük gölleri gördüğümüzde sola dönüyoruz. Bir vadi ki sağda Nilüfer , Uluabat , Sususrluk Çayı , Kocasu derelerinin toplamı bir nehir. Önümüzdeki yıllarda derinleştirilip uluabattan apolyont gölüne bağlanarak hem turistik motor ; yat turları düzenlenmesi ; hem de Apolyont gölünün doğal yat limanı olarak kullanılması düşünülüyor.


Bir köprü var önümüzde ve arabaya ağır kokular doluyor. Altımızda Nilüfer çayı. Bursa`nın tüm  atıklarını yüklenmiş kapkara akıyor. Az ileride ana nehirle birleşecek.


Bir köyden geçip Bursa – İzmir yoluna çıkıyoruz. Az sonra da Apolyont gölünü Marmara denizine taşıyan derenin üzerinden geçiyoruz. Dere , her tarafa yayılmış. Yaz geldiğinde suyu azalacak. Köprüden sonra Uluabat köyü. Solumuzda “Ulubatlı Hasan” heykeli . Bölünmüş yol az sonra ikiye ayrılacak: sağa Çanakkale , sola İzmir. Biz İzmir yönüne saptık. Önümüzde Karacabey Harası. Ulu meşeleri geçince de solda yarış atı barınakları. Bölüm bölüm ayrılmış arazide otlayan atlar ve yavruları. Az ileride de M.Kemalpaşa sapağı. Biz Tatkavaklı tarafından sapıyoruz sola. Yalıntaş sapağından da sağa sapıp Suuçtu Şelalesi oklarına bakarak ilerliyoruz. Doğa harika. Gelincikler buğday tarlalarında kahkahalar atarken , yaban gülleri yol kenarından el sallıyor. Müziği kapatıp ağaçlardan gelen kuş seslerine kulak veriyoruz. İki köy geçtikten sonra Muradiye Sarnıç köyü çıkıyor karşımıza. Şelaleye geldik sayılır. Köyü geçip virajlı yolda ilerlerken sağımızda dereyi fark ediyoruz. Az sonra da görevlisi olmayan bir kulübenin önünden geçip otopark olarak kullanılan alana giriyoruz.
Karşımızda 40 metreden dökülen şelale. Su dökülmüyor , adeta uçuyor. Arabadan inmeden yanımıza elinde koçanla biri yaklaşıyor. Giriş ücreti. Hiçbir tesis bulunmaması , bir çay bahçesinin bile olmaması yolundaki itirazlarımızı bu görevli yanıtlayabilecek durumda değil.
Arabadan inip önce derenin içine doğru inerek şelaleye yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça üzerimizde su zerrecikleri uçuşuyor. Su sesinden söylediklerimizi duyurmakta zorluk çeksek de görüntü doyumsuz. Neyin fotoğrafını çekeceğiz? Uçan suyun mu , akan derenin mi , Kayalardan fışkıran ağaçların mı?
Biraz aşağıda masalar ve piknik alanı. Derede ala balık da vardır , ancak usta balıkçı olmak gerek. Biz oturmak için otoparkın üst tarafında , dereciğin kenarındaki masaları tercih ediyoruz. Nerede ise gökyüzüne ulaşan ulu Kayın ağaçlarının altındaki masaya yerleşiyoruz. Termosumuz ve ufak çapta nevalemizi yayıp bir taraftan dereciğin şırıltısını , bir taraftan şelalenin çağıltısını , öte yandan kuşların cıvıltısını dinlerken tertemiz havayı soluyoruz. Burada müzik dinlemeye kalkarsak ayıp olur da temiz hava uykumuzu getirecek. En iyisi güzel bir sohbet.


Buraya doyum olmaz , çadır kurup kamp kurmak gerekir doymak için. Ancak bizim zamanımız kısıtlı. Birkaç saatle yetinip geri dönüşe geçiyoruz. Muradiye Sarnıç köyünden çıkıştaki  çeşmede ikiye ayrılan yolda sağa sapıp aşağı doğru inişe geçiyoruz. Arada bir durup fotoğraf çekmesek doğa darılır. Bir köyü geçiyoruz yeşillikler arasında. Biraz sonra T şeklindeki sapakta sola dönüp bir süre daha ilerleyince kaplıcalar görünüyor. Etrafındaki villalara ve kaplıca sahasındaki inşaatlara bakılırsa burası kısa zamanda büyük gelişme göstermeye aday. Kaplıcanın hemen üst tarafındaki park çok güzel düzenlenmiş. Ağaç masalar ve en önemlisi mangal olarak kullanılan ocaklar. Şu anda banyo olarak kullanılan binanın sağından ilerleyince aşağıda nefis bir manzara. Dere ve çınar ağaçları. Derenin kenarında dozerler çalışıyor. Yürüyüş yolları hazırlanıyor konuklar için.
Biz banyoya girmeyeceğiz ama kaplıca suyuna ayaklarımızı sokmadan da gitmemeliyiz. Bir çardak atında daire şeklindeki bankların ortasında dört tane göze kaplıca suyu dolu. Ayakkabılarımızı çıkarıp ayaklarımızı değdirir değdirmez geri çekiyoruz. Su çok sıcak. Gene de alıştıra alıştıra ayaklarımızı sokuyoruz.
Göreceğimizi gördük , göreceklerimiz bizi bekliyor. Yeşillikler arasından ilerliyoruz. İkinci köyden geçerken solumuzda bahçe içindeki tesise girip bir şeyler yemeliyiz.
Sonra yola devam. Yalıntaş`ta geldiğimiz yolla buluştuk ve M.Kemalpaşa`ya hiç uğramadan Bursa yoluna çıkıp Atların yanında arabayı kenara çekerek iniyoruz. Yavruları ile otlayan atlar ne güzel. Bazı bölmelerde yalnız büyükler var. Yılkı atları kadar özgür olmasalar da özgürlüğü çağrıştırıyorlar.
Sonra tekrar yola koyulup Bursa yönüne ilerliyoruz.
Zeytinbağı – Mudanya sapağına gelmeden sağa saptığımızda bozuk köy yolu bizi Eski Karaağaç köyüne götürüyor. Orada bazıları

bacalarda , bazıları Orman işletmesi ve doğaseverlerin hazırladığı platformlara inşa ettikleri yuvalarında bizi bekleyen leylekler var. Eski Rum köyü olduğundan göl kenarındaki kilise kalıntısı ve cami yanındaki kule kalıntısını da görmek gerekir. Leyleklerin fotoğrafını zor da olsa çekip göl ve sandallara yöneliyoruz. Birkaç poz da burada çektik mi karşıda görünen Gölyazı köyüne doğru yola çıkacağız. Önce Bursa yoluna çıkılacak , sonra birkaç km Bursa yönüne ilerlenip Kahverengi Ağlayan Çınar tabelasından sağa sapılacak ve göle doğru inilecek. Gölyazı ( Apolyont ) köyüne girerken sola sapıp kıyı boyunca manzarayı seyrederek ağır ağır ilerlemeli. Rahatsız edilmemiş olsalardı Pelikanları görecektik buralarda. Ancak onlar Uluabat tarafına kaçmışlar. Köprüye gelirken Ağlayan Çınar bütün haşmetiyle solumuzda beliriveriyor. Gövdesinin bir bölümü destekler üzerinde. Etrafı çay bahçesi olarak düzenlenmiş. Burada karnınızı da doyurabilirsiniz. Ancak bizim favorimiz köprünün öte yakasında çınar ağaçları altındaki masalar.
Göl kıyısındaki masalardan birine yerleşip tavşan kanı çaylarımızı söyleyince etrafımıza bakıyor ve hayranlıkla donup kalıyoruz. Çınarların üstünden çeşit çeşit kuş sesleri akıyor. Bülbül ve gugukçuk seslerini hemen algılıyoruz. Zaman zaman gölden yükselen kurbağa sesleri kuşlarınkini bastırsa da cümbüşe doyum olmuyor. Gölde ise sandalların , köprünün evlerin , ağaçların yansıması. İnsan yağlı boya ya da sulu boya çalışmalı burada. Biz , fotoğrafla yetiniyoruz.


 Akşam olmadan köyü dolaşmalıyız. Balıkhane tarafından kapı önlerindeki saksıların arasından ilerlerken karşılaştığımız köylüler genci – yaşlısı , erkeği-kadını gülümseyerek “hoş geldiniz” diyor. Evlerin arasından göle inen sokaklar. Göl kıyısında söğüt ağaçları. Tepede  eski cami ve okul. Vakit olmalıydı da güneşin batışına tanıklık etmeliydik. Kim bilir ne muhteşem olurdu güneşin gölle öpüşmesi…


Camiden dim dik göl kenarına indik mi suların içindeki söğütlerle karşılaşıyoruz. Ta karşıda da geldiğimiz Eski Karaağaç köyü. Birkaç poz daha ve akşam oluyor. Yolcu yoluna gerek. Bir dahaki sefer her durağa , o da olmadı ,iki durağa bir gün ayırmalı.