19 Aralık 2011 Pazartesi

TARAKLI - GÖYNÜK - NALLIHAN - BEYPAZARI

Restore edilmiş olsun olmasın eski evlere bayılırım. Nereye girsem , nereyi gezsem hemen evler, evlerin kapıları , pencereleri , bacaları , cumbaları çeker dikkatimi. Son yıllarda restore edilen ya da restore adı arlında eskisine benzer şekilde yeniden inşa edilen bu tür evler birçok yörede turizme hizmet ediyor.


Taraklı , Göynük , Nallıhan ve Beypazarı Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerine sahip. Taraklı`da büyük konaklar , Göynük`te evler , camiler , türbeler , Beypazarı`nda göçü tersine çeviren restorasyon çalışmaları gerçekten dikkat çekici.


Öyle ki Göynük`te son yıllarda yapılan resmi bina ve apartmanlarda da eski mimari tarz uygulanınca birbiri ile uyumlu yapılardan oluşan bir kasaba çıkmış ortaya. Tepedeki Kaymakam Kulesi adeta bu uyumun bozulmasını engellemek için nöbet tutuyor. Ortasından akan derenin iki yanında inci gibi sıralanmış yapıları daha Nallıhan yolundan sapar sapmaz dikkati çekiyor. Derin vadiye inerken de uyumlu yapılardan gözünüzü alamıyorsunuz.


Beypazarı evleri , konakları önce Hıdırlık Tepesinden kuşbakışı görülmeli. Sonra daracık sokaklara atmalı insan kendini. Yamaçlara yaslanmış muhteşem konaklar , iyi bir tanıtımla yurt içinden ve yurt dışından birçok kişiyi kendine çekiyor. Bir de yöresel yaprak sarma , 80 katlı ev baklavası , havuç suyu ve cezeryesi , Beypazarı kurusu , gümüş işleri eklenince , Beypazarı göçü tersine çevirivermiş.


Ben , festivaline rastladım ve ağzım açık kaldı. Sokaklardaki kalabalıktan nerede ise yürümek olanaksız. Açılan standların başı insan dolu ve alışveriş çok canlı. Özellikle kadınlar , ürettiklerini çok güzel sergileyip pazarlıyorlar. Bu da onlara ekonomik özgürlük ve öz güven kazandırıyor.


Beypazarı Ankara`ya nerede ise 1 saat mesafede. Beypazarı`ndan sonra Nallıhan , daha sonra Göynük ve en sonunda Taraklı. Bir başka taraftan gidersek Adapazarı – Eskişehir yolundan Alifuatpaşa`da sola , Geyve yönüne sapıyoruz. Geyve`ye uğramadan devam ettiğimizde önce Taraklı , sonra Göynük ve daha sonra Nallıhan ve Beypazarı…


Bu arada yolu biraz uzatıp Göynük`ten 10 km kadar uzaktaki Çubuk Gölü , Mudurnu yönüne devam edip ileride sağa sapılarak gidilen Sünnet Gölü de görülebilir. Özellikle Sünnet Gölü oteli ile
oksijen kürü için de çok uygun.

AMASRA

Her tarafı tarih koksa da ben Amasra`nın doğasını seviyorum. Hani Bartın yönünden giderken Karadeniz görünür de bir virajı tam dönerken aşağıda cennet gülümser. Hani Fatih Sultan Mehmet Vezirine “Çeşm – i cihan bu mu ola” der ya … İşte oradan bakmaya doyamam Amasra`ya.

Bakacak hemen alt taraftadır ve kahvaltı , çay , kahve içilecek tesisleri vardır. Ancak Amasra ile ilk tanışmanız o virajda olmalı. İnip arabanızdan doya doya seyretmelisiniz Amasra`yı , kalesini , limanını , Tavşan adasını , Karadeniz`i… Etrafınız ıhlamur , fındık , kiraz yeşili ilk baharda. Ya da yeşilden sarıya , tabaya , kırmızıya renk cümbüşü sonbaharda. Her mevsim bir başka güzel .
Köy kadınlarından peynir , tarhana , erişte , mevsim meyve sebzeleri alabilirsiniz. Haziranda kirazı , çileği bir başka olur. Fotoğraf makineniz yanınızda olmalı ve hemen çalıştırmalısınız. Ardından Bakacakta çayınızı yudumlayın ya da eşsiz güzelliklere bakarak köy kahvaltınızı yapın. Gördüklerinizi içinize sindirince kıvrılarak inin kente. Sizi müze karşılayacak ya sonra gezersiniz. Önce kendinize kalacak bir yer bulmalısınız. Pansiyonlar çok , isterseniz otel olsun tercihiniz. Bir an önce yerleşip sokaklara atmalısınız kendinizi.
Önce limana doğru yürüyüp plajları , mendireği , balıkçı lokantalarını görmeli , akşam için bir lokanta beğenmelisiniz. ÇEŞM-İ CİHAN balık için iyi bir mekan. Ancak dikkatli olmalısınız. Burada balık tava hesabı. Bir tava üç kişiliktir. Bir ipucu daha vereyim: balık sonrası getirilecek ballı yoğurdu sakın “bu da ne oluyor, hiç balıktan sonra bal ve yoğurt yenir mi? Bizi zehirlemek mi istiyorsunuz?” deyip geri, çevirmeyin. Balıklar o kadar tazedir ki yedikleriniz hiç dokunmaz ve bu Amasra`nın geleneğidir.


Akşam olmadan çarşıyı da bir dolaşın derim. Çoğu uzak doğu menşeli olsa da Devrek Bastonu , Safranbolu evleri , takılar , Buldan işi tekstil ürünleri de bulabilirsiniz.
Çarşının Liman tarafından girerken sağda Kaleyi göreceksiniz. Merdivenleri tırmanıp pansiyon olarak kullanılan eski evlerin arasındaki dar sokaklardan geçip kale içine girmelisiniz. Fatih Camii olarak kullanılanın yanında müze olarak kullanılanı da olan birkaç kilise çıkacak karşınıza. Restore edilmiş evler ve kale burçlarından önce batı yönüne , geldiğiniz yamaçlara , batı plajlarına bakmalısınız. Yamaçlardaki yapılaşmayı siz de sevmeyeceksiniz ya yukarıları her mevsim bir başka güzel. Sonra mendirek tarafından Doğu plajlarına , Cide yoluna , balıkçı lokantalarına bakmalısınız. Akşam oluyorsa hemen batı tarafındaki burçlarda yerinizi alın ve güneşin batışını izlemeye başlayın.


Ben güneşin batışını Barış Akarsu heykelinin yanından izleyin derim. Kayalar ile yarımada arasından deniz ile buluşurken çıkardığı yangın , kavuşma , batış ve son göz yaşları. Güneşin batışı her yerde bir başka olur. Örneğin , Ege`de adalara doğru alçalır. Akçakoca`da Karadeniz`in ortası yutar güneşi. Amasra`da bambaşkadır deniz ile güneşin kavuşması. Derler ki Seyduna ile Şahrud böyle kavuşurmuş bir de , ateşlere gark olarak…
Gece yemek sonrası ister mendirek tarafında gezinin , satıcıları dolaşın , isterseniz batı plajındaki çay bahçelerinde oturup denizde oynaşan ışıkları , yakamozları izleyin. Temiz hava ile doldurun ciğerlerinizi.
Sabah ilk işiniz park yanında sıralanan köylü kadınların getirdiği taze meyve , sebze , süt , peynir, reçel , erişte , tarhanalara bakmak olsun. Kahvaltıdan sonra Boztepe`ye tırmanacağız. Karadeniz dedin mi Boztepe`siz olmaz. Trabzon`un Boztepe`si , Ordu`nun Boztepe`si ünlü ise Amasra`nın Boztepe`si onlardan aşağı mı kalacak?
Boztepe aslında bir ada. Eskiden tam tepede Radar tesisleri bulunurken şimdi televizyon vericileri ve baz istasyonları var. Adaya bir köprü ve iki kapıdan geçiyorsunuz. Köprünün altından tur motorları geçerse durup bakın. Adaya girdiniz mi önce sola sapıp restore edilmiş , otel ve pansiyon olarak kullanılan binalara , çay bahçelerine , kadınlar plajına bakabilirsiniz. Sonra geri dönüp tepeye doğru tırmanan yoldan , pansiyonların arasından yürüyün. Evlerin arasından kaleye ve mendireğe bakmayı ihmal etmeyin. Sizi bir ağaç karşılayacak. Adı ağlayan ağaç. Çevresinde masalar. Bir dürbün alıp Tavşan adasına bakabilirsiniz. Şansınız iyi ise adada tavşanları ya da Karadeniz açıklarında Yunus Balıklarını görebilirsiniz.


Çay içmeyi sonraya bırakıp tepeye tırmanmalı , Amasra`ya bir de tepeden bakmalısınız.
Dedim ya ben Amasra`nın tarihinden çok coğrafyasını sevdim. Siz de çok seveceksiniz.


Belki de benim gibi Amasra ile yetinmeyip doğuya doğru uzanacak , Gideros koyunu da göreceksiniz. Yolda sık sık durup böğürtlen atıştıracak , Karadenizin doyumsuz güzelliklerine bakacaksınız.

21 Ağustos 2011 Pazar

MİSİ KÖYÜ

GÜMÜŞTEPE MAHALLESİ ( MİSİ KÖYÜ)
Bu gün Misi köyüne konuk olacağız. Mübadele öncesi mis kokulu misket üzümleri ile dolu bağları , bu bağlarda üretilen üzümlerden yapılan şarapları ile ünlü eski bir Rum Köyü Misi. Bursa`nın hemen dibinde , Uludağ`ın batı yamaçlarındaki Nilüfer Vadisinde ve Nilüfer deresinin kenarında bir cennet köşesi.
Özel aracı olanlar için ulaşım çok kolay. Bursa – İzmir yolunda Keles sapağından sola dönüp Keles – Orhaneli yolunda 2-3 km ilerleyince inilen vadide sağa sapıp 100 metre sonra cennete giriyorsunuz. Dere kenarındaki çay , gözleme , köfte , sucuk ikram edilen , yazları masaları derenin içine yerleştirilip ayaklar suya sokularak oturulan bahçeler koyu ağaç gölgesi, balıklar yüzen deresi ile gerçekten gizli bir cennet. Aracınızı özel otoparka bırakın ve masanızı seçin. Bir yanda kuş cıvıltıları , bir  yanda kurbağa sesleri. Derede ördekler süzülürken önce çaylarınızı ve bol oksijeni yudumlayın. Siz çaylarınızı yudumlarken gözlemeniz , köy kahvaltınız , köfteniz , sucuklarınız hazır olacaktır.
Özel aracınız yoksa belediye otobüsleri 20 dakikada bir sefer yapıyor.
Köprünün doğusunda yer alan şarap evi üzümünü başka yerlerden getirerek üretiyor şarapları. Önceden sayıları epey çok iken bağcılığın yok olması ve sosyal baskı yüzünden bu gün isteksizce de olsa yaşam savaşı veriyor.
Köprüyü geçince sağa sola sapan sokaklara bırakın kendinizi. Her sokakta restore edilmiş ya da restore edilmeyi bekleyen eski evler karşılayacak sizi. Dış cepheleri renk renk , pencereleri ve ön cepheyi süsleyen asmalarıyla bol bol fotoğraf malzemesi bulacaksınız.
Caminin altından sola dönüp 20 metre ilerlediğinizde MİSİ KÖYÜ KADINLARI DAYANIŞMA DERNEĞİ çıkacak karşınıza. 2010 yılında örgütlenmişler ve kendi mekanlarında, ürettikleri konserve , tarhana , erişte gibi ürünleri pazarlarken bahçelerinde de gözleme , ayran , çorba ve çay ikram ediyorlar.
Saitabat Köyündeki derneğin gerek yurt içi , gerekse yurt dışında tanınması ve elde ettiği başarı Bursa`da köy kadınları için iyi bir örnek oldu. Apolyont ( Gölyazı ) , Misi , Aksu köy kadınları da örgütlenerek derneklerini kurdular.
Köyde bir de özel müze var. Yöresel giysiler , eşyalar ve el işlerinin sergilendiği , bir kısmının satışının yapıldığı bir mekan. Edremit Tahtakuşlar etnografya müzesi kadar zengin olmasa da gezmeden geçmemeli.
Misi köyü şu haliyle günübirlik kaçışlar için bulunmaz bir mekan. Köyün batısında , Keles yolunda yer alan orman içi piknik alanları da ayrı bir alternatif oluşturuyor.
Barajdan gelen pırıl pırıl suyu , çınarları , vadiden esen serin rüzgarı ve temiz havası ile henüz betonlaşmadan mutlaka ziyaret etmelisiniz. Birkaç yıl sonra Dağ Yenice`de kurulması düşünülen Termal tesislerden sonra buradaki güzellikler de yok olacak gibi duruyor. Benden söylemesi.


http://www.bursahakimiyet.com.tr/makaleDetay.aspx?mid=9564
http://bursadayasam.blogcu.com/gumustepe-koyu/150738








1 Temmuz 2011 Cuma

SAİTABAT

Saitabat Bursa`nın bir mahallesi olacak kadar yakın bir cennet.
Şelalesi , deresi , ormanı , çay bahçeleri , ille de kadın dayanışma derneği…
Uludağ`dan inen derelerden biri binlerce yıldır oyduğu yatağında çağlayan olur dökülür Saitabat`ta. Pırıl pırıl akan suyu ovaya doğru inerken birçok güzelliğe eşlik eder. Çay bahçeleri , lokantalar , piknik alanları… Şelalenin hemen yanında şimdi büyük bir konak görünümü kazanan ahşap yapı Saitabat Köyü Kadınları Dayanışma Derneğine ait. Otantik döşemeli odaları , balkonları , manzarası , sunulan kahvaltı , çorba ve gözlemeleri … Hemen arkada sıralı dükkanlarda pazarlanan salça , konserve , reçel , erişte ve tarhanaları… İmece usulü üretiliyor her şey.
Bu dernek yurdumuzda bir ilk. Bütün dünyanın da ilgi odağı. Kısa zamanda büyük gelişme kaydettiler. Yönetim Kurulu ve üyelerinin Orijinal kıyafetleri de görülmeye değer. Sırf bu derneği ve çalışmalarını görmek için bile Saitabat`a gidilir.
Ancak Saitabat bu dernekten ibaret değil. Uludağ yamaçlarındaki köy zengin bitki örtüsüne sahip orman içinde gerçek bir dünya cenneti. Ihlamuru , kestanesi mevsimine göre ayrı bir güzellik , ayrı kokular sunarken yol kenarlarından ve çeşmelerinden akan buz gibi suyu hemen birkaç kilometre aşağıdaki tesislerde şişelenerek yurdun dört tarafına dağıtılıyor.
Ya piknik alanları , çay bahçeleri , lokantaları…
Köy, ileride. Bursa ovasına bakan konumu , son yıllarda artan villaları , bahçeleri ile sizleri karşılıyor.

Fazla söze ne gerek var. Bursa`dan yola çıkıyorsunuz. Ketsel girişinde Çimento Fabrikasına giden eski İnegöl yoluna sapıyor ve Çimento fabrikasını geçerken sola İnegöl`e doğru değil de sağa çeviriyorsunuz yönünüzü. Önce su dolum fabrikaları , sonra dalından yeni koparılmış sebze , meyve tezgahları ve köprüyü gördüğünüzde durup dere kenarındaki çay tesislere bakın. Çok beğenseniz de devam edin. Dere Kızık köyü içinden geçtiğiniz köy. Bunlar 7 tane Kızık köyü idi ya günümüze Cumalı Kızık , Hamamlı Kızık , Fidiye Kızık , Değirmenli Kızık ve Dere Kızık kalmış. Köy çıkışında bal satıcısı var. Çiçek , çam , kestane balını buradan almasanız da ileride başka bir balcı göreceksiniz. Belki oradan alırsınız. Şimdi yol çatallanacak. Sola köprüyü geçen yola saparsanız köprüyü geçince sağa dönmeniz gerekecek. Sağa saparsanız , çamların , çiçeklerin arasından kıvrılarak Saitabat`a ulaşacaksınız. Saitabat Şelalesi hemen girişte ve yüksek kayaların arasına gizlenmiş. Görmek için kafanızı uzatmanız gerek.
Bu güzellikler için bir gününüzü ayırın , daha sonra sık sık gitmek isteyeceksiniz.
Kahvaltısını , gözlemelerini , tarhana çorbasını çok beğeneceksiniz.
Günlerinizi , özel toplantılarınızı da burada yapabilirsiniz.
Dönüşte damacanalarınızı doldurmayı , yol kenarından dalından yeni koparılmış sebzeleri , meyveleri almayı unutmayın.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Bir günün hikayesi: Trilye , Suuçtu , Apolyont.


Bu gün güzel bir tur yapacağız. Önce Mudanya`ya uğrayıp geçiyoruz. Kumyaka ( Siye ) ve Zeytinbağı ( Trilye)
Sabah kahvaltımızı Trilyede , Çamlı Kahvede yapıyoruz. Sol yanımızda İmralı , Karşımızda Armutlu va sağımızda Gemlik Körfezi. Hafif bir rüzgar ve kuş sesleri. Denizde martılar.
Kahvaltı sonrası küçük bir köy turu. Yıkılmaya yüz tutmuş kilise , Fatih Camii olmuş Kilise , Makarios`un okuduğu Taş Mektep ve eski Rum evleri. Zeytin ve Zeytinyağı ihtiyacınız varsa İsmail Emil sizi bekliyor. İster ekmeğinizi banın , isterseniz sabahları için sızma zeytinyağını.
Biz tekrar Çamlı Kahveye çıkıp arabamıza bineceğiz ve Zeytin bahçelerinin arasından Eşkel`e doğru ilerleyeceğiz. Eşkel sapağından sağa sapıp Sağlık ocağını geçince sola sonra tekrar sağa dönüp Eğerce yoluna giriyoruz. Eşkel plajları sağımızda ve ilerliyoruz. Bir süre sonra ufak bir tepeye çıkınca önümüze Eğerce plajları çıkacak. Hemen durup arabadan iniyoruz. Sağımızda Eşkel Plajları , solumuzda Eğerce plajları , önümüzde İmralı adası. Tam fotoğraf çekme zamanı.
Sonra Eğerce plajları boyunca ilerliyoruz. Şimdi önümüze keklik çıkabilir. Ihlamurlar , iğdeler çiçek açmak üzere. Sağımızda küçük gölleri gördüğümüzde sola dönüyoruz. Bir vadi ki sağda Nilüfer , Uluabat , Sususrluk Çayı , Kocasu derelerinin toplamı bir nehir. Önümüzdeki yıllarda derinleştirilip uluabattan apolyont gölüne bağlanarak hem turistik motor ; yat turları düzenlenmesi ; hem de Apolyont gölünün doğal yat limanı olarak kullanılması düşünülüyor.


Bir köprü var önümüzde ve arabaya ağır kokular doluyor. Altımızda Nilüfer çayı. Bursa`nın tüm  atıklarını yüklenmiş kapkara akıyor. Az ileride ana nehirle birleşecek.


Bir köyden geçip Bursa – İzmir yoluna çıkıyoruz. Az sonra da Apolyont gölünü Marmara denizine taşıyan derenin üzerinden geçiyoruz. Dere , her tarafa yayılmış. Yaz geldiğinde suyu azalacak. Köprüden sonra Uluabat köyü. Solumuzda “Ulubatlı Hasan” heykeli . Bölünmüş yol az sonra ikiye ayrılacak: sağa Çanakkale , sola İzmir. Biz İzmir yönüne saptık. Önümüzde Karacabey Harası. Ulu meşeleri geçince de solda yarış atı barınakları. Bölüm bölüm ayrılmış arazide otlayan atlar ve yavruları. Az ileride de M.Kemalpaşa sapağı. Biz Tatkavaklı tarafından sapıyoruz sola. Yalıntaş sapağından da sağa sapıp Suuçtu Şelalesi oklarına bakarak ilerliyoruz. Doğa harika. Gelincikler buğday tarlalarında kahkahalar atarken , yaban gülleri yol kenarından el sallıyor. Müziği kapatıp ağaçlardan gelen kuş seslerine kulak veriyoruz. İki köy geçtikten sonra Muradiye Sarnıç köyü çıkıyor karşımıza. Şelaleye geldik sayılır. Köyü geçip virajlı yolda ilerlerken sağımızda dereyi fark ediyoruz. Az sonra da görevlisi olmayan bir kulübenin önünden geçip otopark olarak kullanılan alana giriyoruz.
Karşımızda 40 metreden dökülen şelale. Su dökülmüyor , adeta uçuyor. Arabadan inmeden yanımıza elinde koçanla biri yaklaşıyor. Giriş ücreti. Hiçbir tesis bulunmaması , bir çay bahçesinin bile olmaması yolundaki itirazlarımızı bu görevli yanıtlayabilecek durumda değil.
Arabadan inip önce derenin içine doğru inerek şelaleye yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça üzerimizde su zerrecikleri uçuşuyor. Su sesinden söylediklerimizi duyurmakta zorluk çeksek de görüntü doyumsuz. Neyin fotoğrafını çekeceğiz? Uçan suyun mu , akan derenin mi , Kayalardan fışkıran ağaçların mı?
Biraz aşağıda masalar ve piknik alanı. Derede ala balık da vardır , ancak usta balıkçı olmak gerek. Biz oturmak için otoparkın üst tarafında , dereciğin kenarındaki masaları tercih ediyoruz. Nerede ise gökyüzüne ulaşan ulu Kayın ağaçlarının altındaki masaya yerleşiyoruz. Termosumuz ve ufak çapta nevalemizi yayıp bir taraftan dereciğin şırıltısını , bir taraftan şelalenin çağıltısını , öte yandan kuşların cıvıltısını dinlerken tertemiz havayı soluyoruz. Burada müzik dinlemeye kalkarsak ayıp olur da temiz hava uykumuzu getirecek. En iyisi güzel bir sohbet.


Buraya doyum olmaz , çadır kurup kamp kurmak gerekir doymak için. Ancak bizim zamanımız kısıtlı. Birkaç saatle yetinip geri dönüşe geçiyoruz. Muradiye Sarnıç köyünden çıkıştaki  çeşmede ikiye ayrılan yolda sağa sapıp aşağı doğru inişe geçiyoruz. Arada bir durup fotoğraf çekmesek doğa darılır. Bir köyü geçiyoruz yeşillikler arasında. Biraz sonra T şeklindeki sapakta sola dönüp bir süre daha ilerleyince kaplıcalar görünüyor. Etrafındaki villalara ve kaplıca sahasındaki inşaatlara bakılırsa burası kısa zamanda büyük gelişme göstermeye aday. Kaplıcanın hemen üst tarafındaki park çok güzel düzenlenmiş. Ağaç masalar ve en önemlisi mangal olarak kullanılan ocaklar. Şu anda banyo olarak kullanılan binanın sağından ilerleyince aşağıda nefis bir manzara. Dere ve çınar ağaçları. Derenin kenarında dozerler çalışıyor. Yürüyüş yolları hazırlanıyor konuklar için.
Biz banyoya girmeyeceğiz ama kaplıca suyuna ayaklarımızı sokmadan da gitmemeliyiz. Bir çardak atında daire şeklindeki bankların ortasında dört tane göze kaplıca suyu dolu. Ayakkabılarımızı çıkarıp ayaklarımızı değdirir değdirmez geri çekiyoruz. Su çok sıcak. Gene de alıştıra alıştıra ayaklarımızı sokuyoruz.
Göreceğimizi gördük , göreceklerimiz bizi bekliyor. Yeşillikler arasından ilerliyoruz. İkinci köyden geçerken solumuzda bahçe içindeki tesise girip bir şeyler yemeliyiz.
Sonra yola devam. Yalıntaş`ta geldiğimiz yolla buluştuk ve M.Kemalpaşa`ya hiç uğramadan Bursa yoluna çıkıp Atların yanında arabayı kenara çekerek iniyoruz. Yavruları ile otlayan atlar ne güzel. Bazı bölmelerde yalnız büyükler var. Yılkı atları kadar özgür olmasalar da özgürlüğü çağrıştırıyorlar.
Sonra tekrar yola koyulup Bursa yönüne ilerliyoruz.
Zeytinbağı – Mudanya sapağına gelmeden sağa saptığımızda bozuk köy yolu bizi Eski Karaağaç köyüne götürüyor. Orada bazıları

bacalarda , bazıları Orman işletmesi ve doğaseverlerin hazırladığı platformlara inşa ettikleri yuvalarında bizi bekleyen leylekler var. Eski Rum köyü olduğundan göl kenarındaki kilise kalıntısı ve cami yanındaki kule kalıntısını da görmek gerekir. Leyleklerin fotoğrafını zor da olsa çekip göl ve sandallara yöneliyoruz. Birkaç poz da burada çektik mi karşıda görünen Gölyazı köyüne doğru yola çıkacağız. Önce Bursa yoluna çıkılacak , sonra birkaç km Bursa yönüne ilerlenip Kahverengi Ağlayan Çınar tabelasından sağa sapılacak ve göle doğru inilecek. Gölyazı ( Apolyont ) köyüne girerken sola sapıp kıyı boyunca manzarayı seyrederek ağır ağır ilerlemeli. Rahatsız edilmemiş olsalardı Pelikanları görecektik buralarda. Ancak onlar Uluabat tarafına kaçmışlar. Köprüye gelirken Ağlayan Çınar bütün haşmetiyle solumuzda beliriveriyor. Gövdesinin bir bölümü destekler üzerinde. Etrafı çay bahçesi olarak düzenlenmiş. Burada karnınızı da doyurabilirsiniz. Ancak bizim favorimiz köprünün öte yakasında çınar ağaçları altındaki masalar.
Göl kıyısındaki masalardan birine yerleşip tavşan kanı çaylarımızı söyleyince etrafımıza bakıyor ve hayranlıkla donup kalıyoruz. Çınarların üstünden çeşit çeşit kuş sesleri akıyor. Bülbül ve gugukçuk seslerini hemen algılıyoruz. Zaman zaman gölden yükselen kurbağa sesleri kuşlarınkini bastırsa da cümbüşe doyum olmuyor. Gölde ise sandalların , köprünün evlerin , ağaçların yansıması. İnsan yağlı boya ya da sulu boya çalışmalı burada. Biz , fotoğrafla yetiniyoruz.


 Akşam olmadan köyü dolaşmalıyız. Balıkhane tarafından kapı önlerindeki saksıların arasından ilerlerken karşılaştığımız köylüler genci – yaşlısı , erkeği-kadını gülümseyerek “hoş geldiniz” diyor. Evlerin arasından göle inen sokaklar. Göl kıyısında söğüt ağaçları. Tepede  eski cami ve okul. Vakit olmalıydı da güneşin batışına tanıklık etmeliydik. Kim bilir ne muhteşem olurdu güneşin gölle öpüşmesi…


Camiden dim dik göl kenarına indik mi suların içindeki söğütlerle karşılaşıyoruz. Ta karşıda da geldiğimiz Eski Karaağaç köyü. Birkaç poz daha ve akşam oluyor. Yolcu yoluna gerek. Bir dahaki sefer her durağa , o da olmadı ,iki durağa bir gün ayırmalı.

20 Ocak 2011 Perşembe

Navigasyonumun Azizliği

Sizleri bilmem ama ben plansız gezileri severim. Bir örnek vereyim: Bir gün arabaya atladım ve şöyle kafamı dinleyeyim deyip yola koyuldum. İlk düşüncem Erdek`te konaklayıp temiz hava almaktı. Bursa – İzmir yolunda Erdek sapağına yaklaşırken değişiklik yaptım, “Edremit körfezi daha güzel, Akçay`da daha güzel dinlenebilirim” deyip Balıkesir`e doğru kırdım direksiyonu.
Balıkesir düzüne inerken, Dere Boğazı piknik yerinin yanındaki petrol istasyonunda durup ihtiyaç giderirken birden aklıma Datça`daki yeğenim geldi. Telefonu çaldırdığımda Datça`da ve yalnız olduğunu öğrenince “akşama oradayım” deyip kapattım telefonu.
Bundan sonrasını dikkatli okuyun ve sakın beni ayıplamayın. Her ne kadar “kılavuzu karga olanın…” deyişini anımsatsa da kılavuzun da haklı olabileceğini unutmayalım.
Arabada navigasyon aletim var. Gideceğim yeri Datça olarak işaretleyip çalıştırdım arabayı. Balıkesir`i çevre yolundan dolanıp 2 puan aldıktan sonra Akhisar`a kadar sorunsuz yol aldım. Aldım da, Akhisar`a girince benim alet “100 metre sonra sola dön”, “sola dön” diye bağırmaya başladı. Birinci sapakta es geçsem de, bağırması sürüyor. “ Sola dön, sola dön” Ne de olsa modern çağda yaşıyoruz, modern alete güvenmeyip de ne yapacağız? Çaresiz sola saptım. “Sağa dön, sola dön” derken, Gölmarmara yoluna çıktığımı anladım. Bu yolu da hiç görmemiştim. Gölmarmara`nın da pazarı kurulu. Biraz kiraz alıp ilerledim. Göl kıyısı, kanallar ve Salihli girişinde buldum kendimi. İzmir yoluna çıkınca da “sağa dön”memi emrettiği için sağa kırdım.
Ancak Salihli çıkışında “sola dön, sola dön" feryadı ile şaşırdım. Sola dön dediği yerde "kaplıcalara gider" levhası var. Alete güveniyorum ya, ileriden geri dönüp emrettiği yola girdim. İyi ki girmişim. Boğazda cennet gibi manzara ve kaplıca tesisleri, piknik alanları.
Benim yolum uzun, tabela da Söke`yi gösteriyor. Tepelere tırmanıyorum dar yolda. Tepedeki köyde bir an yolu şaşırıp geri dönerek bir boğazda köylülerin tezgahları önünde mola veriyorum. Gözleme, ayran, mis gibi çay ve şırıl şırıl akan dere.
“İleride Bozdağ var, Bozdağ`ı geçince Jandarma olacak. Onu da geçince sağa sap, güzel bir gölle karşılaşacaksın.” Dedikleri gibi Bozdağ (ki İzmir`lilerin kayak merkezidir) eteklerindeki kasabadan sonra sağa sapınca şirin bir göl çıktı karşıma. Şöyle bir bakıp yeni yapılmış yoldan ilerledim ve Söke`ye inerken bir süre durup manzarayı seyrettim.
Söke içinden aletim sayesinde sorunsuz geçtim ve Tire yoluna çıktım. Tam Tire`ye girerken tekrar “sola dön” emri ile ürperdim. Emre uyup köy yoluna girince asfaltın da bittiğini anlayıp geri döndüm ya, emre itaatsizlikten verilecek cezayı da merak etmiyorum değil.
Tire içinde az ilerlemiştim ki “sola dön” emri daha kararlı yükseldi aletten. Bu kez çaresiz sola kırdım ve sokak aralarından tepelere doğru tırmanmaya başladım. Amanın ne güzel manzaralar. Ulu kestane ağaçları arasında ilerliyorum ve aşağıda Tire düzü. Bir ara karşıma çıkan çeşme başında durup soluklanırken, çeşmenin kitabesinden bu yolun 1930 larda ilk Tire – Aydın yolu olarak inşa edildiğini öğreniyorum. “Bu da bir şey, en azından yolun sonunda Aydın var. Ordan ötesi kolay.” deyip hareket edince kestane ağaçları azalıp yerine incir ağaçları dolu bahçeler geçince tepeye de ulaşmıştım.
Düzgün sıralarla dikilmiş göz alabildiğine incir ağaçları. Ben tepenin tam da sırtındayım. Yollar dar ve kıvrımlı. Hız yapmam olanaksız. Düze inince de yavaş gidiyorum. Vakit ilerliyor ve benzin göstergesi de çeyreğin altına indi. Yolda mesafe gösteren tabela yok. Kör sürüşle ilerlerken derin bir nefes alıyorum. İzmir –Aydın yolu göründü. Bir istasyonda benzin alırken navigasyon aletini kontrol ediyor ve büyük sürprizle yüz yüze geliyorum. Sabah Datça`ya götür derken “yaya modunu” işaretlemişim . Alet de yaya ilerliyorum sanıp en kısa yoldan, zaman zaman da patikadan yol tarifi yapmış.
Dedim ya kılavuz da haklı olabilir.
Bundan sonra ne mi oldu? Kaybettiğim zamanı telafi etmek için bastım gaza. 110 la giderken Çine girişinde polis ekibini gördüm. Bereket onlar da kontrolü bitirmişler ve toplanıyorlarmış. Çine – Yatağan – Muğla – Sakar Geçidinden inerken manzaraya bile bakamadım. Gökova düzünde Köyceğiz yolundan ayrılıp Marmaris`e dönünce eski yola şöyle bir bakıp ilerledim. Marmaris`e girdiğimde güneş batmıştı. Datça yolunda farlar sayesinde daha hızlı ilerleyebildim.
Saat 21:00 gibi Datça`daydım. 2 gece kaldım Datça`da. Eski Datça`yı , Can Yücel`in kahvesini, Kleopatra havuzunu, Taaa burundaki Knidos ören yerini ve koyları gezdim, kekik topladım. Bir yanım Ege, bir yanım Akdeniz türküsünü söyledim.
Sonra ne mi yaptım? Sabah Marmaris – Köyceğiz – Fethiye – Kalkan – Kaş – ilk öğretmenlik yaptığım Akörü Köyü – Yayla yolu – Gömbe … Gömbe`den Elmalı yönüne ilerlerken aklıma Burdur`daki Ali Kemal geldi. Akşam oluyor. Telefonda Burdur`da olduğunu öğrenip “2 saat kadar sonra yanındayım” diyorum.
Elmalı – Korkuteli – Burdur yolunu alet doğru tarif ediyor. Ne zaman Antalya – Burdur yoluna çıktım anlayamadan hafif bir yağmur. Söylediğim saatten 15 dakika sonra Burdur merkezdeyim.
Sabah İnsuyu mağarasını görüp yola çıktım. Niyetim Isparta – Eğirdir tarafları ya, Isparta yolunda vazgeçiyorum. Afyon`a uğramadan Kütahya yolu. Radar konusunda karşılıklı uyarılar.
Kütahya çıkışında Tavşanlı mı, Bozüyük mü derken Tavşanlı yolundayım. Az ilerde ise Seyitömer levhası beni çekiyor. Seyitömer termik santrali ve kömür işletmeleri, sonra orman içinde şirin çeşme. Bozüyük`e dikine girip çevre yolundan Mezitler`e giriş.
Eve girdiğimde akşam oluyor. Çılgın bir yolculuk. Ne plan var, ne program. Seçtiğim değil de seçmek zorunda kaldığım yollarda manzara harika. Aynı yollardan, ancak bu kez mola vere vere bir kez daha geçmeliyim.
Örneğin, Salihli`deki kaplıcalarda mutlaka mola vermeliyim. Bozdağ yakınındaki göl kıyısında piknik yapmalı, ala balık yemeliyim. Söke çarşısını dolaşmalı, Tire`de en azından bir köfte yemeliyim. Kestane ağaçları arasında tırmanırken durup bir çay içmeliyim. Çine – Yatağan yolunda Çine Barajının dolup dolmadığını kontrol etmeli, bakır eşya satıcılarından alışveriş yapmalıyım. Yatağan termik santralinin bacasına filtre takılıp takılmadığına bakmalıyım.
Muğla`yı dolaşıp, Muğla evlerini gezmeliyim. Sakar geçidinden Gökova körfezini seyretmeli, fotoğraflar çekmeliyim. Akyaka beldesine girip Akyaka evlerine bakmalıyım. Köyceğiz yolundan sapınca sol tarafta okaliptüs ağaçları arasındaki eski Marmaris yoluna girip yavaş yavaş ilerlemeliyim. Marmaris – Datça yolunda doyumsuz manzarayı es geçmemeli, şirin koyları uzaktan olsun seyretmeliyim. Datça koylarını ziyaret etmeli, köylülerden Çam Balı almalıyım. Köyceğiz gölü kıyısında bir çay içip, dalyan ve kaya mezarlarını görmeliyim. Fethiye`de Ölü deniz ve Kaya Köyü ziyaret etmeli, Babadağ`dan atlayan yamaç paraşütçülerine bakmalıyım. Fethiye pazarından bir sipsi alıp kar helvası yemeliyim.
Kalkan yolunda Saklıkent yönüne sapıp Saklıkent cennetini ziyaret etmeli, dere kıyısındaki kerevetlere uzanıp bir kahve içmeliyim. Kalkan`a tepeden bakmadan Patara plajlarına girmeliyim. Kalkan – Kaş arasında, Kapıtaşı plajları üstündeki virajdaki yol şehitleri önünde saygı duruşunda bulunmalı, Çukurbağ yarımadasına bakarken yat limanı ve soldaki yapılaşmayı gözlemeliyim. Kaş`ta 1961-64 arasında yemek yediğim lokantaları, kaldığım oteli ziyaret edip, Meis adasına bakarak bir şeyler atıştırmalıyım. Kaş – Kasaba yolundaki Kaymakam çeşmesine bakıp geçmeli, Kasaba düzüne, sol yandaki ilk görev yaptığım köye bakmalıyım. Yol kıyısındaki sandal ağaçlarının kırmızı gövdeleri ve çam ağaçları arasından ilerleyip Akörü – Taşlı köyüne çıkarak eski okulumu ve köyü görmeli, köylülerle sohbet edip yayla yolunu tırmanmalıyım. Kıbrıs deresi vadisinde yanan ormanın yenilenme çalışmalarını kontrol edip, sedir ve ardıç ağaçlarının fotoğraflarını çekmeliyim.
Sütleğen köyünü geçip, Gömbe barajı üstünden geçerek Gömbe`ye girmeliyim. Akdağlar üzerindeki göllere çıkmalı, Gömbede saç kavurma yemeliyim. Elmalı evlerini görmeli, Kayalıklar üzerindeki ağaçlandırma çalışmalarını gözlemeliyim. Şayet mevsimi ise Korkuteli`nde mutlaka papaz eriği alıp yemeliyim. Ve bol bol fotoğraf çekmeliyim. Bilmem yapabilir miyim?

GÖLYAZI / APOLYONT

Bilmem hiç Gölyazı`ya gittiniz mi. Hemen yanı başımızda. İzmir yolunda ilerlerken solda göl görünür ve bir tepeye ulaşırken kahverengi tabela üzerinde bir çınar ağacı ile Apolyont yazısını görürsünüz. Yolun altından sola sapıp 3 – 4 km sonra ulaşırsınız. Köy iki bölümden oluşur. Köprüden berisi ve köprünün öte yanı. Köprü , eski köyün üzerinde kurulduğu adayı ana karadan ayırır. Yazları sular çekilince yarımadaya dönüşen ada yuvarlak bir görünümde olup , ortasındaki tepeye doğru yükselir.
Köye giriş de iki yoldan yapılabilir. Soldan , girerseniz göl kıyısından karşı tepelere ve göldeki kuşlara bakarak ilerlersiniz. Sağdan giderseniz İlköğretim okulu , sağlık ocağı ve mezarlık önünden geçip öteki yolla tam köprü başında birleşirsiniz. Tercihiniz girişte sol yol , dönüşte öteki yol olmalı.
Köprüyü geçmeden köyün simgelerinden Ağlayan Çınar çıkar karşınıza. Gövdesinden akan su yüzünden mi bu ismi almıştır ? Yanındaki kitabeden öğrenebilirsiniz. İsterseniz gölgesinde nefis göl balığı ile karnınızı doyurabilirsiniz.
Ben köprünün hemen ötesindeki çınarların altına yerleştirilen masalardan birine , özellikle göl kıyısındakine oturup tavşan kanı çay eşliğinde gölü seyretmenizi öneririm. Gölde balıkçıların gidiş – gelişleri , ördeklerin . kazların , mekelerin , martıların hele hele bahar aylarında pelikanların süzülüşleri… Göl son yıllarda kirlenmiş olsa da , bulanık görünse de hala çok güzel ve verimli.
Eskiden bu çınarların altında her akşam düzenlenen mezatta kerevit , yayın balığı , sazan balığı , turna balığı satılırdı. Kerevitler ( İstakoz ) acele İstanbul`a uçağa yetiştirilirdi. Şimdi ne kerevit kaldı ne de yayın balıkları. Sazan ve turna da göle karışan kirleticiler yüzünden yıldan yıla azalıyor. Gene de köprüyü geçince sol taraftaki balık halinde düzenlenen satışları seyretmek bile güzel.
Köy içinde bir tur atmak isterseniz  sokaklarda kadın - erkek , çocuk - ihtiyar kimle karşılaşsanız size “hoş geldiniz” diyecektir. Sokaklarda , kapı önlerinde çiçek yüklü tenekeler , saksılar da katılacaktır buna. Son yıllarda turizm ile utangaç bir temas içindedir çoğumuzun farkına bile varmadığı bu köy. Hafta sonları cami yanında kurulan tezgahlarda kadınlar kendi ürettikleri ekmek , gözleme , erişte , tarhana , salça , zeytin,  örgü ve el işlerini satarak katılmaktadır bu temasa.
Göl içindeki adaları kiralayacağınız bir motorla gezebilirsiniz. Ya da eşi ile birlikte balıkçılık yapan  kadınlardan biri ile balığa çıkabilirsiniz. Ancak köyden ayrılmadan uygun bir yerden güneşin batışını mutlaka seyretmeli , fotoğraflarla ortaya çıkan güzelliği tespit etmelisiniz. Bir de köprüyü geçince sağa dönüp kale duvarları arasından tırmanan sokağa girince solda yer alan fırından köy mayası ile yapılmış ekmeklerden almalısınız.
Göl kıyısında güneye bakan masalardan birine oturup karşı yamaçların güzelliğini bozulmadan görmelisiniz. Çünkü 1 – 2 sene içinde geçecek oto yol bu manzaranın da içine edecek.
Demem o ki sessiz bir ortamda nefis bir havayı teneffüs etmek , dinlenmek isterseniz her mevsim Gölyazı sizi bekliyor. İster fotoğraf makinenizi alıp manzara , eski Rum evleri , kilise fotoğrafı çekin isterseniz sehpanızı , tuvalinizi, fırçanızı , boyanızı alıp nefis tablolar yapın. İnanın pişman olmayacaksınız.
*Nasıl gidebilirsiniz? İzmir- Bursa yolunda Bursa`ya 30 km kadar kala , Zeytinbağı – Mudanya sapağını geçtikten sonra sağa saparak 5 km sonra köye ulaşabilirsiniz. Bursa – İzmir yönünde de Bursa`dan 30 km kadar uzaklaşınca sağa sapıp ana yolun altından geçerek sola dönen yoldan ulaşabilirsiniz. Köye girişte soldaki , çıkışta sağdaki yolu kullanabilirsiniz.
* Nereleri görmelisiniz? Girişteki eski kiliseyi , Köprü başındaki ağlayan çınarı , Eski kale duvarlarını , Eski rum evlerini, ada tepesindeki camiyi görmelisiniz. Akşam gün batımını tepe üzerinden seyretmeli , Kış ve bahar aylarında zenginleşen kuşları , özelikle pelikanları görmelisiniz.
* Neler yiyebilirsiniz? Göl balıkları , gözleme yiyebilirsiniz. Apolyont köy ekmeği alabilirsiniz. Yaz sonlarında siyah incir , akşamüzeri göl balığı da alabilirsiniz.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kula - Salda - Gökova

Uşak`tan Kula`ya doğru giderken Kula ovasını ilk göreceğin virajı dönünce

sağda “PERİ BACALARI” levhasını görüp direksiyonu çevirdim. Ihlara vadisini görmedim. Ancak buradakiler onlardan farklı. İda dağının tanrıçaları tahtlarına kurulmuş vadiyi seyrediyor mu desem, Erzurum`un çifte minaresini tepeye oturtmuşlar mı, varın siz karar verin.



Siz karar verirken yolumuza devam edelim. Denizli-Acıpayam yolunda ilerlerken Alaaddin denen yerde, benzinliği geçmeden sola sapalım. Bir süre sonra berraklıkta dünyanın ikinci, Türkiye`nin birinci gölü çıkacak

karşımıza. Haydi adını da söyleyelim: Salda Gölü. Etrafı beyaz çakıl kum ve taşlarla çevrili. Sırtını dayadığı dağın karı 2 yıl öncesine dek eksik olmazdı ya, küresel ısınma onu da tüketti.

Ancak Sultanpınarının üç kurnasından akan su buz gibi. Göle girerken dikkatli olun. Çünkü her yıl 5-10 kişiyi dibine çekiyor.


Buz gibi suyundan yudumlayıp, elimizi-yüzümüzü serinlettikten sonra Korkuteli-Elmalı üzerinden Finike`ye inelim mi? Çam, sedir ağaçlarını görmeden ekip-biçmek için yıllar önce kurutulan, ancak birkaç sene sonra çoraklaşan, günümüzde tekrar göle dönüştürülmek istenen bölgeyi, Eski Avdan Gölünü geçelim. Finike`ye girmeden Turunçova çıkacak karşımıza. Finike portakalı buradan geliyor.
Finike`den sağa dönüp, kah denizle kucaklaşan, kah denize tepeden bakan, ille de kıvrılarak giden sahil yolunda ilerleyelim. Zamanımız olsaydı Demre`de Noel Baba`yı ziyaret ederdik. Ya da biraz ileride sola sapan yoldan Kekova`ya inip batık kenti görürdük.


Kaş`a doğru biraz duraklayıp Meis adasına, 50 yıl önce Beyhan Cenkçi tarafından işgal edilmeye başlanan Çukurbağ yarımadasına selam durmalıyız.
(17 yaşında bir köy okuluna öğretmen olarak atandığında, 1961 Ağustosunun sonunda bu tepeden ilk kez selam durmuştu bu gariban.)
Manzara harika ya, yolumuz uzun. Kaş`ın kıyısından geçip Kalkan`a doğru giderken dikkatli olalım. Kapıtaşı koyunda, 1960'larda yol inşaatında şehit düşen üç emekçi için saygı duruşunda bulunmasak da kendilerini mutlaka anımsayalım.
Kalkan – Fethiye – Dalaman – Köyceğiz ve Gökova.
Gökova`da sola, Marmaris`e doğru dönünce hemen solumuzda kilometrelerce uzayan okaliptüslü yolu teğet geçmemeliyiz. Bu bölümde ana yoldan sapıp okaliptüs ağaçlarının arasından ilerlemeliyiz.




Bu yola bir de Muğla`ya doğru tırmanırken, Sakar Geçidi yamaçlarından bakıp, yola devam edelim. Yolumuz açık olsun.
2008 Ağustos sonu