2 Ağustos 2017 Çarşamba

BAMBAŞKA YERLER


Kula Peri Bacalarını hiç duydunuz mu? Ya Kula yanardağ konilerini? Selendi`nin beyaz peri bacalarından haberiniz var mı? Kozak yaylasında fıstık ormanında kaya üstündeki Atatürk anıtını gördünüz mü?
Köy – kasaba yollarını çok seviyorum ya , Simav`dan Kula`ya Selendi üzerinden gideyim dedim. Tütün tarlaları arasında çocukluğuma gidip hüzünlenirken bembeyaz peri bacaları çıktı yoluma. 5-6 tane ve fotoğraflardan gördüğüm Ürgüp Peri bacalarına benziyor. Selendi küçücük bir kasaba ve Roman`lara bir ara baskı uygulanmıştı.
Uşak – İzmir yolu harika. Ancak fazla sürat yapmamalı. Çünkü çeşit çeşit sürprizler bekliyor sizi. İşte , tam viraja girerken sağa bir ok : “KULA PERİ BACALARI”
Birkaç kez uğradım ve her seferinde değişik görüntüler karşıladı beni. Buradaki peri bacaları Ürgüp peri bacalarına pek benzemiyor. Kayalar rüzgarla , yağmurla aşınmış, bir bakıyorsun Erzurum`un çifte minaresi olmuş ; bir bakıyorsun apartman blokları. Giderken yolun sağı böyle de sol yaka bambaşka. İDA dağının tanrıları , tanrıçaları  tahtlarına kurulmuş , etraflarında muhafızları , nedimeleri. Sağda dim dik kale duvarları , solda krallar , tanrılar. Bir bakıyorsun kral mezarları oyulmuş gibi kayalara.  Yola devam edersen , dere kenarına inersin.
Peri bacalarından ayrılıp İzmir yoluna çıkınca bahçeler arasında dinlenme tesisleri. Bir şeyler atıştırmak , bir kahve içmek isteyenler için hazır bekliyor.
Kula çok yakın. Gözünü yolun sağından ayırma. Önce ikiz tepeyi göreceksin. Biri kömür karası , ötekinin üzerinde çamlar yeşermiş. Türkiye`nin en genç volkan konisi. Müze de orada olmalı. Tarih okumamış olsan volkan hala faal sanırsın. Kapkara kayalar yeni yuvarlanmış gibi. Zaten yol kenarları da simsiyah volkanik taş dolu.
Kula`ya geldin mi eski Kula Evlerini de görmelisin. Daracık sokaklarda tarihi koklayarak dolaşmalısın. Bir de Kula leblebisi alabilirsin.
Kula sonrası  Demirci yoluna saparsan , üzüm bağları bitince Demirköprü Barajı çıkacak önüne. Yolun iki yanı siyah volkanik taşlar.
Köy – kasaba yollarını sevdin mi her türlü sürprize de hazırlıklı olacaksın. Küçük şelaleler , göletler , set gölleri ve bol bol çiçekler…
Burhaniye – Ayvalık arasında “Kozak Yaylası” tabelası hep dikkatimi çekerdi. Birkaç ay önce direksiyonu o yana  kırdım. Önce alabildiğine zeytin bahçeleri. Sonra fıstık çamları başladı ki top top. Bu bölgece çam fıstığı toplandığını , fıstık tatlısının çok güzel olduğunu televizyonda izlemiştim. Tepelere tırmandıkça fıstık çamları daha sık ve yüksek görünürken diplerinde dereden yuvarlanıp gelmiş gibi koca koca yuvarlak taşlarla karşılaşır olduk. Orman tamamen bu taşlarla kaplıydı. Bazıları üst üste yontu gibi duruyor.
“ATATÜRK ANITI” na sapan yola girmedim. Çünkü bozuk görünüyordu. Ancak epey ileride gördüğüm tabela ve yol beni kendine çekti. Orman içinde ilerlerken önce bir köy çıktı karşımıza. Sonra taş işleme tesisleri. Gördüğümüz kayalar makinelerde kesilip parke , fayans , blok şeklinde paketleniyor. Granit tesisleri yıllarca bitiremez ormanın taşını.
Biraz  ilerleyince yolun solunda  2-3 katlı bina yüksekliğindeki bir kayanın üstünde ATATÜRK HEYKELİ ve kitabeler çıkıverdi karşımıza.  Ormanın içinde ve korumasız.
Heykel düşmanları geldi aklıma. “Burası medyatik değil , kimse saldırmaz.” Deyip ayrıldım.
Yol boyu granit işletmeleri , üretilenleri taşıyan kamyonlar , şirin köyler , çeşmeler… Yol boyu tezgahlarda bal , pekmez , çam fıstığı…
Dedim ya monoton yolculuklar sizi sıkıyorsa navigasyonunuzu yaya moduna alın. Zaman zaman çıkmaz yollara girseniz de genelde hiç pişman olmayacaksınız. Arabanız çamura saplanabilir ve zorlukla kurtulabilirsiniz. Issız ormanlar içinde bozuk yollarda kağnı hızında ilerlemek zorunda kalabilirsiniz. Ancak ödülünüz muhteşem olacaktır. Bir şelale , çiğdemler , kardelenler , şipşirin koylar… Böğürtlenlerle boyanmış dudaklar , Bakacak`tan Amasra manzarası… Cide`nin uçsuz bucaksız kumsalları , kestane – ıhlamur ormanları , gemi tersaneleri… Dupnisa Mağarası…
Aklım yollarda…
2 Ağustos 2017    11 03    

28 Temmuz 2017 Cuma

BU TÜR FELAKETLERE HER AN HAZIRLIKLI OLMALIYIZ


10 gün ara ile iki felaket atlatıldı. Bizi daha çok magazin yönü ilgilendirdiği için İstanbul`a odaklandık. Halbuki Trakya`da olsun , Karacabey , Mustafakemalpaşa`da olsun dolu meyve ve sebzelerde büyük hasar oluşturdu.
Aniden bastıran fırtına – yağmur – dolu. Ancak bir anda kovadan boşanırcasına iniyor gökyüzünden. Dolular portakal büyüklüğünde. Otomobillerin , apartmanların camlarını kırıyor. Fırtına , ağaçları yerlerinden söküyor. Yollar bir anda göle dönüşüyor , insanlar kendilerini araçların üzerine atacak zamanı zor yakalıyor.
Paylaşımlara bakıyorum konu belediyeleri suçlamaktan öteye geçemiyor. İklim sözleşmesine uyulmamasına , ABD`nin bu sözleşmenin dışına çıkmasına değinen yok. Ormanların talan edilmesi, betonlaşma , suyun toprak tarafından emilemediği için zorunlu olarak seller oluşturduğundan söz ediliyor. Ancak sellerin aktığı yolların , önceden dere yatağı olduğu gözden kaçırılıyor. İnsanlar , Ali Ağaoğlu bizim mahalleye de bir el atsa deyip eski binasına , arsasına değer katma peşinde koşarken , Ağaoğlu`nun yok ettiği ağaçlara gözlerini kapatıyor.
Ülkemizde tayfun son yıllarda görülmeye başladı. Florida , Hint okyanusu , Karayipler`de her yıl yaşanan ve geçtiği yerleri tahrip eden öldürücü tayfunların küçük ölçeklileri yakında bizleri de ziyaret edecek. Küresel ısınma denizlerdeki ısınma ve buharlaşmayı artırdığı için çok şiddetli yağmurlar ve çok kurak mevsimler bizleri bekliyor.
Bir dost “Allah`ım , bu tür felaketleri bir daha yaşatma bizlere” yazmış. Üzülerek söyleyeyim , daha büyükleri ile karşı karşıya kalacağız. Çünkü , hala kömürle çalışan elektrik santralleri açıyoruz. Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi umurumuzda değil. Hala , denizleri doldurup oto-yollar ve hava alanları yapıyoruz. 1999 Gölcük depreminde denizin dolgu alanındaki apartmanları ve luna parkı nasıl yuttuğunu çoktan unuttuk.
Doğa , kendisine yapılan hiçbir kötülüğü karşılıksız bırakmaz. Nasıl denizlere attıklarımızı suratımıza tükürüyorsa , dengesini bozarak diktiğimiz apartmanları , fabrikaları , yolları da sel olur , fırtına olur , tayfun olur, deprem olur kusar önümüze.
Hiç kuşkunuz olmasın…

28 Temmuz 2017      20 40

25 Mayıs 2017 Perşembe

TRUVA ,BOZCAADA, KOZAK YAYLASI


Geçen yıl iki kez araba ile dolaşmıştım Gökçeada`yı. Görülecek yerlerin tümünü görmüştüm. Gerçi Şubat sonu ve Ekim başında Madam`ın kahvesi kapalıydı. Adanın Rum sakinlerinin çoğu Yunanistan`a taşınmıştı , ancak gördüklerim bana yetmişti.
Bu kez Bozcaada`yı gezmeye karar verdim. Sabah erkenden düştük yollara. Edincik yol ayrımına kadar  sis dolayısıyla  yavaş gittiğimizden yol boyu sayıları onu bulacak köpek ölülerini rahatlıkla görebildim. Karacabey – Bandırma arasındaki üç köpek bana vahşi yaratıklar tarafından silahla öldürülmüş gibi geldi.
Biga çıkışında “Karabiga” sapağını bu kez es geçemedim. Erdek`ten gece ışıklarını görüp merak ederdim. Küçük bir kasaba. Eski Rum evleri ve viran  bir kilise binası ilk dikkatimi çeken. Sahildeki “Barış ve Özgürlük” yolunu görünce heyecanlandım. Ancak girişi engellerle kapatılmıştı. “Araçlar girmesin diyedir” deyip yürüdük. İğde kokuları , taşların arasından fışkıran gelincikler ve bakımsız yazlık bahçeleri… Bir çay içip ana yola çıktık.
Doğanın en cömert olduğu günler. Yol kenarlarında gelincikler , papatyalar en çok da sarı katır dikenleri. Gözlerimiz bayram ederek giderken Lapseki`de 50 km/h lik şehir içi hız kısıtlamasında galiba ibre 58 i gösterirken kamera fotoğrafımı çekti. Yakışıklı mı çıkmışım yakında öğrenirim.
Çevre yolundan Çanakkale`yi dolanıp önünde Truva Atı olan “Manzara” tesislerinde yemek ve ihtiyaç molası verdim.
Zaten çok gitmeden Truva sapağından antik kente yönelecekmişim.
Ağaçların altındaki banklarda mola vere vere Truva harabelerini dolaştık.
Gece Ezine`de konaklayıp sabah 10 feribotuyla Bozcaada`ya geçtik. Feribottan iner inmez adayı dolaşmaya başladım. İlk dikkatimi çeken yeni kurulan üzüm bağları. Bir kısmı bakımsız olsa da bağcılık , bununla birlikte ada şarapçılığı canlanıyor demek ki.
Sağımızda koylar ve kumsallar. Ben sağa sapan bütün asfalt yollara girdim. Bunlardan biri gün batımı seyir tepesi ve Rüzgar türbinlerine götürdü çamların arasından. Sonra çok şirin koylar başladı. Meğer biz adanın en ünlü plajlarının bulunduğu Ayazma Plajları  bölgesine gelmişiz. Sol tarafta 5-6 çınar ağacı altında masaları görünce hemen park ettim. Erken de olsa böyle bir manzarayı ziyan edemezdim. Sağ olsunlar karnımızı doyuracak kadar bir şeyler hazırladılar.
Çınarların yanında Ayazma Manastırı. Hemen yanında 5-6 basamakla inilen kutsal su. Aşağıda küçük – şirin bir koy. Serin bir esinti. Hiç ayrılmak istemesek de yola devam etmek zorundayız.
Sağımızda deniz , karşıda Geyikli sahilleri kıvrılarak bir denizle kucaklaşan , bir dikenlik alçak tepelere tırmanan yol. Plajlarda tek tük insanlar. Kasaba merkezine yaklaşırken yeniden başlayan üzüm bağları ve pansiyon olarak kullanılan bağ evleri… Birkaç otel… Ada mimarisi ile inşa edilen villalar…
Arabayı park edecek yer aramadan iskeleye yöneldim. 14  feribotuna 1,5 saat var. Ön sırada yerimi alıp çarşıyı dolaşacaktım ki eşim “dizim çok ağrıyor , ben gezemem” deyince domates reçeli alıp O`nu bir çay bahçesine yerleştirerek alış – verişe çıktım. Önce diz ağrısı için ilaç sonra da çocukların birine kırmızı , ötekine  beyaz şarap aldım. Bir kırmızı da kendime aldım. Kahvemizi içip yavaş yavaş iskeleye yöneldik.
Akşama 6 saat var. Dalyan ve Gülpınar`ı görmemiştik. Tarihi kalıntılar arasından önce güzel plajları ile Dalyan sonra denizden epey içerde Gülpınar`ı geçip Bahramkale`ye yöneldik. Babakale`yi daha önce gezdiğimiz için uğramadık. Behram Köyde bir kahve içip dönüşe geçtik. Önce Ayvacık  önünden geçip Ezine yakınında peynir molası. Hakiki Ezine peyniri koyun sütü ağırlıklı olup en az bir yıl soğuk hava deposunda dinlendirildikten sonra satışa sunuluyormuş. Bunu önceden araştırmıştım. Küçük bir teneke aldım. Bakalım nasıl çıkacak.
Ezine sokakları alt yapı çalışmaları yüzünden bozuk. Dün de pazarı olduğu için yollar kapalıydı. Navigasyon sağ olsun.
Eşimin rahatsızlığı yüzünden Çarşamba günü dönmeye karar verdik. Halbuki en az bir gece daha kalıp Dikili – Bademli – Çandarlı körfezi , Bergama , Kozak Yaylası taraflarını gezmeyi düşünüyordum.
Sabah erkenden yoldayız. Ayvacık sonrası dağlara tırmanınca yol daralıyor. Hem virajlar , hem de kamyonlar hızı kesiyor. Biz de manzaranın keyfini çıkararak ilerliyoruz.
Köylüler tezgahlarını  açmamış henüz. Bir tanesini açık görünce durup kaparimizi alıyoruz.
Bizim favorimiz bir sonraki sağ tarafında çay – kahvaltı – gözleme ikram edilen tezgahların olduğu yer. Her sene en az iki kez uğrarız buraya. Solda Küçükkuyu , Altınoluk , Akçay , Ayvalık ; sağ karşımızda Midilli. Aşağıda zeytin bahçeleri. Burada ne yense , ne içilse insana hayat verir. Biz çay içtik.
Sonra Küçükkuyu , Altınoluk ve Güre`den transit geçip Akçay`a şöyle bir uğrayıp köylü kadınlardan bir kase dut alıp yola devam ettik.
Burada izninizle bir parantez açmalıyım: Gezilerimizde hemen arkamızda çantada meyveler bulunur. Eşim erik , elma , armut , muz , portakal , salatalık… ne varsa yol boyu ikram eder. “Gak dediğimde meyve , guk dediğimde içecek” verir. Dut da yolda yemek için alındı.
Edremit geçişinde birden niyeti bozdum. “Hiç olmazsa Kozak Yaylası`nı gezelim” deyip direksiyonu Ayvalık yönüne kırdım. Buraları iyi biliriz. Burhaniye , Karaağaç , Gömeç ve Pelitli yol ayrımından sonra sola “Kozak Yaylası” sapağı var. Önce alabildiğine zeytin tarlaları , sonra yavaş yavaş tırmanırken fıstık çamları. İlerledikçe fıstık çamları harika bir orman oluşturmuş dememize kalmadan ağaçların altındaki oda büyüklüğünde taşlar dikkatimizi çekiyor. Gözüm yol kenarında bir mesire yeri ya da tesis ararken bir  ailenin kestiği koyunu yüzmelerini görüp  umudumu yitiriyorum. Bir orman çeşmesinden su içip ilerlerken “Atatürk Anıtı” tabelası ile sola kırıyorum direksiyonu. Devam etsem varacağım yer Bergama. Ben orman içinde bir köyü geçip yol kenarındaki granit tesislerinden çıkan yüzü – gözü toz içindeki bir adama Atatürk Anıtı ve dönüş yolunu soruyorum. Anıt 2 km kadar ileride. Dönüşü bu taraftan yaparsam yol çok bozukmuş.
Granit tesislerinde kaldırım , yer parkesi ve bloklar kesiliyor. Ancak o kadar çok taş var ki yüzlerce yılda tüketemezler…
Birden , iki katlı bina yüksekliğindeki bir taşın üstünde Merhum Tankut Öktem`in atölyesinden çıktığını tahmin ettiğim bir Atatürk heykeli. Yan tarafta Yunus , Nazım , M.Kemal  ve Ömer Hayyam gibi ünlülerin sözlerinin yer aldığı bir kitabe. Anıt orman içinde cesaretle nöbette…
Ulu fıstık çamları , her tarafı kaplayan granit taşlar ve Atatürk Anıtı. Geldiğime değdi deyip bozuk , tozlu köy yollarından ana yola çıktık. Bundan sonra  Havran üzerinde Gelin Deresi kıyısında karadut şerbeti ve Susurlukta ayran molası. Evde çiçekler , kediler ve özellikle Boncuk`un üç yavrusu bizi bekliyor.
Uğrayamadığımız yerleri bir dahaki sefere bırakıp eve giriyoruz…
25  Mayıs  2017     22 55       

28 Mart 2017 Salı

BAŞIMI ALIP GİDESİM VAR



Alıp başımı gidesim var,
Ege`de ıssız bir koyda kaybolmak ,
Palamut Bükü`nde ılgın ağaçları altında serinlemek,
Kekova`da denize dalıp Batık Kent`i yurt edinmek istiyorum.

Gazipaşa`da muz bahçelerinde ırgatlık etmek ,
Aydıncık girişinde Soğuk Su kenarında saç kavurma yemek ,
Musa Dağı`ndan  inerken Vakıf Köy`de alış – veriş etmek ,
Zeugma mozaiklerinde derin hayallere dalmak istiyorum.

Birecik`te Kelaynak kuşlarına bakıp Fırat`a ağıtlar yakmak,
Hasankeyf`te sandalla gezerken Rum Kale`sini selamlamak,
Midyat`ın taş evlerinde konaklamak,
Nemrut tanrılarına konuk olmak istiyorum.

Muş dağlarında ters lale toplamak ,
Erzincan`da tandır kebabı , tandır ekmeği yemek,
Palandöken`de karlarda yuvarlanmak,
Çoruh nehrinde balık tutmak istiyorum.

Hamsi Köy`ün sütlacı , Zigana`nın yaylaları,
Karadeniz`in coşkun dalgaları ,
Arhavi`li İsmail`in kürek çeken kolları ,
Hopa`dan Artvin`e geçmek istiyorum.

Gün doğumunda Sinop Hapishanesinde mahkum olup ,
Güneş batarken Meriç kıyısında kadeh tokuşturmak,
Gökçeada`da Madam`ın kahvesini içip,
Behramkale`den Ege`ye bakmak istiyorum.

Başımı alıp gidesim var,
Issız koylarda kaybolmak ,
Kumsallarda şişemden şarap yudumlamak,
Dalga sesinde hüzzam şarkı dinlemek istiyorum…

28 Mart 2017  11 15   

16 Mart 2017 Perşembe

MELNİK , SOFYA , KOPRİVSHTİTSA , FİLİBE , HASKOVA , SVİLENGRAD


Yeni Mudanya`dan çıkıp Yeni Trilye , Yeni Bozcaada ve Petralona Mağarası derken Selanik`te fazla oyalanmadan Serez`e geçtik. Sınırı geçer geçmez ,
-Baba , Melnik diye bir yer var. Kayalarda piramit oluşumu varmış. Orayı merak ediyorum.
Deyince direksiyonu Melnik yoluna kırdık. Ben , tablette her zaman olduğu gibi navigasyona göre yol tarifi yapıyorum. Yol boyu içinden ya da yakınından geçtiğimiz köylerde ya hiç kilise yok , ya da yeni ve sade bir kilise yapılmış. Halbuki Yunanistan`da köylerde ve kasabalarda ilk göze çarpan yapı kiliselerdi.
Melnik öncesi geçtiğimiz büyükçe köyde yol kenarında kilim ve bal – pekmez satıcıları dikkatimi çekti. “Dönüşte mutlaka bir bakalım.” Deyip devam ettik. Yol boyunda büyük üzüm bağları. Zaten Melnik , önemli bir şarap merkeziymiş.
AB  yardımıyla restore edilmiş evler bir vadi boyunca uzuyor. “… Manastırı” tabelası yola devam etmemize yol açtı. Sağda – solda rüzgarın aşındırması ile piramide benzemiş toprak ve kaya oluşumları. Manastırdan önce önlerinde tezgahlar olan birkaç ev.
Manastır ahşap ve eski bir yapı. Dar bir kapıdan girilen avlunun etrafında iki katlı binada sıralı odalar. Ortada kilise. Hava bulutlandı ve akşam da yaklaştı. Manastır dışında bileklikler , renkli iplikler ve bezler asılı “dilek ağaçları” na bir kez daha bakıp dönüşe geçiyoruz.
Kilim satıcılarının önünde durunca pekmez sandığım şişelerde kırmızı , beyaz renklilerde de beyaz şarap olduğunu öğrenip tadıyoruz. Misket üzümünden yapıldığını söylüyorlar ve 2  litresi 5 Leva. Yani 10 TL. 2 litrelik bir şişe beyaz şarap ve bir kavanoz beyaz bal alıp yola çıkıyoruz. Bir yerden sonra yol gidiş gelişe dönüşüyor. Hava da kararınca derin vadilerdeki dere kenarlarında kıvrılarak ilerlerken zaman zaman tırların peşinde yavaşlamak zorunda kalıyoruz.
Sofya girişinde yüksek binalar. Merkezde zor da olsa oteli bulabiliyoruz. Boş bir yere bıraktığımız arabayı sabah saat 7  olmadan otelin 400 metre ilerisindeki öteki şubesinin garajına taşımamızı , aksi halde polisin çekeceğini söylüyorlar. Çok yorgunuz ve hemen dinlenmeye geçiyoruz.
Sabah yağmurla çıkıyoruz sokağa. Arabayı erkenden öteki otelin  otoparkına götürmüştü. Biz tümü yürüme mesafesindeki kiliseleri , Komünistler sarayını , parlamento ve kütüphane binasını dışarıdan görüp Mimar Sinan tarafından yapılan ve halen ibadete açık olan caminin önünden geçip 40 – 50 çeşmeden oluşan sıcak su içmelerine yöneliyoruz. İnsanlar , damacanalarını dolduruyor. Daha önce buralarda kaplıca olduğu söyleniyor. Az ileride Büyük Sinagog. Sokaklarda eski vagonları ile sık sık geçen tramvaylar.
Sofya sokaklarında yağmura , soğuğa aldırmadan birilerini bekleyen bayanlar. Benzerleri Sofya`dan uzaklaşırken yol kenarlarında da sık sık karşımıza çıktı…
Bu gece Filibe`de konaklayacağız da daha önce göreceğimiz bir yer var. Bulgaristan`da görülmesi gereken 10  yer içinde  Melnik ile birlikte sayılıyormuş. Burgaz yolunda ilerliyoruz. Gerek dün , gerekse bu gün geçtiğimiz yerlerde gördüğümüz karlı dağlar kayak için çok değişik seçenekler olduğunun göstergesi. Bu gün yeni yağmış karlar da var. Zaten bir süre sonra ana yoldan ayrılıp karlı ormanların içine dalıyoruz.
Yabancı bir ülkede , ıssız dağ yollarında pek de düzgün olmayan yollardayız. Bırakın arabanın arıza yapmasını , lastik patlasa ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne de olsa dershane sürücüsüyüz…
 , Etrafı karlı ormanlarla çevrili bir vadide dere kıyısının iki yakasına sıralanmış yüzlerce evden oluşan bir kasaba. 1877 – 78 savaşında ve Bulgaristan`ın bağımsızlık mücad
elesinde önemli roller üstlenmiş. AB  fonları ile evlerin çoğu restore edilmiş. Yazları epey kalabalık olmalı. Çünkü çeşitli festivallere ev sahipliği yapıyormuş. Ancak bu mevsimde evlerin çoğu kapalı. Yemek yiyecek bir yer de göremedik. WC  leri bile kapalıydı. Bu kadar insanın burada ne ile geçindiğini merak ederek yolumuza devam ettik.
Ormanlardan geçip düze indiğimizde verimli olduğunu tahmin ettiğim topraklar , ancak yoksul köylerden geçtik. Köylerde sahiplerini bekleyen leylek yuvaları…  
Filibe çok geniş ve gerçekten verimli topraklardan oluşan  bir ovanın ortasında yer alıyor. Kentin ortasından geçen nehir galiba Meriçin  bir kolu. Nehrin kenarındaki tepelerde eski Filibe… Birinde bir heykel , ötekinde antenler…
Çarşısı akşam oldu mu boşalıyor. Park içinde kırmızı – beyaz  ipten bebekler asılı ağaçlar. Nehrin üzerinde çarşılı köprü. Ancak eski bir yapı değil.
Bulgaristan`da fiyatlar Yunanistan`a göre daha ucuz. Özellikle benzin bize göre %25 daha ucuz. Alkollü içecekler ise gerek Yunanistan gerekse Bulgaristan`da bize göre çok çok ucuz. Çünkü  bizde alkolden alınan vergiler çok yüksek.
Ancak yemek yediğimiz mekanda -ki kaliteli bir yerdi- kredi kartı da , Euro da geçmiyordu. Hesabı ödemek için bankomattan Leva çekmek zorunda kaldık.
Bulgaristan`da son günümüz. Sabah Filibe turu yapıp yola çıkıyoruz. Önce Haskova`da bir kahve molası. Sonra sınıra en yakın kasaba olan Svilengrad. Kumarcıların kurtlarını döktüğü kasaba. Türkiye`de kumarhaneler yasaklanınca bir kısmı Kıbrıs , çoğu ise Bulgaristan`a taşınmış . Her tarafta kumarhane tabelası. Yol boyu kumarhane reklamları…
Büyük Nehir dedikleri Meriç nehrine paralel olarak ilerlerken depomuzu fulleyip sınıra varıyoruz. Çıkş kolay. Ancak girişte ufak çaplı bir arama.
Eşimle benim pasaportlar yeşil olduğu için vize sorunu yok. Ama , bizim pasaportların da süresi nerede ise doluyormuş. Dönüşte hemen yenilemeliyiz.
Sofya`ya kadar ve Sofya sonrası güzel bir havada yolculuk ettik. Yeşilköy`de bir gece kalıp İzmit – Sapanca – Pamukova – İznik – Yenişehir üzerinden eve döndüğümüzde doğum günümü ve emekçi kadınlar gününü de kutlamış olduk.
     15 Mart 2017         20 35   

15 Mart 2017 Çarşamba

DEDEAĞAÇ , GÜMÜLCİNE , İSKEÇE , KAVALA , HALKİDİKİ, SELANİK , SEREZ


Doğum günüm yaklaştı mı ayaklarım kaşınmaya başlar. Geçen yıl Gökçeada keşfine çıkmıştık da eylül sonunda bir kez daha gitmiştim. Bu kez oğlum arabası ile Kuzey Yunanistan – Bulgaristan gezisini planladı.
Yaşilköy`den kapalı ve sisli bir havada çıktık yola. Yağmur atıştırıyor , sis yüzünden etrafımızı görmemiz zorlaşıyordu.
İpsala sınır kapısına kadar olan yolu birkaç kez geçtiğim için iyi biliyorum. Merakım , sınırdan çıkış ve kontroller. Tır kuyruğu  epey uzun , ancak biz soldan ilerliyoruz ve önümüz boş. Uluslararası sigorta elimde.
Önce plakayı işliyor görevli ve “aracınız ilk kez yurt dışına çıkıyor” diyor. İleriki görevli pasaportlarımızı ve yurt dışı çıkış harç pullarını kontrol ediyor. Son olarak ehliyet , ruhsat kontrolü ve “iyi yolculuklar…” Araçtan inmeden oluyor bunlar.
Meriç üzerindeki köprünün yarısı kırmızı- beyaz , yarısı mavi – beyaz. Aynı işlemler bir kez daha tekrarlanıyor ve araçtan inmeden yola koyuluyoruz.
İlk durağımız  Dedeağaç. Oteli bulup yerleşme ve ver elini Makri. Güzel bir kumsal. Önümüzde Semendirek ve Tasos adaları. Her taraf zeytin bahçesi ve Makri içinde zeytinyağı tesisleri.
Yemek Aya Yorgi`de mi yenecek? Deniz manzaralı güzel bir mekan. Buralarda kabak kızartması olmazsa olmazımız. İncecik kesilmiş kabak dilimleri bol yağ içinde gevrecik kızartılmış. Yanına da caciki oldu mu harika. Peynir salataların bile vazgeçilmezi. Kızartmaları da güzel. Beyaz şarap kendi yapımları.
Kahve Dedeağaç içinde içilir. Akşam yemeği için de güzel bir mekan. İşletme Türklere ait. Nar ekşili özel salatalarını çok sevdik. Kıyıdan – köşeden deniz mahsullerine de alışıyoruz.
Gece kordon boyunda yürürken Saroz körfezinin ışıklarına bakıyoruz.
Yunanistan`a daha önceki gelişimde de dikkatimi çekmişti. Yol kenarlarında “Şapel” adı verilen mini kiliseler. 1  metreden 3,5 – 4  metreye kadar yüksekliği olan ve hazır olarak da satılan şapellerin içinde Meryem ve İsa resimleri , mum , şarap bulunuyor ve sürekli bakımlı tutuluyor. Trafik kazalarında ölenler için konduğunu öğrendim.
Bulgaristan`da Şapel yerine haç gibi nesneler konmuştu.
Sabah erkenden yoldayız. Denizden ayrılıp içeri doğru döndük. İlk durak Gümülcine. Yola yakın köylerde minare gördük mü Türklerin yaşadığını anlıyoruz. Görünen o ki buralarda halk epey fakir. Zaten Gümülcine de pek gelişmemiş. Şehir duvarları , camiler , Türkçe tabelalar… Birkaç genç kavanozlarda turşu satıyor. Börek ve poğaçaları güzel. Kilise imarethanesi çok büyük.
Fazla oyalanmadan İskeçe`ye yöneliyoruz. Radyoda Türkçe yayın yapan bir istasyon. Türküler , oyun havaları…
Yol boyu güneş paneli tarlaları. Burada epey yaygın.
Hemen Eski İskeçe`ye yöneliyoruz. Yamaçta daracık sokaklar ve eski tip evler. Bahçeli , cumbalı… Tepelere tırmanan merdivenler… Bir okulun bahçesinde cıvıl cıvıl çocuklar… Hemen yanında kilise ve önünde muhabbet eden papazlar. Sokak aralarında kafeler , barlar…
- Şurası Türk Konsolosluğu da kime hizmet ettikleri belli değil…
Türk olduğumuzu anlamış olmalı ki Türkçe konuşuyor iri yarı adam. Hafta sonunda karnavalın finali yaşanacak. Direklerde maskeler… Meydanda görevliler hazırlık yapıyor. Sokak kafeleri dolu. Biz de bir kahve içiyoruz…
Bu gece Kavala`da konaklayacağız.
Kavala`da önce arabaya bir yer bulup karnımızı doyuruyoruz. İşletme sahibi “Babam Konya`lı , annem Niğde`li” diyor. Kahveleri tepede , limana bakan güzel bir kafede içiyoruz. Sonra tam tepede yer alan okul ve kilisenin etrafından , Kavala`lı Muhammed Ali ( Mehmet Ali ) paşa heykelinin önünden sokak aralarına giriyoruz. Bir cami , restore edilmiş evler ve daracık sokaklar.
Araba ile su kemerinin altından geçip geri dönerek Filippoi antik kentine gidiyoruz. Açık hava tiyatrosu ve müze kapalı. Akşam da oluyor. Otelde yemek yok. Yiyecek bir şeyler alıp Kavala`ya tepeden bakan otelimize yerleşiyoruz.
Sabah balkondan güneşin doğuşunu izleyip yola koyuluyoruz. Bu gün hep merak ettiğim bir bölgeyi gezeceğiz: Halkidiki. Selanik`in güney doğusunda denize doğru uzanan üç parmak…
Birinci parmakta Ouranoupoli  kasabasından öteye geçmek yasak. Çünkü yarımadanın bundan sonraki bölgesi özerk. Bu bölgeye kadınların girmesi yasak ve onlarca kilise ve manastırda rahipler , papazlar yaşıyor. Önceden izin alınarak ve belli kontenjanlarla yalnız erkeklerin girebildiği bölge hac mekanı.
Biz , şirin kasabanın sokaklarında dolaşıyoruz. Dün Kavala`da gördüğümüz mimoza burada da açmış. Ancak KAMELYA ağacının çiçekleri muhteşem. Limanın ağzında eski bir ahşap yapı. Müze olmalı. Az ileride bir ada ve adaya yolcu taşıyan tekne biz gelince hareket etti.
İkinci parmakta da bir tur atıp açlığımızı gidermek üzere üçüncü parmakta Afytos`a gidiyoruz. Deniz kıyısındaki lokanta sezon için çok erken olmasına karşın epey kalabalık. Dönüşte  Nea Fokaia ( Yeni Foça ) sokaklarını dolaşıp Nea Moudania ( Yeni Mudanya ) daki otelimize yerleşiyoruz. Kordon ve arkasındaki sokak Mudanya`yı andırıyor. Güneşin batışı da harika.
Mübadele ile Anadolu`dan göç edenler genellikle bu bölgeye yerleşmiş. Yeni Marmara , yeni Bozcaada , Yeni Trilye , Yeni Foça , Yeni Mudanya…
Yeni Trilye , Yeni Bozcaada ve  Petralona mağarası ki sarkıtları , dikitleri ve içinde çıkan 6 000 yıllık kafatası … Bu gün Pazar. Köylüler en yeni , en temiz giysilerini giymişler, kiliseye gidiyorlar.
Selanik`te kordon boyunda bir tur ve kahve molası , Atatürk Evi ve Atatürk`ün uğradığı söylenen 150 yıllık tarihi meyhane… Roma kalıntıları , cami , kiliseler…
Yolumuz uzun. Önce Serez`e uğrayacağız. Şeyh Bedrettin destanında Serez çarşısında , bedestende idam edildiğinden söz edilir. Bedesten bu gün müze olarak kullanılan kubbeli bir mekan. Sanki bütün Serez halkı bu gün lokantalarda. Aileler yeni giysileri ile grup grup yemek yiyor.
Fazla oyalanmaya gelmez. Akşama Sofya`da olacağız da daha önce Melnik var.
AB üyesi olduklarından çıkış ve giriş kolay oluyor.
Kuzey Yunanistan 3 gece ve 3,5 günde tamam.
Yunanistan krizde. Atatürk`ün devam ettiği söylenen meyhanede kahve içerken yanımıza gelen Türk :
- Bir zamanlar zorla kredi kartı veriyorlardı. Bir baktık kriz gelmiş. Önce yabancılar fabrikaları söküp  başka ülkelere  taşıdı. Ardından işsizlik başladı. Ödenemeyen kredi kartı ve kredi borçları ve ülke iflas etti. Halimiz perişan. Sizi de aynı akıbet bekliyor…
Deyince beni bir düşüncedir aldı… İlk aklıma gelen konut kredisi kullananlar oldu. Sonrası çorap söküğü gibi gelir…
Bakalım Bulgaristan`da durum nasıl?
          15 Mart 2017           16 35          

8 Mart 2017 Çarşamba

İNANÇ



İnanç , tartışılamaz , sorgulanamaz düşünceler , kavramlar bütünü diye de tanımlanabilir. Değişik toplulukların farklı inançları olabilir. Örneğin Hindular için inek kutsaldır. Rayların üzerine yattığında tren isterse bir “öküz” ü taşısın inek yerinden kalkmadıkça tren hareket edemez.
Anadolu`da sayısız kutsal çeşme ( Bazılarına ayazma derler ), kutsal ağaç, kutsal mekan ( türbe ) bulunur. Ağaçlara dilek dileyip çaputlar asarlar. Çeşmenin suyundan içenin şifa bulacağına inanılır. Türbe olarak bilinen mezarda kimin ya da neyin bulunduğu kesin olarak bilinmese de (bazı  mezarların boş olduğu , bazı mezarlarda ise hayvan iskeleti çıktığı bilinse de ) ziyaretçilerin her türlü dileğini karşılayacağına inanılmaktadır.
Örneğin “Somuncu Baba “ ( ki İsa`nın bir avuç yiyecekle binlerce kişiyi doyurması söyleminin karşılığıdır ) maddi dilekleri karşılar. “Tezveren Sultan” istekleri çar çabuk karşılar. “Göbek Attıran Etham Dede” ise çocuğu olmayanların şifa kaynağıdır. Yalnız burada dilekte bulunan , çocuğu olduğunda gelip mutlaka göbek atmalıdır.
6 günlük Yunanistan – Bulgaristan gezisi sırasında “inanç” ların ne kadar benzer olduğunu gördüm.
Yunanistan`da yol kenarları şapeller ( Bir karış boyunda olandan 3 metre yükseklikte olanına kadar minyatür kilise ) ile dolu. Aileler , kazada ölen yakınları için kaza yerine koyuyormuş. Şapellerin içinde İsa ve Meryem resimleri , şarap ve yanan mumlar bulunuyordu.  Mezarlıklarında her mezarda orada yatanın fotoğrafı ve kutsal başka resimler gördüm.
Bulgaristan`da ise bir manastır çevresindeki ağaçlarda renk renk bileklikler , renkli iplikler bağlıydı. Plovdiv ( Filibe ) ve Haskova`da ağaçların gövdesinin kırmızı – beyaz iplerle sarılı olduğunu ve dallarına kırmızı – beyaz iplerden yapılma bebekler bağlandığını gördüm.
Hindu olsun , Müslüman ya da hristiyan olsun benzer inançlara sahip olduğunu görünce hiç şaşırmadım.
Beni şaşırtmayanlardan biri de Selanik`te siyah çarşaf ve türbanlı iki rahibe idi. Gencecik ve uzun boyluydular. Türkiye`nin  herhangi bir  yerinde gezseler kimse tarafından yadırganmazlar.
Anlayacağınız inançların kıyafetleri de ortak…
          08 Mart 2017      22 35          

25 Şubat 2017 Cumartesi

ORKİDE ORMANI



Orkideleri yaşatamazdım , ta ki yeni evimize taşınana dek. Şimdi masamın üstünde 5 çeşit orkide. Ben “mavi orkide” aradım. Ancak çiçekçi “gerçek mavi orkide yok.  Yerlisi mavi boyalı , ithali ise damarlarına mavi boya sıkılmış olarak geliyor. Her ikisi de bir sonraki yıl beyaza dönüyor. Boşa harcayacak paran varsa 90 TL , 100 TL  ödeyip alabilirsin.” Deyince vaz geçtim. Elimdekiler şimdilik renk renk açıyor. Beşi de açınca göreceğim gerçek renkleri miymiş diye.
Bu gün bir paylaşımda okudum: Edirne Karaağaç köyünde bir çiftçi 34 yıl önce yaralı olarak bulup tedavi ettirdiği ve o günden bu yana kendisini terk etmeyen kuğu ile olan dostluğunu anlatıyordu. Güzelliğin , zerafetin simgesi kuğu 34 yıldır dostunu terk etmiyormuş. Öteki kuğular uçup göç ederken dostumuz hep çiftçinin yanında kalıyormuş. Çiftçiye o kadar bağlıymış ki yanına başka bir canlı yaklaştığında hemen kıskanıyormuş.
Saman alevi gibi gelip geçen aşkları , kısa ömürlü dostlukları düşündüm. Tıpkı orkideler gibi özen gösterilmediği için yaşamıyor , solup yitiyor. Ben sevgi ve dostluğa özen göstermeye çabalarım. Kedilerden , çiçeklerden bu özene pozitif karşılıklar alırım genellikle. Ancak insanlar nedense çabucak bıkıyor dostlarından. Sıkıntısı geçene kadar gösterdiği özen daha sonra  ihmale dönüşüyor. Orkide ışık , besin , temiz hava konusunda çok titiz oluyor. Bütün bunların yanında sevginizin gerçek olup olmadığını da seziyor. Gerçek sevgiye bol bol çiçek açarak karşılık veriyor.
Yalnız orkide mi? Melisa , şebboy , sümbül de sevginize bol bol koku yayarak karşılık vermiyor mu? Işık , besin , rüzgar tamam da sevgi yoksa hiçbir şey yaşamıyor. Masada orkideler ; balkonda melisa , şebboy , ıtır ; bahçede  laleler , kardelenler , sümbüller , yasemin , hanımeli , güller , şebboylar hem çiçekleri , hem de kokuları ile sevgimizin karşılığını veriyor. Üstüne mahallenin 20 kadar kedisi karnını doyurmak için olsun her gün birkaç kez uğruyor. Bunlar yetmezse çantamıza birkaç ekmek koyup kırlara çıkıyoruz. Kardelenler , çiğdemler , papatyalarla muhabbet edip terk edilmiş köpekleri doyuruyoruz. Karınları doyunca o kadar mutlu oluyorlar ki.
Siz de deneyin. Orkideleri , melisaları , şebboyları yaşatmayla başlayın işe. Sonra yemeklerinizden artanları kedilerle paylaşın. Kırlara giderken yanınıza mutlaka birkaç tane ekmek alın. Terk edilmiş o kadar çok aç köpek var ki. Hem bu köpekler kanınızı emen “aç köpek”lere de benzemiyor. Ekmek uzattığınız eli ısırmadığı gibi size minnet duyuyor. Kırların temiz havasına huzuru katık ediyorsunuz. Az şey mi?
                25 Şubat 2017    21 40      

18 Şubat 2017 Cumartesi

ZEUS , KESTİĞİMİZ KURBANLARI GERİ VER


Küçükkuyu`dan Adatepe`ye gidip, oradan Zeus sunağına yürüyünce manzara başımı döndürdü. Solda Ayvalık , Edremit , Akçay , Altınoluk ; hemen önümüzde Küçükkuyu ve uçsuz bucaksız Ege denizi. Arkamız İDA dağları. Hani Zeus`un ve öteki tanrıların yurdu. Zaten önümde de Zeus sunağı. Burnuma kesilen kurbanların kokusu gelmese de burada ve öteki tapınaklarda “Tanrı” lara kesilen kurbanları , sunulan hediyeleri hayal edebiliyorum. Aklıma gelenler kafamı karıştırıyor. O kurbanları Zeus yemediğine , hediyeler de Zeus`a ulaşmadığına göre ( yoksa hala yaşardı Zeus) nereye gitti? Yoksa birileri bizi kandırdı mı? Yoksa Zeus diye bir tanrı yoktu da uyanık birileri bizi kandırıp “Tanrı” adına sömürdü mü? Sahi Zeus ne oldu? Öldü mü?
Sorular bitmiyor ki. Ya yeri göğü yaratan tek tanrı Zeus`a nasıl oldu da müdahale etmedi?
Zeus`a çok kızıyorum. İnsanları yıllarca kandırdı. Kurbanlar , hediyeler istedi. Yalnız Zeus mu? Ya İDA`nın öteki tanrıları? Verdiğimiz hediyeler , kestiğimiz kurbanlar zehir zıkkım olsun, tümünü geri istiyoruz diyeceğim de aklımı başıma devşiriyorum. Ne Zeus vardı ne de öteki Tanrılar. Onları biz ya da içimizden uyanık birileri yarattı. Bizlerden bu dünyanın nimetlerinden vaz geçip öteki dünyada olmayan cennetler vaat ettiler. Biz , dünya nimetlerini kendilerine kurban olarak , hediye olarak  sunup onlara cenneti bu dünyada yaşatırken öteki dünyadaki cennet vaadi ile avunduk yüzyıllarca. Zeus ve öteki tanrılar insanları itaate alıştırırken , krallar , imparatorlar halkı ne güzel yönettiler.
Benim aklım hala Tek tanrılı dinlerin tanrısında. İDA dağındaki Zeus bir yana Afrika kıtasındaki , Amerika`nın Aztek ve İnka tanrılarına ; Budha ve öteki tanrılara neden sesini çıkarmadı acaba?
En iyisi Zeus`la konuşmak:
-Bak Zeus ,  yüzyıllarca senden korktuk , vaatlerine inandık ve tapınaklarında kurbanlar kestik , hediyeler sunduk. Lütfen bunları geri ver. Yok , bunlar sana ulaşmadıysa o zaman kurban etlerini zıkkımlanıp yutanların , hediyeleri iç edenlerin cezasını ver ki  enayi yerine konmadığımızı bilelim.
Ben böyle konuşurken birilerinin kıs kıs güldüğünü hissediyorum. Her birinin üzerinde değişik inanç işareti giysiler , başlıklar var… Galiba birileri bizi işletiyor…
           18 Şubat 2017    11 50    

11 Şubat 2017 Cumartesi

SON GÜNLERDE ÇOK UNUTKAN OLDUM


Yaş 50  yi geçti mi bellek esnekliğini kaybediyor. Ölen hücrelerin yenilenmesi de azalıyor. Bu azalmayı gidermek için dış uyarılara gereksinim duyuluyor. Örneğin bol bol açık havada gezmek – yürümek , bol oksijen almak. Çiçeklerle , böceklerle meşgul olmak yararlı olabilir. Ancak unutkanlıkların zamanla bunama hatta alzeimer`a dönüşmesini engellemek için özel olarak almamız gereken başka önlemler de var. Beslenmede hafızayı güçlendirici ceviz , fındık benzeri besinlere daha çok yer verilmesi  ; bol bol kitap okumak ve bulmaca çözmek , özellikle matematik problemleri ile uğraşmak unutkanlıktan bizi uzaklaştırabilir. Kitap okurken olaylar arasındaki ilişkiyi kavramak için zihnimizi zorlamak , belleğimizi güçlendirdiği gibi beyin hücrelerinin yenilenmesine de yardımcı olacaktır.
Uzun süre yalnız yaşamak , yanında konuşabileceğin kimselerin olmaması da unutkanlığa yol açıyor. Konuşmaya konuşmaya önce anılarımızı , sonra sözcükleri unutmaya başlıyoruz. Sözcük dağarcığımız izlediğimiz televizyon programlarındaki 200 – 300 sözcük düzeyine iniyor. Halbuki yanımızda sürekli konuşacağımız , dertleşebileceğimiz , anılarımızı tazeleyeceğimiz kişilerin olması durumunda belleğimiz her zaman diri kalacak , unutkanlık ortaya çıkmayacaktır. Yaşlıların en büyük sorunu yalnız kalmaktır. Çocukları , torunları onlara değer vermez , anlattıklarına tahammül edemezler ve önemsemezler. Zamanla kendilerini dinleyen kimse kalmaz ve yalnızlık çekmeye başlarlar. İnsan belleği sevmediği , nefret ettiği kişileri unutmaya meyillidir. Bu yüzden öncelikle kendileri ile ilgilenmeyen , kendilerine tahammül edemeyen yakınlarını unuturlar. Bizler de “Aaaa , annem beni tanımadı , ismimi anımsamadı” deyip üzülürüz. Bence bu durum , bizim ilgisizliğimize bir tepkidir.
İnternette  küçük yavru kediyi seven ve onunla konuşan yaşlı bir bayan videosu izledim. Videoyu paylaşan : “Annem Alzeimer olmadan önce kedileri hiç sevmezdi. Demek ki kedileri sevmediğini bile unutmuş. Şimdi en yakın dostu kedisi.” Yazmıştı. Acı acı gülümsedim. Çünkü kadın kedisi ile çok güzel konuşuyordu. Demem o ki yaşlılar unutkan olabilir. Aynı olayı bize defalarca anlatabilir. Bundan şikayetçi olmamalıyız. Hatta konuşmaları için onları teşvik etmeli , özellikle daha yakın anıları ile ilgili sorular sorup belleklerini güçlendirmelerine yardımcı olmalıyız. Onları önemsemez , yalnızlığa itersek Alzeimere`a davetiye çıkarmış oluruz ki böyle bir yaşlının bakımının , onu sabırla dinlemekten çok daha zor olacağını aklımızdan çıkarmamamız gerekir.
Demek ki bol bol doğada yürümek , kitap okumak , bulmaca – sudoku çözmek ve en önemlisi bir yakınımızla , dostumuzla bol bol konuşmak… İşte unutkanlığın panzehiri…
            11 Şubat 2017       17 10