28 Mart 2017 Salı

BAŞIMI ALIP GİDESİM VAR



Alıp başımı gidesim var,
Ege`de ıssız bir koyda kaybolmak ,
Palamut Bükü`nde ılgın ağaçları altında serinlemek,
Kekova`da denize dalıp Batık Kent`i yurt edinmek istiyorum.

Gazipaşa`da muz bahçelerinde ırgatlık etmek ,
Aydıncık girişinde Soğuk Su kenarında saç kavurma yemek ,
Musa Dağı`ndan  inerken Vakıf Köy`de alış – veriş etmek ,
Zeugma mozaiklerinde derin hayallere dalmak istiyorum.

Birecik`te Kelaynak kuşlarına bakıp Fırat`a ağıtlar yakmak,
Hasankeyf`te sandalla gezerken Rum Kale`sini selamlamak,
Midyat`ın taş evlerinde konaklamak,
Nemrut tanrılarına konuk olmak istiyorum.

Muş dağlarında ters lale toplamak ,
Erzincan`da tandır kebabı , tandır ekmeği yemek,
Palandöken`de karlarda yuvarlanmak,
Çoruh nehrinde balık tutmak istiyorum.

Hamsi Köy`ün sütlacı , Zigana`nın yaylaları,
Karadeniz`in coşkun dalgaları ,
Arhavi`li İsmail`in kürek çeken kolları ,
Hopa`dan Artvin`e geçmek istiyorum.

Gün doğumunda Sinop Hapishanesinde mahkum olup ,
Güneş batarken Meriç kıyısında kadeh tokuşturmak,
Gökçeada`da Madam`ın kahvesini içip,
Behramkale`den Ege`ye bakmak istiyorum.

Başımı alıp gidesim var,
Issız koylarda kaybolmak ,
Kumsallarda şişemden şarap yudumlamak,
Dalga sesinde hüzzam şarkı dinlemek istiyorum…

28 Mart 2017  11 15   

16 Mart 2017 Perşembe

MELNİK , SOFYA , KOPRİVSHTİTSA , FİLİBE , HASKOVA , SVİLENGRAD


Yeni Mudanya`dan çıkıp Yeni Trilye , Yeni Bozcaada ve Petralona Mağarası derken Selanik`te fazla oyalanmadan Serez`e geçtik. Sınırı geçer geçmez ,
-Baba , Melnik diye bir yer var. Kayalarda piramit oluşumu varmış. Orayı merak ediyorum.
Deyince direksiyonu Melnik yoluna kırdık. Ben , tablette her zaman olduğu gibi navigasyona göre yol tarifi yapıyorum. Yol boyu içinden ya da yakınından geçtiğimiz köylerde ya hiç kilise yok , ya da yeni ve sade bir kilise yapılmış. Halbuki Yunanistan`da köylerde ve kasabalarda ilk göze çarpan yapı kiliselerdi.
Melnik öncesi geçtiğimiz büyükçe köyde yol kenarında kilim ve bal – pekmez satıcıları dikkatimi çekti. “Dönüşte mutlaka bir bakalım.” Deyip devam ettik. Yol boyunda büyük üzüm bağları. Zaten Melnik , önemli bir şarap merkeziymiş.
AB  yardımıyla restore edilmiş evler bir vadi boyunca uzuyor. “… Manastırı” tabelası yola devam etmemize yol açtı. Sağda – solda rüzgarın aşındırması ile piramide benzemiş toprak ve kaya oluşumları. Manastırdan önce önlerinde tezgahlar olan birkaç ev.
Manastır ahşap ve eski bir yapı. Dar bir kapıdan girilen avlunun etrafında iki katlı binada sıralı odalar. Ortada kilise. Hava bulutlandı ve akşam da yaklaştı. Manastır dışında bileklikler , renkli iplikler ve bezler asılı “dilek ağaçları” na bir kez daha bakıp dönüşe geçiyoruz.
Kilim satıcılarının önünde durunca pekmez sandığım şişelerde kırmızı , beyaz renklilerde de beyaz şarap olduğunu öğrenip tadıyoruz. Misket üzümünden yapıldığını söylüyorlar ve 2  litresi 5 Leva. Yani 10 TL. 2 litrelik bir şişe beyaz şarap ve bir kavanoz beyaz bal alıp yola çıkıyoruz. Bir yerden sonra yol gidiş gelişe dönüşüyor. Hava da kararınca derin vadilerdeki dere kenarlarında kıvrılarak ilerlerken zaman zaman tırların peşinde yavaşlamak zorunda kalıyoruz.
Sofya girişinde yüksek binalar. Merkezde zor da olsa oteli bulabiliyoruz. Boş bir yere bıraktığımız arabayı sabah saat 7  olmadan otelin 400 metre ilerisindeki öteki şubesinin garajına taşımamızı , aksi halde polisin çekeceğini söylüyorlar. Çok yorgunuz ve hemen dinlenmeye geçiyoruz.
Sabah yağmurla çıkıyoruz sokağa. Arabayı erkenden öteki otelin  otoparkına götürmüştü. Biz tümü yürüme mesafesindeki kiliseleri , Komünistler sarayını , parlamento ve kütüphane binasını dışarıdan görüp Mimar Sinan tarafından yapılan ve halen ibadete açık olan caminin önünden geçip 40 – 50 çeşmeden oluşan sıcak su içmelerine yöneliyoruz. İnsanlar , damacanalarını dolduruyor. Daha önce buralarda kaplıca olduğu söyleniyor. Az ileride Büyük Sinagog. Sokaklarda eski vagonları ile sık sık geçen tramvaylar.
Sofya sokaklarında yağmura , soğuğa aldırmadan birilerini bekleyen bayanlar. Benzerleri Sofya`dan uzaklaşırken yol kenarlarında da sık sık karşımıza çıktı…
Bu gece Filibe`de konaklayacağız da daha önce göreceğimiz bir yer var. Bulgaristan`da görülmesi gereken 10  yer içinde  Melnik ile birlikte sayılıyormuş. Burgaz yolunda ilerliyoruz. Gerek dün , gerekse bu gün geçtiğimiz yerlerde gördüğümüz karlı dağlar kayak için çok değişik seçenekler olduğunun göstergesi. Bu gün yeni yağmış karlar da var. Zaten bir süre sonra ana yoldan ayrılıp karlı ormanların içine dalıyoruz.
Yabancı bir ülkede , ıssız dağ yollarında pek de düzgün olmayan yollardayız. Bırakın arabanın arıza yapmasını , lastik patlasa ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne de olsa dershane sürücüsüyüz…
 , Etrafı karlı ormanlarla çevrili bir vadide dere kıyısının iki yakasına sıralanmış yüzlerce evden oluşan bir kasaba. 1877 – 78 savaşında ve Bulgaristan`ın bağımsızlık mücad
elesinde önemli roller üstlenmiş. AB  fonları ile evlerin çoğu restore edilmiş. Yazları epey kalabalık olmalı. Çünkü çeşitli festivallere ev sahipliği yapıyormuş. Ancak bu mevsimde evlerin çoğu kapalı. Yemek yiyecek bir yer de göremedik. WC  leri bile kapalıydı. Bu kadar insanın burada ne ile geçindiğini merak ederek yolumuza devam ettik.
Ormanlardan geçip düze indiğimizde verimli olduğunu tahmin ettiğim topraklar , ancak yoksul köylerden geçtik. Köylerde sahiplerini bekleyen leylek yuvaları…  
Filibe çok geniş ve gerçekten verimli topraklardan oluşan  bir ovanın ortasında yer alıyor. Kentin ortasından geçen nehir galiba Meriçin  bir kolu. Nehrin kenarındaki tepelerde eski Filibe… Birinde bir heykel , ötekinde antenler…
Çarşısı akşam oldu mu boşalıyor. Park içinde kırmızı – beyaz  ipten bebekler asılı ağaçlar. Nehrin üzerinde çarşılı köprü. Ancak eski bir yapı değil.
Bulgaristan`da fiyatlar Yunanistan`a göre daha ucuz. Özellikle benzin bize göre %25 daha ucuz. Alkollü içecekler ise gerek Yunanistan gerekse Bulgaristan`da bize göre çok çok ucuz. Çünkü  bizde alkolden alınan vergiler çok yüksek.
Ancak yemek yediğimiz mekanda -ki kaliteli bir yerdi- kredi kartı da , Euro da geçmiyordu. Hesabı ödemek için bankomattan Leva çekmek zorunda kaldık.
Bulgaristan`da son günümüz. Sabah Filibe turu yapıp yola çıkıyoruz. Önce Haskova`da bir kahve molası. Sonra sınıra en yakın kasaba olan Svilengrad. Kumarcıların kurtlarını döktüğü kasaba. Türkiye`de kumarhaneler yasaklanınca bir kısmı Kıbrıs , çoğu ise Bulgaristan`a taşınmış . Her tarafta kumarhane tabelası. Yol boyu kumarhane reklamları…
Büyük Nehir dedikleri Meriç nehrine paralel olarak ilerlerken depomuzu fulleyip sınıra varıyoruz. Çıkş kolay. Ancak girişte ufak çaplı bir arama.
Eşimle benim pasaportlar yeşil olduğu için vize sorunu yok. Ama , bizim pasaportların da süresi nerede ise doluyormuş. Dönüşte hemen yenilemeliyiz.
Sofya`ya kadar ve Sofya sonrası güzel bir havada yolculuk ettik. Yeşilköy`de bir gece kalıp İzmit – Sapanca – Pamukova – İznik – Yenişehir üzerinden eve döndüğümüzde doğum günümü ve emekçi kadınlar gününü de kutlamış olduk.
     15 Mart 2017         20 35   

15 Mart 2017 Çarşamba

DEDEAĞAÇ , GÜMÜLCİNE , İSKEÇE , KAVALA , HALKİDİKİ, SELANİK , SEREZ


Doğum günüm yaklaştı mı ayaklarım kaşınmaya başlar. Geçen yıl Gökçeada keşfine çıkmıştık da eylül sonunda bir kez daha gitmiştim. Bu kez oğlum arabası ile Kuzey Yunanistan – Bulgaristan gezisini planladı.
Yaşilköy`den kapalı ve sisli bir havada çıktık yola. Yağmur atıştırıyor , sis yüzünden etrafımızı görmemiz zorlaşıyordu.
İpsala sınır kapısına kadar olan yolu birkaç kez geçtiğim için iyi biliyorum. Merakım , sınırdan çıkış ve kontroller. Tır kuyruğu  epey uzun , ancak biz soldan ilerliyoruz ve önümüz boş. Uluslararası sigorta elimde.
Önce plakayı işliyor görevli ve “aracınız ilk kez yurt dışına çıkıyor” diyor. İleriki görevli pasaportlarımızı ve yurt dışı çıkış harç pullarını kontrol ediyor. Son olarak ehliyet , ruhsat kontrolü ve “iyi yolculuklar…” Araçtan inmeden oluyor bunlar.
Meriç üzerindeki köprünün yarısı kırmızı- beyaz , yarısı mavi – beyaz. Aynı işlemler bir kez daha tekrarlanıyor ve araçtan inmeden yola koyuluyoruz.
İlk durağımız  Dedeağaç. Oteli bulup yerleşme ve ver elini Makri. Güzel bir kumsal. Önümüzde Semendirek ve Tasos adaları. Her taraf zeytin bahçesi ve Makri içinde zeytinyağı tesisleri.
Yemek Aya Yorgi`de mi yenecek? Deniz manzaralı güzel bir mekan. Buralarda kabak kızartması olmazsa olmazımız. İncecik kesilmiş kabak dilimleri bol yağ içinde gevrecik kızartılmış. Yanına da caciki oldu mu harika. Peynir salataların bile vazgeçilmezi. Kızartmaları da güzel. Beyaz şarap kendi yapımları.
Kahve Dedeağaç içinde içilir. Akşam yemeği için de güzel bir mekan. İşletme Türklere ait. Nar ekşili özel salatalarını çok sevdik. Kıyıdan – köşeden deniz mahsullerine de alışıyoruz.
Gece kordon boyunda yürürken Saroz körfezinin ışıklarına bakıyoruz.
Yunanistan`a daha önceki gelişimde de dikkatimi çekmişti. Yol kenarlarında “Şapel” adı verilen mini kiliseler. 1  metreden 3,5 – 4  metreye kadar yüksekliği olan ve hazır olarak da satılan şapellerin içinde Meryem ve İsa resimleri , mum , şarap bulunuyor ve sürekli bakımlı tutuluyor. Trafik kazalarında ölenler için konduğunu öğrendim.
Bulgaristan`da Şapel yerine haç gibi nesneler konmuştu.
Sabah erkenden yoldayız. Denizden ayrılıp içeri doğru döndük. İlk durak Gümülcine. Yola yakın köylerde minare gördük mü Türklerin yaşadığını anlıyoruz. Görünen o ki buralarda halk epey fakir. Zaten Gümülcine de pek gelişmemiş. Şehir duvarları , camiler , Türkçe tabelalar… Birkaç genç kavanozlarda turşu satıyor. Börek ve poğaçaları güzel. Kilise imarethanesi çok büyük.
Fazla oyalanmadan İskeçe`ye yöneliyoruz. Radyoda Türkçe yayın yapan bir istasyon. Türküler , oyun havaları…
Yol boyu güneş paneli tarlaları. Burada epey yaygın.
Hemen Eski İskeçe`ye yöneliyoruz. Yamaçta daracık sokaklar ve eski tip evler. Bahçeli , cumbalı… Tepelere tırmanan merdivenler… Bir okulun bahçesinde cıvıl cıvıl çocuklar… Hemen yanında kilise ve önünde muhabbet eden papazlar. Sokak aralarında kafeler , barlar…
- Şurası Türk Konsolosluğu da kime hizmet ettikleri belli değil…
Türk olduğumuzu anlamış olmalı ki Türkçe konuşuyor iri yarı adam. Hafta sonunda karnavalın finali yaşanacak. Direklerde maskeler… Meydanda görevliler hazırlık yapıyor. Sokak kafeleri dolu. Biz de bir kahve içiyoruz…
Bu gece Kavala`da konaklayacağız.
Kavala`da önce arabaya bir yer bulup karnımızı doyuruyoruz. İşletme sahibi “Babam Konya`lı , annem Niğde`li” diyor. Kahveleri tepede , limana bakan güzel bir kafede içiyoruz. Sonra tam tepede yer alan okul ve kilisenin etrafından , Kavala`lı Muhammed Ali ( Mehmet Ali ) paşa heykelinin önünden sokak aralarına giriyoruz. Bir cami , restore edilmiş evler ve daracık sokaklar.
Araba ile su kemerinin altından geçip geri dönerek Filippoi antik kentine gidiyoruz. Açık hava tiyatrosu ve müze kapalı. Akşam da oluyor. Otelde yemek yok. Yiyecek bir şeyler alıp Kavala`ya tepeden bakan otelimize yerleşiyoruz.
Sabah balkondan güneşin doğuşunu izleyip yola koyuluyoruz. Bu gün hep merak ettiğim bir bölgeyi gezeceğiz: Halkidiki. Selanik`in güney doğusunda denize doğru uzanan üç parmak…
Birinci parmakta Ouranoupoli  kasabasından öteye geçmek yasak. Çünkü yarımadanın bundan sonraki bölgesi özerk. Bu bölgeye kadınların girmesi yasak ve onlarca kilise ve manastırda rahipler , papazlar yaşıyor. Önceden izin alınarak ve belli kontenjanlarla yalnız erkeklerin girebildiği bölge hac mekanı.
Biz , şirin kasabanın sokaklarında dolaşıyoruz. Dün Kavala`da gördüğümüz mimoza burada da açmış. Ancak KAMELYA ağacının çiçekleri muhteşem. Limanın ağzında eski bir ahşap yapı. Müze olmalı. Az ileride bir ada ve adaya yolcu taşıyan tekne biz gelince hareket etti.
İkinci parmakta da bir tur atıp açlığımızı gidermek üzere üçüncü parmakta Afytos`a gidiyoruz. Deniz kıyısındaki lokanta sezon için çok erken olmasına karşın epey kalabalık. Dönüşte  Nea Fokaia ( Yeni Foça ) sokaklarını dolaşıp Nea Moudania ( Yeni Mudanya ) daki otelimize yerleşiyoruz. Kordon ve arkasındaki sokak Mudanya`yı andırıyor. Güneşin batışı da harika.
Mübadele ile Anadolu`dan göç edenler genellikle bu bölgeye yerleşmiş. Yeni Marmara , yeni Bozcaada , Yeni Trilye , Yeni Foça , Yeni Mudanya…
Yeni Trilye , Yeni Bozcaada ve  Petralona mağarası ki sarkıtları , dikitleri ve içinde çıkan 6 000 yıllık kafatası … Bu gün Pazar. Köylüler en yeni , en temiz giysilerini giymişler, kiliseye gidiyorlar.
Selanik`te kordon boyunda bir tur ve kahve molası , Atatürk Evi ve Atatürk`ün uğradığı söylenen 150 yıllık tarihi meyhane… Roma kalıntıları , cami , kiliseler…
Yolumuz uzun. Önce Serez`e uğrayacağız. Şeyh Bedrettin destanında Serez çarşısında , bedestende idam edildiğinden söz edilir. Bedesten bu gün müze olarak kullanılan kubbeli bir mekan. Sanki bütün Serez halkı bu gün lokantalarda. Aileler yeni giysileri ile grup grup yemek yiyor.
Fazla oyalanmaya gelmez. Akşama Sofya`da olacağız da daha önce Melnik var.
AB üyesi olduklarından çıkış ve giriş kolay oluyor.
Kuzey Yunanistan 3 gece ve 3,5 günde tamam.
Yunanistan krizde. Atatürk`ün devam ettiği söylenen meyhanede kahve içerken yanımıza gelen Türk :
- Bir zamanlar zorla kredi kartı veriyorlardı. Bir baktık kriz gelmiş. Önce yabancılar fabrikaları söküp  başka ülkelere  taşıdı. Ardından işsizlik başladı. Ödenemeyen kredi kartı ve kredi borçları ve ülke iflas etti. Halimiz perişan. Sizi de aynı akıbet bekliyor…
Deyince beni bir düşüncedir aldı… İlk aklıma gelen konut kredisi kullananlar oldu. Sonrası çorap söküğü gibi gelir…
Bakalım Bulgaristan`da durum nasıl?
          15 Mart 2017           16 35          

8 Mart 2017 Çarşamba

İNANÇ



İnanç , tartışılamaz , sorgulanamaz düşünceler , kavramlar bütünü diye de tanımlanabilir. Değişik toplulukların farklı inançları olabilir. Örneğin Hindular için inek kutsaldır. Rayların üzerine yattığında tren isterse bir “öküz” ü taşısın inek yerinden kalkmadıkça tren hareket edemez.
Anadolu`da sayısız kutsal çeşme ( Bazılarına ayazma derler ), kutsal ağaç, kutsal mekan ( türbe ) bulunur. Ağaçlara dilek dileyip çaputlar asarlar. Çeşmenin suyundan içenin şifa bulacağına inanılır. Türbe olarak bilinen mezarda kimin ya da neyin bulunduğu kesin olarak bilinmese de (bazı  mezarların boş olduğu , bazı mezarlarda ise hayvan iskeleti çıktığı bilinse de ) ziyaretçilerin her türlü dileğini karşılayacağına inanılmaktadır.
Örneğin “Somuncu Baba “ ( ki İsa`nın bir avuç yiyecekle binlerce kişiyi doyurması söyleminin karşılığıdır ) maddi dilekleri karşılar. “Tezveren Sultan” istekleri çar çabuk karşılar. “Göbek Attıran Etham Dede” ise çocuğu olmayanların şifa kaynağıdır. Yalnız burada dilekte bulunan , çocuğu olduğunda gelip mutlaka göbek atmalıdır.
6 günlük Yunanistan – Bulgaristan gezisi sırasında “inanç” ların ne kadar benzer olduğunu gördüm.
Yunanistan`da yol kenarları şapeller ( Bir karış boyunda olandan 3 metre yükseklikte olanına kadar minyatür kilise ) ile dolu. Aileler , kazada ölen yakınları için kaza yerine koyuyormuş. Şapellerin içinde İsa ve Meryem resimleri , şarap ve yanan mumlar bulunuyordu.  Mezarlıklarında her mezarda orada yatanın fotoğrafı ve kutsal başka resimler gördüm.
Bulgaristan`da ise bir manastır çevresindeki ağaçlarda renk renk bileklikler , renkli iplikler bağlıydı. Plovdiv ( Filibe ) ve Haskova`da ağaçların gövdesinin kırmızı – beyaz iplerle sarılı olduğunu ve dallarına kırmızı – beyaz iplerden yapılma bebekler bağlandığını gördüm.
Hindu olsun , Müslüman ya da hristiyan olsun benzer inançlara sahip olduğunu görünce hiç şaşırmadım.
Beni şaşırtmayanlardan biri de Selanik`te siyah çarşaf ve türbanlı iki rahibe idi. Gencecik ve uzun boyluydular. Türkiye`nin  herhangi bir  yerinde gezseler kimse tarafından yadırganmazlar.
Anlayacağınız inançların kıyafetleri de ortak…
          08 Mart 2017      22 35          

25 Şubat 2017 Cumartesi

ORKİDE ORMANI



Orkideleri yaşatamazdım , ta ki yeni evimize taşınana dek. Şimdi masamın üstünde 5 çeşit orkide. Ben “mavi orkide” aradım. Ancak çiçekçi “gerçek mavi orkide yok.  Yerlisi mavi boyalı , ithali ise damarlarına mavi boya sıkılmış olarak geliyor. Her ikisi de bir sonraki yıl beyaza dönüyor. Boşa harcayacak paran varsa 90 TL , 100 TL  ödeyip alabilirsin.” Deyince vaz geçtim. Elimdekiler şimdilik renk renk açıyor. Beşi de açınca göreceğim gerçek renkleri miymiş diye.
Bu gün bir paylaşımda okudum: Edirne Karaağaç köyünde bir çiftçi 34 yıl önce yaralı olarak bulup tedavi ettirdiği ve o günden bu yana kendisini terk etmeyen kuğu ile olan dostluğunu anlatıyordu. Güzelliğin , zerafetin simgesi kuğu 34 yıldır dostunu terk etmiyormuş. Öteki kuğular uçup göç ederken dostumuz hep çiftçinin yanında kalıyormuş. Çiftçiye o kadar bağlıymış ki yanına başka bir canlı yaklaştığında hemen kıskanıyormuş.
Saman alevi gibi gelip geçen aşkları , kısa ömürlü dostlukları düşündüm. Tıpkı orkideler gibi özen gösterilmediği için yaşamıyor , solup yitiyor. Ben sevgi ve dostluğa özen göstermeye çabalarım. Kedilerden , çiçeklerden bu özene pozitif karşılıklar alırım genellikle. Ancak insanlar nedense çabucak bıkıyor dostlarından. Sıkıntısı geçene kadar gösterdiği özen daha sonra  ihmale dönüşüyor. Orkide ışık , besin , temiz hava konusunda çok titiz oluyor. Bütün bunların yanında sevginizin gerçek olup olmadığını da seziyor. Gerçek sevgiye bol bol çiçek açarak karşılık veriyor.
Yalnız orkide mi? Melisa , şebboy , sümbül de sevginize bol bol koku yayarak karşılık vermiyor mu? Işık , besin , rüzgar tamam da sevgi yoksa hiçbir şey yaşamıyor. Masada orkideler ; balkonda melisa , şebboy , ıtır ; bahçede  laleler , kardelenler , sümbüller , yasemin , hanımeli , güller , şebboylar hem çiçekleri , hem de kokuları ile sevgimizin karşılığını veriyor. Üstüne mahallenin 20 kadar kedisi karnını doyurmak için olsun her gün birkaç kez uğruyor. Bunlar yetmezse çantamıza birkaç ekmek koyup kırlara çıkıyoruz. Kardelenler , çiğdemler , papatyalarla muhabbet edip terk edilmiş köpekleri doyuruyoruz. Karınları doyunca o kadar mutlu oluyorlar ki.
Siz de deneyin. Orkideleri , melisaları , şebboyları yaşatmayla başlayın işe. Sonra yemeklerinizden artanları kedilerle paylaşın. Kırlara giderken yanınıza mutlaka birkaç tane ekmek alın. Terk edilmiş o kadar çok aç köpek var ki. Hem bu köpekler kanınızı emen “aç köpek”lere de benzemiyor. Ekmek uzattığınız eli ısırmadığı gibi size minnet duyuyor. Kırların temiz havasına huzuru katık ediyorsunuz. Az şey mi?
                25 Şubat 2017    21 40      

18 Şubat 2017 Cumartesi

ZEUS , KESTİĞİMİZ KURBANLARI GERİ VER


Küçükkuyu`dan Adatepe`ye gidip, oradan Zeus sunağına yürüyünce manzara başımı döndürdü. Solda Ayvalık , Edremit , Akçay , Altınoluk ; hemen önümüzde Küçükkuyu ve uçsuz bucaksız Ege denizi. Arkamız İDA dağları. Hani Zeus`un ve öteki tanrıların yurdu. Zaten önümde de Zeus sunağı. Burnuma kesilen kurbanların kokusu gelmese de burada ve öteki tapınaklarda “Tanrı” lara kesilen kurbanları , sunulan hediyeleri hayal edebiliyorum. Aklıma gelenler kafamı karıştırıyor. O kurbanları Zeus yemediğine , hediyeler de Zeus`a ulaşmadığına göre ( yoksa hala yaşardı Zeus) nereye gitti? Yoksa birileri bizi kandırdı mı? Yoksa Zeus diye bir tanrı yoktu da uyanık birileri bizi kandırıp “Tanrı” adına sömürdü mü? Sahi Zeus ne oldu? Öldü mü?
Sorular bitmiyor ki. Ya yeri göğü yaratan tek tanrı Zeus`a nasıl oldu da müdahale etmedi?
Zeus`a çok kızıyorum. İnsanları yıllarca kandırdı. Kurbanlar , hediyeler istedi. Yalnız Zeus mu? Ya İDA`nın öteki tanrıları? Verdiğimiz hediyeler , kestiğimiz kurbanlar zehir zıkkım olsun, tümünü geri istiyoruz diyeceğim de aklımı başıma devşiriyorum. Ne Zeus vardı ne de öteki Tanrılar. Onları biz ya da içimizden uyanık birileri yarattı. Bizlerden bu dünyanın nimetlerinden vaz geçip öteki dünyada olmayan cennetler vaat ettiler. Biz , dünya nimetlerini kendilerine kurban olarak , hediye olarak  sunup onlara cenneti bu dünyada yaşatırken öteki dünyadaki cennet vaadi ile avunduk yüzyıllarca. Zeus ve öteki tanrılar insanları itaate alıştırırken , krallar , imparatorlar halkı ne güzel yönettiler.
Benim aklım hala Tek tanrılı dinlerin tanrısında. İDA dağındaki Zeus bir yana Afrika kıtasındaki , Amerika`nın Aztek ve İnka tanrılarına ; Budha ve öteki tanrılara neden sesini çıkarmadı acaba?
En iyisi Zeus`la konuşmak:
-Bak Zeus ,  yüzyıllarca senden korktuk , vaatlerine inandık ve tapınaklarında kurbanlar kestik , hediyeler sunduk. Lütfen bunları geri ver. Yok , bunlar sana ulaşmadıysa o zaman kurban etlerini zıkkımlanıp yutanların , hediyeleri iç edenlerin cezasını ver ki  enayi yerine konmadığımızı bilelim.
Ben böyle konuşurken birilerinin kıs kıs güldüğünü hissediyorum. Her birinin üzerinde değişik inanç işareti giysiler , başlıklar var… Galiba birileri bizi işletiyor…
           18 Şubat 2017    11 50    

11 Şubat 2017 Cumartesi

SON GÜNLERDE ÇOK UNUTKAN OLDUM


Yaş 50  yi geçti mi bellek esnekliğini kaybediyor. Ölen hücrelerin yenilenmesi de azalıyor. Bu azalmayı gidermek için dış uyarılara gereksinim duyuluyor. Örneğin bol bol açık havada gezmek – yürümek , bol oksijen almak. Çiçeklerle , böceklerle meşgul olmak yararlı olabilir. Ancak unutkanlıkların zamanla bunama hatta alzeimer`a dönüşmesini engellemek için özel olarak almamız gereken başka önlemler de var. Beslenmede hafızayı güçlendirici ceviz , fındık benzeri besinlere daha çok yer verilmesi  ; bol bol kitap okumak ve bulmaca çözmek , özellikle matematik problemleri ile uğraşmak unutkanlıktan bizi uzaklaştırabilir. Kitap okurken olaylar arasındaki ilişkiyi kavramak için zihnimizi zorlamak , belleğimizi güçlendirdiği gibi beyin hücrelerinin yenilenmesine de yardımcı olacaktır.
Uzun süre yalnız yaşamak , yanında konuşabileceğin kimselerin olmaması da unutkanlığa yol açıyor. Konuşmaya konuşmaya önce anılarımızı , sonra sözcükleri unutmaya başlıyoruz. Sözcük dağarcığımız izlediğimiz televizyon programlarındaki 200 – 300 sözcük düzeyine iniyor. Halbuki yanımızda sürekli konuşacağımız , dertleşebileceğimiz , anılarımızı tazeleyeceğimiz kişilerin olması durumunda belleğimiz her zaman diri kalacak , unutkanlık ortaya çıkmayacaktır. Yaşlıların en büyük sorunu yalnız kalmaktır. Çocukları , torunları onlara değer vermez , anlattıklarına tahammül edemezler ve önemsemezler. Zamanla kendilerini dinleyen kimse kalmaz ve yalnızlık çekmeye başlarlar. İnsan belleği sevmediği , nefret ettiği kişileri unutmaya meyillidir. Bu yüzden öncelikle kendileri ile ilgilenmeyen , kendilerine tahammül edemeyen yakınlarını unuturlar. Bizler de “Aaaa , annem beni tanımadı , ismimi anımsamadı” deyip üzülürüz. Bence bu durum , bizim ilgisizliğimize bir tepkidir.
İnternette  küçük yavru kediyi seven ve onunla konuşan yaşlı bir bayan videosu izledim. Videoyu paylaşan : “Annem Alzeimer olmadan önce kedileri hiç sevmezdi. Demek ki kedileri sevmediğini bile unutmuş. Şimdi en yakın dostu kedisi.” Yazmıştı. Acı acı gülümsedim. Çünkü kadın kedisi ile çok güzel konuşuyordu. Demem o ki yaşlılar unutkan olabilir. Aynı olayı bize defalarca anlatabilir. Bundan şikayetçi olmamalıyız. Hatta konuşmaları için onları teşvik etmeli , özellikle daha yakın anıları ile ilgili sorular sorup belleklerini güçlendirmelerine yardımcı olmalıyız. Onları önemsemez , yalnızlığa itersek Alzeimere`a davetiye çıkarmış oluruz ki böyle bir yaşlının bakımının , onu sabırla dinlemekten çok daha zor olacağını aklımızdan çıkarmamamız gerekir.
Demek ki bol bol doğada yürümek , kitap okumak , bulmaca – sudoku çözmek ve en önemlisi bir yakınımızla , dostumuzla bol bol konuşmak… İşte unutkanlığın panzehiri…
            11 Şubat 2017       17 10       

6 Şubat 2017 Pazartesi

YABAN ÇİÇEKLERİ


Çiğdemler uyanmamış. Soğuktan gün yüzüne çıkma cesaretini gösterememişler. Kazancı Bayırında çok aradım çalı diplerinde , bulamadım.
Kardelenler çok vefalı. Kış ne kadar uzasa onlar sözünde duruyor. Saitabat piknik alanında , çalıların arasında meraklı gözlerle bakarken
- Buradayız
Deyip uzattılar burunlarını. Küçücük boyları ile kuru yaprakların arasında kaybolsalar da sözlerini tutmanın gururu ile bakıyorlardı gözlerimin içine.
Çağıldayarak akan suya bakarak dere kıyısında bir şeyler atıştırırken Düşen Su şelalesindeki dostlarımı düşündüm. Beni dört gözle bekliyorlardır. Birkaç gün sonra mutlaka kavuşacağım.
Dün , Ahmet Köy altında boş tarlada yaşayan dostları ziyarete gittim. Üç yavru nasıl sevindi tazecik ekmekleri önlerine koyunca. Ya anneleri… “İkinci kez geldin , çocuklarıma ekmek getirdin ,  ne kadar mutlu oldum” diyordu bakışlarıyla. Teşekkür etmek için ayaklarıma sürtündü. Öteki üç köpek de nasiplendi.
Tati çok hareketlenmişti son günlerde. Sanki vakıf yurdu öğretmeni gibi  küçücük bebeklere saldırmaya başlayınca kısırlaştırılmak üzere hayvan barınağına götürmüştüm. Tekir`in öksürüğü şiddetlenip nefes almakta zorluk çekmeye , burnu da akmaya başlayınca tedavi için bu gün onu da barınağa götürdüm. Tatiye henüz operasyon uygulanmamış. Perşembe günü sıra gelirse uygulanacakmış. Tekir , arabada giderken çok ağladı. Tıpkı Tati`yi götürürken olduğu gibi ona da gözyaşı döktüm. Çünkü o kadar vefalılar ki… Sağlıklı bir şekilde dönmelerini dört gözle bekliyorum.
Ben en çok da sokak kedilerini , sokak köpeklerini seviyorum. Saksıdaki çiçekten çok çalıların arasında açanlar ilgimi çekiyor. Doğal olanları. Belki biraz çelimsiz oluyorlar , belki yeterince süslü olmuyorlar. Ancak her şeyin olduğu gibi onların da doğalı güzel oluyor. Makyajsız , gözlüksüz , doğal hali…
            6 Şubat 2017    21 00   

18 Ocak 2017 Çarşamba

LAHMACUN BAŞIMIN TACI


İnegöl köftesinin tadına doyum olmaz. Şimdi çok çeşidi olsa da esas İnegöl köftecisi İnegöl`de İshakpaşa camii avlusundaki türbelerden birine sırtını dayamış iki katlı ahşap binadaydı. Kapalı çarşıdan çıktın mı hemen karşına gelirdi. Sağında solunda bakırcılar , tuhafiyeciler. Perşembe oldu mu oturacak yer bulmak olanaksız. İçerisi kızaran köftelerin dumanı ile göz gözü görmez haldeyken köfte ve yanında üzüm şırası çabucak yenir , Perşembe pazarına alışverişe çıkılırdı.
Meydan düzenlemesinde bina yıkılınca karşı köşeye , Uzun Sokak girişine , Çifte Fırınların yanına taşınırken adını da “BESLEN İNEGÖL KÖFTECİSİ” olarak değiştirdi. Daha sonra birçok şube açtı.
Bursa dedin mi akla önce İskender Kebabı gelse de benim favorim “Kayhan usulü pideli köfte” olur. Ben , 1953 yılından bu yana dostluğumu sürdürdüm. Babam ise 1933 lerde Acemlerde “Bölük Emini” olarak askerliğini yaparken tanışmış. Şimdi yeni dükkanında “Gürsu Kebapçısı” olarak 4. Nesil faaliyet sürdürenlerin dedeleri tek tabanca çalışırdı. Şu anda Kayhan çarşısı “Pideli Kebapçılar” çarşısı oldu.
Kayhan dedin mi akla bir de “Cantık” gelir. Güney doğunun lahmacunu , Konya`nın “etli ekmeği” , Karadenizin “etli pidesi” varsa Bursa`nın da fakir doyuran “Cantı”ğı var.  
1950 lere gelirken Amerika Marshal yardımı adı altında önce süttozu , peynir ile girdi hayatımıza. Sonra siyah “cızlaved” lastiklerimizin , çarığımızın yerine kauçuk ayakkabıları en önemlisi de “NAYLON ÇORAP” ı geldi ki o geliş… Allı – güllü basmalarımız , pazenlerimiz tü kaka oldu. O güzel ipeğimizin bile “suni” olanı çıktığından ipekçilik ölüm uykusuna yattı.
Amerika bir kere girmeye görsün ülkeye. Ayrık otundan beter kök salar. Kapitalizm`in en büyük silahı “REKLAM” toplumların yüzyıllara dayanan alışkanlıklarını bir çırpıda silip süpürüverir. Müziğiyle , dansıyla , günlük yaşam tarzıyla derken damak tadımızı da biz farkında olmadan değiştiriverir. O güzelim “Damla sakızımızın yerini “jiklet” alır. Sonra “hamburger” dükkanları mantar gibi çoğalır. İnsanlar , et yediklerini sanıp her türlü atıktan yoğrulmuş hamuru köfte diye yemeye başlar. O  güzelim “Maraş” , “Geye” dondurmamızın pabucu da dama atılır. Makinelerden akan ve ne olduğu belirsiz beyaz nesneyi dondurma niyetine alabilmek için insanlar kuyruktadır…
Ben , lahmacunu hiç tutmazdım. Ne zaman ki her taraf hamburgerci ile doldu , baş tacı etmeye başladım. Elimden gelse “Lahmacunu Destekleme Derneği” kuracağım. Yok , milli duygularla falan değil tepkim. Tepkim sağlıksız ürünleri halka yediren emperyalist şirketlere. Meğer sen ne kadar sağlıklı , ne kadar besleyici , ne kadar lezzetliymişsin de biz bilmiyormuşuz. Ne olur seni ihmal ettiğimiz için bizi affet.
İzninizle ben lahmacun yemeye gidiyorum. Yanına da ayran geldi mi değmeyin keyfime…
            18 Ocak 2017                       12 00        

4 Ocak 2017 Çarşamba

YAZLIKÇILAR


Bu gün kırlara çıktık. Hava serin ve kapalı. Bursa dışına çıktın mı her taraf kar kaplı. Önce Apolyont`a uğradık. Göl yükselmeye başlamış, ancak mekelerden başka kuş kalmamış. Köy ekmeğimizi alıp ana yola yönelmiştik ki köy dışında bahçe içindeki bir evin önünde ufak bir köpek acılı gözlerle bakıyor. Hemen aklımıza yıllar önce Aksu köyünde konuştuğumuz köylünün anlattıkları geldi. “Yaz başında köpeği bahçe evimize götürmüştüm. Şimdi almaya gidiyorum. Ben getirmezsem orada kalıp açlıktan ölebilir” demişti. Bu köpek de evi bekliyor olmalı. Karnı sırtına geçmiş. Birkaç dilim ekmek verdik. Bize sevecen gözlerle baktı.
Önce Tirilye yoluna , sonra da İnkaya – Çeşnigir yoluna saptım. Tarlalar bembeyaz. Hava tertemiz. Yağan kar yolları epey bozmuş. Yol kıyılarında nafile bakışlarla açmış çiçek aradım. İnkaya köyünde zift rengi akan Nilüfer çayının üzerinden geçtik. Bursa`nın bütün sanayi ve evsel atıkları mis(!) gibi kokular yayarak akıyor. İleride Uluabattan gelen Apolyont gölünün , Manyas tarafından gelen Manyas gölünün ayakları ve Susurluk Çayı ile birleşip kocaman bir nehir halinde Karacabey Boğazından Marmara Denizine dökülecek ve bütün zehrini oraya boşaltacak.
Karlar arasında ilerlerken yol kenarında davulga ( dağ çileği) ağaçlarını kontrol ediyorum. Olgun meyveler dallarda kırmızı kırmızı bakışıyor. Ballıkaya köyünden geçerken bozdukları leylek yuvasının yerine kızgın kızgın bakıyorum.
Mesudiye sahilinde ıssız yazlıkların arasında başı boş köpekler. Yol kenarında ulaşabildiklerimize birer , ikişer dilim ekmek veriyoruz. “Az veren candan , çok veren maldan.” Az sonra açık bir büfeden bir ekmek daha alıyorum.
Bu tarafa kar çok yağmış olmalı. Zeytin ağaçlarının dallarının çoğu kırılmış. Zarar epey çok. Kar kalkınca hemen budamak gerekir.
Mirzaoba yol sapağında üç tane köpek , biz yavaşlar yavaşlamaz umutlu bakışlarla yaklaşıyor. Biri anne ve belli ki emzirdiği yavruları var. Attığımız ekmek parçalarını iştahla atıştırırlarken uzaklaşıyoruz.
Çamlı Kahve önünde 13 üncü köpeğe ekmek veriyoruz. Çamlı kahvenin kapalı bölümünde bir şeyler atıştırırken güneş çıkıyor.
Mudanya`da Çarşamba pazarından aldığımız meyveleri arabaya yerleştirip eve yöneliyoruz.
Hava güzel olacak demişti Facebook , meteoroloji de sıcaklığı 10  derece olacak diyordu. İkisi de yanılttı. Ancak harika bir gezi oldu. Tertemiz hava, bembeyaz doğa ve birer ikişer dilim ekmeğimizi sunduğumuz 13 dost. Biz bunu sık sık yapıyoruz. Kırlara giderken yanımıza mutlaka ekmek alıyoruz. Özellikle yazlıklarda ve kırlarda terk edilmiş köpekleri bir parça ekmek o kadar mutlu ediyor ki…
            4 Ocak 2017       18 45