17 Mayıs 2018 Perşembe

DOĞANIN ÇAĞRISI


Her mevsim başka güzellikler sunar. Şubat başında  bademler , erikler çiçek açarken , kardelenler , çiğdemler uzatır burnunu. Martta Apolyont gölünde pelikanlar süzülmeye başlarken ayın ortalarına doğru leylekler  yuvalarında takırdamaya başlar. Bu günler kedilerin aşk kavgaları sokakları doldururken kırlangıçlar yuvalarını onarmaya başlamıştır bile.

Deniz seviyesinden başlayarak akasyaların çiçek nöbeti başlar. İlk açanlar solup giderken yükseklerde yeni yeni beyaz salkımlar oluşur. Gelincikler , papatyalar , katır dikenleri…
Kardeleni önce Haydariye köyünden şelaleye giderken yakalarım. Sonra Unçukuru , Güngören bekler beni.
Papatya Armutlu taraflarında coşar. Kumla – Narlı arasında yol kenarında gelinciklerin arasında aslanağzı öbekleri sıralanır.
Ocaklar , Erdek sahillerinde iğde zamanı nisan sonuna, mayıs başına  denk gelir. Kumsaz iğdeleri bir başka kokar.
Mayısın ortalarına doğru ıhlamurlar , kestaneler çiçek açar. Armutlu`dan Yalova`ya giderken yamaçlar ıhlamur , kestane kokar da Amasra`nın sırtını dayadığı yamaçlar görülmeye değer…
Sarı kantaronlar , yabani bezelyeler çiçek açarken yolumu mutlaka İnegöl – Boğazova – Keles güzergahına  düşürürüm. Bursa – Keles yolunda kiraz , çilek satıcıları. Dalından yeni koparılmış , mis kokulu çilekler…
Kırlara her çıkışımızda mutlaka ödüllendiriliriz. Ummadığımız yerde yavruları ile bir köpeği bizi bekler buluruz. Yanımızdan eksik etmediğimiz ekmeklerle doyururuz. Yoğurt kabıyla su veririz. Gözlerimiz dolu dolu karınlarını doyurmalarını izleriz.
Bu günkü ödülümüz Küçük Deliler köyü altında çıktı karşımıza. Şarıl şarıl akan su ile bidonlarımızı doldurmak üzere yolun sağına yanaştım. Dağ suyu ile yapılan çaya doyum olmaz. Tam durmuştum ki yavru  ayağımıza dolandı. Hemen ekmek verdik. Otların arasından ikinci koştu. Anne az ötede bizi izliyor. İki koldan ekmek verirken üçüncü yavru da geldi. Arabada küçük iki paket kuru mama vardı. Ekmekler tükenip yavrular doymayınca kuru mamaları döktük önlerine. Anne de yanaştı. Gözlerimiz dolu dolu izliyoruz. Bundan güzel mutluluk olur mu? Suları doldurup oradan ayrılırken 8  tane göz bize sevgi ile bakıyordu.
Büyük ikramiye gene bize çıkmıştı.
Demek oluyor ki kırlara giderken yanımıza mutlaka ekmek ve su kabı almalıymışız. Kediler , köpekler nasıl mutlu oluyor bir görseniz. Aldığınız temiz hava , kırların cömertliği , taze meyveler küçük ödül sayılıyor…
17 mayıs 2018    21  45 

13 Mart 2018 Salı

COLAYA , HAMBURGERE , SİGARAYA , NİŞASTA KÖKENLİ ŞEKERE BOYKOTA VAR MISINIZ?

“…Hamburgerin, mısır şurubun, kolanla defol ey katil Amerika!”
Önce süt  tozu , soya yağı , margarin ile  geldi. Elindeki üretim fazlasını “hibe” adı altında “Marshal yardımı” kılıfına sokup okullarda , köylerde ücretsiz dağıttı. Bir yandan da
“Zeytin yağlı yiyemem aman ,
Basma da fistan giyemem…” türküleriyle zeytin yağı ve basmayı baltaladı. Naylon çorap oldu köylere kadar genç kızlarımızın bacaklarını sardı. Naylon gömlek , naylon fistan oldu.
Bizler batı hayranıyız ya çocuklarımız margarini tere yağına tercih eder oldu.
O güzel ayranımızı , meyve şerbetimizi , meyan kökü şerbetimizi unuttuk “cola” girdikten sonra. Maltepe , Samsun , Bafranın yanına sokulmaz olduk Marlbora paketini cebimize koyunca.
Kot pantolon , kumaş pantolonun tahtına kuruldu ya , sinemalarımızda kafa tasının derisini yüzen vahşi kızıl derililerin filmlerinden Amerika tarihini öğrendik tıpkı “veliaht öldürüldü , Birinci Dünya savaşı çıktı.” , “Müttefiklerimiz yenilince biz de yenilmiş sayıldık” tadında kendi tarihimizi öğrenmemiz gibi.
Oyunlarımıza:
“Rus , Rus , ava gidiyoruz,
Çatlasan da , patlasan da konuşmuyoruz…”
Tekerlemesi eşlik ederken biz çoktan Nato`ya üye olmuş , Binlerce kilometre uzağımızdaki Kore`ye ABD  çıkarı için gönderdiğimiz askerleri “şehit!” olarak bırakmıştık.

Ülke topraklarının bazı bölgelerine Cumhurbaşkanımız bile giremezken , bu bölgelerdeki Amerikan üslerinin güvenliğini Mehmetçiğe yüklemiştik.
Ne idüğü belirsiz maddelerden üretilen Hamburger , kuyruklara girerek tükettiğimiz ana besin kaynağımız olmuş , sütlü , salepli dondurmamızın yerini makinelerden kıvrılarak akan krem almıştı.
Damak tadımızın içine edildikten sonra zaman zaman sigara , kola boykotları bazı kişiler tarafından piyasaya sürülse de örgütsüz toplumlarda bu tür bireysel eylemlerin kaderini paylaştı boykotlarımız.
Sigara üretimi tütün üretiminin kısıtlanmasının da etkisiyle yabancı tekellerin eline geçtikten sonra alkol üretimi de özelleştirildi.  Bu alanda tek olumlu adım , genel yerlerde sigara içilmesinin yasaklanması oldu.
Orhangazi yakınına , İznik yolu kenarına  Cargil fabrikasını kurmaya başladığında çeşitli STK ve halktan yoğun karşı çıkışlar oldu. Yargı defalarca inşaatın durdurulması yönünde karar verdi. Her seferinde iktidar geçici düzenleme ile inşaatın tamamlanmasını sağladı. Kanunsuz olarak inşa edilip üretime geçen bu fabrika , mısır nişastası kökenli şeker üretimi ile  şeker piyasasına girdi. Her yıl nişasta kökenli şeker kotası artırılarak pancar üretimi sınırlandı ve şeker fabrikaları pancar yokluğundan üretim yapamaz duruma geldi.
Sağlık açısından büyük sakıncalar taşıyan nişasta kökenli şeker şurubu tatlılarda , Peskövitlerde , çikolatalarda tatlandırıcı olarak kullanılır oldu.
Bütün bunlar olurken biz kot pantolonlarımızla , çeşit çeşit yabancı sigaralarımızla , hamburgerlerimiz , kolalarımızla mutlu bir şekilde yaşıyorduk.
Boykot eylemlerindeki beceriksizliğimiz ortaya çıkınca tek çare patrondan dükkanı kapatmasını  istemek kaldı.
Ne dersiniz , patron dükkanı kapatır mı? Biz gene de “isteyenin bir yüzü kara , vermeyen…” deyip dile getirelim :
“Hamburgerin, mısır şurubun, kolanla defol ey katil Amerika!
Ne  oldu? Patron bizi dinlemez mi?
O zaman haydi örgütlenelim. Haydi sıkı bir boykot örgütleyelim. Bu ürünleri tüketmeyelim. Evimize sokmayalım.
Var mısınız?
13 Mart 2018      

12 Şubat 2018 Pazartesi

İNSANLIK ÖLMEDEN



Çatışmada öldürdükleri Kürt gencine uygulananları gördükten sonra insanlığımdan utandım. Facebookta gezmeleri bıraktım. Üniversite bitirmişlerin , hatta Profesör sıfatı taşıyan ve çok önemli meslek kuruluşumuzun başkanı olan zatın ırkçı paylaşımlarını , yorumlarını okuduktan sonra iyice uzaklaştım sosyal medyadan.
Burada paylaşmak istemediğim fotoğrafta Kürt gencinin kafası kesilmiş , gözleri oyulup başının farklı yerlerine konmuş , göz çukurlarına yeşillik yerleştirilmiş , kulakları  ve  burnu kolleksiyon  için kesilmiş. Paylaşıma yapılan yorumlar fotoğraftan daha korkunç. Birisi “iyi işçilik” yazmış.
Bu fotoğrafın paylaşıldığı sayfada ve yorum yapanların sayfalarında insanın uykusunu kaçıracak vahşette görüntüler, yorumlar. Bu uygulamalar güvenlik güçleri tarafından da sistematik hale getirilmiş.
İnsanlığımdan nefret eder oldum ve kedilere , köpeklere yöneldim. Arada küsmeleri dışında hiçbir olumsuzlukları yok. Sabah 8  gibi kalkıp bahçedeki yemlikleri dolduruyorum. Ben kapıyı açmadan kapının önünde en az üç tane kedi bekler oluyor. Kapıyı açar açmaz kimi ayaklarıma dolaşıyor , kimi mama kabına koşuyor. Miyav – miyav ve Sarman sevilmeden mama yemiyor. İlk postada 5  kadar kedi doyuruyor karnını. Bir süre sonra boşalan kaplara mama ekliyorum. Akşama kadar 20 kadar kedi doyuruyor karnını. Bu böyle her gün 4 kez devam ediyor.
Gazeteciye , markete gitmek için hiçbir yerimi kıpırdatmayan ben , kedilere mama, su  vermek ve sevmek için en az 10 kez inip çıkıyorum merdivenleri.
Bu sene en çok sevdiğim kediler öldü. Kaç yıllık sevgilimiz Tati , Şarlo, kuyruğu yanık kınalı , Boncuğun  alacalı iki yavrusu , 2-3 tane arap yavru , Tekroş , ve Boncuğun bütün yavruları.  Kimi hastalıktan , kimi köpekler tarafından boğularak öldü. Birçoğunun ölüsünü ben kaldırdım hıçkırıklarla  ağlayarak. En son Boncuk gözümün önünde pencereye sıkışıp can verdi. Ben komşuları uyarıp bodrumlarına girdiğimde sıcacıktı. Aklıma geldikçe hıçkırık bastırıyor.
Arada , çantamıza 4-5 ekmek koyup Eğerce taraflarına gidiyoruz. Yazlıkçıların terk ettiği kediler , köpekler bizi neşe ile karşılıyor. Özellikle dişileri doyurmaya çabalıyorum. Çünkü onlar yakaladıkları parçaları koşarak yavrularına götürüyor. Kediler de öyle değil mi?
Anneliği, babalığı ; daha doğrusu insanlığı öğrenmek isteyenler kedileri , köpekleri gözlesin. Yavrularını öteki kedilerden nasıl koruduklarını ; sakin sandığınız kedinin yavrularını korurken nasıl korkunç olabildiğini gözlerinizle görün. Annesi tarafından terk edilen yavru kediyi evlatlarında ayrı tutmadan nasıl emzirip temizlediğini gözleyin.
İnsanlık nedir görmek isterseniz kedileri , köpekleri gözleyin. İki bacaklı yaratıklar arasında insana rastlamanız epey güçleşti çünkü…
12 Şubat 2018

28 Ekim 2017 Cumartesi

EN DOĞU :KARS


Deniz seviyesinden ortalama 2 000  metre yüksekliğe gitmeden hava durumuna baktım. Gündüzleri 10 – 13  derece , geceleri önce   -3  sonra 0  derece. Pazartesiyi salıya bağlayan gece Kars`ın kuzeyi kar yağışlı. 4 gün yağış yok.
Uçakta pencere kıyısı olsa da Trabzon`a kadar Karadeniz üzerinde uçtuk. Güneye yöneldiğimizde bulutların arasından karlı dağlar karşıladı. Arada , Çoruh vadisini yeşillikler arasında az da olsa  seçebildim. Bulutlarla birlikte kar da azaldı. İleride Çıldır gölü, altımızda ağaçsız araziler , köyler, yollar. Büyük bir yay çizerek alçaldık ve sanırım rüzgar aldığımızdan biraz sarsıldık.
Midibüs ile havaalanı – Kars kişi başı 5 TL. Otelin yakınında indik ve eşyaları odamıza bırakıp ilk izlenimler için sokağa fırladık. Önce , otelden de görülen Kars Kalesine doğru yürüdük. Yol boyunda taş binalar  tam yerinde olduğumuzun işaretiydi. Kaleye çıkmadan geniş caddelerden birine girdik. Hafif bir eğimle tepeye tırmanırken caddenin iki yanında hala resmi daire olarak kullanılan devasa taş binalar. Her binanın önünde kitabe. “Baltık tarzındaki” ön cephede sahte sütunlara yer verildiği yazıyor.
Anlaşıldığı kadarıyla 40  sene kadar Rus işgalinde kalan Kars bu yıllarda imar görmüş , geniş caddeler , büyük taş binalar , Kiliseler işgal yıllarında tamamlanmış.
Kars yeniden Türk egemenliğine geçince bütün kiliseler camiye dönüştürülmüş , bazıları restore adı altında adeta tahrip edilmiştir. Aleksader Nevsky  kilisesi Fethiye camii olurken çatısı , kule ve kubbeleri yok edilmiş , kapıları bile kuş resmi var diye sökülmüş. Dikilen minareler o güzel yapıya hiç yakışmamış.
Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan büyük taş binanın duvarları mavi boya ile boyanmış , yapılan işin vahameti anlaşılınca da boyalar zor da olsa temizlenmiş. Cadde kenarlarındaki geniş yaya yürüyüş bölümleri zamanla iyice daraltılmış.
Kars çayı kalenin etrafındaki yatağında akarken kenarındaki hamamlar restore edilmekte. Taş köprüler de selde yıkılıp yeniden inşa edildikten sonra ayakta kalabilmektedir. Kalenin dibindeki düzde camiye dönüştürülmüş kiliselerden kümbet formundakinin kubbesinin dış cephesinde havarilerin kabartmaları bari korunabilmiş.
Hamamların üstündeki tepede ucube denip yıkılan heykelin yeri boş kalınca seyir terası ve park da yarım kalmış.
Kars Kalesinden şehre panoramik olarak  bakmak , ilginç.
Kars`ta kaz yemek için zaman erkenmiş. Ayazları yediğinde lezzeti artıyormuş.
Caddelerde süt ürünleri mağazalarında eski kaşar tekerleri , gravyer peyniri , göbek ve taze kaşar yığınları ve Kars balı.
Kaşar peynirinin esas adı Malakan Kaşarı. Peynircilik , Çarı dini lider olarak kabul etmeyen , eline silah almayı ve savaşmayı reddettiği için Kars`a sürülen Malakan`lardan öğrenilmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümet askere alınacaklarını söyleyerek yeni bir göç ( sürgün) dalgası başlatmış ve Malakanlar  bütün mallarını bırakıp Almanya`ya göç etmişler. Almanya`da da sıkıntılı günleri olmuş , ilerleyen yıllarda Alman hükümeti kendilerinden özür dileyerek geri dönüşlerini teşvik etmiş. Tarık Akan`ın Deli Deli filmi bu kültürü anlatan güzel bir filmdir.
Ani ören yeri ve Çıldır Gölüne ulaşım çok zor. Biz de araba kiraladık. Ani ören yeri 10 bin sene öncesinde Bostanlı deresinin kıyısındaki mağaralarda başlayan yerleşik hayatı bu günlere taşırken zaman zaman 100 bin nüfusa ulaşmış. Etrafı üç kat surla çevrili. Girişteki duvarlar restore edilmiş olmalı. Bir kısmı tamamen yıkılmış , bir kısmı büyük oranda tahrip olmuş birçok kilise ( bazıları camiye dönüştürülmüş) Sağlam kalmış Osmanlı Sarayı ve ev ve çarşı kalıntılarını gezmek epey zaman alıyor. Ermenistan ile sınırı oluşturan Arpaçay , derin vadide sessizce akarken , şu anda yalnız iki ayağı sağlam kalabilmiş İpek Yolu köprüsü de vadide hüzünle bekliyor. Kültür politikamızın en güzel göstergesi olarak ANİ  ören yeri  ANI  olarak değiştirilmiş. Ancak tutacağını sanmıyorum.
Madem Kars`a geldik , Madem araba kiraladık ,Madem İshakpaşa Sarayına uzak olduğu için gidemiyoruz , o zaman ilk kurulan Köy Enstitülerinden olan Cılavuz Köy Enstitüsü görülmemiş olmaz. Susuz yönünde güzel bir yol. Aslında Susuz`un esas adı Cilavuz imiş. Köy enstitüsü girişte sağda. Taş ana bina dim dik ayakta. İşlikler ve mutfak  bölümü epey yıpranmış. Ana binanın önünde bir otobüs iskeleti. Galiba Enstitünün otobüsü.
Susuzdan geri dönüp Arpaçay yoluna geçiyoruz. Taşköprü köyündeki Urartu kaya yazısını köylülerin yardımı ile bulup geri dönerek yola devam ediyoruz. Çıldır gölü masmavi. Doğru Yol köyü halkının  Terekeme  olduğunu , mezar taşlarında dolunayın hamile , hilal ayın kız , normal ay resminin de gelin olduğunu gösterdiğini okumuştum. Ancak bir kahve ya da çay bahçesine rastlamadığımız için bunları köylülerle konuşamadık. Az ileride Akçakale köyüne dönünce göl içindeki biri büyük üç ada dikkatimizi çekti. Büyük adaya araba ile girdik. Bir çamlık , futbol sahası ve etrafı elektrik direkleri ile çevrili çayırlık bir alan. Cirit oyunları festivaller burada düzenleniyormuş. Göl kışın donunca buzların üzerinde de festival düzenleniyormuş. Ancak ben mayıs ayında buralarda açacak çiçekleri hayal ettim.
Yol boyu yakında ulaşıma açılacağı söylenen Kars – Tiflis – Bakü  tren hattındaki çalışmaları gözledik. Bir de devasa borular dikkatimizi çekti. Göletten su taşınacakmış.
Arabayı teslim edip dostlarla buluşarak peynir siparişini hallettik. Hem kaliteli , hem de ucuz eski kaşar , göbek kaşar , gravyer ve biraz çeçil siparişimizi verdik. Pazartesi  elimizdeydi.
Son gece şehir kulubü denen ve Kars`ın ender alkollü içki sunan mekanında yedik akşam yemeğini. Ben Gürcü şarabını beğenmedim. Alkolü nerede ise sıfırdı.
Sabah Müzeyi gezdik. Üç gece (17 - 20  Ekim) Kars gezisi için rahat rahat yetti.
İstanbul`da sıcacık bir hava karşıladı. 19 45  deniz otobüsü ile Burgaza geçip 22  gibi evde oldum.
Kars çıktı , bir de Van mı yapmalı bu şekilde?
Fotoğraflar
1. Aleksander Nevski kilisesi Fethiye  camii olduktan sonra.
2. Büyük taş binalardan biri
3. Kars Kalesi,
4. Havariler Kilisesi - Kümbet Camii.
5. Abulhamrants kilisesi,
6. Selçuklu Sarayı.
7. Aleksader Nevsky kilisesi (Cami olmadan önce)
8. Müzede çatal takımı
9. Akçakale köyü , Çıldır Gölü ve adalar.
10. Cilavuz Köy Enstitüsü merkez bina.

27 Ekim 2017        18 00    

27 Eylül 2017 Çarşamba

YANIK YÖRE KULA`NIN PERİ BACALARI


Yıllar önce Kula Peri Bacalarını görünce Ürgüp Peri Bacalarına ilgim azaldı. Bu yüzden Kula Peri Bacalarını defalarca ziyaret ettiğim halde Kapadokya`yı ve doğal olarak Peri Bacalarını hala görmedim.
Yanardağın püskürttüğü değişik özelliklere sahip materyallerin  (tüf) yağmur , rüzgar ya da insan eliyle aşınması sonrası ortaya çıkan ilginç oluşumlar görünümüne göre Peri Bacası adını da alıyor. Üstünde şapkası ve gövdesinde değişik görüntüler. Bir bakıyorsun deve görünümünde , bir bakıyorsun üçüz kardeşler… Gövde de renk renk. Şapka ile gövde genellikle farklı renklerde.
Göreme – Ürgüp tarafındaki Peri Bacaları Erciyes ve Hasan Dağından fışkıran lavların eseri. Halbuki Kula bölgesi Anadolu`nun  en genç yanardağlarının bulunduğu alan. Kula`nın yanıbaşındaki iki koniden birinin üzerini ağaçlar , otlar kaplasa da ikinci  koni daha dün sönmüş gibi kapkara taşlarla kaplı. İki koni arası da kömüre çalan taşlarla dolu. Demirköprü barajının etrafında da kömürü andıran bu kara taşlara  rastlanabiliyor.
Uşak – Kula istikametinde Kula`ya  16 km kala sağa “Peri Bacaları” sapağını yapay bacalardan hemen fark edebilirsiniz. Kula yönünden geliyorsanız trafiğe dikkat ederek sola dönmeniz gerekiyor.
Genellikle sel ve yağmur sularının aşındırması sonucu çok değişik oluşumlarla karşılaşıyorsunuz. Vadinin sağ yamacını genellikle kale, minare , yan yana dizilmiş kuleler , halay çeken insanlar , şapkalı bacalar  süsler. Vadinin sol yamacında ise kaya mezarını , tahta oturmuş kralları , antik sarayları , İda Dağı tapınak ve tanrılarını çağrıştıran görüntüler yer alır. Fotoğraf çekmek için günün her saati farklı olanaklar sunar. Aracı bir boşluğa park edip yürüyerek dolaşmak , oluşumları daha yakından inceleyip fotoğraflar çekmek en uygun gezi şekli olmalı.
Binlerce senelik aşınma sonucu kömürleşmiş taşlar ve genellikle pastel renkli kayalar ortaya çıkarken çok değişik görüntüler de oluşmuştur.
Kapadokya`yı ön plana çıkaran kayalara oyulmuş evler , şehirler ve kiliseler olmalı. Yoksa bence peri bacaları oluşumu bakımından Kula çok daha avantajlı. Çünkü çok çeşitli görüntüler sunuyor.
Sanıyorum yeterli tanıtım ile  , alt ve üst yapı düzenlemesi sağlıklı  yapılırsa Kula Peri Bacaları , Yanardağ konileri , Kula Evleri ile turların vazgeçilmezi olabilir.
“YANIK YÖRE” içi iyi  doldurulursa Kula için büyük avantaj sağlayabilir…
                   27 Eylül 2017            18 40        

19 Eylül 2017 Salı

KAPUTAŞI


Çok zor geçildi Kaputaşı`ndan. 1962 idi. Kaş – Kalkan arasında tek ulaşım denizden , teknelerle sağlanıyordu. O yıllarda Kaş`tan Antalya`ya gitmek için gün aşırı çalışan posta jipi ile Elmalı`ya gidiliyor , oradan denk gelirse Antalya otobüsüne binilip Antalya`ya gidiliyordu. Gazetelerin bir hafta öncesine ait olurdu en erkeni.  
“Fethiye yolu yapılıyor” dediklerinde nasıl da heyecanlanmıştık. Karayolları mühendisi hafta sonları tavla partilerimize katılmaya başlayınca sohbetlerin rengi değişivermişti. Üniversiteyi bırakıp “yedek subay öğretmen” olarak askerliği aradan çıkaran arkadaşlar mühendisle daha rahat iletişim kurdukları için biz köy öğretmenleri sohbet çemberinin dışında , izleyici olabiliyorduk.
Zeki Müren konuşulurken söze girmiş , “hemşerime söz söyletmem. Türkçeyi onun kadar güzel konuşan , besteleri ve sesi ile saygı uyandıran birine söz söyletmem.” Dediğimde ortadaki çember beni de içine alacak şekilde genişleyivermişti. Belki çemberi yarmamda en büyük etken çok kitap okumamdı. 18 yaşımda olsam da sohbetlerde benim de söyleyecek birkaç sözüm oluyordu çünkü.
Bir gün mühendis arkadaş çok üzgün geldi. Dinamit patlatan iki işçisini kaybetmişti Kaputaşı kanyonunda. Köprü tamamlanıncaya değin bir işçi daha kaybedildi.
Bir gün “Fethiye – Antalya otobüs seferleri başladı” dediler. Sabah erkenden Fethiye`den Kaş`a  gelip Kasaba – Gömbe – Elmalı – Korkuteli üzerinden Antalya`ya gidiyor. Aynı gün geri dönüyordu. Ulaşımda büyük bir devrim sayılırdı. Çünkü , posta jiplerine 3-4 tane susam çuvalı yanında 24 kişiye kadar yolcu bindirilebiliyordu. Kapı basamağında , çamurlukta , kaputun üzerinde çok yolculuk yapmışlığım vardır. Toprak yolda toz yutarak ya da yağmura göğüs gererek.
Yıllar sonra Kaputaşı köprüsünden birkaç kez geçtim. Köprü girişinde şehit düşen işçilerin adları yazılıydı kitabede. Her seferinde saygı duruşunda bulundum.

Yüzlerce basamak merdivenle inilen ve dünyanın en güzel plajları arasında gösterilen “Kaputaşı Plajı” na viyadük yapılacağını duyunca yüreğim cız etti. Sanki  o üç şehit  mezarlarından çıkarılıp yerlerde sürükleniyordu. Diriye saygının kalmadığı günümüzde , ölülere de saygıyı tükettik. O  plaj , o yol ile güzel. Güzele sahip olmak için emek harcamalı insanlar. Yol Şehitleri saygı bekliyor…

2 Ağustos 2017 Çarşamba

BAMBAŞKA YERLER


Kula Peri Bacalarını hiç duydunuz mu? Ya Kula yanardağ konilerini? Selendi`nin beyaz peri bacalarından haberiniz var mı? Kozak yaylasında fıstık ormanında kaya üstündeki Atatürk anıtını gördünüz mü?
Köy – kasaba yollarını çok seviyorum ya , Simav`dan Kula`ya Selendi üzerinden gideyim dedim. Tütün tarlaları arasında çocukluğuma gidip hüzünlenirken bembeyaz peri bacaları çıktı yoluma. 5-6 tane ve fotoğraflardan gördüğüm Ürgüp Peri bacalarına benziyor. Selendi küçücük bir kasaba ve Roman`lara bir ara baskı uygulanmıştı.
Uşak – İzmir yolu harika. Ancak fazla sürat yapmamalı. Çünkü çeşit çeşit sürprizler bekliyor sizi. İşte , tam viraja girerken sağa bir ok : “KULA PERİ BACALARI”
Birkaç kez uğradım ve her seferinde değişik görüntüler karşıladı beni. Buradaki peri bacaları Ürgüp peri bacalarına pek benzemiyor. Kayalar rüzgarla , yağmurla aşınmış, bir bakıyorsun Erzurum`un çifte minaresi olmuş ; bir bakıyorsun apartman blokları. Giderken yolun sağı böyle de sol yaka bambaşka. İDA dağının tanrıları , tanrıçaları  tahtlarına kurulmuş , etraflarında muhafızları , nedimeleri. Sağda dim dik kale duvarları , solda krallar , tanrılar. Bir bakıyorsun kral mezarları oyulmuş gibi kayalara.  Yola devam edersen , dere kenarına inersin.
Peri bacalarından ayrılıp İzmir yoluna çıkınca bahçeler arasında dinlenme tesisleri. Bir şeyler atıştırmak , bir kahve içmek isteyenler için hazır bekliyor.
Kula çok yakın. Gözünü yolun sağından ayırma. Önce ikiz tepeyi göreceksin. Biri kömür karası , ötekinin üzerinde çamlar yeşermiş. Türkiye`nin en genç volkan konisi. Müze de orada olmalı. Tarih okumamış olsan volkan hala faal sanırsın. Kapkara kayalar yeni yuvarlanmış gibi. Zaten yol kenarları da simsiyah volkanik taş dolu.
Kula`ya geldin mi eski Kula Evlerini de görmelisin. Daracık sokaklarda tarihi koklayarak dolaşmalısın. Bir de Kula leblebisi alabilirsin.
Kula sonrası  Demirci yoluna saparsan , üzüm bağları bitince Demirköprü Barajı çıkacak önüne. Yolun iki yanı siyah volkanik taşlar.
Köy – kasaba yollarını sevdin mi her türlü sürprize de hazırlıklı olacaksın. Küçük şelaleler , göletler , set gölleri ve bol bol çiçekler…
Burhaniye – Ayvalık arasında “Kozak Yaylası” tabelası hep dikkatimi çekerdi. Birkaç ay önce direksiyonu o yana  kırdım. Önce alabildiğine zeytin bahçeleri. Sonra fıstık çamları başladı ki top top. Bu bölgece çam fıstığı toplandığını , fıstık tatlısının çok güzel olduğunu televizyonda izlemiştim. Tepelere tırmandıkça fıstık çamları daha sık ve yüksek görünürken diplerinde dereden yuvarlanıp gelmiş gibi koca koca yuvarlak taşlarla karşılaşır olduk. Orman tamamen bu taşlarla kaplıydı. Bazıları üst üste yontu gibi duruyor.
“ATATÜRK ANITI” na sapan yola girmedim. Çünkü bozuk görünüyordu. Ancak epey ileride gördüğüm tabela ve yol beni kendine çekti. Orman içinde ilerlerken önce bir köy çıktı karşımıza. Sonra taş işleme tesisleri. Gördüğümüz kayalar makinelerde kesilip parke , fayans , blok şeklinde paketleniyor. Granit tesisleri yıllarca bitiremez ormanın taşını.
Biraz  ilerleyince yolun solunda  2-3 katlı bina yüksekliğindeki bir kayanın üstünde ATATÜRK HEYKELİ ve kitabeler çıkıverdi karşımıza.  Ormanın içinde ve korumasız.
Heykel düşmanları geldi aklıma. “Burası medyatik değil , kimse saldırmaz.” Deyip ayrıldım.
Yol boyu granit işletmeleri , üretilenleri taşıyan kamyonlar , şirin köyler , çeşmeler… Yol boyu tezgahlarda bal , pekmez , çam fıstığı…
Dedim ya monoton yolculuklar sizi sıkıyorsa navigasyonunuzu yaya moduna alın. Zaman zaman çıkmaz yollara girseniz de genelde hiç pişman olmayacaksınız. Arabanız çamura saplanabilir ve zorlukla kurtulabilirsiniz. Issız ormanlar içinde bozuk yollarda kağnı hızında ilerlemek zorunda kalabilirsiniz. Ancak ödülünüz muhteşem olacaktır. Bir şelale , çiğdemler , kardelenler , şipşirin koylar… Böğürtlenlerle boyanmış dudaklar , Bakacak`tan Amasra manzarası… Cide`nin uçsuz bucaksız kumsalları , kestane – ıhlamur ormanları , gemi tersaneleri… Dupnisa Mağarası…
Aklım yollarda…
2 Ağustos 2017    11 03    

28 Temmuz 2017 Cuma

BU TÜR FELAKETLERE HER AN HAZIRLIKLI OLMALIYIZ


10 gün ara ile iki felaket atlatıldı. Bizi daha çok magazin yönü ilgilendirdiği için İstanbul`a odaklandık. Halbuki Trakya`da olsun , Karacabey , Mustafakemalpaşa`da olsun dolu meyve ve sebzelerde büyük hasar oluşturdu.
Aniden bastıran fırtına – yağmur – dolu. Ancak bir anda kovadan boşanırcasına iniyor gökyüzünden. Dolular portakal büyüklüğünde. Otomobillerin , apartmanların camlarını kırıyor. Fırtına , ağaçları yerlerinden söküyor. Yollar bir anda göle dönüşüyor , insanlar kendilerini araçların üzerine atacak zamanı zor yakalıyor.
Paylaşımlara bakıyorum konu belediyeleri suçlamaktan öteye geçemiyor. İklim sözleşmesine uyulmamasına , ABD`nin bu sözleşmenin dışına çıkmasına değinen yok. Ormanların talan edilmesi, betonlaşma , suyun toprak tarafından emilemediği için zorunlu olarak seller oluşturduğundan söz ediliyor. Ancak sellerin aktığı yolların , önceden dere yatağı olduğu gözden kaçırılıyor. İnsanlar , Ali Ağaoğlu bizim mahalleye de bir el atsa deyip eski binasına , arsasına değer katma peşinde koşarken , Ağaoğlu`nun yok ettiği ağaçlara gözlerini kapatıyor.
Ülkemizde tayfun son yıllarda görülmeye başladı. Florida , Hint okyanusu , Karayipler`de her yıl yaşanan ve geçtiği yerleri tahrip eden öldürücü tayfunların küçük ölçeklileri yakında bizleri de ziyaret edecek. Küresel ısınma denizlerdeki ısınma ve buharlaşmayı artırdığı için çok şiddetli yağmurlar ve çok kurak mevsimler bizleri bekliyor.
Bir dost “Allah`ım , bu tür felaketleri bir daha yaşatma bizlere” yazmış. Üzülerek söyleyeyim , daha büyükleri ile karşı karşıya kalacağız. Çünkü , hala kömürle çalışan elektrik santralleri açıyoruz. Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi umurumuzda değil. Hala , denizleri doldurup oto-yollar ve hava alanları yapıyoruz. 1999 Gölcük depreminde denizin dolgu alanındaki apartmanları ve luna parkı nasıl yuttuğunu çoktan unuttuk.
Doğa , kendisine yapılan hiçbir kötülüğü karşılıksız bırakmaz. Nasıl denizlere attıklarımızı suratımıza tükürüyorsa , dengesini bozarak diktiğimiz apartmanları , fabrikaları , yolları da sel olur , fırtına olur , tayfun olur, deprem olur kusar önümüze.
Hiç kuşkunuz olmasın…

28 Temmuz 2017      20 40

25 Mayıs 2017 Perşembe

TRUVA ,BOZCAADA, KOZAK YAYLASI


Geçen yıl iki kez araba ile dolaşmıştım Gökçeada`yı. Görülecek yerlerin tümünü görmüştüm. Gerçi Şubat sonu ve Ekim başında Madam`ın kahvesi kapalıydı. Adanın Rum sakinlerinin çoğu Yunanistan`a taşınmıştı , ancak gördüklerim bana yetmişti.
Bu kez Bozcaada`yı gezmeye karar verdim. Sabah erkenden düştük yollara. Edincik yol ayrımına kadar  sis dolayısıyla  yavaş gittiğimizden yol boyu sayıları onu bulacak köpek ölülerini rahatlıkla görebildim. Karacabey – Bandırma arasındaki üç köpek bana vahşi yaratıklar tarafından silahla öldürülmüş gibi geldi.
Biga çıkışında “Karabiga” sapağını bu kez es geçemedim. Erdek`ten gece ışıklarını görüp merak ederdim. Küçük bir kasaba. Eski Rum evleri ve viran  bir kilise binası ilk dikkatimi çeken. Sahildeki “Barış ve Özgürlük” yolunu görünce heyecanlandım. Ancak girişi engellerle kapatılmıştı. “Araçlar girmesin diyedir” deyip yürüdük. İğde kokuları , taşların arasından fışkıran gelincikler ve bakımsız yazlık bahçeleri… Bir çay içip ana yola çıktık.
Doğanın en cömert olduğu günler. Yol kenarlarında gelincikler , papatyalar en çok da sarı katır dikenleri. Gözlerimiz bayram ederek giderken Lapseki`de 50 km/h lik şehir içi hız kısıtlamasında galiba ibre 58 i gösterirken kamera fotoğrafımı çekti. Yakışıklı mı çıkmışım yakında öğrenirim.
Çevre yolundan Çanakkale`yi dolanıp önünde Truva Atı olan “Manzara” tesislerinde yemek ve ihtiyaç molası verdim.
Zaten çok gitmeden Truva sapağından antik kente yönelecekmişim.
Ağaçların altındaki banklarda mola vere vere Truva harabelerini dolaştık.
Gece Ezine`de konaklayıp sabah 10 feribotuyla Bozcaada`ya geçtik. Feribottan iner inmez adayı dolaşmaya başladım. İlk dikkatimi çeken yeni kurulan üzüm bağları. Bir kısmı bakımsız olsa da bağcılık , bununla birlikte ada şarapçılığı canlanıyor demek ki.
Sağımızda koylar ve kumsallar. Ben sağa sapan bütün asfalt yollara girdim. Bunlardan biri gün batımı seyir tepesi ve Rüzgar türbinlerine götürdü çamların arasından. Sonra çok şirin koylar başladı. Meğer biz adanın en ünlü plajlarının bulunduğu Ayazma Plajları  bölgesine gelmişiz. Sol tarafta 5-6 çınar ağacı altında masaları görünce hemen park ettim. Erken de olsa böyle bir manzarayı ziyan edemezdim. Sağ olsunlar karnımızı doyuracak kadar bir şeyler hazırladılar.
Çınarların yanında Ayazma Manastırı. Hemen yanında 5-6 basamakla inilen kutsal su. Aşağıda küçük – şirin bir koy. Serin bir esinti. Hiç ayrılmak istemesek de yola devam etmek zorundayız.
Sağımızda deniz , karşıda Geyikli sahilleri kıvrılarak bir denizle kucaklaşan , bir dikenlik alçak tepelere tırmanan yol. Plajlarda tek tük insanlar. Kasaba merkezine yaklaşırken yeniden başlayan üzüm bağları ve pansiyon olarak kullanılan bağ evleri… Birkaç otel… Ada mimarisi ile inşa edilen villalar…
Arabayı park edecek yer aramadan iskeleye yöneldim. 14  feribotuna 1,5 saat var. Ön sırada yerimi alıp çarşıyı dolaşacaktım ki eşim “dizim çok ağrıyor , ben gezemem” deyince domates reçeli alıp O`nu bir çay bahçesine yerleştirerek alış – verişe çıktım. Önce diz ağrısı için ilaç sonra da çocukların birine kırmızı , ötekine  beyaz şarap aldım. Bir kırmızı da kendime aldım. Kahvemizi içip yavaş yavaş iskeleye yöneldik.
Akşama 6 saat var. Dalyan ve Gülpınar`ı görmemiştik. Tarihi kalıntılar arasından önce güzel plajları ile Dalyan sonra denizden epey içerde Gülpınar`ı geçip Bahramkale`ye yöneldik. Babakale`yi daha önce gezdiğimiz için uğramadık. Behram Köyde bir kahve içip dönüşe geçtik. Önce Ayvacık  önünden geçip Ezine yakınında peynir molası. Hakiki Ezine peyniri koyun sütü ağırlıklı olup en az bir yıl soğuk hava deposunda dinlendirildikten sonra satışa sunuluyormuş. Bunu önceden araştırmıştım. Küçük bir teneke aldım. Bakalım nasıl çıkacak.
Ezine sokakları alt yapı çalışmaları yüzünden bozuk. Dün de pazarı olduğu için yollar kapalıydı. Navigasyon sağ olsun.
Eşimin rahatsızlığı yüzünden Çarşamba günü dönmeye karar verdik. Halbuki en az bir gece daha kalıp Dikili – Bademli – Çandarlı körfezi , Bergama , Kozak Yaylası taraflarını gezmeyi düşünüyordum.
Sabah erkenden yoldayız. Ayvacık sonrası dağlara tırmanınca yol daralıyor. Hem virajlar , hem de kamyonlar hızı kesiyor. Biz de manzaranın keyfini çıkararak ilerliyoruz.
Köylüler tezgahlarını  açmamış henüz. Bir tanesini açık görünce durup kaparimizi alıyoruz.
Bizim favorimiz bir sonraki sağ tarafında çay – kahvaltı – gözleme ikram edilen tezgahların olduğu yer. Her sene en az iki kez uğrarız buraya. Solda Küçükkuyu , Altınoluk , Akçay , Ayvalık ; sağ karşımızda Midilli. Aşağıda zeytin bahçeleri. Burada ne yense , ne içilse insana hayat verir. Biz çay içtik.
Sonra Küçükkuyu , Altınoluk ve Güre`den transit geçip Akçay`a şöyle bir uğrayıp köylü kadınlardan bir kase dut alıp yola devam ettik.
Burada izninizle bir parantez açmalıyım: Gezilerimizde hemen arkamızda çantada meyveler bulunur. Eşim erik , elma , armut , muz , portakal , salatalık… ne varsa yol boyu ikram eder. “Gak dediğimde meyve , guk dediğimde içecek” verir. Dut da yolda yemek için alındı.
Edremit geçişinde birden niyeti bozdum. “Hiç olmazsa Kozak Yaylası`nı gezelim” deyip direksiyonu Ayvalık yönüne kırdım. Buraları iyi biliriz. Burhaniye , Karaağaç , Gömeç ve Pelitli yol ayrımından sonra sola “Kozak Yaylası” sapağı var. Önce alabildiğine zeytin tarlaları , sonra yavaş yavaş tırmanırken fıstık çamları. İlerledikçe fıstık çamları harika bir orman oluşturmuş dememize kalmadan ağaçların altındaki oda büyüklüğünde taşlar dikkatimizi çekiyor. Gözüm yol kenarında bir mesire yeri ya da tesis ararken bir  ailenin kestiği koyunu yüzmelerini görüp  umudumu yitiriyorum. Bir orman çeşmesinden su içip ilerlerken “Atatürk Anıtı” tabelası ile sola kırıyorum direksiyonu. Devam etsem varacağım yer Bergama. Ben orman içinde bir köyü geçip yol kenarındaki granit tesislerinden çıkan yüzü – gözü toz içindeki bir adama Atatürk Anıtı ve dönüş yolunu soruyorum. Anıt 2 km kadar ileride. Dönüşü bu taraftan yaparsam yol çok bozukmuş.
Granit tesislerinde kaldırım , yer parkesi ve bloklar kesiliyor. Ancak o kadar çok taş var ki yüzlerce yılda tüketemezler…
Birden , iki katlı bina yüksekliğindeki bir taşın üstünde Merhum Tankut Öktem`in atölyesinden çıktığını tahmin ettiğim bir Atatürk heykeli. Yan tarafta Yunus , Nazım , M.Kemal  ve Ömer Hayyam gibi ünlülerin sözlerinin yer aldığı bir kitabe. Anıt orman içinde cesaretle nöbette…
Ulu fıstık çamları , her tarafı kaplayan granit taşlar ve Atatürk Anıtı. Geldiğime değdi deyip bozuk , tozlu köy yollarından ana yola çıktık. Bundan sonra  Havran üzerinde Gelin Deresi kıyısında karadut şerbeti ve Susurlukta ayran molası. Evde çiçekler , kediler ve özellikle Boncuk`un üç yavrusu bizi bekliyor.
Uğrayamadığımız yerleri bir dahaki sefere bırakıp eve giriyoruz…
25  Mayıs  2017     22 55       

28 Mart 2017 Salı

BAŞIMI ALIP GİDESİM VAR



Alıp başımı gidesim var,
Ege`de ıssız bir koyda kaybolmak ,
Palamut Bükü`nde ılgın ağaçları altında serinlemek,
Kekova`da denize dalıp Batık Kent`i yurt edinmek istiyorum.

Gazipaşa`da muz bahçelerinde ırgatlık etmek ,
Aydıncık girişinde Soğuk Su kenarında saç kavurma yemek ,
Musa Dağı`ndan  inerken Vakıf Köy`de alış – veriş etmek ,
Zeugma mozaiklerinde derin hayallere dalmak istiyorum.

Birecik`te Kelaynak kuşlarına bakıp Fırat`a ağıtlar yakmak,
Hasankeyf`te sandalla gezerken Rum Kale`sini selamlamak,
Midyat`ın taş evlerinde konaklamak,
Nemrut tanrılarına konuk olmak istiyorum.

Muş dağlarında ters lale toplamak ,
Erzincan`da tandır kebabı , tandır ekmeği yemek,
Palandöken`de karlarda yuvarlanmak,
Çoruh nehrinde balık tutmak istiyorum.

Hamsi Köy`ün sütlacı , Zigana`nın yaylaları,
Karadeniz`in coşkun dalgaları ,
Arhavi`li İsmail`in kürek çeken kolları ,
Hopa`dan Artvin`e geçmek istiyorum.

Gün doğumunda Sinop Hapishanesinde mahkum olup ,
Güneş batarken Meriç kıyısında kadeh tokuşturmak,
Gökçeada`da Madam`ın kahvesini içip,
Behramkale`den Ege`ye bakmak istiyorum.

Başımı alıp gidesim var,
Issız koylarda kaybolmak ,
Kumsallarda şişemden şarap yudumlamak,
Dalga sesinde hüzzam şarkı dinlemek istiyorum…

28 Mart 2017  11 15